1950’Li Yıllardan Zihin Kontrolüne Dair Dersler

Sarah Marks ve Daniel Pick *

Jesse Morton evden kaçıp Grateful Dead’in turnesine katıldığında ve 1990’lı yılların ortalarında konserlerden kalan zamanlarda uyuşturucu girdabında yaşamaya başladığında 16 yaşındaydı.

Uyuşturucu kullanırken yakalanıp hapse atıldı ve Virginia’da hapiste radikalleşti. Bin Ladin, onun için bir idol oldu ve kendisi de El Kaide için eleman devşirmede nam saldı. Pentagon’a uzaktan kumandalı, patlayıcılarla dolu bir uçağı gönderme girişiminde bulunan bazı kişilere de ilham kaynağı olduğu söyleniyor. Karşı safa geçip FBI için çalışmaya başladıktan sonra, daha önceleri Batı ile mücadele etmesi için yetiştirdiği kişilerin kalpleri ve zihinlerini geri kazanmak üzerine yeni bir kariyer peşinden gittiği de yaygın olarak söyleniyor. Ağustos ayında New York Times’a konuşurken, kendisini “0 radikalleşmekten uzaklaşmış” olarak tanımladı.

Morton, kendi vakasına dair özel bir psikolojik yorum getiriyor. Kendisini, sıkıntılı çocukluğunda daha sonra hayatını değiştiren kararların tohumlarını ekmiş biri olarak görüyor: İhanete uğramışlık duyguları, onu annesinin istismarlarından koruyamayan bir okulda kuluçkaya yattı. Morton, delikanlılık yıllarında intikam alma arzularının canlandığına ve köktenciliğin kutuplaştırıcı söylemine ve Batı’ya düşman olan akıl hocalarına doğru savrulduğuna inanıyor.

Peki bu insanlar nasıl ve neden “bu hale geldiler”? Yetenekli bir “radikalleştirici” veya “radikalleşmeden uzaklaştırıcı” bir kişi, insanın bilinçli niyetini ne kadar baypas edebilir? Tüm bunlar yeni bir merak konusu gibi görünüyor; ancak aslında bu konuları daha önce de gündeme getirmiştik. Uzun vadeli bir perspektif yararlıdır: Radikalleşme konusunda mevcut argümanlar, daha önceleri 20.yüzyılın “beyin yıkama” korkularıyla kıyaslanıyor.

Wellcome Trust’ın fonladığı ve Birkbeck, Londra Üniversitesi merkezli “Gizli İkna Ediciler” başlıklı ekip-temelli bir araştırma projesinde, beyin yıkamanın tarihini inceliyoruz: 1950’li yıllarda aydınlığa kavuşan ve psikoloji ile bağlantılı mesleklerin uzmanlığını odak noktasına yerleştiren fikirler, deneyler, kurgular, efsaneler ve politikalar.

Bu açıdan bakıldığında, Morton’un yaşadığı benzeri olaylar ve bu olayların konvansiyonel olarak nasıl yorumlandıkları tanıdık bir nüans kazanıyor. Gerçekten de, zihin kontrolünün geçmiş ve şimdiki korkuları arasında bariz farklar var. Ancak, zihnin ve grubun niteliği konusunda konuşulmamış varsayımlar üzerinden uzmanların nasıl geri adım attıklarını da belirtmek gerekiyor.

Keza, bu “radikal ötekilerin” yaşantılarını bir dizi klişe üzerinden aktarıyoruz. Soğuk Savaş’ın beyin yıkama konusundaki literatürünü gün ışığına çıkarmak, bir diğer sebeple önemli: Bu konuda yarım yüzyıldan uzun zamandır ortaya çıkan birçok önemli yorum, halen anımsanması gereken bakış açıları sağlıyor.

Terörist zihniyet mi?

Politika yapıcılar ve yorumcular, Morton’unki gibi olaylar arasında benzerlikleri ortaya çıkarmaya ve “haydutlaşan” kişilerin gerekçelerini yorumlamaya çabalıyorlar. Ancak, tek tek kişilerin bariz patolojilerine odaklanılması, tüm toplulukları veya büyük grupları yabancılaştıran temel sosyal ve siyasi koşullardan dikkatimizi başka yöne çevirmemize yol açabilir.

Kişilerin profilleri elbette bir takım ipuçları verebilir; keza genellikle kırılgan durumda olanları hedef alıyorlar. Ancak, her ne kadar sorun, bazı münferit, zehirli alt gruplarda olsa da, bunlar aynı zamanda sahte güvenceler de verebilir.

Bugün yaygın olan kanı; mükemmel bir “terörist radikal tipin” bir kafa karışıklığı sinyali olabileceğidir. Bu, bilimsel bilgide bir ilerleme anlamına gelmeyebilir; daha ziyade tartışmayı psikolojik düzeydeki anormalliklerin teşhisine indirgemek suretiyle krizi açıklamaya çalışmada yaşanan çaresizliği gösterir.

Aslında, terörist zihniyetlerin imleyicileri olarak sürekli tartışılan unsurlardan çoğu, en sıradan insani duygulardır, ancak en sert şekilde dışa vurulmuş halleridir. Britanya hükümetinin terörle mücadele stratejisinin kilit bir unsuru olarak Prevent tarafından 2015 yılında gündeme getirilen 22 noktalı kontrol listelerinden birinde, “göz kulak olunma” riskindekiler için önerilen kriterler, içimizden herhangi birini özellikle iyi veya kötü bir günde tanımlayabilir; keza içlerinde heyecan ve maceraperestlik eğilimi, tehdit altında olma ve güvensizlik duyguları, öfke hissi ve statü arzusu yer almaktadır. Öte yandan, bu tür profilleri inşa etmek için kullanılan yöntemlerin değeri hakkında bir tartışma ve bu kategorilerin tartışmalı niteliğini kullananlar arasında bir farkındalık söz konusudur.

Politika yapıcılar, siyasi şiddet ve terörizm hakkındaki hatırat ve denemeleri daha fazla okusalar ve bu konunun karmaşıklığını kavrasalar iyi ederler. Bunlar, tehlikeli kişilerin yerlerinin önceden kolaylıkla tespit edilecekleri kanısını çürütmektedir. The Secret Agent (Gizli Ajan) adlı kitabında Joseph Conrad veya daha yakın bir dönemde American Pastoral (Amerikan Kırsalı) adlı kitabında Philip Roth, “teröristin” aynı zamanda bir insan olduğu ve tıkırı tıkırına işleyen bir araç olmadığı gerçeğini vurgulamaktadır. Önceden belirlenmiş bazı araçların toplamından çok daha fazlasıyız ve soyut insani süreçlerin önceden tahmin edilen vakalarından ibaret değiliz.

Emma Cline’in çok satan romanı The Girls (2016), toplulukların öncülüğünde gerçekleşen korkunç şiddet eylemlerinde bir kişinin yer alıp almamasını güdüleyen koşullara dair hayali bir betimlemede bulunur. Hikayede, Kaliforniya’daki bir komünün katil liderinin karizmatik tavrı genç bir kadının gözünden incelenmektedir – bu kişi, Charles Manson’ı andırmaktadır. Bir dizi kişisel etmen –şans etmenini de göz önüne alarak- bu kişinin bu kuruntulu tarikata girişini ve çıkışını şekillendirmektedir. Bu sadece onun hikayesidir. Diğer müritlerin hikayeleri için başka anlatılara göz atmak gerekiyor.

Freud ikili boyutu daha net bir şekilde ortaya koydu: İnsan olmanın bazı ortak özelliklerinin derinlemesine incelenmesi gerektiğinde ısrar etti; hiçbirimizin kendi içimizde tutarlı olmadığımızı, iki insanın hikayesinin asla birbirinin aynısı olmadığını ileri sürdü. Onun vakaları, robot resim profillerindense birer öyküyü andırıyor.

Elbette geçmişlerimiz bizim üzerimizde bazen travmatik etkiler yaratır. Dehşet verici suçlar işleyen birçok insanın – örneğin seri katillerin- genellikle korkunç ve insanı dehşete düşüren geçmişlerden geldiklerini biliyoruz. Ancak öte yandan dehşet verici çocukluklar yaşamış olan çok fazla kişi de hukuka karşı herhangi bir tehdit oluşturmamaktadır. Geriye dönük olarak çalışıp, belli ortamların, ebeveyn yetiştirme biçimlerinin ve sosyal deneyimlerin zarar verici sonuçları hakkında tahminler yürütebiliriz. Ancak, A sosyal koşulunun aylar veya yıllar sonra C insanında illa B davranışını doğuracağını gururla öngöremeyiz.

Soğuk Savaş sırasında zorlayıcı ikna teknikleri hakkında en sofistike yorumculardan biri, Robert Jay Lifton idi. Lifton’ın yazıları, psişik hissizleştirme olarak nitelendirdiği şeye ve belli başlı kültlere, endoktrinasyon usullerine ve gizli iknanın farklı boyutlarına çok fazla ışık tutuyor. 1961 yılında Thought Reform and the Psychology of Totalism: A Study of ‘Brainwashing’ in China (Düşünce Reformu ve Totalizmin Psikolojisi: Çin’de ‘Beyin Yıkamanın’ Tarihi) adlı kitabı, bu konunun şekillendirilmesine yardımcı oldu. Tanımladığı farklı süreçlerin –ortam denetimi, kutsal dil, mistik manipülasyon, doktrinin deneyim üzerindeki üstünlüğü ve yaşam ve ölüm üzerinde topyekûn denetim uygulanması da dahil- kurbanı endoktrinasyona tamamen açık hale getireceğini gösterdi.

Lifton aynı zamanda güvenilir ve hızlı bir yöntemle otomasyon nesneleri üretilebileceği yönündeki varsayımdan kaçındı; dolayısıyla “beyin yıkama” terimine temkinli bir şekilde yaklaştı. İnsanlar, Soğuk Savaş’ın zihin kontrol konusundaki en meşhurlarından olan The Manchurian Candidate (Mançuryalı Aday) (1962) adlı filmde görüldüğü gibi sadece birer robot olamazlar.

Beyin yıkamanın tarihi

“Beyin yıkama” terimi, 1950 yılında, liberal demokrasilerin Nazizim’in Almanya’da veya başka bir yerde yeniden hortlayabileceği yönündeki korkularının halen gündemde olmasına yanıt olarak ortaya çıktı.

Soğuk Savaş, psikolojik mücadelelerin ve genellikle “özgürlük” ve “tiranlık” arasındaki sıfır toplamlı oyunların arenası olarak görülüyordu. Aynı zamanda, psişik otomatizm olasılığını inceleyen bir dizi öykü gündeme geldi. Beyin yıkamanın riskleri, sosyal bilimlerde tartışıldı ve Invasion of the Body Snatchers (Beden Kapkaççılarının İşgali) (1956) gibi filmlerde popüler kültürde yerini aldı. “Açık toplum” ile onun “düşmanları” arasındaki kadim mücadele, 1940’lı yıllarda bir dizi önemli çalışmada ve daha sonraları filozoflar ve ekonomistler tarafından tartışıldı.

Hitler’in ölümünün ardından gelen on yıllar boyunca, mevcut psikolojik ortam genellikle endişeli liberaller tarafından siyasi duruma benzetildi: Çoğulculuk, hoşgörü, muhalif seslere açıklık, “denge ve denetim” yapısı, normal sağlıklı bir zihin ve siyaset yapısının tablosu olarak görüldü.

“Totalizm” terimi, totaliterliğin psişik eşdeğeri olarak ortaya atıldı. 1950’li yıllarda “zihin kıyımı” gibi başka yeni kelimeler de üretildi; bunlardaki amaç ise komünizmin dünya çapında ilerleyişinin doğurduğu psikiyatrik ve ekonomik, siyasi tehdidin anlamını kavramaktı. “Radikalleşme” gibi “beyin yıkama” kavramı da genellikle ortaya çıkardığı şeyden daha fazlasını gizledi. Her iki kavram da, insanların davranış biçimlerinin daha önceden bilinebileceği varsayımına davetiye çıkararak bireysel geçmişleri daha fazla irdelemeyi reddetmenin tembel bir yoludur. Her iki kavram da, rakip bir ideolojiyi kitleleri hipnotize etmekle neredeyse eşdeğer bir şekilde ele almaya yarayabilir: Fareli Köyün Kavalcısı gibi eski bir masal için radikalleşme ve beyin yıkamanın modern ve daha bilimsel etiketler olarak kullanılması söz konusu.

Tehlikeli bir modern bilim olarak beyin yıkama tarihi, Atlantik’in her iki yakasında her gün verilen bir haber halini aldı. 1953 yılında Kore Savaşı henüz yeni bitmişken, 21 Amerikalı savaş esiri ani bir karar aldılar – ABD’ye gitmeyip Çin’de yaşamaya karar verdiler. “Tercihleri” onlara türlü hakaretler şeklinde geri döndü ve Soğuk Savaş’ın kitlesel dönüşümü hakkındaki tartışmanın bir odak noktası halini aldı. Eylemleri, sert saldırıları provoke etti: “Amerikalı değilsiniz siz”, “dönekler” gibi aşağılayıcı etiketlere maruz kaldılar. Birçok kişi onları sadece birer dönek olarak görmekle kalmadı, aynı zamanda psikiyatrik tedavi için uygun vakalar olarak kabul ettiler: “Onları deli doktoruna götürün!” diye haykırdılar.

Bu 21 kişinin en genci David Hawkins idi. Kendisi hayatı boyunca türlü savrulmalar yaşadı; geniş kapsamlı etiketlere teslim oldu. ABD’ye dönmeden önce birkaç yıl Mao’nun Çin’inde yaşadı. ABD’de ise düşmanca bir ortamla karşılaştı. Hatta 1957 yılında Mike Wallace Show adlı bir TV programında köşeye sıkıştırılıp sorgulandı. 2014 yılında ağabey Hawkins’le birlikte Los Angeles’ta yakalandığında, kendi ve akran mahkumların saf değiştirmeleri hakkında bizimle konuştu: Geride bıraktığı sıkıntılı geçmişini, çocukluk ve gençlikteki kötü deneyimlerini, aile içi gerilimleri ve maceraperestliği ve yeni alanlara açılma arayışını anımsadı. Hawkins de inatçı kişiliğini bunun ardındaki bir gerekçe olarak görmüştü: Resmi makamların, onu ülkesine geri döndürme kararını çantada keklik olarak görmelerinden gücenmişti. Çin’e “tamamen anlık bir kararın sonucunda” gitmişti.

Afrikalı-Amerikalı asker Clarence Adams gibi Pekin’e yerleşmek üzere ülkeyi terk eden diğer kişiler ise, kendi karmaşık yolculuklarını ve ırkçılıkla karşılaştıkları durumları anlattılar. Adams’ın hatıratı, ölümünden sonra 2007 yılında Bir Amerikan Rüyası adıyla yayımlandı. Bu kişiler, meraklı takipçilerini, otonom bir şekilde hareket ettikleri konusunda ikna etmeye çalıştılar; dünyada kendi çizdikleri güzergahta ilerleme ve istedikleri yere gidip gelme hakları olduğunu belirttiler.

ABD’ye geri döndüğünde, tercihlerinin ve endoktrinasyondaki bilinçsiz süreçlerin rolü sürekli tartışıldı. Birbiriyle rekabet halindeki uzmanlar, hakikat konusunda sürekli birbirleriyle mücadele ettiler; ancak çok azı askerlerin eylemlerini gerçek özgürlüğün ifadesi olarak gördü.

Bununla birlikte, 1953 yılında, Hawkins’in “beyni yıkanmış olmakla” herhangi bir alakası yoktu. Ancak, daha sonraları “beyin yıkama” terimine belli bir anlam yükledi. Giderek bu terimi kullanarak kendi kendini anlamaya, bu yaftayı sahiplenmeye yöneldi. Ardından da, deneyimlerinin “travma-sonraıs stres bozukluğuyla” alakalı olup olamayacağını düşünmeye başladı. Bu, Amerikan askerlerinin Amerika’nın Vietnam’a müdahalesinin doğurduğu askeri ve ahlaki felaket sırasındaki deneyimlerine yanıt olarak “keşfedilmiş” bir koşuldu.

Hawkins’e, esirlerin onları esir alanlara karşı sergiledikleri sempati ve savunuculuk duygularını tarif etmek için kullanılan ve 1973 yılındaki bir İsveç banka soygunundan sonra ortaya atılmış olan Stockholm sendromu gibi başka tanımlamalar da sunuldu. İşte, zorunlu esarete verdiği yanıt konusunda düşünmenin bir başka yolu…

Hawkins ve Morton’un kendi yaşam tercihlerinin psikolojisini inceleme biçimleri ve bu tür kararların sebeplerini yorumlamak üzere atılan adımlar arasındaki paralellikler, bir dizi ilginç soruyu da gündeme getiriyor – sadece siyasi karar alma süreçleriyle ilgili değil, aynı zamanda “beyin yıkama” veya “radikalleşmenin” ne anlama gelebileceği veya neleri örtbas edebileceği konusundaki iddialar hakkında da.

İnsanların gelişen tarihlerine ve bu tarihler hakkında başkalarının yaptıkları teşhislere baktığımızda ortaya çıkan şey; ilgili endişelerin, fantezilerin ve projeksiyonların yoğunluğu ve temel yönlendirici güçler ve ilgili karmaşık insani etkileşimler konusunda çözüme kavuşturamayacağımız birçok belirsizliktir.

Beyni yıkanmış birey veya radikalleşmiş ruh halini tarihsel bağlama yerleştirerek bir dizi amaca hizmet edebiliriz. Ancak bu esnada, siyasi arzular ve endişelerin görünürde nötr kavramları nasıl canlandırabilecekleri konusunda da temkinli olmak gerekir.

Belki de Soğuk Savaş’ın “beyin yıkama” veya en azından beyin yıkama teorisini tamamen bilimsel bir temele yerleştirme çabalarında görülebilecek gayeler, bize düşünmemiz için ortam sağlayabilir. Bireylerin aşırıcılığa nasıl sürüklendikleri veya bunun ardından aşırıcılıktan yüz çevirdiklerine dair genel modeller hazırlama girişimleri, bazı getiriler sağlayabilir; ancak belki de aynı zamanda insanların karmaşıklığını ve sosyal ve siyasi bağlamları gözardı etme riskini de taşıyabilir.

Bize göre; politika yapıcıların, politikacıların ve araştırmacıların ne tür bir zihin yapısını varsaydıkları ve neden bu şekilde davrandıkları konusunda mümkün olduğunca saydam olmaları önemlidir. Eğer terimlerin gündelik kullanımı, işlevleri ve taşıyabilecekler yan anlamlar konusunda daha yoğun şekilde düşünmeye başlarsak, radikalleşmenin niteliği konusunda ciddi bir diyaloga gitmek için çok fazla fırsat doğabilir.

 

* Sarah Marks, Londra Üniversitesi’nde Birkbeck’te “Gizli İkna Ediciler” projesinde doktora-sonrası araştırmacıdır. Kendisi, Soğuk Savaş sırasında sosyal bilimler tarihini ve psikolojik meslekleri incelemektedir. Bir psikanalist ve Birkbeck’te tarih profesörü olan Daniel Pick ise araştırma grubunun lideridir.

 

https://www.chathamhouse.org/publications/twt/lessons-mind-control-1950s