close
Genel

Amerika’nın Emperyalist İmparatorluğu

1

Prof. James Petras

 

Sömürge-sonrası imparatorluklar, karmaşık örgütlenmelerdir. Çok-katmanlı bir şekilde düzenlenmişlerdir – görece olarak otonom ulusal ve bölgesel müttefiklerden itaatkar vasal devletlere dek uzanırlar ve aralarında bir takım varyasyonlar olur.

 

Günümüzde imparatorluk fikri, istikrarlı bir küresel yapı olarak faaliyet göstermez – her ne kadar hedefi ve çabaları bu yönde olsa da. ABD en büyük emperyalist güç iken, Rusya ve Çin gibi bazı önde gelen küresel siyasi-ekonomik ve askeri güçleri egemenliği altına almamaktadır.

 

ABD gibi emperyalist güçlerin yerleşik bölgesel uyduları vardır, ancak aynı zamanda bağımsız yerel ekonomik ve siyasi zorluklardan dolayı bir takım yenilgiler yaşamakta ve geri adım atmaktadır.

 

İmparatorluk, askeri veya ekonomik yapılara sıkı sıkıya içkin, sabit bir yapı değildir. Bir dizi rakip güç ve ilişki içerir ve bunlar zaman ve koşullara göre değişir. Dahası, emperyalist ülkelerin müttefikleri ve müşterileri, sabit itaat modelleri üzerinden hareket etmezler. İdeoloji, askeri doktrin ve emperyalist yöneticilerle bağlantılı ekonomi politikasına dair genel anlaşmalara itaat olsa bile, bazı tebaa devletler emperyalist olmayan piyasalar, yatırımcılar ve ihracatçılarla olan bağlantılarının izinden gidebilmektedir.

 

Eğer emperyalist gücün küresel dünyası karmaşıksa ve belli bir düzeye kadar belirsizse, emperyalist devletin iç siyasi, ekonomik, idari ve askeri yapısı da öyledir. Emperyalist siyaset aygıtı, güvenlik kurumlarına, diplomatik ve temsili birimlerden daha çok bağlıdır. Ekonomik kurumlar, yerel piyasalar ve üreticiler karşısında çok-uluslu şirketler tarafından yönetilen denizaşırı piyasalara göre örgütlenmişlerdir. “Piyasa ekonomisi” ise bir isimlendirme hatasıdır.

 

Askeri-güvenlik kurumları ve bütçeleri, birçok devlet görevlisini ve kamu kaynağını kullanmakta, piyasaları ve diplomatik kurumları askeri önceliklere bağımlı kılmaktadır.

 

Emperyalist devlet operasyonları askeri ve sivil idari aygıt üzerinden işlerken, göz önünde bulundurulması gereken rekabetçi sosyo-siyasi bir sınıf ve etnik-askeri yapılanmalar söz konusudur.

 

Emperyalist devletin temel kurumlarının etkin veya “gerçek gücünü” analiz ederken, hedefler ile sonuçlar, amaçlar ve gerçek performans arasında bir ayrıma gitmek gerekiyor. Yorumcular genellikle “emperyalist güç ve egemenlik” arasında yeterince fark gözetmezler; ancak aslında bazı politikalar spesifik ulusal, yerel veya bölgesel ittifaklar sebebiyle maliyetli kayıplarla ve geri çekilmelerle sonuçlanabilir.

 

Dolayısıyla, emperyalist devlet politikasının ivedi ve uzun vadeli yapıları ve yönelimini anlamak için birçok katmandaki müttefikler ve rakipler arasındaki emperyalist etkileşime yakından bakmak oldukça önemlidir.

 

Bu makalede ilk olarak lider-takipçi şeklindeki emperyalist ilişkiler dört bölgede tarif edilecek:

 

  • ABD-Batı Avrupa-Kanada;
  • Asya-Pasifik;
  • Orta Doğu-Afrika; ve
  • Latin Amerika

 

Ardından ise, çatışmalar ve mücadele alanları tespit edilecek. Bunun akabinde, çağdaş “imparatorluk haritası” incelenecek. Bundan sonraki aşamada ise, Batılı emperyalist müttefikler ile onların halihazırdaki rakipleri arasındaki güç uyuşmalarını ele alacağız. Son bölümde, emperyalist devlet ve ekonomik küreselleşme arasındaki ayrışma kaynakları ile emperyalist müttefikler ile onların takipçileri arasındaki ayrışma ve kopuşları inceleyeceğiz.

 

Batı’daki Emperyalist Müttefikler Tabakası

 

Batı emperyalizmi, dominant ABD’nin beş katmanlı bir sistem üzerinden etkileşime geçtiği, karmaşık, piramit şeklinde bir yapıdır. Lider ve takipçi devletler arasında yatay ve dikey bir yapılanma söz konusudur ve basite indirgeyici türden “merkez, yarı-periferi ve periferi”ye dair “güneş sistemi” metaforları üzerinden anlaşılmaları mümkün değildir.

 

İmparatorluğun ikinci katmanı, askeri destek ve ekonomik bağlar sağlamak suretiyle üst katmanları alt katmanlarla bağlantılandırır; bir yandan da kendi jeopolitik alanlarını genişletmek üzere otonom katmanları güvence altına alır.

 

Batı’daki üçüncü emperyalizm katmanında Polonya, İskandinavya, Benelüks ülkeleri ve Baltık devletleri bulunur. Bunlar coğrafi ve ekonomik olarak Batı Avrupa’nın kapsam alanı içerisinde olup, ABD-NATO askeri egemenliğine de askeri açıdan bağımlıdırlar. Üçüncü katman heterojen bir gruptur; çok ileri ve sofistike refah devletleri olan İsveç, Norveç, Danimarka, Hollanda ve Belçika gibi ülkelerden görece olarak geri kalmış Letonya, Estonya, Litvanya ve Polonya’ya dek uzanır. Bu ülkeler, çok az bağımsız güç girişiminde bulunurlar ve birinci ve ikinci katmandaki emperyalist merkezlerden gelecek korunmaya bağımlıdırlar.

 

“Dördüncü katman” devletleri arasında; Yunanistan, İspanya, Portekiz, Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya, Bulgaristan ve Romanya var. Bunlar özünde uydu ülkeler; lider emperyalist ülkelerin izinden gidip onlara üs, birlik ve turistik tesis sağlıyorlar. Genel itibariyle, bölgesel veya küresel çatışmalarda bağımsız bir söz hakkı veya karar alma gücüne sahip değiller. İstikrarsızlıkları ve zaman zaman radikal muhalefetlerinin patlak vermesine rağmen, düşük katmandaki ülkelerin AB ve NATO hiyerarşisinin kontrolündeki üst katmanlarla ilişkisini kesmesi gerekiyor.

 

Beşinci katman uydular arasında, kısa süre önce “üretilen” Arnavutluk, Kosova, Makedonya, Slovenya ve Hırvatistan gibi mini-devletler var ve bunlar askeri üs, turistik cennet ve ekonomik olarak bağımlı devletler gibi işliyorlar. Birinci ve ikinci katmanın “rejim değişikliği” politikalarının olduğu kadar, NATO öncülüğünde çok etnisiteli ve sosyal refah devletlerinin kalıntılarını yok edip Rusya’nın özellikle Yugoslavya’daki etkisini yok etmeyi amaçlayan savaşlar sonucunda dağılan devletlerin birer sonucu.

 

Batı imparatorluğunun lider-takipçi yapısının haritalandırılması, askeri kaynakların dağılımına ve bunların Rusya sınırı boyunca konumlanmasına bağlıdır. ABD-AB İmparatorluğu, çok-katmanlı imparatorluğun artan ekonomi taleplerini karşılama sorunuyla karşı karşıya bulunmaktadır. İmparatorluk, kapasitesini aşmıştır ve bu durum değişen ticaret ittifaklarına ve emperyalist liderlerin dikte ettiklerinin “ötesine” geçmeye dönük bağımsız baskıya yol açmıştır.

 

Lider emperyalist devletler, takipçileri üzerindeki ekonomik ve siyasi denetimi sıkılaştırdılar – özellikle de imparatorluğun askeri sonuçları, günlük yaşantıyı, güvenliği ve ekonomiyi sekteye uğrattığında. Bu konuda süregiden bir örnek, ABD’nin Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki emperyalist savaş politikaları sonucunda Avrupa’ya giriş yapan biçare milyonlarca mültecidir. Bu kitlesel göç, Avrupa’nın siyasi ve sosyal istikrarını tehdit etmektedir. ABD’nin Ukrayna’daki darbesinin ve Moskova’nın buna verdiği kaçınılmaz yanıtın ardından, Washington, Rusya’nın ekonomik ablukaya alınmasını emretti. ABD’nin dev Rus piyasası karşısında dayattığı yaptırımların ekonomik sonuçları, Avrupa’nın ihracatını ciddi anlamda etkiledi – özellikle de tarım ve ağır endüstride- ve şu anda yasaklı olan Rus petrol ve doğalgaz ihracatçılarının egemenliğindeki enerji piyasasında istikrarsızlığa yol açtı.

 

Doğu’nun Emperyalist İmparatorluğu

 

ABD’nin Doğu Asya’daki emperyalist tasarısının yapısı, müttefikleri ve rakipleri, Batı’dan son derece farklıdır. Liderler ve destekçileri, Doğu’da oldukça heterojendir. Asya’daki çok-katmanlı ABD imparatorluğunun amacı, Kuzey Kore ve Çin’in altını oyup onları egemenlik altına almaktır.

 

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, ABD, Pasifik imparatorluğunun merkezi oldu. Kore ve Hinduçin’de ciddi askeri gerilemeler de yaşadı. Çok-katmanlı yardımcılarının desteğiyle, ABD, Hinduçin ve Güney Kore’deki etkisini geri kazandı.

 

İlk katmandaki emperyalist güç olarak ABD’nin pozisyonu, ikinci katmandaki emperyalist müttefikler –örneğin Avustralya, Yeni Zelanda, Hindistan ve Japonya- sayesinde devam ediyor.

 

Bu ikinci katman müttefikleri, farklı birimlerdir. Örneğin, Hindistan rejimi, ABD imparatorluğundan daha sonra sessiz sedasız ortaya çıkmıştır ve Çin ile ilişkilerde halen yüksek düzeyde bir otonomiye sahiptir. Buna karşın, Avustralya ve Yeni Zelanda ABD ile olan bağımlı askeri ilişkilerini sürdürürken, giderek de Çin’in emtia piyasaları ve yatırımlarına bağımlı hale gelmektedir.

 

ABD’nin güçlü bir geleneksel ekonomik müttefiki olan Japonya ise, ABD-Asya imparatorluğunun zayıf bir askeri uydusu olarak kalmaya devam etmektedir.

 

Üçüncü katman ülkeler arasında Güney Kore, Tayvan, Filipinler, Malezya, Tayland ve Endonezya bulunmaktadır. Güney Kore, tıpkı kalabalık nüfuslu Endonezya Cumhuriyeti gibi, her ne kadar Çin piyasasına kademeli olarak yakınlaşmakta olsa da, ABD’nin en önemli askeri sömürgesidir.

 

ABD’nin askeri bir sömürgesi olmasına karşın Tayvan’ın Çin ile ekonomik ve etnik bağları, ABD ile olduğundan daha güçlüdür.

 

Filipinler, ABD’nin geri kalmış bir askeri tebaası ve eski bir sömürgesidir; Çin karşısında emperyalist anklav olma mirasını sürdürmektedir. Tayland ve Malezya ise, arada sırada milliyetçi veya demokratik halk ayaklanmaları yaşasa da, üçüncü katmandaki emperyalist tebaa pozisyonunu sürdürmektedir.

 

ABD’nin Doğu Asya İmparatorluğu içindeki dördüncü katman ülkeler ise, kendilerine en az güvenilenler; keza görece olarak “yeni ortak” sayılırlar. Vietnam, Kamboçya, Laos ve Myanmar, bağımsız devletçi ekonomilerden ABD-Japonya ve Çin-merkezli piyasalara, finansal ve askeri bağımlı ülkelere dönüştüler.

 

ABD imparatorluğu, ordusu üzerinden Çin ile mücadele etmeye, Güney Çin ticaret yollarını kontrolü altında tutmaya ve Çin’i dışlar şekilde bölgesel ekonomik ticaret anlaşmaları geliştirmeye odaklanıyor. Bununla birlikte, emperyalist çok-katmanlı yapı, büyük oranda, ABD’nin müşterileri ve müttefikleriyle ortak “savaş oyunu” tatbikatları ve askeri tacizleriyle sınırlı. Bu, en yakın müttefiklerinden bile asgari düzeyde ekonomik destek alan bir durum. ABD’nin Doğu İmparatorluğu, Çin karşısındaki çatışmacı yaklaşımından dolayı ekonomik muadilleri arasında önemli olanlarını kaybetti. Provokatif ticaret anlaşmaları, Çin’in dinamik ekonomisi ve ticaretine zarar veremedi.

 

ABD Doğu İmparatorluğu, çok-katmanlı müttefiklerinin, tebaasının ve son dönemde çark edip onun yanında saf tutanların üzerinde ordusu yoluyla egemenlik kurabilir. Çin ile ciddi bir askeri çatışmayı provoke etmeyi başarabilir. Ancak, bir savaş halinde emperyalist üstünlüğünü sürdürmek üzere Asya içinde dominant bir yapıyı yeniden tesis etme noktasında ABD’nin çuvalladığı kesin.

 

Çin, Asya’nın büyümesi ve dinamizminin kaynağı olup, bölgesel ürünler için kritik bir piyasa ve mineraller, değerli madenleri, endüstriyel ürünler, ileri teknoloji ve hizmet faaliyetleri açısından bölge çapında önemli bir tedarikçi konumunda.

 

ABD, dönem dönem Tibet ve Hong Kong’daki devlet-dışı birimler ve Güney Çin’deki etnik-İslamcı terörist-ayrılıkçı gruplar arasında “beşinci katman” müttefiklerine rotayı çevirdi ve “insan hakları” propagandası kullandı. Ancak bunlar da Çin’i zayıflatmada veya bölgesel nüfuzuna zarar vermede ciddi bir etki doğurmadı.

 

Doğu İmparatorluğu, Batı İmparatorluğu’nun Rusya’da sahip olduğuna benzer bir ekonomik gücü Çin üzerinde kullanamıyor. Çin, Rusya’nın Batı ile olduğuna kıyasla Asya’da çok daha etkin ekonomik ilişkiler kurmuş durumda. Ancak, Rusya, Çin ile kıyaslandığında, Batı’nın emperyalist askeri tehditlerini geri püskürtmek konusunda çok daha büyük bir askeri yeteneğe ve daha fazla kendini adamış bir siyasi iradeye sahip.

 

Son yıllarda Pekin, ileri teknoloji askeri ve deniz yeteneklerini güçlendirmeye dönük bir politika benimsedi. ABD’nin Ukrayna’daki darbesinin ve Batı’nın Rusya karşıtı ekonomik yaptırımlarının ardından Moskova, Çin ile stratejik askeri-ekonomik bağlarını güçlendirmek zorunda kaldı. Rusya ve Çin arasındaki ortak askeri tatbikatlar ve daha fazla ticaret olanakları, ABD ve AB’yi Japonya, Avustralya ve Güney Kore’ye bağlayan çok-katmanlı ittifaklar karşısında mükemmel birer karşıt ağırlık oluşturmaktadır.

 

Bir diğer deyişle, Doğu’da ABD’nin farklı coğrafi çok-katmanlı emperyalist yapıları, her ne kadar başka güçlü askeri müttefikleri ve müşteri devletleri olmasa da, Rusya ve Çin’in stratejik ve üst düzey katmanlı bir ittifakı üzerinde egemenlik kur(a)mamaktadır.

 

İmparatorluğun Avrupa ve Asya’daki nüfuz alanlarının ötesinde Orta Doğu ve Latin Amerika’ya baktığımızda, ABD’nin emperyalist varlığı, hızla gelişen güç ilişkilerine tabidir. ABD’nin, Rusya’nın ve Çin’in rekabetine yeni bir şey eklemek veya ondan bir şey eksiltmek mümkün değil, keza bunlar illaki yeni bir “emperyalist” veya “otonom” güç odağına eklemlenmiyor.

 

Orta Doğu’daki Emperyalist Güç: Çok-Katmanlı İmparatorluk Geriliyor  

 

ABD’nin Orta Doğu’daki emperyalist imparatorluğu, Doğu ile Batı, imparatorluğun en üst ve ikincil katmanları ile İslamcı ve İslamcı-karşıtı ittifaklar arasında kritik bir noktada yer alıyor.

 

Eğer “Orta Doğu”yu genişleterek Güney Asya ve Kuzey Afrika’yı içine alacak hale getirirsek, Batı’nın üstünlük sağlamaya dönük emperyalist arayışlarının boyutlarını kavrarız.

 

Orta Doğu’daki emperyalist imparatorluk, ABD ve Batı Avrupa’daki güç katmanlarını yansıtmaktadır, keza yerel muadiller ve uydu devletlerle etkileşim içerisine girmektedir.

 

ABD-AB’nin en üst katmanları, Rusya ve bölgesel rakipleri – örneğin İran- çevrelemek ve altlarını oymak yönündeki hedeflerini NATO müttefikleri Türkiye’nin bölgesel hevesleriyle bağlantılandırmaktadır.

 

Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki emperyalist güçler, yerel müttefikleri, yardımcıları ve uyduları üzerinden faaliyet göstermektedir, keza ABD’nin “rejim değişikliğine yönelik savaşlarının” ardından toprak parçaları ve güç üsleri elde etmek için bir rekabet halindedir.

 

ABD en üstte olacak şekilde, Avrupa Birliği, İsrail, Türkiye ve Suudi Arabistan ikinci katman müttefikleri oluşturmaktadır. Mısır, Tunus, Irak ve Ürdün –ki imparatorluğun finansal ve siyasi bağımlılarıdır- üçüncü katmanda yer almaktadır. Dördüncü katmanda ise, Körfez devletleri, Kürt savaş baronları, Suudi monarşisinin Lübnanlı ve Yemenli yerel kuklaları ve İsrail’in Batı Şeria’daki müşterisi Filistin Bantustan’ı yer almaktadır.

 

Bölgede Suudilerin ve Batı’nın finanse ettiği terörist gruplar, Suriye’de başarılı bir “rejim değişikliği” ve toprak bölüşümünün ardından dördüncü katmanda yer almayı hedeflemektedir.

 

Terörist anklavlar; Suriye, Irak ve Libya’da yer almakta olup, emperyalist egemenliği sağlamak üzere rakipleri dinamitlemede “spesifik ve çok-amaçlı” bir rol oynamaktadır.

 

Orta Doğu İmparatorluğu, en az istikrarlı bölge ve iç düşmanlar karşısında en açık durumda olandır.

 

İsrail, ABD’nin finansal ve askeri kaynaklarının güvenliğini olduğu kadar Filistin ve Suriye toprakları ile esaret altındaki halklar üzerinde sert bir sömürge denetimine yönelik siyasi desteği sağlamada kendine has ve benzeri olmayan bir güce sahiptir. Suudi Arabistan, krallığın Pakistan, Yemen, Afganistan, Irak, Suriye, İran ve Körfez’deki siyasi-toprak planlarını geliştirme politikasının bir parçası olarak otonom İslamcı terörist grupları finanse edip silahlandırmaktadır. Türkiye’nin kendine has bölgesel hevesleri ve terörist paralı askerleri var. Bu kırılgan bağlamda, ABD imparatorluğu kendisini aynı Orta Doğu müşterileri üzerinde kontrol sağlamak üzere yardımcılarıyla rekabet halinde bulmaktadır.

 

Orta Doğu imparatorluğu, ihtilafın her bir noktasında güçlü rakiplerle doludur. İran gibi devasa ve bağımsız bir ulus, Batı, Suudiler ve İsrail karşısında güçlü bir engel olarak durmakta ve Körfez, Yemen, Irak, Suriye ve Lübnan’daki uydular arasında nüfuz sahibi olmak için rekabete girişmektedir. Lübnan içindeki güçlü bir milliyetçi grup olan Hizbullah ise, Suriye’nin dağılmasını önlemede kritik bir rol oynamaktadır ve İsrail müdahalesi karşısında İran ile bağlantılıdır. Rusya’nın Suriye ve İran ile –Batı’nın emperyalist ittifakının aksine- askeri ve ticari ilişkileri bulunmaktadır. Buna karşın, ABD’nin Afganistan, Irak, Libya ve Mısır’daki emperyalist uydu devletleri, yaygın yolsuzluk, İslamcılığın yeniden yükselişi, politik açıdan yeteneksizlik ve ekonomik krizler karşısında hızla dağılmaktadır.

 

Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın devasa bölgelerindeki bir “Batılı emperyalist imparatorluktan” resmi olarak söz etmek ise birçok sebeple yanlış bir tanımlama olacaktır:

 

Afganistan’da, Milliyetçi-İslamcı Taliban ve onun müttefikleri, birkaç garnizon şehir dışında ülkenin büyük bölümünü kontrol altında tutuyor.

 

Yemen, Libya ve Irak ise, savaş alanına benzeyen devletler olup, işler bir emperyalist memlekete yakından uzaktan benzemeyen, tartışmalı topraklara sahipler. Irak’ın kuzeyi Kürtlerin, ortası IŞİD’in, güneyi ise milliyetçi Şii milisler ile Bağdat’ta büyük ölçüde yolsuzluğa saplanmış Amerikan emperyalizminin desteklediği kuklalarla çekişme halindeki kitlesel örgütlerin kuşatması altında.

 

Suriye’deki ABD-AB paralı askerleri, bağımsız Kürtlerin desteklediği Suriye-Rusya-Hizbullah-İranlı güçler tarafından mağlup edildiler.

 

İsrail, sadık bir emperyalist işbirlikçi olmak yerine, daha ziyade, Filistin’in tarihi topraklarını gasp eden, askeri bir “yerleşimci” avcı gibi davranıyor.

 

Bu zamana değin Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki imparatorluk projesi, Batı emperyalizmi açısından en çok maliyetli ve en az başarılı olan olmuştur. Öncelikle, halihazırda Orta Doğu’daki emperyalist fiyaskonun sorumluluğu, doğrudan, üst düzey siyasi ve askeri liderlere aittir; keza normal olarak imparatorlukların izlediği emperyalist talimatlarla uyumlu olmayan politikalar ve stratejiler (rejim değişikliği ve ulusal parçalanma) izlemişlerdir.

 

ABD emperyalist-askeri elitin en üst katmanı, ABD’nin devlet aygıtının içine yerleşik durumdaki Siyonist Güç Yapılanması’nın (ZPC) dikte ettiği şekliyle, İsrail’in askeri ayrıcalıklarının izinden gitmektedir. Politikaları, (ABD’nin Asya ve Avrupa’da yapabildiği gibi fethedip Batılı emperyalist kurumlar içine dahil edilmek üzere yeniden kurgulanmaları yerine) İslamcı ve Arap milliyetçisi yapı ve güç kurumlarını yok etmek yönünde olmuştur. Bu, İsrail’in “haritadan silmeye” dönük yerleşim politikasının taklididir ve bölgeyi emperyalist ticaret için tamamen istikrarsız bir hale getirmiştir. Irak’ın tüm sosyal-siyasi-güvenlik kurumsal yapısının amaçsız bir şekilde parçalanması, ABD’nin Siyonist danışmanlarının geniş ölçekte teşvik ettiği “İsrail-tarzı bir silme” politikasının baş örneklerindendir. Aynı danışmanlar, 15 yıldır yaşanan küçük düşürücü başarısızlığa rağmen, emperyalist karar alma aygıtının en üst tabakasında kalmayı sürdürmektedir.

 

En yukarıda ABD ve Batı Avrupa’dan en aşağıda Kosova’ya dek Batı imparatorluğunun çok-katmanlı yapısı, emperyalist zorunlulukları izlemiştir. Buna karşın İsrail ile bağlantılı zorunluluklar, ABD’nin askeri gücünü nüfuzlu ZPC üzerinden Orta Doğu’da daimi bir savaşa sürüklemektedir.

 

Bu ayrı yol ve yönelimi değiştirip emperyalist politikayı düzeltmede yaşanan başarısızlık, korkunç mağlubiyetleri de beraberinde getirmiştir ve bunun küresel imparatorluk çapında etkileri olmuştur –özellikle Asya ve Latin Amerika’da kendisine rakip ve düşman kazandırmıştır.

 

Latin Amerika’daki imparatorluk katmanları

 

ABD emperyalist imparatorluğu, 19.yüzyılın büyük bölümü boyunca Orta Amerika ve Karayipler’e doğru genişledi ve 20.yüzyılın ilk yarısında tek egemen oldu. Bunun istisnaları, 19.yüzyıl başında Haiti ve 19.yüzyıl ortasında Paraguay’daki milliyetçi devrimler oldu. ABD İç Savaşı’nın ardından, Latin Amerika’daki İngiliz imparatorluğu yerini ABD’ye bıraktı; ABD de –başarılı Meksika devrimi haricinde- bölgede başat bir pozisyon tesis etti.

 

20.yüzyılın ortasında ABD’nin emperyalist egemenliği karşısında birçok büyük mücadele alanı doğdu.

 

Anti-emperyalizmin ana odağı, 1959 yılındaki Küba Devrimi idi ve kıta çapında bir meydan okumaya siyasi, ideolojik ve maddi destek sağladı. Daha önceleri ise 1953 yılında Guyana’da sosyalist bir hükümet başa geldi ama daha sonra devrildi.

 

1965 yılında Dominik Devrimi, ABD destekli zalim bir diktatöre meydan okudu, ancak o da ABD’nin doğrudan işgali sonucu mağlup oldu.

 

1970-73 yılları arasında, Şili’de demokratik sosyalist bir hükümet başa geldi, ama o da kanlı bir CIA darbesi sonucu devrildi.

 

1971 yılında, “işçiler ve köylüler” koalisyonu, Bolivya’da milliyetçi bir askeri hükümeti desteklediler, ancak bu hükümet de ABD’nin desteklediği bir askeri darbe sonucunda devrildi.

 

Arjantin’de (Peron), Brezilya’da (Goulart) ve Peru’da (Alvarez) ise, ABD emperyalizmine karşı çıkan milliyetçi-popülist hükümetler, 1960’ların ortası ila 1970’lerin ortası arasında başa geldi. Her biri, ABD’nin askeri darbeleri sonucu devrildiler. Küba devrimi haricinde ABD imparatorluğu başarılı bir şekilde karşı saldırıda bulundu, anti-emperyalist ve milliyetçi siyasi partiler ve hareketleri bastırmada askeri cuntaları destekleyen ABD ve yerel ticari elitlere sırtını dayadı.

 

ABD imparatorluğu, en başında ABD’nin kendisinin bulunduğu çok-katmanlı askeri ve piyasa yönetimi temelinde kendi hegemonyasını yeniden tesis etti. Arjantin, Brezilya ve Şili, ikinci katmanı oluşturdu – yani, geniş çaplı devlet terörü ve ölüm mangası cinayetlerine girişen, yüz binlerce kişiyi sürgüne ve hapse gönderen bir grup askeri diktatörlük.

 

Üçüncü katman ise, ABD’nin Kolombiya, Venezüella, Peru, Bolivya, Paraguay ve Uruguay’daki vekillerine, generallere, oligark ailelere dayanıyordu.

 

Dördüncü katmandaki uydu rejimler arasında; Nikaragua hariç Orta Amerika ve Küba ve (kısa bir süreliğine) Grenada hariç tüm Karayipler yer alıyordu.

 

ABD imparatorluğu, “avcı” müttefikler ve uydu oligarklar yoluyla buraları yönetti ve neo-liberal politikalar temelinde yeknesak bir emperyalist yapıyı başarılı bir şekilde dayattı. ABD-merkezli bölgesel ticaret, yatırım ve askeri anlaşmalar, ABD’nin emperyalist üstünlüğünü sağladı ve bu yolla Küba devriminin engellenmesi ve çökertilmesi için uğraşıldı. ABD’nin emperyalist sistemi, 1970’lerin ortasından 1990’ların sonuna dek en üst noktasına erişti – bu döneme “Altın Yağma Çağı” deniyor. 1990’ların yağmalarından sonra, imparatorluk, halk ayaklanmaları, seçimlerde değişiklikler ve yolsuzluklara batmış neo-liberal rejimlerin çöküşünden kaynaklı devasa bir sorunlar yumağıyla karşı karşıya kaldı.

 

ABD’nin emperyalist imparatorluğu, Venezüella, Arjantin, Brezilya, Bolivya ve Ekvator’da 1999’dan 2006’ya dek başa gelen popüler-milliyetçi rejimlerden kaynaklı güçlü sorunlarla karşılaştı. Uruguay, Honduras ve Paraguay’daki muhalif liberal-milliyetçi hükümetler, emperyalist denetim karşısında meydan okudular.

 

ABD imparatorluğu, Orta Doğu’da (Irak, Libya, Suriye), Asya’da (Afganistan) ve Avrupa’da (Ukrayna, Gürcistan ve Yugoslavya) çoklu emperyalist savaşlara saplandılar ve tüm bunlar Latin Amerika’ya askeri olarak müdahalede bulunma kapasitesini zedeledi.

 

Anti-emperyalist politikaların yarımküredeki merkezi olan Küba, Venezüella’dan ekonomik yardım aldı ve müdahale-karşıtı merkez sol ile diplomatik, ticari ve güvenlik ittifaklarını güçlendirdi. Bu, bağımsız bölgesel ticaret örgütleri kurulmasına itici bir güç kazandırdı. Söz konusu örgütler ise, ABD’nin emperyalist rakipleri olan Çin, İran ve Rusya ile “emtia patlaması” sırasında yoğun bir ticaret içerisine girdiler.

 

ABD’nin Latin Amerika’daki emperyalist imparatorluğu geri çekilme durumuna geçerken, stratejik bir mağlubiyet yaşamadı, keza güçlü iş, siyaset ve devlet desteği yapılarını sürdürdü ve bunlar da “doğru zamanda” – yani “küresel emtia patlamasının” sonunda- yeniden toplanıp karşı saldırıda bulunmaya hazır durumdalardı.

 

21.yüzyılın ilk on yılı sona erdiğinde, ABD imparatorluğu karşı saldırıda bulundu; siyasi-askeri müttefikleri en zayıf bağlantılar olan Honduras ve Paraguay’da başa geçti. O zamandan beri, neoliberal aşırılık yanlıları, Arjantin’de cumhurbaşkanlığına seçildiler; oligarkların başını çektiği, yolsuzluklara batmış bir kongre, Brezilya cumhurbaşkanını yolsuzlukla itham etti ve Venezüella’da denetimi ele geçirmek için ortam hazırlanıyor.

 

ABD imparatorluğu ise, yeni veya harekete geçirilmiş çok-katmanlı bir yapı eşliğinde, on yıllık bir aranın ardından Latin Amerika’da yeniden ortaya çıktı.

 

En üst katmanda, ikinci katman ülkeleri olan Kolombiya, Arjantin, Brezilya ve Meksika arasında kendisine bağlı askeri ve iş elitleri üzerinden denetiminin kurulmasına ihtiyacı olan ABD bulunuyor.

 

Üçüncü katmanda Şili, Peru, Uruguay ve Venezüella’daki iş-siyasi elitler var ve bunlar ABD’yle ve ikinci katmandaki ülkelerle bağlantılı durumda.

 

Dördüncü katman ise, Orta Amerika (Panama, Guatemala, Honduras ve El Salvador), Karayipler (özellikle Santa Domingo, Haiti ve Jamaika) ve Paraguay’daki zayıf ve itaatkar rejimlerin yönetimi altındadır.

 

ABD, Latin Amerika’daki emperyalist yapısını hızla yeniden toparladı, aşırı kırılgan, tutarsız ve dağılmaya müsait bir bileşim yarattı.

 

İmparatorluğun kalbi olan Arjantin’deki yeni neoliberal rejim, derhal kitlesel tutuklamalar, ekonomik kriz ve kuşatma altındaki zayıf bir rejim tehdidiyle karşı karşıya kaldı.

 

Brezilya’nın yeni Amerikan neoliberal gruplaşmalarının tümü yolsuzluk suçlamalarıyla karşı karşıya olup, haklarında türlü davalar açıldı; ekonomik durgunluk ve toplumsal kutuplaşma ise, emperyalist denetimlerini konsolide etme yeteneklerine zarar veriyor.

 

Venezüella’nın sağ kanattaki destekçilerinin ise, petrol ekonomisinin yok oluşu, hiper-enflasyon ve Sağ kanattaki güçlü ve her iki taraf için de öldürücü olan çatışmalardan kaçmak için yeterli ekonomik kaynakları yok.

 

Latin Amerika’daki ABD emperyalist imparatorluğu, Asya-Pasifik ticaret anlaşmasıyla bağlantılar kurarak en iyi şekilde faaliyet gösterebilir. Ancak, Asya’da yeni bağlantılar kursalar bile, Latin uydular, Asyalı muadillerinin istikrarını hiçbir şekilde sergileyemiyorlar. Dahası, Çin’in her iki bölgedeki başat ekonomik rolü, imparatorluğun başlıca sacayakları üzerinde ABD’nin hegemonyasını sınırlandırmış durumda.

 

ABD Küresel İmparatorluğu Efsanesi

 

ABD’nin küresel bir imparatorluğu olduğuna dair “söylem” derinde birçok yanlış algıya dayanıyor ve bunlar da ABD’nin dünya siyasetine egemen olma kapasitesini sekteye uğratıyor. ABD’nin bölgesel imparatorlukları, kuvvetli karşıt-güçlerin emperyalist egemenliği sınırladığı tartışmalı bölgelerde faaliyet gösteriyor.

 

Avrupa’da ise, Rusya güçlü bir karşıt-güç konumunda. Asya’da (Çin), Orta Doğu’da (İran) ve sınırlı bir düzeyde de BRIC ülkelerinde artan ittifaklarıyla destekleniyor.

 

Dahası, Washington’un Avrupa’daki çok-katmanlı müttefikleri, zaman zaman otonom politikalar izlediler. Bu politikalar arasında, Almanya’nın Rusya ile petrol ve doğalgazda bağımsızlık kazanmaya dönük anlaşmaları yer alıyor ve ABD’nin Moskova’nın altını oymaya dönük çabalarını sarsıyor.

 

“Emperyalist askeri, bankacılık, çok-uluslu kurumsal yapı”, yüksek bir soyutlama düzeyinde, ortak bir emperyalist girişim dahilinde faaliyet gösterebilirken, günlük politika yapımı, bütçeleme, savaş politikaları, ticaret anlaşmaları, diplomasi, hükümet devirme ve kapitalist piyasa meselelerinde birçok dengeleyici güç bulunuyor.

 

İmparatorluğun çok-katmanlı müttefiklerinin kendilerine ait talepleri ve ABD’nin emperyalist merkezi karşısında yaptıkları fedakarlıklar söz konusu.

 

Emperyalist yapının iç üyeleri ise, ülke içinde gücü kontrol eden odaklar yoluyla rakip öncelikleri tanımlıyor.

 

ABD imparatorluğu, dünya çapında 700’ü aşkın üste askeri operasyonlarını yaygınlaştırmış durumda; ancak her bir operasyon bir takım kısıtlamalara ve ani değişikliklere tabi.

 

ABD’nin çok-uluslu şirketlerinin milyarlarca dolarlık operasyonları var, ama yine de karşıt-emperyalist güçlerin (Çin) taleplerine kendilerini uyarlamak zorunda kalıyorlar. Bir yandan neredeyse bir trilyon dolar vergi kaçırırken, diğer yandan sübvansiyonlar, altyapı ve güvenlik düzenlemeleri şeklinde ABD hazinesinden çok fazla miktarda varlığı cebe indiriyorlar.

 

Özet olarak, güneş hiç batmıyor olabilir, ama imparatorlar artık önlerini göremez durumdalar.