close
Haberler

Büyük Avrasya’nın Doğuşu

avrasya

Dmitry Yefremenko *
Yaklaşık yirmi beş yıllık bir dönem, iki sembolik tesadüfü birbirinden ayırmaktadır ve bu olayların her biri, dünya siyasetinde çarpıcı değişimlere yol açmıştır. 8 Aralık 1991 tarihinde, Belarus/Belovezhye’de bir antlaşma imzalandı ve Sovyetler Birliği son buldu. Bir sonraki gün ise Batı Avrupa’nın on iki ülkesinin liderleri, Maastricht Antlaşması’nı imzaladılar. 23 Haziran 2016 tarihinde ise, Birleşik Krallık’ta seçmenlerin büyük çoğunluğu Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı aldı. Aynı dönemde Hindistan ve Pakistan da, Şangay İşbirliği Örgütü’nün sözleşmelerine dahil olmak üzere memorandumlar imzaladılar; dolayısıyla bu örgüt de dünya nüfusunun neredeyse yarısı kadar üyeye sahip oldu.

Ancak olayları o kadar da basitleştirmemek gerek. Brexit, Avrupa’nın gerilemesi anlamına gelmiyor. Bununla birlikte, Büyük Avrasya’nın yükselişine alamet olan değişimlerin önemini de göz ardı etmek yanlış olacaktır.

BÜYÜK AVRASYA: UZUN VADELİ STRATEJİLER VE ÖZ ÖRGÜTLENME

Büyük Avrasya’dan söz ederken, Avrasya ve Afrika’nın komşu bölgelerindeki (veya hatta belki de Afrika’nın genelindeki) jeopolitik ve jeo-ekonomik değişimlerin köklü sürecini kast ediyorum. Bu makale, Büyük Avrasya’yı tamamen Rusya-Çin arasındaki –ve başka ülkeleri çeken veya çekebilecek olan- stratejik ortaklığın eşanlamlısı olarak görmüyor. Büyük Avrasya, ana-kara kavramına indirgenemez ve süregiden değişimlerin tek belirleyicisi de mekânsal etmen olamaz. Elbette mekan önemlidir; ancak mevcut olayların özünü kavramak için tarih, küresel kalkınmanın farklı biçimleri ve süreçlerin alternatifleri göz önünde bulundurulmalı. Bugün 1990’lı ve 2000’li yıllarda ortaya çıkan bazı eğilimler ivme kazanıyor; küreselleşmenin iki kutuplu-sonrası dünya düzeninin zaferiyle bağlantılı bazı boyutları ise yok oluyor.

Büyük Avrasya’nın ortaya çıkmasının kilit koşullarından biri, küreselleşmenin adil rüzgarıyla seyreden ve kalkınmış ülkelere yetişen periferi ve yarı-periferi ülkelerin güçlendirilmesidir. Küreselleşmenin herkes için yarar sağladığı modern tarihteki kısa bir dönem boyunca, birkaç Batılı olmayan devlet –ham madde üreten ülkelerden endüstriyel-sonrası çağa geçen ülkelere dek- uluslararası tüzel kişilik edinmeye uğraştı (uluslararası sahnede eylem özgürlüğü). Ancak, bildiğimiz gibi, bu Güzel Çağ, 2008 yılında bir anda sonlandı.

2008 yılında yaşanan kriz, liberal siyasi-ekonomik modelin küresel düzeyde zirveye ulaşması olarak anlaşılan küreselleşmenin sendelemekte olduğunu net bir şekilde gösterdi. Bir anda görüldü ki, egemenliğini sürdürmesi için Batı’nın daha önceleri başlattığı birçok süreci tersine çevirmesi gerekiyordu. Aslında Çin, krizin zorluklarıyla başa çıkmada oldukça başarılıydı: sadece dünyanın iki numaralı ekonomisi olarak statüsünü sağlamlaştırmakla kalmadı, aynı zamanda küresel heveslerini de açıkladı. Çin, ihracat-odaklı büyüme stratejisinden elde edebileceği kadar şeyi aldıktan sonra bunu yaptı. Ekonomi politikasındaki değişim, Xi Jinping ve Li Keqiang gibi yeni kuşak liderlerin yükselişiyle aynı döneme denk gelmektedir. İsimleri artık Çin ekonomisini iç talebe doğru yeniden yönlendirmekle, yapısal reformlarla, orantısızlıkların düzeltilmesiyle ve yenilikçi faaliyetlerin harekete geçirilmesiyle bağdaşır hale geldi.

Xi’nin “Tek Kemer, Tek Yol” isimli stratejik girişiminin boyutu ve erişimi daha önce görülmemiş nitelikte. Vasco da Gama’nın seyahatlerinden beri ilk kez, bir ülke, Doğu’dan Batı’ya doğru ekonomik bağlar inşa etmeye çabalıyor. Çin’in ekonomik güç projeksiyonunda bulunma ve büyük Avrasya piyasaları arasında iletişim, ekonomi ve ticaret bağlarından oluşan yoğun bir ağ kurma yönündeki girişimleri ise, genellikle hem komşu hem de uzak ülkelerin potansiyelinin kendi kalkınması uğruna kullanılmasını hedefleyen bir öz-çıkar işareti olarak yorumlanıyor. Doğal olarak Çin, kendi çıkarlarını zedeleyebilecek herhangi bir adım atmayacak; ancak Çin’in uzun vadeli stratejik planlamaya dönük siyasi idare kültürü daha ileri bir aşamaya geçiyor ve ülkenin refahı için uygun koşullar yaratmaya çabalıyor. Çin’in çıkarlarına hizmet vermeye istekli ülkelerinin istikrarı ve refahı ise, bunun bir gereğidir.

“Tek Kemer, Tek Yol” girişimi, Çin’in yatırımları ve kredileri için yarışan ülkelerle Büyük Avrasya’nın birliğini güvence altına almaya yönelik ulaştırma altyapısına ev sahipliği yapmak isteyenler arasında yeni bir tür rekabeti başlatacak. Ancak, bunun çok daha önemlisi; Çin’in başlattığı süreç, kendi mantığını ediniyor ve diğer ülkeler, kendi lojistik zincirlerini inşa etmek için çabalarını iki katına çıkarıyor.

Bunun net bir örneği; Rusya’yı İran’a ve muhtemelen Azerbaycan üzerinden Hindistan’a bağlayacak olan bir Kuzey-Güney taşımacılık koridoru kurmak üzere çalışmaların hızlandırılmasıdır. Bu proje; Rusya, İran ve Azerbaycan arasında üçlü bir stratejik ortaklık yarattı. Aslında, Avrasya çapındaki ulaştırma projeleri, kurumsal oyuncular arasındaki rekabeti artırdı. Örneğin, German Initiative adlı konsorsiyumun yatırımcıları, Çin’in finansmanına bir alternatif olarak Moskova’dan Kazan’a dek hızlı bir demiryolu inşası için (Çin ve Rusya’nın başkentleri arasında gelecekte kurulacak olan kıtalar-arası bir demiryolunun bir parçasına yönelik olarak) mali destek sunuyorlar. Çin’in bu girişimi tamamen ele geçirmesini önlemek isteyen Japon hükümeti ise, Rusya ile toprak anlaşmazlığına yönelik yeni bir yaklaşımla gündeme geldi; Rusya’nın Uzak Doğusu’nda enerji ve ulaştırma altyapısı geliştirmek üzere daha geniş çaplı bir işbirliği önerisinde bulundu.

Büyük Avrasya’nın kalkınması, bir kendi kendine örgütlenme sürecine benzemeye başlıyor. Böylesi bir kalkınma için gerekli öncüller, uzun zaman önce başladı; ancak bu zamana değin uygun koşullar bulunmuyordu. Ancak, bazı faktörler olumsuz veya istikrar bozucu etki yarattı; Büyük Avrasya’nın yükselen yeni dünya düzeni içerisinde bağımsız bir kilit alt-sistem haline gelmesini önledi.

BÜYÜK AVRASYA MI OKYANUSYA MI?

Bu tür bir etmen; ABD’nin çevresindeki devasa dış çeper olan Çin ve Rusya boyunca çevreleme politikasıdır. Kasıtlı da olsa kasıtsız da olsa, NATO’yu Rusya’nın batı sınırına doğru itmek ve Pasifik’teki askeri ittifakları güçlendirmek suretiyle ABD, Rusya ve Çin’i ABD’nin stratejik hedefleri olarak gördüğü bağlamda yakınlaştırıyor; dolayısıyla aralarında daha yakın askeri-siyasi eşgüdümü teşvik ediyor. Bununla birlikte, bu çatışma hattı boyunca yer alan birçok ülke de zorlu bir durumla karşı karşıya kalıyor; keza Büyük Avrasya’nın inşasında çok daha aktif bir rol üstlenilmesi, ulusal çıkarlarına çok daha fazla hizmet edebilir. Bununla birlikte, hedeflerini ABD’nin askeri-stratejik çıkarlarıyla örtüştürmeleri ve daha ziyade bu çıkarlara tabi kılmaları gerekiyor.

Bunun bir örneği, Güney Kore’dir. Güney Kore, bir THAAD füzesavar sistemine ev sahipliği yapmaya onay verdi. ABD ve Güney Kore’nin yaptığı resmi açıklamalara göre, Kuzey Kore’den gelen nükleer tehdide bir yanıt olarak sistem konuşlandırılacak. Bununla birlikte, Güney Kore’nin sistemin altyapısı üzerinde herhangi bir kontrolü olmayacak ve tüm kararları Amerikalı kumandanlar alacak. Kore yarımadasına böylesi bir sistemin konuşlandırılması ise, ABD’nin Çin’deki ve bir nebze de Rusya’daki nükleer füze yeteneklerinin etkinliğini azaltmaya yarayacak. Rusya ve Çin’in ilk tepkilerinin biraz sancılı olması şaşırtıcı olmasa gerek. Güney Kore, her ne kadar uzun vadeli çıkarları için Büyük Avrasya’nın sunabileceği fırsatlardan maksimum düzeyde faydalanması en iyi tercih olsa da, Çin ve Rusya’ya yönelik olarak bir çevreleme stratejisine girişti. Güney Kore’nin ABD ile güvenlik ittifakını korumak ile kıtalar-ötesi bir işbirliği ve işbölümü potansiyelini kullanmak arasında bir orta yolu bulması gerekiyor.

Eğer ABD Çin ve Rusya ile Trump yönetimi altında çatışmasını sürdürürse, Rusya veya Çin açısından önemli olan ülkelerdeki sosyal ve etnik gerilimleri harekete geçirmeye dönük yeni girişimlerin yaşanması muhtemeldir. Buradaki en büyük bahis ise; küresel ticaret ve ABD’nin 2008 yılında küreselleşme modelinin başarısızlığa uğramasının ardından hakimiyetini sürdürme girişimleri üzerinde oynanacaktır. Küresel ticarette serbestleşmeye dönük eğilim, yeni bir kuşak ticari ve ekonomik gruplaşmaya yol açtı ve bu gruplaşmanın yaratılması, sadece piyasa hassasiyetlerinin değil aynı zamanda jeostratejik çıkarların da bir gereğidir. NATO ve ABD’nin öncülüğünde Asya-Pasifik bölgesindeki farklı askeri-siyasi etkileşim biçimleri, Amerika’nın ekonomik hakimiyet bölgesindeki güç “bağları” olarak görülebilir. Eğer ABD’nin stratejisi tam olarak gerçekleşirse, George Orwell’in Okyanusya’sı en azından bir merkez üzerinden devasa topraklar üzerinde denetim kurulması açısından bir hakikat halini alacaktır.

Ancak durumu aşırı basitleştirmemek de gerekir. gelecekteki uluslararası sistemi, ana kara ile dış kenarlar arasında ikili bir karşıtlık, bir demokrasi ve otokrasi alanı olarak sunmak, spesifik görevleri çözmek için kullanılan yapay bir çerçevenin ötesine geçemez. Bununla birlikte, böylesi bir sistem, değişen dünya düzeni içerisinde farklı aktörler arasındaki ilişkilerin karmaşıklığı ve çeşitliliğini hesaba katabilecek düzeyde değildir. Bunun gibi eksik bir algı, sadece merkezcil eğilimleri yoğunlaştırır ve yeni ayrım çizgilerinden ve abartılmış çelişkilerden nemalanan güçleri güçlendirir. Buradaki tehlike sadece çarpıtmadan kaynaklanmaz; aynı zamanda Thomas teorisinin de ileri sürdüğü gibi böylesi bir dünya manzarasının gerçek sanılmasının gerçek sonuçlar doğurmasından kaynaklanır.

Bir yanda ABD, diğer yanda Çin ve Rusya arasındaki ihtilaf daha şimdiden hayatın bir gerçekliği halini aldı; ancak sert güç ve ekonomik güç peyderpey anlamlarını yitirecek ve iki en büyük Avrasyalı güç, askeri-siyasi bir ittifak kurmaktan geri adım atmaya çabalayacaklar. Ancak, hakikati yorumlamada, anlamları tanımlamada ve değerleri çevirmedeki rekabet, giderek artan bir rol üstlenecek. Kısa süre öncesine dek Batı’nın bu alanlardaki hakimiyeti mutlak görülürken, şimdilerde öğrenci- öğretmen, lider-avare rolleri, artık net olarak tanımlı değil. Hakikati yorumlamada, anlamları tanımlamada ve değerleri çevirmedeki rekabet giderek artacak.

AVRASYA’NIN BATI YARIMADASI

Büyük Avrasya’nın ortaya çıkması ve kalkınmasını kolaylaştıran değişimlerin birleşimine dair tartışmalar, kaçınılmaz olarak Avrupa’nın bu yeni gerçeklikteki rolüne dair soruları gündeme getirecek. Eğer Büyük Avrasya, Çinli liderlerin jeostratejik bağlamında görülürse, bu durumda “Tek Kemer, Tek Yol” girişiminin Avrupa ile çoklu bağlar inşa etmek üzere tasarlandığını görmek kolaylaşır.

Brexit, herkes için (Avrupa entegrasyonundan yana olanlar için bile) Avrupa Birliği ve Avrupa’nın aynı şey olmadığını bariz bir şekilde ortaya koydu. Avrupa Birliği’nden resmi olarak çıkmasından önce bile Büyük Britanya’nın kendi başına bir taraf olarak Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı konusundaki çok-taraflı görüşmelere katılacağı öngörülebilir. Büyük Britanya, bir süreliğine daha büyük bir manevra alanı kazanabilir ve politikasını çeşitlendirip Büyük Avrasya için de bir alan bulabilir. Birleşik Avrupa’dan ayrıldığı için, Büyük Britanya, dünya ekonomisinde kendisi için en avantajlı pozisyonu güvence altına almaya çalışacak.

Büyük Britanya bir kez dışarı çıktı mı, AB hızla genişlemesini sınırlandıracak. Şartların aşırı zorlanması, Sovyet-sonrası alana doğru genişlemenin üzerinde engeller doğuracak. Diğer ülkelerin İngiltere örneğini izlemek istemeyeceğinin bir garantisi yok.

Her ne kadar Almanya Brexit’ten sonra Avrupa’ya egemen olacak olsa da, bu demek değil ki Avrupa’nın lideri diğer 26 üye ülke üzerinde daha derin entegrasyon senaryosunu dayatabilir. Muhtemelen AB yeniden gruplanacak ve ulus-devletler Avrupası’na geri dönmek üzere entegrasyon süreçlerini yeniden değerlendirecek. Dış politika koordinasyonunun düzeyi değişecek ve ülkeler ile dış aktörler arasında farklılaştırılmış etkileşim için yeni bir ortam doğacak. AB, Büyük Avrasya’daki devletler ve devlet-dışı aktörlerle çoklu ve çok-düzeyli temaslar ve bağlar inşa etmede çok daha esnek ve geçişken hale gelecek. Örneğin, Avrupa Birliği, ABD, Kanada ve Büyük Britanya’nın ortak bir serbest ticaret rejimi (TTIP) kurduklarını ve askeri-siyasi yükümlülükleri paylaştıklarını (NATO), ama aynı zamanda mikro ve orta düzeylerde Büyük Avrasya ile farklı etkileşim biçimlerine giderek daha çok girdiklerini hayal edin.

AVRASYA’NIN TERS YANI

En benzemeyen etmenler, sinerjik şekilde harekete geçmeye başladı; karşılıklı olarak kıtalar-arası bağları güçlendirdi – hatta bazı durumlarda bunun olumsuz bir etki doğurmasını ve yüksek riskler ve siyasi çalkantı yaratmasını göze alarak.

Binlerce yıl önce Avrupa’daki medeniyet merkezlerinde yaşayan insanların yaşadıkları zengin kasaba ve eyaletlerinin artık devasa bir ekümenin dış çeperlerinden ibaret olduğunu ve yabancıların her an buralara akın edebileceklerini anlamalarına yol açan süreçlerle karşılaşıyoruz. Bugünün Avrupası’nda, göçle bağlantılı sorunlar ve Asya ve Afrikalı göçmenlerin ve yerel halkın birlikte yaşaması, sömürge dönemlerine dek uzanıyor ve köklerini on yıllardır süren liberal göç politikasından alıyor. Müslüman çoğunluğun yaşadığı ülkelerden gelen göçmenlerin yeni topluma tam olarak entegre olmayıp birleşik bir topluluk olmak yerine yabancı bir kültür içinde anklavlar kurdukları açık hale geldiğinde, bu süreç tamamen dramatik bir hal aldı. Avrupa ülkelerindeki göçmen topluluklar kendi dini ve kültürel kimliklerini koruyorlar ve bazı durumlarda anavatanlarıyla olan bağları, ev sahibi ülkelerle olan bağlarından daha güçlü oluyor. Bilgi ve iletişim devrimi, göçmen toplulukları, onları yeni ortamla entegre etme girişimleri karşısında daha dirençli hale getirdi ve sadece uzaktaki akranları ve arkadaşlarıyla iletişimlerini mümkün kılmakla kalmadı, aynı zamanda kendi sosyo-kültürel gerçekliklerine sıkı sıkıya bağlı kalmalarını sağladı. Bu tür anklavlar, yerli topluluğun “yasak bölgelerini” oluşturan bir ağa doğru genişlediğinde ise (Fransa’da bu tür alanlardan yaklaşık 800 tane var), çok-kültürlülük imkansız hale geliyor.

Çok-kültürlülüğün ve AB ülkelerindeki etno-demografik dinamiklerin çöküşü, geriye dönüşü olmayan bir şekilde Avrupa’yı Büyük Avrasya’nın Müslüman kısmına bağlıyor. Bununla birlikte, Batı’nın siyasi elitleri, Orta Doğu ülkelerinde biriken istikrar bozma potansiyelini ortaya çıkarmada oldukça başarılı oldular. Radikal İslamcılığın büyümesinin önündeki tüm engeller kaldırıldı – Saddam Hüseyin’in devrilmesinden Arap Baharı’na verilen desteğe kadar- ve Avrupa’ya komşu olan büyük bir bölge kaosa sürüklendi. Avrupa’daki terörist saldırılar ve İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yaşanan en büyük göç krizi, net bir şekilde şunu gösterdi: Arap dünyasındaki çalkantı, müreffeh bir Avrupa’ya doğru genişlemeye başladı ve ulusal güvenliğe dair anlayışı değiştirip, geleneksel seçmen modellerini karman çorman hale getirdi. Tüm bunların ardından ise, Doğu Akdeniz ve Doğu Avrupa’daki jeopolitik gerçekliğin de dönüşümünü hızlandıran olaylar yaşandı.

2015-2016 yıllarında, hem Asya hem de Avrupa’daki üç ülkenin ikisi, Batı’yı telaşlandıran adımlar attılar. Hedeflerindeki tüm farklılıklara rağmen Rusya ve Türkiye, Suriye çatışmasının çözümünün önündeki veya en azından Suriye ve Irak’taki devlet kurumunun yok oluşunun sebep olduğu istikrarsızlığı düzenleyebilecek olan anahtarı ellerinde tuttuklarını göstermeye çalıştılar. Aslında, Rusya ve Türkiye’nin Suriye çatışmasına katılımı, AB ülkelerinin Avrasya bağlamına kendilerini kaptırmalarını hızlandırdı.

Beşar Esad’ın tarafında Suriye çatışmasına müdahil olmak suretiyle, Rusya, aynı anda birçok alanda etkin bir şekilde hareket etmenin yanı sıra, Avrupa ülkelerinin birbirinden ayrı gördüğü tüm çatışmaları bir araya getirebileceğini gösterdi. Her ne kadar Kremlin’in Suriye’deki hesaplı hareketi ilkel bir “Donbass karşılığında Doğu Akdeniz” takasına yol açmamış olsa da, Rus-karşıtı tutuculuğun ortadan kaldırılmasına yardımcı oldu ve yaptırımların gerçek bedelini ortaya çıkardı. Şimdi Batı’nın Rusya’yı İslami aşırıcılığın doğurduğu tehditlerle ve Orta Doğu ülkelerinin istikrarının bozulmasıyla başa çıkmada kilit bir ortak olarak kabul etmesi gerekiyor.

Türkiye’nin Suriye çatışmasına müdahilliğinin gerisindeki nesnel sebep; güvenlik sorunları, Kürt ayrılıkçılığı, temel ulusal çıkarların önündeki tehditlerdir. Ancak bu etmenler, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeni Osmanlıcılık hedefleri sonucunda çok fazla büyütüldü.

2016 yılı Temmuz ayında yaşanan iç siyasi çatışma da bu duruma tuz biber ekti. Türkiye’nin liderinin Suriye çatışması sırasındaki manevrası özellikle riskliydi. Erdoğan, özellikle işi ciddiye bindirdi; ancak geçici bir başarı elde etti ve bundan sonra da Türkiye’nin pozisyonu daha riskli bir hal aldı. Göç krizi sırasında kritik bir anda Erdoğan, koşullarını Brüksel ve Berlin’e dikte etmeye çabaladı; Türkiye’nin çok fazla sayıda göçmen alma kapasitesini bir avantaj olarak kullanmak istedi. Şaşkına dönmüş olan Avrupalı bürokratlar ve AB liderleri Türkiye ile bir anlaşmaya vardılar. Uluslararası Af Örgütü’ne göre, söz konusu anlaşma, “Mülteci Sözleşmesi, Avrupa ve insanlık için kara bir gün” idi. Türkiye açıkça dozu kaçırdı; Brüksel ile bariz bağıntısı, karşılıklı bir hayal kırıklığı ve yabancılaşmaya dönüşüverdi. Ve tüm bunlar, Türkiye-ABD ilişkilerindeki gerilim, İsrail ile iplerin kopması, İran ile düşmanlık ve Rusya ile çatışmalara bakıldığında, neredeyse topyekûn bir siyasi tecrit anlamına geldi.

Rusya ve Türkiye arasındaki ilişkiler, Türk Hava Kuvvetleri’nin Rusya’ya ait bir Su-24 uçağını düşürmesiyle birlikte derin bir krize sürüklendi. İki ülke, her ikisini de zayıflatabilen, uzun vadeli bir çatışmaya sürüklenmek üzereydi ki bu tehdidi fark ederek ilişkilerindeki husumetin üstesinden gelmenin yollarını aramaya yöneldiler.

Rusya ve Türkiye arasındaki canlandırılmış ortaklık, Büyük Avrasya’nın geliştirilmesini ciddi şekilde etkileyebilir ve süregiden jeopolitik dönüşümleri düzeltebilir. Ancak, bu süreçte dikkate alınması gereken bazı kısıtlayıcı etmenler de bulunmaktadır. Bunlar arasında; Suriye konusunda süregiden görüş ayrılıkları, Erdoğan’ın artan kişisel gücü ve başarısız darbe girişiminin ardından Türkiye’deki siyasi ortamın yeniden düzenlenmesinin yarattığı iç gerilim yer almaktadır.

BİR KUVÖZ OLARAK ŞANGAY İŞBİRLİĞİ TEŞKİLATI

Şangay İşbirliği Örgütü, Büyük Avrasya’nın ortaya çıkması ve gelişimini düzene koyabilen yetide, uluslararası bir örgüt olarak en iyi tercih olacak. Hindistan ve Pakistan’ın Şangay İşbirliği Örgütü’ne dahil edilmesi muhtemelen Örgüt’ün misyonu ve bölge gündemi içinde niteliksel değişimlere yol açacak. Bu iki ülke arasındaki rekabet ise, bazı girişimleri engelleyebilir ve uzlaşıyla benimsenen kararları olumsuz yönde etkileyebilir. Mevcut kurumsal formatın hızlı genişleme ve daha geniş bir ortaklık yapısı yaratma gibi sorunlarla başa çıkamaması gibi bir risk söz konusudur. Bunun sonucunda, gelecekte alacağı görevlerde aksamalar olabilir. Daha az hevesli, ancak daha gerçekçi senaryoları uygulamaya çalışmak ise, bir çözüm olabilir.

Şangay İşbirliği Örgütü’nün diyaloga ve devletler arası düzenli etkileşime yönelik bir platform olarak rolünü artırmak için daha büyük bir esneklik edinmesi gerekiyor. Ancak, bunu yaparken de, 1975 tarihli Helsinki Nihai Sözleşmesi gibi evrensel belgelerin vaktinden önce hazırlanması gibi bir eğilimi önlemek gerekecek. Şangay İşbirliği Örgütü’nün kıtalar-arası işbirliğine dair söylemsel egzersizler için bir foruma dönüşmesinin de önüne geçilmeli. 15 yıllık varlığı süresince elde edilen başarıları korurken, Şangay İşbirliği Örgütü, bir dizi anlaşma ve girişim için bir kuvöz işlevi görebilir – güvenlikten ticarete, çevre sorunlarına, kültürel, bilimsel ve teknik işbirliğine kadar. Peyderpey hareket etmeli. Bunu yaparken de Şangay İşbirliği Örgütü, resmileşmiş bağlar, ortaklar ve bölgesel, bölgeler-arası, bölgeler- ötesi düzeylerde ortaya çıkan kurumlardan oluşan ve peyderpey Büyük Avrasya’nın genelini kapsayan bir ağa tanıklık edecektir. Ancak bu geçici adımların tümü atıldıktan sonra, Büyük Avrasya topluluğunun kurulması konusunda anlamlı bir tartışmayı başlatmak mantıklı olacaktır.

BÜYÜK AVRASYA İÇERİSİNDE KÜÇÜK BİR AVRASYA

Sovyet-sonrası alanda bir zamanlar oldukça gelecek vaat eden bir entegrasyon projesiyken, Avrasya Ekonomik Birliği’nin gelişimi her zaman için ilerlemeci olmadı. Bunun sebeplerinden biri, Rusya’nın doğal egemenliğidir; keza diğer Avrasya Ekonomik Birliği ülkeleri, Rus ekonomisinin durumuna yoğun şekilde bağımlıdır. Rusya’nın ekonomik modelinin yaşadığı kriz, Batı’nın yaptırımları ve düşen petrol fiyatlarıyla birleştiğinde, Avrasya Ekonomik Birliği ortaklarının ciddi ekonomik kayıplar vermelerine yol açtı. Beyaz Rusya ve Kazakistan’ın bu maliyetleri azaltma yönündeki girişimleri ise (veya mümkün olduğu anlarda, ABD ve AB’nin Rusya’ya karşı kısıtlamalarından ve karşı tedbirlerinden faydalanması), rasyonel olduğu kadar bencildir.

Avrasya ekonomik entegrasyon sürecini Çin’in İpek Yolu Ekonomik Kemeri girişimiyle bağlama fikri, kısmen savunmacıydı ve Sovyet-sonrası ortamda Avrasya Ekonomik Birliği ile Çin’in faaliyetlerini geliştirmeye dönük çabalar arasında düzensiz bir rekabet ortamında kaçınılmaz olarak gelişecek olan gerilimi dindirmek için tasarlanmıştı. Çin’in rolünün farkında olan ve projelerine koordineli bir şekilde katılabileceklerini açıklayan Avrasya Ekonomik Birliği’ne üye ülkeler, bu birlik içindeki pozisyonlarını güçlendirdiler.

Avrasya Ekonomik Birliği’nin gelişimi, giderek Kazakistan ve Beyaz Rusya gibi ülkelerin çok yönlü politikasından etkilenmeye başladı. Kazakistan, kaçınılmaz lider değişikliği ve ülkede iktidarın el değiştirmesi sırasındaki olası istikrarsızlık yüzünden belirsiz bir dönem yaşıyor. 2016 yılı Haziran ayında yaşanan terörist saldırı, Kazakistan’ın Orta Asya’da bir istikrarsızlık ve düzen limanı imajına zarar verdi. Bu olayların İslamcı aşırı faaliyetler veya elitler arasındaki mücadelenin bir sonucu olup olmadığından bağımsız olarak, Kazakistan’da süregiden süreçlerin Rusya’nın yüzleşmek zorunda kalacağı uzun vadeli bir sorun olduğu net bir şekilde görülüyor.

Hem iktidardaki çevreler hem de Cumhurbaşkanı Nazarbayev’in muhalifleri, Kazakistan’ın Avrasya Ekonomik Birliği’ne üyeliğini ve özellikle de (hepsi Avrasya entegrasyonuyla bağlantılı olmayan) ekonomik sıkıntılarını eleştiriyorlar. Bununla birlikte, Nazarbayev, Avrasya entegrasyon kurumları ve mekanizmalarına dair bu eleştiriyi, onları zayıflatmak için değil, Kazakistan’ın hem Avrasya Ekonomik Birliği içinde hem de dışındaki pozisyonlarını güçlendirmek için kullanmıyor.

Şurası bariz bir şekilde görülüyor ki; Nazarbayev’in Büyük Avrasya vizyonu, Rusya’nınkiyle tamamen aynı değil. Nazarbayev, Çin, Avrupa Birliği, Rusya ve İslam dünyasının başlıca oyuncuları olduğu yeni bir oluşum içerisinde Kazakistan için mümkün olan en iyi pozisyonların güvence altına alınmasını vurgulamaktadır. Nazarbayev’in St Petersburg Ekonomik Forumu’nda gündeme getirdiği ve Avrupa ve Avrasya Birliklerini entegre etmeye dönük önerisi, net bir şekilde bunu destekliyor. İlk bakışta bu öneri, Büyük Avrasya fikrini mantık çerçevesi içerisine yerleştiriyor. Ancak, AB ile Avrasya Ekonomik Birliği arasında diyalogun kurumsallaşmasından en çok yararlanacak olan –bu iki projenin gerçek anlamda entegre olmasını ummaksızın- Kazakistan’ın kendisidir. Aslında, mevcut durumda (Brexit’ten sonra bile olsa) Brüksel’in Avrasya Ekonomik Birliği ülkelerine AB norm ve kurallarının gelişiminde herhangi bir rol üstlenmeksizin bunları kabul etme çağrısında bulunmasından öteye bir şey beklemek mümkün değil. “Entegrasyonun entegrasyonu” senaryosu, bir hüsnükuruntunun ötesine geçmiyor ve böylesi bir planın vaktinden önce uygulanması, tehlikeli sonuçlar doğurabilir.

Kazak lider kadrosunun istop eden Avrasya entegrasyonunu Avrupa standartlarına uyumlaştırma yönündeki çağrısı, Avrasya Ekonomik Birliği içinde olmanın verdiği rahatsızlığın üstesinden gelmek için bir girişim olabilir. Ancak, Kazak lider kadrosunun, Avrasya Ekonomik Birliği’ni “iyileştirmek” (örneğin; serbest ticaret rejimindeki muafiyetler listesinde azaltıma gitme çağrısında bulunarak) ile bu projeye zarar verebilen adımlar arasında tereddütte kalabileceğini de göz ardı etmemek gerekir. Beriki, Kazakistan’ın Dünya Ticaret Örgütü’nün tarife politikasını kabul etme kararını içermektedir ki bu politika, tüm Avrasya Ekonomik Birliği üye ülkelerinin kabul ettiği ortak gümrük tarifelerinden farklıdır.

Kazakistan, İpek Yolu Ekonomik Kemer Girişimi’nin bir parçası olarak Çin’le kurduğu ekonomik işbirliği yoluyla birçok çarpıcı sonuç elde etti. 2016 yılı başından itibaren Kazakistan, Çin ile işbirliği anlamında Rusya’nın önündeydi ve 24 milyar dolar değerinde 50’nin üzerinde ortak endüstriyel ve lojistik proje yürüttü. Bununla birlikte, bu projelerden bazıları, Rusya’nın –tam da Rus-Kazak sınırında sonlanan Batı Avrupa-Batı Çin yolu benzeri- katılımı olmaksızın nafile olacak. Ancak Kazakistan, Hazar Denizi ve Güney Kafkasya üzerinden Rusya’yı baypas eden yolların inşasına müdahildir. Kazakistan, ülkeyi büyük bir ulaştırma ve lojistik merkezine dönüştürmeye çabalıyor ve Rusya ve Kazakistan’ın çıkarları da tam bu noktada kesişiyor. Bununla birlikte, eğer ulaştırma altyapısı daha da gelişirse, Çin, Rusya ve Kazakistan arasındaki işbirliği son derece ilham verici görünüyor ve Avrasya Ekonomik Birliği içerisinde koordineli bir politika izlerlerse, berikinin pozisyonunu güçlendirmekten başka bir işe yaramayacaklar.

Avrasya Ekonomik Birliği’nin kurumsal zayıflıkları, birçok kez tartışıldı. Rusya’nın Avrasya Ekonomik Birliği içerisindeki ekonomik egemenliğine dair bir karşı denge oluşturmanın temel mekanizması, Avrasya Ekonomik Komisyonu içindeki eşitlik ilkesi ve veto hakkıdır. Ancak bu ilke, üye ülkelerin bu kuruma yaptıkları mali katkılara, son birkaç sene çok fazla artan maliyetlere uygulanmamaktadır. Avrasya Ekonomik Komisyonu’nun ulus-üstü bir kurum olarak sınırlı olanakları vardır ve Avrasya Ekonomik Birliği içindeki işbirliğinin daha da geliştirilmesine yönelik öneriler geliştirmeyebilir. Dolayısıyla, Avrasya Ekonomik Komisyonu’nun Rusya içinde bile ulusal kurumlarla kıyaslandığında giderek küçük bir rol oynaması şaşırtıcı değildir. Uzlaşı tuzağı kapanmışa benziyor ve Ermenistan ile Kırgızistan’ın Avrasya Ekonomik Birliği’ne kabulü, kurumsal etkinlik sorunlarını gözler önüne serdi. Karar alma mekanizmasındaki değişimler (er ya da geç böyle bir mekanizma yaratılacak), Avrasya Ekonomik Birliği ülkeleri arasındaki ilişkilerde ciddi bir krize yol açabilir. Bunun önüne geçmek için, üye ülkelerin Büyük Avrasya içerisinde ortaya çıkan ilişkiler ağına mümkün olan en uygun şekilde uyum sağlamasına olanak tanıyan kolektif bir mekanizmaya dönüştürmek suretiyle Avrasya Ekonomik Birliği’nin misyonunu ve kurumlarının amacını yeniden tanımlaması gerekiyor.

Avrasya Ekonomik Birliği kurumlarının yeni bir misyonu, farklı entegrasyon girişimlerine ilişkin meselelerde tüm üye ülkeler için ortak bir pozisyon ve hem Avrasya’da hem de dünya çapında ticari ve ekonomik işbirliği geliştirmeli. İpek Yolu Ekonomik Kemeri girişimi, Avrasya Ekonomik Birliği ülkelerinde ciddi bir sorundur. Ancak eğer Rusya, Çin’in Avrasya için ekonomik kalkınma stratejisinde ortak bir pozisyon izlemeleri için Avrasya Ekonomik Birliği ortaklarını ikna etmede başarılı olursa, bu durumda köklü bir başarı elde edilmiş olacak. Avrasya Ekonomik Birliği’nin kurumsal modelinin gözden geçirilmesinin geçirilmesi gibi yüksek hedefler söz konusu.

RUSYA’YA İLİŞKİN BAZI SONUÇLAR

Çin, Büyük Avrasya’daki değişimleri hızlandırma ihtiyacı doğrultusunda güçlü bir sinyal veriyor. Rusya’nın bu dönüşümlere yanıt vermesi gerekiyor ve onları ciddi şekilde etkileyebilir. Sorun şu ki; bölgesel ve küresel çelişkiler artıyor ve giderek daha karmaşık hale gelip, sadece güvenlik, ekonomik, ticari ve mali alanları etkilemekle kalmıyor, aynı zamanda bilgi akışları ve sanal ortamı da etkiliyor. Rusya, Büyük Avrasya’nın inşasından yarar sağlayacaklardan biri olabilir. Aynı zamanda, bu süreçte riskler ve tehditler için başlıca mıknatıs haline gelmesi gibi bir tehlike de söz konusu.

Çin ile stratejik ortaklık, Rusya açısından kilit bir etmene dönüşüyor. İkili işbirliği, ABD veya bir başka ülkeye yönelik resmi bir siyasi-askeri ittifaka dönüşmemeli; Çin ve Rusya, ABD-merkezli dünya düzeninin yıkılması ve Avrasya ve dünyada daha adil ve güvenli bir uluslararası ilişkiler sisteminin inşa edilmesi için ortak bir şekilde hareket etmelidir. Rusya, Çin’in liderliğinin kabullenilmesini engelleyemeyecek; ancak üçüncü ülkelerle stratejik ilişkiler inşa edilmesinde manevra özgürlüğü ve eşitliğini koruyabilir.

Hindistan, Vietnam, İran, İsrail ve Mısır ile olduğu gibi (bazı koşullar altında) Türkiye, Suudi Arabistan, Japonya ve Güney Kore ile stratejik bir ortaklık veya yapıcı bir diyalog geliştirmek suretiyle, Rusya, Büyük Avrasya’yı birçok güç merkezi ile birlikte daha dengeli bir sisteme dönüştürmeye yardımcı olacak. Rusya, sadece kendi amaçlarına hizmet edecek türden bir güç dengesi inşa etmeye yönelmemeli; aynı zamanda güven ve karşılıklı çıkarlar temelinde zorlukları birlikte çözebilecekleri bir ülkeler halkasını genişletmeye çalışmalı.

Rusya’nın Sovyet-sonrası alandaki kendi nüfuz kurumlarını Büyük Avrasya’ya entegrasyon için hazırlaması ve diğer müttefik devletlerle birlikte hareket ederek Avrasya Ekonomik Birliği ve CSTO’yu çok daha etkin ve esnek hale getirmesi de gerekecek. Bu pek de kolay bir görev değil. Uzmanlık noksanlığı, yetersiz uzman desteği ve önceki ilişkilerdeki atalet, büyük bir engel teşkil edecek. Ancak, Sovyet-sonrası bölgeyi Büyük Avrasya’ya entegre etmenin herhangi bir alternatifi yok ve bununla mücadele etmektense sürece öncülük etmek çok daha iyi. Eğer bu çabalar, üçüncü ülkelerde daha iyi ve daha hızlı ekonomik büyümeyi sağlayan kalkınma süreçleriyle birlikte yürürse, bu durumda riskler, karşılıklı kazanımlara dönüşecek.

Doğal olarak Rusya, Avrupa kültürünün içinde bir ülke olmaya devam edecek. Ancak, Avrupa’ya doğru yeni bir pencere açmaya gerek yok. Kısa süre önce, önde gelen Avrupalı ülkeler “Lizbon’dan Vladivostok’a dek” Büyük Avrupa fikrini küçümseyerek reddettiler. Şimdilerde Rusya’nın Asyalı ekonomik devler için Avrupa’ya en kısa yolu açma çabalarına katılması gerekecek; ancak sadece transit bir ülke olarak hareket etmek pek yeterli olmayacak. Rusya, kendi önerilerini masaya getirebilir. Bu öneriler, sadece yolları ve lojistik merkezleri, ham maddeleri, gıda, askeri ve endüstriyel ürünler ve uzay teknolojilerini değil; aynı zamanda güvenliği de kapsıyor. Bu, sadece Avrupa’yı değil Asya’daki küresel ekonomik büyüme merkezlerini de tehdit eden istikrarsızlık kaynaklarına karşı bir koruma olarak gerekli görülüyor. Rusya’nın İslami terörist ağlarla mücadeleye ve Suriye ve Irak’ın bazı kısımlarının özgürlüğüne kavuşturulmasına yönelik yaptığı katkılar, Büyük Avrasya’da şerif rolünün test edilmesi olarak görülebilir. Elbette, sadece kendisi için böylesi bir rol iddiasında bulunmak pervasızca olacaktır. Ancak eğer bu yük Büyük Avrasya’daki diğer nüfuzlu oyuncular tarafından paylaşılırsa, güvenlik ihracı hem ekonomik hem de siyasi olarak oldukça karlı olabilir.

Avrupa Birliği ile ilgili olduğu sürece, Rusya, Brüksel’i rahatsız eden kalıcı sorunlardan bazılarının Büyük Avrasya içerisinde çözülebileceğini Avrupalılara göstermekten daha fazlasını yapamaz. Avrupa Birliği ile Sovyet-sonrası ülkelerin çoğunluğu arasındaki ilişkileri düzenlemek için evrensel anlaşmaları denemeye ve bu anlaşmalara varmaya gerek yoktur. AB, bir yol ayrımında olup, kendi dönüşümü için doğru yönelimi seçmesi için vakte ihtiyaç var.

Rusya, Büyük Avrasya’nın ortaya çıkması ve gelişimi esnasında ortaya çıkan risklerle başa çıkacak deneyime ve olanaklara sahip. Başarıya giden anahtarlardan biri, Çin ve diğer Asya ve Afrika ülkeleriyle ve elbette önde gelen Avrupalı devletlerle stratejik ortaklığın parçası olarak optimum düzeyde iş bölümüdür. Bir diğer anahtar ise; kalıcı ekonomik büyüme, siyasi istikrar, kamu idaresinin modernizasyonu ve kamu kurumlarının etkin faaliyetidir. Çin ve diğer Asya ülkelerinin deneyimi, ekonomik kalkınma için işler bir model olarak oldukça yararlı olacak; Ancak son kertede Büyük Avrasya’da ve dünyada Rusya için dikkate değer bir mevki temin edecek olan da hükümetin ve toplumun ortak çabalarıdır.

 

* Dmitry Yefremenko, siyaset bilimi alanında doktora derecesine sahiptir. Kendisi Rusya Bilimler Akademisi’nde Sosyal Bilimlere Dair Bilimsel Bilgi Enstitüsü direktör yardımcısıdır.

 

http://eng.globalaffairs.ru/number/The-Birth-of-a-Greater-Eurasia-18591