close
Genel

Diplomaside aktör ve araç olarak üniversiteler: Akademik yumuşak güç potansiyeli

ogr

 

Iwona Borkowska, Ettore Deodato*

 

Yüksek eğitim niçin uluslararası bir nitelik kazanıyor? Kurumsal düzeyde bunun birçok sebebi var. Ulusal Stratejiler bağlamında dünya klasmanında üniversitelere sahip bir ulus olarak kabul edilme arzusu, bunlardan en önemlilerinden biridir.

 

“Valday Notlarının” 8. nüshasına kısa bir yorumla başlamak istiyorum. Bize göre, Dr. Ettore Deodato VE Dr. Iwona Borkowska’nın üniversiteler hakkındaki çalışması, Valday Kulübü’nün evrensel dünyaya dair evrensel bilgi sahibi olma yolundaki çabalarının en iyi göstergesidir ve bu çaba, insanların örgütlenmesi ve kendi kendilerini düzenlemeleri açısından kritik bir araç olarak kabul edilmektedir. Yakın dönemde dünya çapında sürekli olarak yaşanan çatışmalar, kuşkusuz, rutin ve yapay bulunan siyaset bilimi tartışmalarında bizi tuzağa düşürebilir; ancak hedefimiz, ağaçlara rağmen ormanın genelini, yani sürecin özünü görebilmektir. Üniversiteler, diplomasinin katılımcıları ve araçlarıdır; çünkü insanoğlunun entelektüel ve yaratıcı çabalarının temelini oluşturur. Üniversiteler, meşaleyi taşımaya devam edenleri eğitmek suretiyle ortak dünyamızı devam ettiren ve geliştiren kurumlardır. Bunun ardından ortaya konan çaba, bunu net bir şekilde göstermektedir. Bence, çalkantılı bir dünyada sonu gelmeyen çatışmalara dair yapay yargılar ve söylentileri dengelemek için evrenin gerçekliklerini görüp onlardan söz etme yeteneği geliştirmek gerekiyor. Bu yeteneği bilemenin en uygun yeri ise üniversitedir. Bunu okuyun, meslektaşlarım!

 

Andrei Bystritsky, Yönetim Kurulu başkanı, Valday Tartışma Kulübü’nün Desteklenmesi ve Geliştirilmesi Vakfı

 

“20.yüzyılın ilk on yılındakilere benzer savaş gemileri” – Bazı siyasi liderler, bugünün dünya standardındaki üniversitelerinin işlevinden ulusal güç ve prestij göstergeleri olarak söz ediyorlar. Ortalama yaşam beklentisindeki fark, modern eşdeğerlerinin lehine işliyor. Bununla birlikte, bu şekilde devam ettirilmeleri için uzmanlık ve yatırımların sürekli olarak artırılması lazım. Bu ciddi bir çalışma ve eğitim gerektiriyor ve gemi inşası veya askeri dilde bu konudan bahsetmeye devam etmek de gerekmiyor. Ekonomik veya siyasi söylem, çok daha uygun olabilir.

 

Ekonomik veya siyasi söylem, çok daha uygun olabilir. Akademik dünyanın bugün karşılaştığı sorunlar, yoğun ve hedefe yönelik ulus-ötesi ve sektörler-ötesi işbirliği yoluyla çözülüp fırsatlara dönüştürülebilir. Uluslararasılaşma planları, finansal ve siyasi fırsatlar göz önüne alınarak yapılmaktadır. Temellerinde, akademik ve evrensel değerler bulunmaktadır ve bunlar da sektörün yumuşak gücünün tam kalbindedir. Tüm ilgili tarafların bu zamana dek bariz ve kolay ortaklar olarak kabul edilmemiş olan kurumlardaki devasa potansiyeli fark etmeleri için son derece uygun bir ortam söz konusudur.

 

Avrupa programlarının ardında kurumsal mantık vardır ve yumuşak güç olarak kullanılırlar – partner ülkelerin ve üye ülkelerin tercihleri için bir model oluştururlar, AB’nin yüksek çıkarı doğrultusunda hareket etmelerini sağlarlar. AB’nin en önemli başarısı, barış kültürüdür. AB modelinin bazı sınırlamaları da mevcuttur: küresel barışa istikrar getirme rolü oynayamaz, keza uluslararası kurumlar yeterince etkin değildir. Dolayısıyla, “güç” kavramı, modern sorunlar karşısında göreceli bir hale getirilir ve bu sorunları hiçbir süper güç kendi başına çözemez. Üniversitelerin şunu anlaması gerekiyor: “Avrupa” markası, “AB”den daha başarılı olabilir; avantajı ise Eski Kıta’nın tarihsel ve kültürel mirasıdır. Bu avantajı kullanabilmek için her iki tarafın da üniversitelerinin Rusya ve AB arasında uygun ve kapsamlı ilişkileri etkileyen engelleri tespit edip çözmeleri gerekmektedir.

 

Rakamlar, Rusya’nın yüksek öğrenim kurumları ile AB’deki kurumlar arasındaki işbirliğinin, kurumların işletilmesi bağlamında kısıtlı olduğunu gösteriyor. Erasmus + Programı gündeme getirildi ve temel özellikleri arasında iki tanesi özellikle ön plana çıkarıldı: finansmanın artırılması ve Avrupa Birliği dışındaki ülkelerle işbirliğinde daha fazla fırsat geliştirilmesi. Birçok kurum açısından bu durum zaten kurulu bağlantıların daha fazla kullanılması için bir şans idi. Geçmişte kolaylıkla yakalanamayan fırsatları bulabilmek için artan bir hareketlilik ortamı doğacaktı. Rusya ile işbirliğine gelirsek, yaşanan olaylar ve akademik dünya dışındaki çatışmaların bir sonucu olarak, yeni Programın potansiyeli tam olarak ortaya konamadı.

 

Akademik prestij

 

Yüksek eğitim niçin uluslarasılaşıyor? Kurumsal düzeyde çok fazla mantık var. Ulusal stratejiler bağlamında ise, dünya standardında üniversitelere sahip bir ulus olarak tanınma arzusu en önemlilerden biridir. Akademik prestij, sadece uluslararası “şöhretle” yakalanamaz. “Dünya standardı” dendiğinde, DÜNYA standardı demektir; “en yüksek” veya “zirve” demek değildir; ve sadece bir kurumun uluslararası kapsamıyla (yurtdışından fazla sayıda öğrenci ve öğretmen çekebilmesi) ve kalitenin güvence altına alınması ve araştırmaya uygulanan uluslararası standartlarla ölçülebilir. Öte yandan, görünürlük ve aktif ağ ile proje katılımına da bağlıdır. Aynı zamanda, ulusal yaklaşım, akademik olarak daha az talepkar olarak görülür ve bir kurumun rekabette geri plana düşmesine yol açar.

 

Avrupa, dünya çapında cazip bir ortak olmaya kararlı ve bu hedefi gerçekleştirmek için elinde bir dizi araç da var. Avrupa Yüksek Öğrenim Alanı üyeleri, birçok AB dışındaki ortakla –Rusya Federasyonu dahil- birlikte, standardizasyon süreçleri ile araştırma ve müfredatın uyumu konusunda işbirliği alanlarında baskı yapmalı, üniversite derecelerinin uyumu, kalifikasyon çerçeveleri, kalite güvence, diploma ekleri konusunda uyum sağlanmalıdır. Öte yandan, başka yerlerde de bir akademik yaşantı var ve dünya çapındaki reform ve inovasyonlardan dersler çıkarılabilir: yaşam boyu öğrenme ve kalite güvencesi, bu zamana dek “Korunmalı Coğrafi Menşe” ürünleri değillerdi.

 

Üniversiteler diplomasinin yerine geçiyor – uzlaşıda kültür ve hareketlilik etmenleri

 

Yüksek öğrenimin uluslararası bileşenleri yeni değil. Bu noktada tarihçiler Orta Çağ’a atıfta yapıyorlar veya Otuz Yıl savaşlarıyla yerle bir olmuş kıtada kaldırımsız yollardan okullarına giden öğrenci ve öğretmenleri anımsatıyorlar bize. “Kötü şöhretli” savaş, en sonunda müzakere edilmiş bir çözümle, Vestfalya Barışı ile sonuçlandı ve geleceğin en büyük sekiz Avrupa ülkesini –Bohemya, Bavarya, İspanya, İngiltere, Fransa ve Danimarka, Norveç ve Hollanda- içeren korkunç bir mezalim başladı. Bu birimler arasında kelimenin modern anlamıyla diplomatik ilişkilerde yaşanan otuz yıllık açmaz karşısında şunu belirtmek gerekir ki, “Academias”, “Studia”, ”Clerici vagantes (hareket halindeki bilim insanları, öğrenciler veya öğretmenler)” kararlı bir şekilde aktif olup, “gizli nehirler” olarak eş zamanlı olarak kendi nüfuz alanlarındaki–Savaş’a dahil olmuş birçok bölgedeki eğitim ve kültür topluluğundaki- birçok uzlaşmazlığın azaltılmasına katkıda bulundular.

 

Orta Almanya’da, Fulda’nın Lord Abbot’u ve Balthasar von Bernbach, Alman kentinin “Studium”undan da sorumlulardı ve Bohemyalı, Hollandalı ve Fransız bilim insanları için hem araştırma yapan, hem de şef konumundaydılar. Teoloji öğretmeni olan Brunswick’li Protestan Duke Heinrich Julius, Leiden’a seyahat etti; 1575 yılında kurulan yerel üniversitenin şanını artırdı. Justus Lipsius, Joseph Scaliger, Franciscus Gomarus, Hugo Grotius, Jacobus Arminius, Daniel Heinsius ve Gerhard Johann Vossius gibi çok-uluslu bir akademisyen topluluğuna sahip olması, Leiden üniversitesinin kısa süre içerisinde itibarlı bir üniversite haline gelip Avrupa’nın dört bir yanından öğrenci çekmesini sağladı. İçlerinden çoğu, Avrupa’daki diğer büyük öğrenci kulüplerinden geliyorlardı; hatta içlerinde savaşa sürüklenmiş bölgelerden gelenler dahi vardı. 1632 yılı Ocak ayında, bu savaşın en korkunç yıllarından birinde, Athanaeum Illustre, Amsterdam’daki belediye mercileri tarafından kuruldu. Profesörlerinden biri, Gerardus Vossius idi. Kendisi, üç yıl önce Salamanca’da anatomi dersi veriyordu. Tam da Katolik İspanyollarla protestan Hollandalılar arasında savaşın kızıştığı yıllarda…

 

Akademisyenlerin bu kültürler-ötesi tavrına dair örnekler, Avrupa’nın çatışmalar ve savaşlar tarihi bağlamında çoğalmaktadır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Eylül 1945’te Tour ve Heidelberg Üniversiteleri arasında –Fransa ve Almanya arasındaki ölüm kalım savaşı henüz yeni bitmiş olmasına karşın- öğrenci ve öğretmen değişimleri çoktan başlamış; gelecekteki ihtiyaç ve tehditler belirlenmişti.

 

 

Üniversitelerin “moral ve kültürel ikna”yı kullanmak konusunda uzun bir geleneği bulunmaktadır. Fikir alışverişi yapmadaki merak ve bunu yapmanın gereğine dair derin anlayış, engelleri aşmada büyük bir güce sahiptir. Bu bağlamda, 80’lrin başında, yani AB’ye katılımdan 25 yıl önce, Varşova Paktı ülkelerinin AB programları olan Tempus ve Erasmus’a katılmaya davet edilmeleri şaşırtıcı olmasa gerek – en iyi diplomasi, yardım yoluyla yapılandır. Erasmus Mundus ile, Rusya Federasyonu ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından kurulan diğer ülkeler, Avrupalı ortaklarıyla aktif bir şekilde işbirliğinde bulundular.

 

Akademinin sağladığı diplomasiye yönelik uygun koşullar ise; yüksek farkındalık ve tarihi, siyasi, kültürel ve ekonomik meselelerde yansız perspektiftir. Böylelikle bağımsız akademisyenler ve bilimadamlarının farklı disiplinlerden gelen ekipleri, kendilerini böyle bir ortama daha rahat bir şekilde konumlandırırlar. Fikir, bilgi, sanat ve kültür değişimi bir yandan, eğitimin çığ gibi büyüyen etkisi diğer yandan, akdeminin yumuşak güç performansını kolaylaştırmaktadır. İşbirliğine dönük olumlu gündem ise, politika farklılıkları ve ambargolara rağmen sağlanmakta; münferit temaslara uygun tarafsız bir ortam yaratılmakta; diplomatik ilişkilerin kısıtlı veya askıya alındığı ülkelerle evrensel ve esnek bir bağ kurulmaktadır.

 

Dil politikaları ise, etkisi kanıtlanmış bir diplomasi aracıdır; dil kursları ise bir tür “Truva atıdır.” British Council, uluslararası ilişkilerin ciddi anlamda çöküş yaşadığı dönemlerde sergilediği diplomatik rol ile bunun parlak bir örneğini sunmaktadır. British Council, 1934 yılında İngiltere Dışişleri Bakanlığı tarafından kuruldu. Dış ilişkilerin geleneksel bir şekilde yürütülmesi karşısında yeni ve alternatif bir yaklaşım sunmakta; buna da “kültürel propaganda” adı verilmekte ve tamamen siyasi olmaktan ziyade “genel anlamda İngilizlerin fikir ve inanışlarının yaygınlaştırılması” olarak anlaşılmaktadır. Kültürel propagandaya dair beslenen umutlar, sadece Britanya’nın yurtdışı etkisi ve prestijini artırmaya yaramayacak, aynı zamanda küresel barış ve karşılıklı anlayış ideallerinin etkin bir şekilde geliştirilmesini sağlayacaktır. İlk aşamada British Council, yurtdışında İngilizce eğitimi ve okullarda ve üniversitelerde uzman sohbetleri, sınır ötesine ulaşan müzik grupları ve sanatın yaygınlaştırılmasını desteklemeye odaklanmıştı; ve 53 ülkede 70 merkezle İngilizce öğreten en geniş kurum halini aldı.

 

Şartların icabına göre, Avrupa’daki yüksek öğrenim, mezunlarının istihdamı konusundaki derin endişelerini ifade ederken, bir yandan da yeni/nadir ancak talep edilen vasıfları sunma mücadelesi içine girmişken, bir yandan da Rusya üniversitelerinin desteğiyle daha kapsamlı eğitim projelerine ve dış kaynaklı desteklere entegre şekilde Rusça dil kurslarının temininde bir artışa da hazırlıklı olmalı; Kuşkusuz, daha uzak bir geçmişte Rusça öğrenmenin zorunlu olduğu ülkelerde Rusça’ya yönelik bir ilgi kaybı yaşayacağız. Rusça konuşan ve iyi bir iş ve sıradışı bir kariyer sürecini hedefleyen istihdam piyasasının devasa potansiyelini göz önüne alırsak, “yeni keşiflerin” ortaya çıkacağı bir tür seremoni olmasını bekleyebiliriz. İşte tam da bu noktada AB üniversiteleri ve Rus üniversiteleri, modern diller ve kültürler-arası iletişim alanlarına ilgi duyarken, devreye girebilir. Bu bağlamda büyük bir potansiyel, Jean Monnet çerçevesindeki girişimlerde söz konusudur. Bu girişimler, Rus kurumlarına AB boyutları ve bağlantılarını geliştirme fırsatı sunar ve buna ciddi anlamda ileriye dönük finansman da eşlik eder.

 

Üniversitelerin diplomasiyi destekleme rolü de genellikle “küresel vatandaş” yaratma olarak tanımlanır ve birçok öğrenci hareketlilik programı, zihinsel güçlenmenin davranışlarda değişime yol açacağı umuduyla kurulmuştur: “küresel anlayışın” artırılması, partner ülkeye dair daha olumlu görüşler, diğer kültürlerle empati, vs. Bununla birlikte, “yer kürenin” giderek parçalı, heterojen ve halen ulus-devlet temelli niteliğine bakarsak, “küresel yurttaş” kelimesi aslında bir hüsnükuruntuyu yansıtmaktadır. “Diğer kültürlere yönelik koşulsuz hoşgörü” öğretilmesi, gerçeklikten kopuk bir durum olmamakla kalmaz, aynı zamanda tehlikelidir de, keza akademik misyon perspektifinden “hoşgörülemez” değerleri destekleyen kültürler bulunmaktadır. Kültürlere maruziyet ve bu deneyimin bilinçli bir şekilde işlenmesi de, küresel olmaktan ziyade “daha iyi bir vatandaş” yaratmaya dönüktür. Toplumsal olarak müdahil olan “daha iyi vatandaşların” büyük bir diplomatik potansiyelleri olabilir – ya küresel barış inşası anlamında, ya da bölgesel çatışma çözümüne görev-temelli katkı bağlamında.

 

Yüksek öğrenimin uluslararasılaşması ve yumuşak diplomasi

 

17.yüzyılın az çok spontane öğrenci, öğretmen ve fikir akışının aksine, uluslararası düzeydeki yüksek öğrenimin diplomatik unsuru, Fransa ve İngiltere’deki sömürge imparatorlukları bağlamına sistematik şekilde uygulandı ve emperyal efendilerine dostça yaklaşan sömürge elitlerinin eğitilmesini sağladı. Modern anlamda, kapasite inşası ve yaygınlaşma aynı anda sağlandı. Bir diğer diplomasi şekli ise, Soğuk Savaş sırasında uygulandı ve ilham kaynağı da kitlesel yüksek öğrenim sistemlerinin ortaya çıkması ve yüksek öğrenim ve araştırmanın giderek daha hızlı şekilde uluslararasılaşması oldu: Afrika, Asya ve Latin Amerika’da Sovyetler Birliği’nin ve onun Doğu Avrupa’daki uydularının sistematik şekilde öğrenci devşirmesi.

 

Bugünün diplomatik yönlendiricisi ise, serbest piyasa küreselleşmesine ve bilgi toplumuna atfediliyor. Yüksek Öğrenim kurumları giderek uluslararasılaşma stratejilerini piyasa avantajlarına maruz bırakmayı kabul ediyorlar. Öte yandan, ülkelerin ve bölgelerin siyasi (ve dolayısıyla da askeri) hedefleri, giderek daha bariz hale geliyor.

 

Diplomatik nüfuzun yaygınlaşması, ulusal uluslararasılaşma politikalarının temel aldığı yedi ana gerekçeden sadece biridir. Diğerleri ise şu şekildedir: yüksek nitelikli öğretmen ve araştırmacıların işe alınması, ticari avantajların güvence altında tutulması, akademik prestijin yükseltilmesi, yüksek öğrenim reformları ve kamusal olmayan (dolayısıyla da ulusal olmayan) finansman kaynakları bulunması.

 

Modern diplomasideki en önemli değişim ise, “sert” biçimlerden “yumuşak” biçimlere geçiştir. Bu kültürel diplomasi, eğitim sağlayıcılarının önüne çok fazla gerekçe, faaliyet, kanal ve entelektüel araç koyar. Savaş olasılığının arttığı dönemlerde, “yumuşak kaynakların” harekete geçirilmesi kilit öneme sahiptir. Bu tehdidin derin bir şekilde algılanması, demokrasiyi yeterince uzun süre deneyimlemiş toplumlar açısından ise çok tanıdık değildir.

 

Fildişi Kuleler. Üniversitenin misyonu

 

Üniversitelerin nasıl çalıştığı, aslında, insanların nasıl çalıştığı ve uygulanan yönetim tarzına bağlıdır. Bu etmenler, üniversitenin misyonunun içeriden nasıl algılandığıyla da alakalıdır. Tüm bu olası modeller arasında iki tanesi, bir kurumun siyasi uygunluğu açısından son derece önemli gözükmektedir: idealist ve araçsal modeller.

 

İdealist model; genel anlamda daha az popülerdir, ancak bazı ülkelerde halen kendisinden söz edilir. Bu yaklaşıma göre, üniversite, araştırma ve eğitime ortak bir önem gösterir; ayrıca “hakikatin peşinden gidilmesine” özen gösterir – bilimsel gerçekliklerin doğrudan kullanılabilirliği veya uygulanabilirliği, siyasi açıdan yararı veya ekonomik faydalarını gözetmeksizin hem de. Bu bağlamda anlaşılan bir üniversite, – sadece paydaşlarının veya hizmetleri karşılığında üniversiteye para ödeyen kesimlerin yararını gözetmekle kalmaz-  toplumun geneline faydalı olur. Üniversitenin niteliğine dair bu algı, Avrupa’da azalmaktadır; ancak Avrupa’da halen bazı fildişi kuleler de mevcuttur. Bu kurumlar, ekonomi ve toplumun ihtiyaçlarından kopuktur; üyeleri üniversitenin politikaları ve kararlarını etkilemek üzere ulusal hükümetlerin herhangi bir girişimini dikkate almaz ve daha da şaşırtıcı olanı herhangi bir iç baskıdan veya profesyonel faaliyetleri veya tercihlerini etkileyebilecek teşviklerden muaf tutulurlar.

 

Buna karşılık, kurumsal model, güçlü bir şekilde teşvik ve yaygın bir şekilde temsil edilir. Bununla kast edilen ise; üniversitenin siyasi gündemlerin bir aracı olması ve halihazırda yaşanan sosyal ve ekonomik sorunları çözme misyonunun bulunmasıdır. Hükümetlerin ve dış paydaşların etkisi bir yandan, akademik girişimcilik zorunluluğu diğer yandan, bu yaklaşımın iki temel etmenini oluştururlar.

 

Üniversiteler, bu büyük tablonun sadece bir kısmıdır. Tablonun geri kalanında ise, tüm ekonomik, sosyal, demografik ve siyasi boyutlar bulunur; tehditlere uygun bir şekilde karşılık vermeleri ve diğer büyük aktörler gibi fırsatları değerlendirmeleri gerekir. buna ek olarak, yüksek öğretim kurumlarının varlıklarını gerekçelendirmek gibi bir zorunlulukları da giderek kendini daha fazla hissettirmektedir. Bu sebepten ötürü, eğer araçsal yaklaşım uygulanır ise, her düzeyde sadece kazananlar bulunur (prestij, gelir yaratma, görünürlük, promosyon etmenleri ve diğer teşvikler).

 

Her iki model de, diplomatik performansa dair güçlü bir taahhüt içerse de, tanımsal açıdan ayrı düşmektedirler. İdealist model; küresel anlayış ve barışa yönelik ütopik ve organik bir dönüşüm ifade eder; araçsal yaklaşım ise mevcut ihtiyaçlara pragmatik ve stratejik bir şekilde yanıt vermektedir. Kamu malı ve kurumsal tutarlılık anlamında siyasi etkinlik ve yararlılık gözetilir.

 

Kurumsal stratejiler – uluslararası boyut

 

Avrupa Birliği, hibeler yoluyla iç ve dış politikalarını uyguluyor; keza AB programları, iş çevresinin dayanışmasına dönük net ve önemli bir yol haritası sağlarken, önceliklerin tespitinde de sürekli olarak yardımcı oluyor. Aynı şeyi, akademik düzeyde uluslararası işbirliği için de yapıyorlar. Bu konudaki taahhüt ise, kurumsal strateji bağlamında güvence altına alınmalı ve aşağıdaki alan ve faaliyetlerden bazılarına odaklanmalıdır:

 

  • akademik programlar (öğrenciler ve çalışanlar için araştırma & iş hareketliliği, dil eğitimi, inovasyon ve müfredatın uluslararasılaşması, tematik araştırmalar, inovasyon eğitimi, ortak / çifte derece, kültürler-arası eğitim, sanal eğitim, özel okullar, vs.);

 

  • araştırma (alan ve tema merkezleri, ortak araştırma ve araştırma paylaşımı, uluslararası konferans ve seminerler, yayınlar, iş çevresindeki işbirliği, ağlar, ittifaklar ve ortaklıklar, vs.);

 

  • operasyonlar ve hizmetler (dış finansmanın entegrasyonu, kaynak ayırma sistemleri, kalite güvencesi ve iletişim sistemleri, ülke içinde uluslararasılaşma, yüksek öğrenim politikasının uluslararasılaşması, uluslararası ve mobil öğrenci destek hizmetleri, fakülte ve personel eğitimi, vs.)

 

Bir kurumun uluslararası işbirliğini ele almak ve ona yatırım yapmak istemesinin sebepleri çok farklı olabilir: sosyal / kültürel anlamda ulusal kültürel kimlik, kültürler-arası anlayış, vatandaşlığın geliştirilmesi, sosyal ve topluluk geliştirme; siyasi anlamda dış politika, ulusal güvenlik, teknik destek, barış ve karşılıklı anlayış, ulusal kimlik, bölgesel kimlik; ekonomik anlamda büyüme ve rekabet gücü, işgücü piyasası, finansal teşvikler; akademik anlamda araştırma ve eğitimin uluslararası boyutu, akademik ufkun yaygınlaşması, kurumsal inşa, profil ve statü, kalitenin artırılması ve uluslararası akademik standartlar.

 

Bu gerekçelerin ortaya koyduğu gibi, potansiyel etkiler diplomatik gücün boyutlarıyla net bir şekilde örtüşmektedir. Buna ek olarak, küresel bir yaklaşımın ortaya konması, uluslararasılaşmanın, kapsamlı bir yönetim aracı olarak kullanılmasını, kurumsal kültürün ise sürekli olarak güncellenmesini sağlamaktadır.

 

Yüksek öğrenimdeki stratejik planlar, gerçekliğin önünden gitmeli ve uzun vadeli bir ufka yelken açmalıdır. Uluslararasılaşmaya dönük bazı operasyonel hedeflere kolaylıkla erişim mümkündür ve bunların kısa süre içerisinde güncellenmesi ve istekli kurumların konfor alanlarından çıkıp ulus-ötesi ve sektörler-ötesi işbirliğinde inisiyatif almasını zorunlu tutan bir genişlemenin start alması gerekmektedir.

 

SONUÇ

 

AB-Rusya girişimlerine dair yaygın beklentilere bakılırsa, bu zamana değin stratejik düşünceye dair iyi bir ders alındı. Doğu ortağının oldukça cazip olması, politika yapıcıların veya kurumların ve bireysel paydaşların dikkatinden kaçmıyor. Avrupa’nın her iki tarafında da yumuşak güce dair büyük bir potansiyel söz konusu ve bu potansiyel, halen sinerji yoluyla gelişebilir.

 

Bu işbirliğinden ise bir takım meydan okumalar çıkacaktır; tıpkı ilk aşamada coğrafi ve siyasi olarak daha az hassas çerçeveler içinde ortaya konmuş çabaları zedelemeleri veya prestijlerini azaltmalarında görüldüğü gibi. siyasi koşullar, sınır-ötesi işbirliğinin önündeki en ciddi engel değildir. Ancak, Avrupa entegrasyonu vakasının gösterdiği gibi, yüksek öğrenim üzerinden ve yüksek öğrenime uygulanan yumuşak güç, orta ve uzun vade için oldukça uygun düşmektedir.

 

  • Iwona Borkowska, Polonya’daki Adam Miczkiewicz Üniversitesi bünyesindeki Uluslararası Eğitim Merkezi başkanıdır. Kendisi, Poznan’daki Adam Miczkiewicz Üniversitesi’nde uluslararası eğitim işbirliği alanında farklı pozisyonlarda görev almıştır.

 

  • Ettore Deodato, Siena Tıp Okulu ve Policlinico Avrupa Projeler Ofisi’nde görev alan 16 kişilik bir grubun lideridir. Kendisi, Polonya / Poznan’daki Adam Miczkiewicz Üniversitesi’nde Jean Monnet kürsüsünde profesördür. Avrupa Komisyonu bünyesinde eğitim programlarında farklı görevlerde yer almıştır.