close

Genel

Genel

Çin’in Ruble Çözümü ve Dolar Sistemi

yu

William Engdahl *

 

Çin Halklar Bankası kısa süre önce Rus rublesi ve Çin Yuan’ından işlemler için bir ödemeye karşılık ödeme (PVP) sistemini açıkladı. Amacı; ticaretteki döviz kuru risklerini azaltmaktı. Tek makul risk, ABD dolarından ve ABD Hazinesi’nin Rusya-Çin arasında değer ve hacim açısından giderek daha önemli bir hal alan ticaretine zarar vermek üzere mali savaş başlatma potansiyelinden gelecektir. Aralık ayı itibariyle, 2016 yılına göre yüzde 30 artışla 80 milyar dolara ulaşmalı. Bununla birlikte, Çin ve Rusya’nın bunun ötesinde gözden kaçan bir teknik hamlesi de söz konusu.

 

Çin Döviz Ticaret Sistemi (CFETS) websitesine koyduğu resmi açıklama, CFETS’in Çin’in Kemer ve Yol Girişimi temelinde diğer döviz kurlarıyla Yuan’ın etkileşimi için benzer PVP sistemleri getirmeyi planladığını özellikle vurguluyor.

 

Bu da, 2016 yılı Nisan ayında yayımladığım bir makalede ele aldığım şeyi teyit ediyor: Çin’in Kemer ve Yol Girişimi’nin (BRI) ardındaki büyük hedef, küresel güç dengesini Rusya’dan Avrasya ülkeleri lehine ve Avrasya Ekonomik Birliği’nden Çin ve Asya’nın geneline doğru değiştirebilecek bir entegral altın-temelli döviz kuru bileşenidir.

 

Daha önceleri Yeni Ekonomik İpek Yolu olarak tanımlanan BRI, Orta Asya, Moğolistan, Pakistan, Kazakistan ve elbette Rusya Federasyonu dahil Avrasya ülkelerini geçip İran’a ve potansiyel olarak Türkiye ve Doğu Afrika’ya dek varan yüksek hızlı tren yolu bağlantılarından oluşan devasa bir ağdır. Halihazırda 67 kadar ülke, bu iddialı projeye katılmaktadır veya katılma talebinde bulunmuştur. Projenin toplam maliyeti trilyonlarca dolar olabilir ve küresel ticareti değiştirecektir. HSBC’nin tahminlerine göre, bugün küresel GSYİH’nın yaklaşık üçte birini oluşturan ülkeleri kapsayan BRI altyapı projesi, yıllık olarak ilave 2,5 trilyon dolar değerinde bir yeni ticaret doğuracaktır. Bu, dünya ekonomisi için pek matah bir rakam olmasa da, çok büyük bir oyun değiştirici.

 

Bir dolar rezervi para birimi inşa etmek

 

Mevcut teori ve rezerv para birimi teorisine dair akademik sunumlar, en azından benim için sıkıcı. Bununla birlikte, Çin ve Rusya’nın bu doğrudan para birimini ayarlamaya dönük adımı en azından Washington’un Hazinesi ve Wall Street bankalarının 1944 yılında Bretton Woods’da ABD dolar sistemini ortaya atmalarından beri yaşanan en dinamik oyun değiştirici gelişmelerden biri.

 

Mesele, Rusya ve Çin arasındaki ticarette para birimine dair risklerin azaltılmasıyla ilgili değil. Kendi para birimleri üzerinden ve doları baypas ederek yaptıkları ticaret daha şimdiden önemli bir hal aldı; keza ABD 2014 yılında Rusya’ya yaptırım uyguladı – bu, Obama yönetimindeki hazinenin yaptığı en çılgınca hareketti. Mesele, dolardan bağımsız olarak devasa bir yeni alternatif rezerv para birimi bölgesi veya bölgeleri yaratmak.

 

Time-Life yayıncısı Henry Luce’nin 1941 yılında ortaya attığı “Amerikan Yüzyılı” egemenliği, savaşın sonunda ortaya çıkmaya başladı. 1945 yılında, bombalar Avrupa ve Japonya üzerine yağmayı durdurduğunda, Başkan Harry Truman, İngiltere’ye, bir rakip olarak Britanya İmparatorluğu’na artık yer olmadığını net bir şekilde belirtti, ABD Ödünç Verme kredilerini iptal etti ve iflas etmiş olan Britanya’nın borçlarını Washington’a geri ödemesini ve pound sterlin üzerinden gerçekleşen dünya ticaretinin çarpıcı bir şekilde azaltılmasını talep etti. O dönemde söz konusu ticaret, dünya ticaretinin yaklaşık yüzde ellisini oluşturuyordu. Britanya, imparatorluklarını yeniden inşa etme umutlarını Miletler Topluluğu ve onun sterlin tercihli ticaret bölgesi üzerine inşa etti.

 

1945 yılından sonra Washington ve Wall Street için sadece tek bir başat parasal güç için ortam vardı: ABD. Britanya, geri çekilip yeni kurulan Uluslararası Para Fonu’na yönünü çevirmek ve adım adım –Hindistan’dan başlayarak- mali sebeplerle kolonilerini dağıtmak zorunda kaldı. Bu durum, komünist ülkelerin dışında dünya ekonomisi üzerinde doların hegemonyası için zemin hazırladı. 1945 yılından beri, ABD’nin küresel bir süpergüç olarak gücü iki temel noktaya dayandı: en güçlü orduya sahip olmak ve doların tartışmasız dünyanın en güçlü rezerv para birimi olması. Böylelikle Washington dünya ekonomisini kontrol edebilir hale geldi.

 

1944 yılında Federal Rezerv, kendi rezervlerinin parçası olarak dünyadaki parasal altın miktarının yüzde 70’inden fazlasına sahip oldu. Sadece dolar altına endeksliydi. 1950’li yılların ardından dolara susamış olan savaş-sonrası dünya, yeniden inşa sürecini finanse etmek için çaresiz bir şekilde dolara ihtiyaç duyuyordu.  Dolar; dünyadaki merkez bankalarının rezerv para birimi olarak elde tuttukları veya kendi para birimlerinin çıpası olarak kullandıkları para birimi olarak yükselişine başlamıştı. Bunda, OPEC ülkelerinin petrollerini sadece dolar üzerinden satmaya razı olmaları da etkili oldu. Dünya ticaretinin finansmanının büyük kısmı dolar cinsinden yapıldı.

 

Nixon ve Büyük Dolar Enflasyonu

 

Bretton Woods sistemi çerçevesinde ABD Federal Rezervi, ellerinde dolar rezervi olan diğer ülkelerin bunları herhangi bir zamanda ABD Federal Rezervi’nin altınıyla değiştirebileceklerinin garantisini verdi. 1960’lı yılların sonu itibariyle, bu süreç aksamaya başladı; keza Fransa ve diğer ülkeler, şişirilmiş ABD doları olarak gördükleri şeye karşılık altın talep ettiler. ABD endüstrisi, yatırım noksanlığından pas tutmaya ve ABD Federal bütçe açıkları artmaya başladı; keza Vietnam Savaşı söz konusuydu. Diğer uluslar artık “doların altın kadar iyi olduğunu” kabullenmek istemediler. Altın talep etmeye başladılar.

 

Başkan Nixon’ın doların dalgalanmaya bırakmak üzere 1971 yılı Ağustos ayındaki Bretton Woods Anlaşması’nı yok saydığı “Nixon Şoku”nun ardından, altın üzerinden herhangi bir ödemenin yapılmadığı bir ortamda dünyanın doların enflasyonunu kabul etmekten başka seçeneği kalmamıştı. Bu enflasyon, Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve ABD siyasetindeki Rockefeller hizbinin tertiplediği 1973 yılı petrol fiyatları şokuyla birlikte daha da arttı. Altın-dolar çevrilebilirliğinin askıya alınması, Washington’un Fransa, Almanya ve diğer OECD ülkelerinin banknot dolarları karşılığında Fed’den giderek daha ağır altın talep etmesine verdiği bir tepkiydi ve ABD’nin altın rezervleri tükenme tehlikesiyle karşı karşıyaydı.

 

Burada da tarihin en sıradışı ve küresel nitelikte büyük enflasyonunun kökleri başlamaktadır. 1970’lerde Vietnam Savaşı ile birlikte ABD bütçe açıklarının artmaya başlaması ve 1974’e kadar petrolün fiyatında % 400 lük bir artış gerçekleşmesi – ki Washington’daki Hazine’nin 1974-1975 döneminde Suudi Arabistan ile yaptığı gizli bir anlaşma ile bu bedeli dünyanın geri kalanının ödemesine karar verilmişti –  sonucu dünyadaki dolar arzı astronomik olarak artış gösterdi.

 

Dünya çapında sirkülasyondaki ve artık altına çevrilemeyen dolarlar, 1971-2015 yılları arasında yüzde 2000 oranında arttı. Gerçek malların üretimi hiçbir zaman yüzde 2000’e yakın bir oranda artmamıştı.

 

Doların en önemli yabancı merkez bankası rezerv para birimi olarak kalması ve en yakın rakibi olan Euro dünya rezervlerinin yüzde 20’sine sahipken ABD dolarının yüzde 64’ü elinde tutması, ABD hükümetine sıradışı bir avantaj sağladı.

 

1971 yılından beri ABD, son 45 yılın 41’inde bütçe açığı verdi. Bunun tek istisnası, 1990’lar boyunca 4 yıl oldu; o zaman da Bebek Patlaması kuşağı zirve gelir düzeyine erişti ve Sosyal Güvenlik Emanet Fonu’nun vergi ödemesinde zirve görüldü. Clinton Hazinesi, genel Hazine vergi gelirindeki bu bir defaya mahsus olan etkiyi hesaba katmak için hesaplamalarda bir manipülasyon yaptı – ve bir hile yapmış oldu. 2001 yılından beri her sene ABD bütçesi devasa açıklar verdi; sadece 2009 yılında 1,4 trilyon doları aşarken, 2008 yılında başlayan mali krizde 1400 milyar dolara ulaştı. 2000 yılında dolar altın ile bağını tamamen koparmadan önce ABD’deki bütçe açığı 3 milyar dolar idi.

 

Elbette başka ülkeler bunu çok büyük bir dezavantaj olarak görüyorlar. Kendi merkez bankaları rezervleri için ABD doları üzerinden Hazine bonolarına yaptıkları yatırımlar giderek değerini kaybediyor. İhracatlarından elde ettikleri ticaret fazlası dolarları ABD hazinesinin güvenli bonoları veya senetleri ya da ABD’nin benzer tahvillerine yatırmak zorunda kaldıkları için, Çin merkez bankasının dolarlarının yıllık akışı, ABD hazinesinin faiz oranlarını normalin altında düşük düzeyde tutmasını sağlıyor. Bu durum ayrıca Washington’un söz konusu açıkları büyük bir baskı olmaksızın finanse etmesine de yarıyor. Bu sene ABD’nin verdiği açık 585 milyar dolar gibi şaşkınlık verici bir rakama ulaştı.

 

Aslında, Çin ve Rusya son yıllarda Hazine’nin faiz oranlarını artırmaksızın bu açığı finanse etmesini sağlayan ABD bonoları ve senetlerini satın almak suretiyle ABD’nin askeri bütçesini finanse ediyor. Ne tuhaftır ki, Rusya ve Çin’in Washington tarafından 2014 yılından sonra Rusya’ya karşı yapıldığı gibi potansiyel döviz savaşlarına karşı ellerinde dolar rezervi bulundurma ihtiyacı sonucunda finanse edilen ABD askeri bütçesi, Rusya ve Çin’i kontrol etmeyi ve son kertede onların ekonomilerine zarar vermeyi hedefliyor.

 

Eğer Trump’ın vergi kesintisi mevzuatı yasalaşırsa, ABD’nin açıkları çok büyük bir sıçrama yaşayacak. Çin ve Rusya ile müttefik ülkelerin iflas etmiş bir küresel dolar rezervi sistemine karşı kırılganlıklarını azaltmak için kendilerini neye hazırladıklarını daha iyi anlamak için tüm bunların bilinmesi gerekiyor. Eğer Çin, Rusya ve Avrasya’nın diğer müttefik ülkeleri – özellikle de Şangay İşbirliği Örgütü ülkeleri ve İran ve Türkiye gibi olası üyeler, Çin ve Rusya gibi ticareti düzenlemek için ABD dolarını baypas eden ikili anlaşmalara yönelirlerse, dünyanın rezerv para birimi efendisi olan dolar düşecek ve yerini diğer para birimlerine bırakacak. Çin Yuan’ı önde gelen aday. Keza ruble de aynı şekilde…

 

Yuan Rezerv Statüsü

 

Çin ve Rusya arasındaki ikili ticaretin yeni İpek Yolu boyunca sisteme dahil edilen diğer ülkelerle doğrudan düzenlenmesine yönelik en yeni adım, çıpa rezerv para birimi olarak ABD dolarına kalıcı bir alternatif yaratılmasında büyük bir temel taşıdır.

 

On yıl kadar önce böylesi bir fikir, Batılı ekonomistler tarafından abesle iştigal görülürdü. Dünyanın Yuan’ı bir rezerv olarak kabul etmesinden önce on yıllar geçmesi gerekeceğini ileri sürerlerdi. Yuan, dönüştürülebilir bir para birimi değildi.

 

2016 yılında Çin, Uluslararası Para Fonu tarafından döviz kuru sepetinde hesaplanan IMF Özel Çekme Hakları’nın önde gelen beş döviz kuru bileşeninden biri olarak kabul edildi. Bu adım, Yuan’a, uluslararası kabul görmek adına büyük bir itki gücü kazandırdı.

 

2004 yılından önce Yuan’a Çin’in dışında izin verilmemekteydi. O zamandan beri Çinli para otoriteleri, Yuan’ın uluslararasılaştırılması için titiz bir temel oluşturdular. SWIFT’e (Dünya Bankalar Arası Finansal İletişim Kuruluşu) göre, RMB’nin uluslararasılaşması, üç aşamada gerçekleşiyor: birinci olarak ticaret finansmanı, ardından yatırım ve uzun vadede rezerv para birimi. Şimdiyse bu “uzun vade” giderek kısa vade haline geliyor; keza Çin, Yuan’ın uluslararasılaşmasına ilişkin ekonomistlerin beklentilerini aşmış durumda. Yuan’ın önümüzdeki birkaç yıl içerisinde Euro’yu da geride bırakarak küresel bir çıpa veya rezerv para birimi haline gelme olasılığı, ABD Hazinesi, Federal Rezerv ve Wall Street Bankaları’nın alarm verdiği şeyin ta kendisi.

 

2016 yılındaki bir raporda, HSBC bankası, 2012 yılından beri Yuan RMB’nin dünyanın beşinci en yaygın kullanılan ödeme para birimi haline geldiğini aktardı.

 

İki yıl önce, 2015 yılı Ekim ayında Çin, Çin Uluslararası Ödemeler Sistemi’ni (CIPS) başlattı. SWIFT ile bir işbirliği anlaşması imzalarken, ABD’nin Çin’e yönelik yaptırımlarının SWIFT’ten bağımsız bir şekilde işlemesi durumunda potansiyel bir seçenek sunuyor. 2012 yılında Washington’un Belçika merkezli özel SWIFT uluslararası bankacılık takas sistemi üzerindeki (ki banka kurumları arasındaki tüm uluslararası işlemler bunun üzerinden geçer) İran’ın tüm bankaları için uluslararası takasın bloke edilmesi doğrultusundaki baskısı sonucunda İran’ın ülke dışındaki 100 milyar doları donduruldu ve petrol ihraç etme yeteneği sekteye uğradı. Bu konu ne Pekin ne de Moskova’da gözden kaçmadı – özellikle de ABD’nin çılgın kongre üyeleri, 2014 yılından sonra Rus bankalarına karşı SWIFT muafiyeti talebi ettiler.

 

Bu senenin Mart ayında Rusya merkez bankası yöneticisi Elvira Nabiullina şöyle bir açıklamada bulundu:

 

“Kendi ödeme sistemimiz üzerinde çalışmayı bitirdik ve eğer bir şey olursa SWIFT formatındaki tüm operasyonlar ülke içinden çalışacak. Bir alternatif ürettik.”

 

Yeni para birimi mimarisinin yaratılması

 

Çin’in devasa Kemer-Yol Girişimi’nin mali talepleri, trilyonlarca dolara ulaşıyor. Sadece Asya’da Asya Kalkınma Bankası, önümüzdeki yıllarda bu ekonomileri etkin bir büyüme düzeyine getirmek için 8 trilyon dolarlık yatırıma ihtiyaç olduğu tahmininde bulunuyor. Pekin’in Asya Altyapı Yatırım Bankası’nı (AIIB) geçen sene kurması, BRI projesi için uluslararası finansmanı sağlamak doğrultusunda büyük bir adım oldu.

 

2016 yılı Nisan ayında Çin, Yuan üzerinden büyük bir uluslararası altın fiyatlandırma ve altın ticareti merkezi olarak Çin Halklar Bankası bünyesinde Şangay Altın Takası’nı kurmak doğrultusundaki kararını açıkladı. Bankadaki işlemler doğrudan altın üzerinden yapılacaktı. Dahası, Çin’in altın üzerinden günlük yuan-temelli fiyat sabitleme başlatma kararı da, son kertede Londra’nın altın üzerindeki başat konumun bozabilir. Keza Londra’nın altın sabitleme sistemi, yıllardır dünyadaki altın fiyatlarını manipüle etmekle suçlanıyordu.

 

Kemer-Yol Girişimi’ni açıklarken Çin hükümeti Avrasya ülkeleri üzerinden geçen yüksek hızlı demiryolu projelerinin güzergahlarının artık ücra, erişilmez (ancak çok fazla işlenmemiş altın rezervi bulunan) bölgeleri de BRI üzerinden dünya piyasalarına bağlayacağını açıkladı.

 

Çin ile Rusya’nın şu anda yaptıkları şey, ABD dolarına zarar vermek üzere bir saldırı değil. Bu zaten hiç mümkün değil ve kimseye de yarar sağlamayacak. Asıl mesele; kendilerini ABD Hazinesi ve Wall Street bankaları ile hedge fonlarının giderek daha sık rastlanan finansal saldırılarından korumak isteyen diğer ülkeler için bağımsız ve alternatif bir rezerv para birimi yaratmak. Bu, ulusal egemenliğin kritik bir boyutunun inşa edilmesiyle ilgili bir durum; keza bugün dolar sistemi, dünyanın geri kalanının ekonomik egemenliğini harap etmek için kullanılıyor. Henry Kissinger’ın 1970’li yıllarda söylediği iddia edildiği üzere: “Eğer parayı kontrol ederseniz, tüm dünyayı kontrol etmiş olursunuz.”

 

Çin hükümetinin bugünlerde yaptığı açıklama (Çin-Rusya arasında doğrudan ödemeye-karşı-ödeme sisteminin BRI’nin diğer ülkelerine doğru genişletileceği), bu alternatif parasal sistemin –politik açıdan tartışmalı ABD dolar sisteminden bağımsız olarak- Avrasya uluslarını Washington’dan ve AB’nin mali savaşından önümüzdeki yıllarda uzak tutabilen altın destekli bir alternatif- titiz bir şekilde inşasına bir tuğla daha ekliyor.

 

Washington’un işte tam da bu noktada kafası karışık. Seçenekleri günbegün eriyor. Askeri, finansal, siber savaş, renkli devrim – bunların tümü, finansal bir oligarşinin çıkarları doğrultusunda kendi endüstriyel ve insan gücü üssünün yok olmasına izin veren bir ülkede giderek gücünü yitiriyor. Roma İmparatorluğu Dördüncü Yüzyıl’da işte tam da bu şekilde çöktü. Tıpkı 1914-1945 yılları arasında Britanyalıların ve tarih boyunca borç esareti içerisindeki her imparatorluğun başına geldiği gibi…

 

 

*F. William Engdahl, stratejik risk danışmanı ve akademisyendir. Kendisi Princeton Üniversitesi’nde siyaset bilimi mezunudur ve petrol ve jeopolitiğe dair çok satan kitapların yazarıdır. “New Eastern Outlook” adlı online bir dergiye de yazı yazmaktadır.

 

Kaynak: https://www.globalresearch.ca/china-ruble-settlement-and-the-dollar-system/5614677

Genel

Fransa-Almanya ikilisi: Endüstriyel çıkarlar ve Askeri farklar

alm-fr

Justyna Gotkowska 

 

26 Eylül günü, yani Almanya’daki parlamento seçimlerinden iki gün sonra, Fransa cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Paris’te Sorbonne Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada, AB’nin reformuna dair vizyonunu sundu. Konuşmasında ayrıca, Avrupa askeri müdahale gücü ve ortak bir AB savunma bütçesi yaratılması gibi güvenlik ve savunmaya dair öneriler yer alıyordu. Almanya’nın Macron’un vizyonuna dair yanıtı kritik. Bu zamana değin güvenlik ve savunma, Fransa ve Almanya’nın ortak bir zeminde buluşabildiği ve son yıllarda AB’de ortak öneriler sundukları birkaç alandan biri oldu. Bu, iki ülkenin ikili askeri işbirliğini olumsuz yönde etkileyen stratejik kültür farklılıklarına rağmen mümkün oldu. Fransa’nın halihazırda Avrupa askeri işbirliğini güçlendirmeye yönelik önerileri, mevcut tavizlerin ötesine geçiyor ve Almanya’da bir takım ihtilaflar yaratacak. AB’nin reformuna dar Fransa-Almanya arasında olası bir anlaşmaya dahil edilseler bile, Almanya tarafından gerçek anlamda desteklenmeyecek. Aynı zamanda, iki ülke arasında güvenlik işbirliği farklı bir alanda –silah endüstrisinde- gelişecek.

 

Fransa ve Almanya’nın Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası’na dair önerileri

 

Fransa-Almanya arasında AB içinde güvenlik işbirliğinin güçlendirilmesine yönelik tartışmalar, 2016 yılındaki Brexit referandumundan sonra şiddetlendi. Avrupa projesine dair bir krizle karşı karşıya kalan Fransa ve Almanya, AB içinde daha fazla entegrasyona onay verilebileceğini ve bunun hızla gerçekleşebileceğini göstermek istediler. AB’nin güvenlik ve savunma politikası, Paris ve Berlin’in en düşük ortak paydayı bulabilecekleri sayılı birkaç alandan biri oldu. 2016 yılında, Fransa ve Almanya’nın savunma ve dışişleri bakanları, Avrupa Komisyonu’nun desteğiyle, AB’nin Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası’nda yeni girişimlerin geliştirilmesini tetikleyen öneriler gündeme getirdiler. Bunun sonucunda, 2017 yılında, Avrupa Konseyi şöyle bir karar aldı: (1) mümkün olduğunca daha küçük bir üye devlet grubu içinde daha yoğun bir savunma işbirliği gerçekleştirmek için kalıcı bir yapısal işbirliğini harekete geçirmek (PESCO); (2) çok-taraflı silahlanma ve Ar&Ge programlarını ortaklaşa finanse etmek için bir Avrupa Savunma Fonu’nun (EDF) başlatılması; (3) AB içinde ulusal askeri yeteneklerin geliştirilmesini koordine etmek için eşgüdümlü bir yıllık savunma değerlendirmesi (CARD) yapılması.

 

AB’nin güvenlik politikasının güçlendirilmesine yönelik olarak Fransa’nın hevesleri bunun da ötesine gidiyor ve Macron’un vizyonu bunun göstergesi. Fransa cumhurbaşkanına göre, AB, ABD’nin Avrupa’dan aşamalı ve kaçınılmaz kopuşuyla ve kalıcı hale gelen bir terörizm olgusuyla karşı karşıya kalıyor. Fransa açısından güney komşusu, AB’nin güvenlik ve savunma politikası için öncelik alanı olarak ortaya çıkıyor. Dolayısıyla, Fransa, NATO’yu tamamlayacak şekilde askeri eylem için AB’nin otonom kapasitesinin geliştirilmesini destekliyor. Mevcut Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası girişimlerini (PESCO ve EDF) desteklemenin ötesinde, Macron, bir Avrupa müdahale gücü, ortak bir savunma bütçesi ve ortak bir askeri doktrin yaratmayı savunuyor.

 

Fransa-Almanya arasındaki askeri işbirliğinin sınırları

 

Son iki yılda ortak CSDP önerilerini gündeme getirmesine rağmen, Fransa ve Almanya’nın AB’nin güvenlik ve savunma politikasını geliştirmedeki hedefleri ciddi anlamda değişkenlik arz ediyor. Fransa, güvenlik ve savunma politikasını tamamlamak için, AB’nin güney komşularında (Afrika, Orta Doğu) kriz yönetim operasyonlarında kullanılabilecek finansal ve askeri araç ve mekanizmaların yaratılmasıyla ilgileniyor. Dolayısıyla Paris, CDSP’nin geliştirilmesinde iddialı hedefleri savunuyor. Askeri ve siyasi olarak entegre olmaya hazır olan daha küçük çaplı ve daha münhasır bir üye devlet grubu yaratmayı ve ortaklaşa askeri müdahaleler gerçekleştirmeyi istiyor. Aynı zamanda, ortak AB bütçesinden bu tür operasyonlar için daha fazla finansal destek sağlamayı hedefliyor. Bölgesel krizleri ve çatışmaları çözmede askeri araçları kullanmak konusunda çekimser olan Almanya ise, çok farklı sebeplerle AB’nin savunma ve güvenlik politikasını geliştirmekle ilgileniyor. Bir yandan Berlin Avrupa’nın askeri yeteneklerini güçlendirmeye dönük genel bir ihtiyaç görüyor ve bu konuda ABD’den de baskıyla karşılaşıyor. AB’nin askeri olarak daha fazla entegre olmasını savunan söylem (NATO içinde popüler olmasa da), kısmen içsel sebeplerle kullanılıyor: Bundeswehr’i güçlendirmek için halk desteği yaratmak ve askeri harcamaları artırmak. Öte yandan, (bölgesel) askeri işbirliğinin çekirdeği olarak Bundeswehr’le silahlı güçlerin yapısal entegrasyonuna dair AB kavramlarını teşvik etmek suretiyle Almanya kendi siyasi, askeri ve endüstriyel konumunu güçlendirmek istiyor. Bununla birlikte, görünen o ki Berlin, bu tür entegre yapıları işler hale getirmektense onları yaratmakla (ve kendi konumunu iyileştirmekle) daha çok ilgileniyor.

 

Bu farklılıklardan dolayı Paris son yıllarda Birleşik Krallık’ı hem kriz yönetim operasyonları hem de eğitim ve tatbikatlar için öncelikli bir ortak olarak gördü. İkili askeri işbirliği, 2010 yılında Lancaster House Antlaşmaları’nın imzalanmasının ardından hızla gelişti. Aynı zamanda Berlin, Benelüks ülkelerinden ve Kuzey ve Orta Avrupa’dan daha küçük çaplı ortaklarla askeri entegrasyonu sürdürmeye odaklandı. Paris ile Berlin arasındaki stratejik farklılıklar ise, ikili askeri işbirliğinin derinleştirilmesinin önünde bir engel oldu. Fransa-Almanya Tugayı gibi “amiral gemisi” gibi görülen işbirliği projeleri, Berlin açısından çok daha önemli oldu – Avrupa’da barışın sürdürülmesi ve Fransa-Almanya uzlaşısının bir sembolü olarak. Paris açısından, tam operasyonel olarak kullanılmayan bu sembolik projelerin değeri azalıyor. Dolayısıyla 2013 yılında Fransa, Fransa-Almanya Tugayı’nın bir parçası olarak Almanya’da konuşlanmış olan 110. Piyade Alayı’nı lağvetme kararı verdi. 2016 yılında ise, tugayın Fransız ve Alman kısımları, Fransa ve Almanya’nın ulusal birlik karargahlarının emri altına girdi.

 

Paris ve Berlin arasındaki uyuşmazlıklar, aynı zamanda tehdit ve sorun algılarını da içeriyor. Afrika ve Orta Doğu, Fransa açısından her zaman için stratejik önemi haiz olmuştur ve Fransız bakış açısından bu bölgeler Fransa’nın (ve Avrupa’nın) bir kriz veya çatışma anında askeri müdahalesini gerektirmektedir. Buna karşın Almanya, Kırım’ın Rusya tarafından ilhakının ardından, silahlı kuvvetlerin ulusal savunma modeline yavaşça geri dönme ihtiyacını hissetti. NATO’da Almanya, Bundeswehr’i NATO savunma planlama sürecine (NATO’nun doğu kanadının savunmasını odak noktasına koymak suretiyle) uyarlamak istediğini açıkladı. Doğu kanadındaki yeni gerçekliklere Alman silahlı kuvvetlerinin aşamalı bir şekilde yeniden uyarlanması, Bundeswehr’in yakında açıklanacak olan yeni kavramında yer alacak. AB’de Almanya, kalıcı yapısal işbirliği modeli dahilinde daha kapsayıcı bir Avrupa savunma entegrasyonu modelini benimsedi. Amacı, bunu AB çapında bir siyasi proje haline getirmek ve kısmen Fransa’nın heveslerine karşı durmaktı. Almanya, son yıllarda Afrika’daki askeri müdahalesini genişletti (halihazırda EUTM ve MINUSMA misyonlarında 1000 Alman askeri görev alıyor). Ancak halen personelin eğitimi, taşınması veya korunmasıyla sınırlı durumda. Almanya aynı zamanda Fransa ile Sahel bölgesindeki ülkelerin silahlı kuvvetlerinin eğitim veya silah takviyesi yoluyla ulus-ötesi terörizmle mücadele karşısında desteklenmesi konusunda işbirliğine hazır. Avrupa müdahale gücü, ortak savunma bütçesi ve AB’nin Cumhurbaşkanı Macron’un öne sürdüğü askeri doktrini, Berlin’deki yeni hükümet nezdinde pek kabul görmeyecek. Keza bu hükümette Yeşilller’den bir üye muhtemelen Federal Dış Ofis’e başkanlık edecek. Yeşiller, AB ile işbirliğini güçlendirilmesini destekleseler de, askeri müdahalelere karşılar. Aynı zamanda, kalkınma ve ekonomik işbirliği gibi yumuşak araçların kullanılmasından yanalar. Bununla birlikte, Macron’un Avrupa savunmasına dair bazı önerilerinin yumuşatılabileceği ve AB’nin reformuna dair Fransa-Almanya arasında gelecekte daha geniş çaplı bir anlaşmaya dahil edilebileceği de gözden kaçmamalı. Bununla birlikte, AB çapında kabul görüp görmeyeceklerini zaman gösterecek.

 

AB içinde Almanya-Fransa’nın endüstriyel açıdan itici gücü

 

Bununla birlikte, AB’de güvenlik ve savunma politikasıyla alakalı olarak Paris ve Berlin’in uzlaştığı bir alan var. Her iki ülke de, Avrupa çapında bir savunma teknolojik ve endüstriyel üssü (EDTIB) kurulmasını var güçleriyle destekliyorlar. Her iki ülke de, silah ve askeri ekipman için ortak bir piyasa kurulmasını, ulusal savunma bütçelerinde saydamlık sağlanmasını ve silahlı güçlerinde modernleşme planları geliştirilmesini, çoklu silah programlarına AB fonları verilmesini ve Avrupa silah endüstrisinin konsolidasyonunu istiyorlar. PESCO, CARD ve EDF gibi yeni CDSP araçları, bu amaca (ve başka amaçlara) yönelik. Paris ve Berlin, AB çapında, Avrupa dışından en büyük silah endüstrileriyle başarılı bir şekilde mücadele edecek nitelikte AB şampiyonları yaratmak istiyorlar. Dolayısıyla, CSDP girişimleri büyük oranda, Fransa ve Almanya’nın da aralarında olduğu Avrupalı grupların ve Fransa ve Almanya’nın en büyük savunma şirketlerini işine yarayacak. Diğer AB üye ülkelerinden uzmanlaşmış ve teknolojik olarak ileri şirketler, tedarik zincirleri içinde kendilerine pay bulabilirler. Ancak daha küçük çaplı ve teknolojik olarak daha az ileri şirketler için bu tür bir vizyon, Avrupa silah piyasasından aşamalı bir şekilde çıkmak anlamına gelecektir.

 

Brexit’in ardından Paris ve Berlin birbirlerini, silahlanma işbirliğinde öncelikli ortaklar olarak görüyorlar. Fransa-Almanya arasında bu sene 13 Temmuz günü gerçekleşen Savunma ve Güvenlik Konseyi toplantısının ardından sunulan iddialı işbirliği planında da bu net bir şekilde ortaya konmuştu. (Konsey’de Fransa cumhurbaşkanı, Alman şansölyesi, savunma ve dışişleri bakanları, Bundeswehr Genel Müfettişi ve Fransız Genelkurmay Başkanı yer alıyor). Bu plan, Fransa ve Almanya’nın ortaklaşa izlemek istedikleri birçok silahlanma projesini listeliyor: yeni nesil ana muharebe tankı ve topçu sistemi, bir donanma devriye sistemi, Avrupa çapında bir insansız hava aracı, yeni nesil bir muharebe jeti. Bazı öneriler (ana muharebe tankı, insansız hava aracı) yeni değil, bazıları ise tamamen yeni (yeni nesil muharebe jeti). Bu projelerin uygulanıp uygulanamayacağını zaman gösterecek. Bununla birlikte, Konsey’in kararları, Fransa ve Almanya’nın Avrupa silah endüstrisinin geleceğini şekillendirmeye dair heveslerini gösteriyor.

 

2000 yılında EADS grubunun (üç yıl önce ismi Airbus Group olarak değişti) kurulmasıyla ve 2001 yılında MBDA grubunun tesisiyle sonuçlanan Batı Avrupa silah endüstrisindeki konsolidasyon dalgasının ardından, yeni konsolidasyonlar ufukta. İlk adım, Alman KMW’nin Fransız Nexter ile birleşmesi oldu – bu şirketler, kara birliklerine yönelik sistemler üretiyordu (KNDS Group halihazırda yeni nesil ana muharebe tankı projesinden sorumlu). Almanya’nın bakış açısına göre, silah endüstrisinde Avrupa çapındaki konsolidasyondan bir geri adım atılmadı. Hükümet’in 2015 yılındaki stratejisinde de bu durum belirtildi. Berlin de Paris de bu sektördeki pozisyonlarını sürdürüp (birlikte) güçlendirmek için yoğun bir çaba içerisine girecekler.

 

Kaynak: https://www.osw.waw.pl/en/publikacje/analyses/2017-10-04/franco-german-tandem-eus-security-policy-industrial-interests-and

Genel

Ülkelerin zeka katsayıları ve bunun sonuçları

2-iq-map-of-the-world-2

James Thompson

 

İnsanların zeka katsayısı (IQ) meselesini tartışmaları iyi bir şey. Freed Reed’in paylaşımı çok fazla yoruma yol açtı ve tüm bunları teker teker yanıtlamam zor. Burada argümanının ana başlıklarını ve bazı ilgili araştırmaları ortaya koyuyorum.

 

Reed’in paylaşımına dair özetim şu şekilde:

 

Zeka önemlidir. Zeka konusundaki araştırmalar da önemlidir ve sosyal politikayı etkileyebilir. Amerikalı siyahilerin, İrlandalıların ve Meksikalıların benzer zeka katsayıları ancak farklı sonuçları vardır. Bazı ülkeler için IQ sonuçları ciddi anlamda gözden geçirildi; dolayısıyla zeka konusunda alınan tedbirler güvenilmez. Maya yerlilerinin mevcut sakinlerin düşük zeka katsayılarına oranla kültürel başarıları oldu; mevcut araştırmalar ise Avrupa’da istihbaratın hem düştüğünü hem de yükseldiğini gösteriyor. Yükselmesinin sebebi, Flynn Etkisi. Yani, tedvirler güvenilmez olup antik Yunan düşünürleri son derece zekiydi ve Flynn Etkisi’nin ima ettiği gibi hiçbir şekilde donuk değildi. Hindistan’ın zeka katsayısı, Hindistan’ın kültürel başarılarından dolayı 81 olamaz. Meksikalılarla Amerikalılar arasında zeka anlamında görünür bir fark söz konusu değil. Aynı şekilde Tayvan, Vietnam veya Tayland sakinleri arasında da. Peki, modernite altyapısını işletmek için gerektiği düşünülen zeka katsayısı nedir?

 

Burada ele alınacak ilk konu, korelasyon. Korelasyonları en iyi şekilde anlamak için dağılım grafiklerine bakmak gerekir. Birlikten daha az olan herhangi bir korelasyonun farklı veri noktaları, trend hattı boyunca dağılacak. Bazı ülkeler, farklı sebeplerden dolayı uç değerler sergileyecek ve bunların tümünün tartışılması gerekiyor. Örneğin, zeka katsayısı ve GSYİH arasındaki alışıldık bağlantı, iki ana yapıyla değiştirildi: petrol ve turizm. Bununla birlikte, başka sebepler de var ve tüm uç değerler takip edilmeye değer. Neden böyle olduğuna dair test edilebilir varsayımlar ortaya koymak gerekiyor. Elbette bu varsayımların tüm veri seti üzerinde test edilmesi gerekiyor. Korelasyon güçlü olsa bile –örneğin 0,8- halen farklı vakalar (istatistik jargonuna göre, büyük artıklar) olacaktır. (Bkz. http://www.unz.com/jthompson/the-grand-sweep-of-history)

 

Farklı bir veri noktası, genel bir korelasyonu ortadan kaldırmıyor. Eğer çok fazla farklı sonuçlar varsa, korelasyon düşürülüyor. Eğer tüm sonuçlar birbirinden farklıysa, bu durumda tartışılacak bir korelasyon da yok demektir. Münferit durumlar, genel bulguları çürütmez. Hayatta daha sonra başarı elde etmenin mükemmel bir göstergesi olan zeka test, her zaman en başarılı bireyi tespit etmeyecek. Bu konuda mutlaka dikkat çekilecek istisnalar olacaktır. Ülkelerin zeka katsayıları ile ulusal başarıları arasındaki bağıntı hakkındaki ilgili araştırma için, Rindermann’ı okumanızı öneririm: https://docs.google.com/document/d/1LCFQWcfhcjPz60xYifkjjaQ6cZeEasYKqMUdDoVnJxo/edit

 

Flynn Etkisi, Woodley Etkisi’yle birlikte var olur. Takriben 1870 yılından beri Flynn Etkisi daha güçlü olmuştur: on yılda bir görünür 3 puan. Woodley etkisi daha zayıftır: on yılda bir yaklaşık 1 puan. Flynn’ı gübre etkisi, Woodley’i ise bitki genetiği etkisi olarak düşünün. Gübre etkisi, zengin ülkelerde unutulup giderken, yoksul ülkelerde –her ne kadar arzu edilir hızda olmasa da- devam ediyor. Genetik etkisi, temel yeteneklerde sürekli ve peyderpey bir azalış sergiliyor. İstihbarat testleri ise, hayat başarısı için yüksek kestirimci değere sahip yetenekleri tespit etmede iyi; ancak –spesifik alt-testlere odaklanılmazsa- tarihi kıyaslamalar yapmada o kadar iyi değil. Zeka katsayısının yüzdelik dilimi, altmış yıldır oldukça iyi şekilde destekleniyor. Bu konuda çok fazla araştırma mevcut. Jim Flynn, bu konuda yeni araştırmacıların –örneğin Elijah Armstrong- çoğuyla birlikte çalışıyor. Bu, bir nevi teknik ancak çok ilginç bir mesele.

 

İlgili şu makaleleri okuyabilirsiniz:

 

http://www.unz.com/jthompson/105-years-of-flynn-effect-very-fluid

 

http://www.unz.com/jthompson/what-do-iq-researchers-really-think-about-the-flynn-effect

 

Ülke toplamları değişebilir, ancak eğer ilk örnekler az ise ve pek temsil niteliğine sahip değilse böyle bir durum beklenebilir. İyi örgütlenmiş ülkeler, daha az örgütlü olanlara kıyasla daha iyi veriler sağlar. Sonuçlarda daha fazla veri ortaya çıktıkça, ortam daha net bir hal alacak. Bu sebepten dolayı tüm Lynn veri tabanı halka açıldı ve sürekli iyileştirilip genişletiliyor. Yapılması gereken çok daha fazla çalışma var – özellikle de uluslararası sınavlardan elde edilen bilim ve matematik sonuçlarından elde edilen bilişsel tahminlere ilaveten.

 

Bu konuda incelemek isteyebilirsiniz: http://www.unz.com/jthompson/world-politics-guide-2017

 

Bu tartışma çerçevesinde, Meksika için Lynn veri tabanının sadece 3 araştırmaya referansta bulunduğunu belirtmek gerekiyor. Üçü de 6-13 yaş aralığındaki çocuklarla ilgili. Bunu, Ulusal IQ veri tabanı üzerinde 80 ila 88 aralığında, ortalama 85 IQ düzeyinde görebilirsiniz. Yetişkinlere dair veriler daha da iyi olacaktır. Ancak, PISA, TIMSS ve PIRLS verilerine dair kısa süre önce yapılan bir analizde, 88’e ilişkin sonuçlardan sapan bir zeka katsayısı ortaya çıktı. Benzer şekilde ABD’ye ilişkin zeka katsayısı da 99,6. Bu noktada bakınız: http://www.unz.com/jthompson/migrant-competence

 

Bilişsel kapitalizm ve yüksek becerinin kökleri

 

Birkaç yüzyıldır yapılan tarihi kıyaslamaları sürdürmek daha zor, ancak imkansız değil. Rindermann ile birlikte tarihi kültürel soylara ilişkin tedbirleri iki zaman sürecine yerleştiriyoruz: son yüzyıl için Nobeller ve İ.Ö. 800 yılından beri (Antik Yunan etkisi) başlıca bilim adamları. Her iki zaman süreci de modern çağın iktisadına bir katkıda bulundu. Ancak, Yunanistan artık entelektüel dünyanın merkezi değil – keza Mayalar da öyle. Başarıları, yaşadıkları zaman için yeterince gerçekti. En iyi düşünürleri halen saygı görüyor; ancak bir ülkenin mevcut zeka katsayısı her zaman için atalarının yeteneklerini gösteren iyi bir kılavuz değildir. Eğer halklar kendi iradelerinden çıkıp yerlerine yeni gelenleri koyarlarsa, genel entelektüel düzey değişebilir. Öte yandan, eğer yerleşik bir topluluğa dair seçim, yeterince güçlü olmazsa, bu durumda entelektüel düzeyler 8 ila 16 kuşağa çıkabilir. Bu da kendi başına ilginç bir başka hikayedir.

 

Kızılderililerin ortalama 80 olan zeka katsayıları 26 adet araştırmayı temel almıştır; dolayısıyla oldukça iyi incelenmiştir. Ancak, ABD’den çok daha farklı olarak hangi eyaletin ölçüldüğüne bağlı olarak bir değişkenlik söz konusudur. Kast sistemi farklılıklar yaratır. Kuzenler arasında evlilik oranı da keza aynı şekilde.

 

Bu noktada ilginizi çekebilecek çalışmalar için, bkz.

 

http://www.unz.com/jthompson/the-heterogeneous-states-of-india

 

http://www.unz.com/jthompson/more-sex-cousin

 

http://www.unz.com/jthompson/inbreeding-two-tribes

 

Doğal olarak, her ülkeden bazı zeki insanlar çıkar: Fark yaratan, bu zeki insanların o ülkelerdeki oranıdır. Ülkenin çan eğrisinden bekleyeceklerinizde herhangi bir büyük sapma olması ise, bu ülke için bertilen ortalama değerden şüphe duyulmasına yol açar. Bu konuda daha fazla bilgi için, bkz. http://www.unz.com/jthompson/the-scrabble-for-africa

 

“Meksikalılarla Amerikalılar arasında zeka açısından görünür hiçbir fark yok; tıpkı Tayvan, Vietnam veya Tayland vatandaşları arasında olduğu gibi.” Bu konuda pek bir yorum yapamam. Tek söyleyeceğim, sosyal etkileşimin, zekaya dair tahminler yapmak için her zaman mümkün veya arzu edilebilir olmadığıdır. Daha mantıklı olanı ise, teknik inovasyon oranlarına, patentlere, bilimsel yayınlara ve benzerlerine bakmaktadır. Ancak, eğer bu ülkelerin başarılarında ve toplumların işleyişinde herhangi bir fark yoksa, bu geçerli bir nokta olacak. Eğer yukarıda sözü edilenler üzerinde herhangi bir fark yoksa, bu durumda zihinsel yetenek ile toplumsal sonuçlar arasındaki benzerlikler zayıflayacak ve muhtemelen boşa çıkacak. Ancak, ulusal zeka katsayıları ile ekonomik sonuçlar arasındaki genel bağıntı oldukça iyi destekleniyor.

 

Ortalama zeka katsayısının modernite altyapısının işletilmesi için gerekli olduğunu düşündüren nedir?

 

Bu ilginç soru çok fazla tartışıldı. Araştırmalara göre, ulusal bir ekonomide en zengin kişilerin etkisi, GSYİH üzerinde orantısız şekilde olumlu bir etki doğurdu. Rindermann ile birlikte, her ülkenin en zeki %5’lik diliminin bu zamana kadar en büyük katkıyı yaptığını öne sürdük. Ancak, elbette daha düşük yeteneğe sahip birçok kişiden de en zengin kesimin keşifleri ve stratejilerini uygulamaları talep ediliyor. Bunun iki tane destekleyici tekrarı oldu.

 

Bu konuda daha fazla bilgi için şunu okuyabilirsiniz: http://www.unz.com/jthompson/is-smart-fraction-as-valuable-as

 

Bu temelden yola çıkarak, ülkelerin 120 ve üstü IQ’ya sahip olanlara bel bağladıklarını söyleyebilirsiniz. Bunlar, “kolej formatı” eğitimi izleyen insanlardır ve bu eğitim çerçevesinde kendilerine sağlanan referansları okurlar, bunun kendileri açısından etkilerine dair çözüm üretirler. Bu süreçte de onları yönlendiren şeyler; bir rehber öğretmen ve sınav sonuçlarıdır.

 

ABD, bu tür çalışmaları yapmaları için halkının %8’ine güvenebilir. Eğer ülkeler bu tür insanları bulur, onları elde tutar ve uygun yerlere konuşlandırırsa, yardımcılardan oluşan iyi bir piramit inşa ederse, bu durumda ilgili ülkenin iyi bir performans gösterme olasılığı yükselir. Ancak küresel rekabet açısından bakıldığında, ülkelerin gerçek anlamda refaha erişmeleri için 130’un üzerinde IQ’ya sahip çok fazla insana gereksinimi vardır ve bu tür insanlar, daha fazla gelir sahibi olacakları en güçlü ekonomilere doğru göç etmeye meyillidirler. Dolayısıyla, daha az muktedir ülkeler genellikle en zeki vatandaşlarını ellerinden kaçırırlar. ABD, bu tür çalışmayı yapması için vatandaşlarının %2’sine bel bağlamaktadır; Meksika ise %0,3’üne.

 

Ancak, buna yanıt vermek için yaklaşık bir hesaplama yapmak yararlı olacaktır ve ilk tahminlere göre, mantıklı bir yaşam standardına erişmek için ulusal çapta 93 düzeyinde bir IQ’ya ihtiyaç vardır. Eğer genel ülke veri tabanının farklı zeka düzeylerine sahip ülkeler arasında bir fark sergilememesi durumunda, zeka düzeylerinin gündeme geldiği konusunda hemfikirim.

 

Ekonomiler küreselleştikçe, inovasyon ve güçlenen ekonomiler için gereken rakam muhtemelen daha da artmaktadır. Aynı zamanda, kullanıcılarından fazla zeka talep etmeksizin çok fazla gerekli şey yapan ürünler ortaya çıktı. Mobil telefonlar, daha önceleri yüksek becerili programlama yetenekleri gerektiren işlevleri yerine getirebilir. Şimdilerde tüm kullanıcılar parmaklarını kullanarak her şeyi yapabiliyorlar. Otomobiller bir zamanlar karmaşıktı ve titiz bir bakım gerektiriyordu. Şimdilerde çok daha güvenilirler (her ne kadar bilgisayar rehberliği olmaksızın hizmet vermeleri daha zor olsa da). Otomatik yazar kasalar, her şeyleri piktogramlar temelinde yapıyorlar; dolayısıyla bir toplum, bir nebzeye kadar diğerlerinin problem çözme yeteneği temelinde işliyor. İyi haberler derhal etrafa yayılıyor.

 

Küreselleşme, inovasyon yapmayan ancak var olan yenilikleri kullanan ülkelerle kıyaslandığında yenilikçi ülkelerin çok daha zenginleşmesine yol açabilir. Gökdelenler bir zamanlar inovasyon sayılıyordu; şimdiyse oldukça yaygınlar. Bununla birlikte, yenilikçiler, modernitenin faydalarını ilk olarak elde edecek olanlardır ve muhtemelen bundan en çok onlar faydalanacak.

 

http://www.unz.com/jthompson/county-iqs-and-their-consequences/

Genel

Yükselen Bir Hindistan’ın Statü Arayışları ve Bu Duruma Çin’in Tepkisi

27-1

XIAOYU PU

 

Mayıs 2016’da, Hindistan Cumhurbaşkanı PranabMukherjee Çin’e resmi bir ziyarette bulundu ve gezisi sırasında Hindistan ile Çin arasındaki ilişkileri derinleştirmek için ‘insan merkezli ortaklık’ önerdi (1). Bu başarılı gezi, her iki ülkenin liderlerinin ilişkileri yeni bir seviyeye çıkarmaya çalışmaları nedeniyle, Hindistan ve Çin arasında giderek artan bir şekilde gerçekleşen üst düzey ilişkilerden sadece biridir. 23 Haziran 2016’da, Çin Devlet Başkanı XiJinping ve Hindistan Başbakanı Narendra Modi, Taşkent’deki Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ/SCO) zirvesinde bir araya geldiler. Xi, SCO’ya katılma yükümlülüğünün imzalanması konusunda Hindistan’ı tebrik etti ve Çin’in SCO çerçevesinde Hindistan ile işbirliğini ilerletmeyi dört gözle beklediğini söyledi (2).

 

Bununla birlikte, birkaç gün sonra, Hindistan’ın Nükleer Tedarikçiler Grubuna (NSG) girme teklifi Seul’de reddedildi. Yayınlanan rapora göre, Çin, Brezilya ve diğer bazı üyeler, Hindistan’ın kabul edilmeden önce Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’nı imzalaması konusunda ısrarcı oldular. Haberler Hindistan’a ulaştığında birçok Hintli Çin’e karşı öfkeliydı (3). Hindistan’ın ABD’ye resmi olarak destek vermesi nedeniyle Hindistan’ın NSG’ye kabul edileceğine ve NSG’ye kabulü engelleyen tek ülkenin ise Çin olduğuna inanıyorlardı (4). Bununla birlikte, kıdemli bir Çinli diplomata göre Çin, Hindistan’ınNSG’ye girmesine karşı gelmemişti.

 

Çin, NSG üyeliği kriterleri ve Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’nın kapsamı konusunda endişe duyuyordu (5). Daha sonra, Hindistan hükümetinin üç Çinli gazeteciyi sınırdışı etme niyetine yönelik yaptığı açıklama, Çinli bir ulusalcı yayın organı olan Global Times tarafından aşırı reaksiyon sonucu oluşan bir misilleme olarak yorumlandı (6). Bu gelişmeler, 21. yüzyılda hem işbirliği yapan ve hem de rekabet halinde olan bu iki Asya gücü arasında giderek daha karmaşık bir hale gelen ilişkiyi göstermektedir. Bu ülkelerin ikili ilişkileri çok yönlü, karmaşık ve bazen de yönetilmesi zor bir hale gelmiştir.Hindistan ve Çin’in birbirine paralel bir şekilde yükselişi 21. yüzyıldaki en önemli stratejik gelişmelerden biridir. İki Asyalı dev arasındaki ilişki, yeni yüzyılda ortaya çıkan küresel düzeni şekillendirmede belirleyici bir rol oynayacaktır. Batı, Hindistan’ın yükselişini memnuniyetle karşılarken, Çin’in yanıtı daha kararsız olmuştur.

 

Bu makale aşağıdaki argümanları yapmaktadır. Birincisi, yükselen bir güç olarak Hindistan, küresel sahnede tercih ettiği statü hakkında karmaşık sinyaller göndermektedir. Daha spesifik ifade edilecek olursa, Hindistan gelişmekte olan ülkelerle dayanışmayı sağlamaya çalışırken aynı zamanda Büyük Güç statüsü için de mücadele etmektedir. Dışardan görünüşünü, yumuşak güç (soft-power), demokrasi ve zorlayıcı olmayan diplomasiyi savunan bir “alternatif güç” olarak geliştirmeye çalışırken, aynı zamanda geleneksel Büyük Güçlerin sert güç (hard-power) yeteneklerine benzer güç yetenekleri geliştirmektedir. İkincisi, Çin’in Hindistan sinyallerini algılaması ve yorumlaması, Çin’in kendi kimliğine ve politik hesaplamalarına önemli derecede bağlıdır. Hindistan’ın gelişmekte olan bir ülke statüsüne yönelik yaydığı dayanışma sinyali, Çinli elitlerde iyi bir etki uyandırmaktadır.Modi’nin kendi aktif kamuoyu diplomasisi Çin halkı tarafından olumlu bir şekilde algılanmakta ve Hindistan’ın diplomatik aktivizmi, ülkenin profiliniÇin’in siyasi elitlerinin gözünde daha da yükseltmektedir. Bununla birlikte, Hindistan’ın demokrasi modeli, Çinlilerde, Çin’in iç siyasi tartışmalarını Hint hükümeti ile ilgili endişelerden daha fazla yansıtan karmaşık duygular ortaya çıkarmaktadır (7). Üçüncüsü, Çin, Hindistan’ın yükselişini kısmi ya da kararsız hale getirmektedir. Hindistan ve Çin birbirleriyle rekabet halinde olmasına rağmen, Çinli elitler Hindistan’ı büyük oranda potansiyel küresel bir ortak olarak görmektedirler. Yükselen bir Hindistan, Çin’in ekonomik büyümesi için büyük fırsatlar sağlayacaktır.

 

Hindistan ile işbirliği, günümüzde çok kutuplu bir hale gelmekte olan dünyada, ABD’nin dominant rolünün azaltılması ve Pekin için oldukça pahalıya mal olan bir çatışmadan kaçınmasına olanak tanımaktadır. Çin, Hindistan’ın Büyük Güç arzularının bazı yönlerinerıza gösterme konusunda isteksizdir ancak statü politikası sıfır toplamlı bir oyun (bir tarafın kazanıp diğer tarafın tamamen kaybettiği) değildir. Sonuçta, güvensizlik ve rekabet halen var olacak; güç ve algılamanın asimetrisi ilişkilerin yörüngesini şekillendirmeye devam edecektir.

 

Makale aşağıda belirtildiği gibi devam etmektedir. Birinci bölüm Hindistan’ın yükselişini ve statüsüne ilişkin verdiği sinyalleri tartışmakta; ikinci bölüm, yükselen bir Hindistan’a yönelik Çin’de oluşan algıyı analiz etmekte;  üçüncü bölüm, Çin’in Hindistan’ın yükselişini kısmi ve kararsız hale getirme biçimini ve nedenini tartışmakta; son bölüm ise, önemli bulguları ve politik sonuçları özetlemektedir.

 

YükselenbirHindistan’ınStatüSinyalleri

 

Hindistan’ın küresel bir güç olarak yükselişi, önümüzdeki on yıllarda dünya düzeninin yeniden şekillenmesine katkıda bulunacak tarihi bir gelişmedir; ancak bu husus Hindistan’ın arzu ettiği statüsünü nasıl şekillendireceğine de bağlıdır. Tarihsel olarak, yüksek bir statü arayışında olan yükselen bir güç iddialı davranmakta ve yüksek statü için verilen bu mücadele, güç geçişinde çatışmaya veya hatta savaşa neden olabilmektedir (8). Günümüzde asıl önemli olan husus, kendini kanıtlamış güçlerin yükselen bir Hindistan’ın artan taleplerini karşılayıp karşılamayacağıdır. Önümüzdeki on yıllarda uluslararası düzenin niteliği ve içeriği, kısmen, yeni ortaya çıkan güçlerin hangi rolleri oynamaya karar verdiklerine bağlı olacaktır (9). Hindistan, mevcut küresel düzeni tehdit mi etmektedir yoksa bu düzenin bir destekçisi midir? Barışçı bir güç geçişi için vazgeçilmez olan unsurlardan biri de, niyetlerin şeffaflığıdır; bu da, kurulu (genel kabul gören) güçlerin yükselen bir güç tarafından daha büyük bir rol üstlenildiği varsayımını kabul etmesine imkân tanımaktadır (10). Hindistan’ın statüsünün tanınması ve statüye yönelik sinyalleri bu nedenle çok önemlidir.

 

Uluslararası ilişkilerde statü, herhangi bir devletin genel kabul gören değerler açısından (zenginlik, kilit kabiliyetler, kültür, demografik konum, sosyo-politik organizasyon ve diplomatik nüfuz) bulunduğu konuma ilişkin ortak inançlar olarak tanımlanabilir (11). Statü sinyalleri, ilgili siyasi aktörler tarafından benimsenen statüye yönelik ortak bir kanaati değiştirmeyi veya sürdürmeyi amaçlayan özel bir bilgi iletişim çeşididir (12). Yükselen bir güç arzu ettiği statüsünü göstermek için çeşitli sinyaller gönderebilir. Örneğin, yükselen bir güç, Büyük Güç statüsünü belirtmek için nükleer silahlar ve uçak gemileri geliştirebilir, uluslararası büyük organizasyonlara katılabilir veya olimpiyat oyunları ve diğer önemli spor etkinliklerine ev sahipliği yapabilir. Bununla birlikte, yükselen bir güç, arzu ettiği statüsünü göstermek için resmi açıklamalar ve diplomatik konuşmalar vasıtasıyla”stratejik dönüş” yöntemini de kullanabilir (13).

 

Bireysel seviyede, bir kişi, belirli gerçekleri vurgulayarak ve bu gerçekleri avantajına olacak şekildebirbirine bağlarken aynı zamanda rahatsız edici gerçekleri de göz ardı edecek şekilde bir hikaye anlatarak dönüşler yapar.Siyasi liderler, bir iletişim taktiği olarak, hedef kitlelerini toplumsal gerçekliğin belirli bir yorumlamasını kabul etmeye ikna etmek için “dönüş”leri kullanabilirler. Dönüşler, mutlaka güvenilir sinyaller vermese bile, siyasi hayatta yine de önemlidirler. Müzakereler tamamen bir zaman kaybı olsaydı, politikacıların ve diplomatların neden birbirleriyle konuşmaya bu kadar istekli olduklarını açıklamak zor olurdu. Yükselen bir Hindistan, gelişmekte olan ülke statüsü hakkında “konuşma” yolunu seçerek, dayanışma maksatlı olarak “Üçüncü Dünya” ile ortak kimliğine vurgu yapmaktadır.

Statü sinyalleri bazen uçak gemileri ve uzay programları gibi maddi unsurlarla ilişkiliyken, statü temelde sosyal ve ilişkiseldir. Hem kişisel sosyal hayatta hem de uluslararası toplumda statü, büyük oranda başkaları tarafından tanınmaya bağlıdır. Öncelikle başkalarının zihinlerinde yer alan bir özelliktir. Bir devlet ne tür özelliklere sahip olursa olsun, otomatik olarak bir statü oluşturmazlar. Statü sosyal olduğu için, statü sinyallerinin gönderilmesi ve tanınması entegre bir süreç olarak görülebilir; dolayısıyla, Uluslararası İlişkiler teorisyeni Robert Jervis’in de işaret ettiği gibi, sinyal yayma ve algılama ‘aynı madalyonun iki yüzü’ olarak görülebilir (14). Başka bir deyimle, bir devlet arzu ettiği statüsü hakkında bir sinyal gönderdiğinde, liderler genellikle hangi çeşitteki izleyicilerin potansiyel olarak bu sinyalleri alabildiklerini çoğu zaman tahmin edeceklerdir.

 

Hindistan gibi yükselen güçler, kendi statüleri hakkında özellikle hassastırlar. Richard Lebow belirli bir ülke grubunu “sonradan görme güçler” olarak kategorize etmektedir. Bu ülkeler psikolojik bakımdan güvensiz olup güçlerini ve statülerini göstermek için güçlü bir motivasyona sahiplerdir. Hindistan için, geçmişte batılı sömürge güçlerinin baskısı altında yaşanan tarihsel travma ve ulusal aşağılanma, ülkeyi daha fazla güç ve statü için teşvik eden bir sömürge sonrası ideoloji inşa etmiş olabilir (15). Buna ek olarak, statü sinyali, yurtiçi meşruiyetlerini artırmak için uluslararası statüsünü kullanmaya çalışan siyasi partiler ve liderler açısındanulusal bir politik amacahizmet edebilir.

Hindistan Büyük Güç statüsüne ulaşmaya çalışırken, küresel sahnede birden fazla imajla kendini göstermektedir. Kate Sullivan’a göre, Hindistan’ın imaj projeksiyonunun belirsizliği, Büyük Güç statüsüne olan arayışını, gelişmekte olan ülkelerle dayanışma arzusuyla uzlaştırma ihtiyacından kaynaklanmaktadır (16). Buna göre Hindistan’ın yükselen bir güç olarak stratejisi, mevcut düzene uyma ve bu düzene karşı direnme unsurlarını aynı anda içermektedir (17). Hindistan, özel hakları ve imtiyazları da beraberinde getiren Büyük Güç statüsüne sahip olmak istemektedir; ancak halen devletler arasında eşitlik ilkesini savunmakta ve gelişmekte olan ülkelerle olan dayanışmanın teşvik edilmesine yönelik uzun vadeli çabalarından ise vazgeçmek istememektedir.

İlginçtir ki, çoğu çalışma yükselen bir Hindistan’ın daima Büyük Güç olarak daha fazla tanınmaya gayret göstereceğini varsayıyor olsa da, Hindistan’ın kendisi bazen uluslararası sistemdeki yükselişinden çok fazla anlam çıkarıldığından şikayet ediyor gibi görünmektedir. ManjariChatterjee Miller, bazı Hint elitlerinin ülkenin yükselen statüsüyle ilgili herhangi bir beyanda bulunmaktan çekindiklerini belirtmekte ve bu duruma yönelik Hintli bir yetkilinin şu sözlerine atıfta bulunmaktadır: “Hindistan’ın yükselişinin Batı tarafından teşvik edilen histerik bir anlamı vardır.”(18) Hindistan’daki sıradan halk da ülkesinin yüksek statütüye sahip olmasını her zaman istemeyebilir.

Örneğin 2004 yılında iktidarda olanBharatiyaJanata Partisi (BJP), Hindistan’ın uluslararası arenadaki pozitif imajını yüceltmek için geliştirilen kampanyanın bir parçası olarak ortaya atılan  ‘Hindistan Parlıyor’ sloganını popülerleştirdi. Hükümet, ‘Hindistan Parlıyor’ sloganı içeren reklamlara yaklaşık 20 milyon ABD doları harcadı. Ancak, 2004 yılında yapılan parlamento seçimlerinde, bahse konu sloganın yaydığı anlamınkamuoyu tarafından benimsenmemesi nedeniyleVajpayee hükümeti mağlup olmuş ve bu yenilginin nedenlerinden biri de ‘Hindistan Parlıyor’ kampanyası olmuştur (19).

Sullivan, Hindistan’ın statü için verdiği mücadelenin benzersizliğine vurgu yapmaktadır; ancak ben tam tersine, Hindistan’ın iki yönlü statü mücadelesinin, yükselen bir uluslararası profile sahip gelişmekte olan büyük bir ülkenin çıkarları ve kimliğini yansıtması nedeniyle benzersiz bir mücadele olmadığını düşünüyorum. Çin, gelişmekte olan ülke imajını korumak için çok çaba sarf ederken, Büyük Güç statüsü için de çabalamaktadır (20). Güney Amerika’da dominant bir oyuncu olan Brezilya,hegemon bir güç olarak görülmekten her zaman korkmuştur. Böylece, Brezilyalı diplomatlar Brezilya’nın konumunu “uzlaşma hegemonyası” kavramı aracılığıyla teşvik etmeye çalışmakta; bu durum ise ülkenin açık bir şekilde baskı yaparak değil, çok taraflı diyaloglar düzenleyerek liderlik rolünü oynamaya çalıştığı anlamına gelmektedir (21).

Uluslararası toplumda statü kriterlerinin çokluğu göz önüne alındığında, yükselen bir Hindistan, arzu ettiği statüsünü çeşitli şekillerde göstermeyi seçebilir. Tıpkı belirli bir toplumdaki bireyler ve gruplarınstatüye ulaşma ve buna yönelik sinyaller vermek üzere çeşitli yollara başvurması gibi, devletler de statü kazanmak için birçok faaliyette bulunmaktadır. Geleneksel olarak, askeri yetenekler uluslararası siyasette önemli bir statü işareti olmuştur. İdeolojik cazibe, ekonomik büyüme ve teknolojik yenilik de uluslararası statü ve saygınlığın kaynağı olabilir (22). Farklı ve pozitif bir ulusal kimlik kurmaya çalışan devletler, rekabet, taklit veya yaratıcılık da dahil olmak üzere statüye ulaşmak için farklı stratejiler seçebilirler. Ulusal bağımsızlığını kazandıktan sonraki ilk yıllarda Hint seçkinleri, askeri gücün uluslararası statü simgesi olarak kullanılmasına çok da önem vermediler. Çin’in nükleer silahlara yönelik istekli arayışının aksine Hindistan, böyle bir silah edinip edinmeme konusunda yirmi yılı aşkın bir süre boyunca tartışmaktadır (24).

Hindistan, gelişmekte olan bir ülke olarak, şiddet içermeyen, hiçbir tarafa yönelmeyen ve barışçı bir şekilde bir arada bulunmayı savunanbelirgin statüsüyle gurur duymaktadır. Hindistan’ın nitelikleri göz önüne alındığında, kendisini Batı ile Doğu, küresel Kuzey ile küresel Güney arasında siyasi ve coğrafi bir merkez noktasında bulunan bir “sentezleme” gücü olarak konumlandırmaya çalıştığı görülmektedir (25). Hindistan ayrıca, küresel sahnede ahlaklı, zorlayıcı olmayan ve demokrasiyi teşvik eden bir algı oluşturarak “örnek teşkil eden bir güç” imajı oluşturmaya çalışmıştır. İlaveten, sentezleyici ve zorlayıcı olmayan bir güç kimliğini temel alan Hindistan, ‘alternatif bir güç’ olarak farklı bir küresel role yönelmiştir (27). Böylece, Hindistan aslında sert güç yeteneklerini geliştirmiş olsa da, geleneksel Batılı Büyük Güçlerinin imajından daha farklı bir imaj çizmeye çalışmaktadır.

Son yıllarda Hindistan, yumuşak güç kaynaklarına vurgu yaparak, Büyük Güç statüsüne erişme çabalarınıhızlandırmaktadır. Brezilya, Japonya ve Almanya ile birlikte, Genişletilmiş Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (UNSC) kurulması ve üyeliği için baskı yapmaktadır. Meşru bir nükleer devlet olma kararlılığı, 1998 yılında icra ettiği nükleer silah testlerindenrahatsız olan ABD ve Çin’in tepkilerine rağmen yolundan sapmamıştır. Başbakan Modi, 2014’te iktidara geldiğinden beri, Büyük Güç statüsüne ulaşmaya yönelik aktif bir diplomasi sürdürmüş; Hindistan’ın Birleşik Devletler ve Japonya ile olan güvenlik ve ekonomik işbirliğini güçlendirirken aynı zamanda aktif bir şekilde Çin ile işbirliği içerisine girmiştir.

Bölgesel meselelerde Hindistan, Güney Asya’yı her zaman etki alanı olarak görmüş ve bölgede baskın bir statü kurmaya çalışmıştır. Hindistan’ın bölgesel liderlik için verdiği mücadelenin karışık yansımaları bulunmaktadır.Hindistan, Güney Asya’da herhangi bir dış Büyük Gücün varlığı konusunda çok hassastır (28) ve Çin’in Hindistan’ın komşuları ile olan ilişkilerini güçlendirme maksatlı herhangi bir girişiminitehditkar olarak görmektedir. Denizcilik stratejisi bakımından, Hindistan kendisini Hint Okyanusunda doğal lider olarak görmekte ve başta Çin olmak üzerebölge dışı herhangi bir deniz kuvveti varlığını esasen gayri meşru olarak görmektedir. Benzer bir şekilde, bölge dışı güçlerin Hindistan’ın komşularında herhangi bir askeri varlık bulundurması da,  bölgedeki ülkelerin temel güvenlik sağlayıcısı olarak sadece Hindistan’a güvenmesi gerektiğini düşünen Hin elitleri tarafından gayri meşru olarak görülmektedir (29). Hindistan’ın Güney Asya liderliğiyle ilgili bu tutumu Hint perspektifinden bakıldığında savunma temellidir; ancak bu tutum diğer ülkeler (Çin dahil) tarafından yaygın olarak paylaşılmamakta ve tanınmamaktadır.

Son yıllarda, Modi, aktif işbirliği ve açık bir çözüm kararlılığı arasındaki dengeyi korumaya ve ekonomik bir ortaklığın geliştirilmesinibenimseyen bir yol izleyerek, Çin’e karşı daha aktif bir diplomasi gütmektedir. Başbakan’ın 2015 yılında Çin’i resmi ziyareti sırasında Hindistan, Çinli şirketler ile 20 milyar dolarlık yatırım anlaşmaları imzaladı (30). Stratejik olarak Modi, Pekin’in askeri ve diplomatik konumuna karşı sert bir duruş sergilemeye çalışmaktadır. Modi, Çin’in karşısında pazarlık konumunu güçlendirmek amacıyla Hindistan’ın Güney Asya’daki etki sahasını geliştirmeye odaklanmaktave ABD, Japonya ve bir takım güneydoğu Asya ülkeleriyle daha güçlü ilişkiler kurmaya çalışmaktadır.

Modi, Çinli liderlere ve Çin halkına yönelik aktif diplomasisini de yoğunlaştırmıştır. Başkan Xi ve BaşbakanLiKeqiang’ın son ziyaretlerine ev sahipliği yapmış; ve dostane bir karşılıklı hareketle Xi ve Modi birbirlerinin doğdukları şehirleri de ziyaret etmişlerdir. Modi’nin Çin’i resmi ziyareti sırasında, Modi Hindistan’ın kamu diplomasisini ve yumuşak gücünü de artırmış oldu. Dünya liderleri arasında bir sosyal medya süperstarı olanModi (31), Çin sosyal medya platformu Weibo’da hesap açan için ilk Hindistan başbakanı oldu ve şöyle bir açılış mesajı hazırladı: “Merhaba, Çin! Çinli arkadaşlarla etkileşimde bulunmak için sabırsızlanıyoruz. ” (32) Aynı Çin ziyareti sırasında Modi, öğrenciler ve iş dünyası liderleri ile diyaloglara da katıldı ve yürüttüğü kamu diplomasisi çabaları Çin medyasında iyi bir şekilde kabul gördü.

Yükselen Hindistan, küresel sahnede arzu ettiği statüye yönelik farklı sinyaller göndermektedir. Gittikçe artan bir şekilde Büyük Güç statüsüne kavuşmak için çaba sarf ederken, gelişmekte olan ülke statüsünü de korumak istemekte ve gönderdiği sinyallerin birden fazla izleyici tarafından nasıl algılandığına yönelik hesaplar yapmaktadır. Örneğin, Hindistan, Asya’daki Çin egemenliğine karşı bir korunma aracı olarak ABD ile aktif bir şekilde stratejik bir ortaklık aramakta ancak resmi bir ittifaka girmek konusunda tereddüt etmektedir. Yeni Delhi’nin perspektifinden bakıldığında, ABD ile yapılacak resmi bir askeri ittifak Çin’in tepkisine neden olacakken, ABD ile olan yakın bir işbirliği Çin’in dikkatini çekecek ve Çinli elitlerin gözünde Hindistan’ın profilini ve pazarlık kabiliyetini artıracaktır. Hindistan’ın Büyük Güç diplomasisinde yaşadığı bu tereddüt, ülkenin küresel tiyatronun en önemli aktörlerinden biri olan Çin tarafından nasıl algılandığı ile yakından ilişkilidir (33).

Çin’in Yükselen Bir Hindistan’a Yönelik Algısı

Hindistan’ın hedef kitlesi, Hindistan tarafından kendi imajı ve statüsüne yönelik yaymakta olduğu bu sinyalleri nasıl algılamaktadır? Yukarıda belirtildiği gibi, statü büyük oranda başkaları tarafından tanınmaya bağlıdır. Statü politikası uluslararası ilişkilerde oldukça karmaşık bir konudur: “statü iddialarını tanıma ve buna yönelik sinyal gönderme süreci, en azından, uluslararası siyaset bilimcilere tanıdık gelen güvenlik politikaları kadar belirsizliğe açık olup karışık stratejik dürtülerle aynı oranda yakından ilişkilidir” (34). Küresel sahnede çeşitli imajlar sergileyen Hindistan, kendi yerel nüfusu, Batı’daki kurulu güçler ve güneydeki gelişmekte olan ülkeleri de içeren çok sayıda izleyiciyle karşı karşıyadır.

Çin, Hindistan’ın önemli uluslararası izleyicilerinden biridir ve iki ülke arasında karmaşık bir ilişki bulunmaktadır. 1950’lerde, Hindistan’ın bağımsızlığı ve Çin’de komünist rejimin ortaya çıkmasından kısa bir süre sonra, sıcak bir dostluk dönemi yaşadılar. O günden bu yana, çözümlenmemiş toprak anlaşmazlıkları ve 1962 savaşı, ilişkilere uzun süreli bir gölge düşürdü. 1980’lerden bu yana kademeli olarak gelişme kaydedildi ancak iki ülke arasındaki güvensizlik ve şüphe halen devam etmektedir. Bazı çalışmalar Hindistan’ın olumsuz imajının Çin halkı ve elitleri arasında halen güçlü bir şekilde sürmekte olduğunu göstermektedir. Örneğin Mohan Malik’e göre, Mao ve Zhou gibi Çinli liderler Hindistan’ı ‘Büyük Güç hayalperesti’ olarak algılamakta, statüsünü küçümsemekte ve güvenlik açıklarına vurgu yaparak ve Hindistan’ın endişelerini göz ardı etmektedir (34). SimonShen’in Çin kamuoyu üzerine yaptığı çalışmada, Çin milliyetçileri arasında Hindistan’a yönelik olumsuz bakış açısının devam ettiğine yönelik bulgular yer almaktadır(35).

Bununla birlikte, bu bulgular Çin-Hindistan ilişkisindeki bazı sorunlu faktörlere açıklık getirirken, bunlar uygun bir perspektif içinde ele alınmalıdır. Malik’in çalışması, Hindistan ve Çin’in özellikle düşmanca bir ilişkiye sahip olduğu Soğuk Savaş dönemine ilişkin bazı Çinli elitlerin görüşlerini incelemektedir. Bu görüşler, Çin-Hindistan ilişkisinin çok daha karmaşık bir aşamaya dönüştüğü günümüz çağına basitçe aktarılamaz. Shen’in çalışması, genellikle abartılı ve aşırı milliyetçi görüşlerin yer aldığı Çinli internet sitelerinde yer alan fikirleri belgelemektedir.Aslında, çevrimiçi yayınlanan görüşler genel olarak aşırı görüşleri ifade etmekte ve kamuoyunu genel anlamda temsil etmemektedir. Çinli ulusalcıların görüşleri bazı açılardan önemli olmasına rağmen bu görüşlerin Çin’in Hindistan’a yönelik politikalarını önemli bir şekilde şekillendirebileceğini hayal etmek oldukça zordur.

Bu kötümser görüşlerin aksine, Çin’in Hindistan’a yönelik algısının çok boyutlu ve karmaşık olduğunu; ve bu ilişkinin sıfır toplamlı bir düşünce tarafından dikte edilmediğini iddia ediyorum. Çin’in bu konudaki algısı, Hindistan’ın statü sinyalleri ile Çin’in kimliği ve iç hesaplamaları ile şekillenmektedir (37). Tıpkı Hindistan’ın arzu ettiği statü hakkında farklı sinyaller gönderdiği gibi, Çin de Hindistan’a karşı kararsız bir tutum sergilemektedir. Özellikle, Hindistan’ın Büyük Güç statüsüyle ilgili çekinceleri olan Çinliler, Hindistan’ın gelişmekte olan ülke statüsüne yönelik sinyallerini coşkuyla karşılamaktadır. Küresel düzeyde, Çin her geçen gün Hindistan’ı önemli bir tehdit olarak değil potansiyel bir küresel ortak olarak görmektedir. Yerel düzeyde ise, Hindistan’ın demokratik sistemine yönelik Çinliler tarafından yapılan tartışmalar, Hindistan’ın esas gücünden ya da zayıflığından ziyade Çin’in ideolojik bölünmelerinin bir göstergesidir.

 

Her şeyden önce, Hindistan ve Çin arasında temel bir güç ve algı asimetrisi bulunmaktadır (38). Hindistan’ın hızlı yükselişine rağmen, iki ülke arasındaki güç farkı halen fazladır. Hindistan ile bazı ortak özelliklere sahip (her ikisi de gelişmekte olan büyük ülkeler ve yükselen güçler) olan Çin hem maddi imkânlarının genişliği hem de önemli uluslararası örgütlerdeki pozisyonları nedeniyle daha avantajlı ve ayakları yere basan bir güçtür. Çin’in GSYİH’sı Hindistan’ın yaklaşık dört katıdır ve düzenli askeri gücü ve nükleer stokları Hindistan’ın iki katı kadardır (39). Çin, halen Hindistan’ın katılmayı istediği pek çok ‘Büyük Güç Kulübü’ ne girmiş ve SCO ve Asya Altyapı Yatırım Bankası (AIIB) gibi yeni uluslararası kurumların oluşturulmasında liderlik rolünü oynamıştır.

 

Güç ve algının asimetrisi göz önüne alındığında, Çin Hindistan’ı önemli bir tehdit olarak görmemektedir. Örneğin, Chicago Konseyi tarafından 2006’da Global Affairs‘te yapılan bir araştırmada, örneklem olarak alınan Çin halkının yalnızca yüzde 9’u Hindistan’ı bir tehdit olarak tanımlamıştır. Aynı anket, Çin halkının% 56’sının Çin ve Hindistan’ın çoğunlukla ortak olduğunu düşündüğü ve sadece % 30’unun ise Hindistan’ı rakip olarak gördüğünü ortaya koymaktadır (40). Buna karşın, Hint halkının önemli bir kısmı Çin’i büyük bir tehdit olarak görmektedir (41). Yani, ikili ilişki bir anlamda halen tek taraflı bir rekabettir (42). Chicago Konseyi anketinden on yıl sonra, Çin’in Hindistan hakkındaki görüşleri ve algısı pek değişmedi. Çin’in bakış açısına göre ise Hindistan rekabet açısından halen bir tehdit olarak görülmekle birlikle, bu tehditpragmatik bir şekilde yönetilebilir.

 

Buna karşılık, Çin ABD’yi potansiyel olarak Çin’in statüsüne ve ulusal çıkarlarına karşı daha ciddi bir tehdit olarak görmektedir. Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD’nin tek süper güç olması nedeniyle bu algılama şaşırtıcı değildir. ABDile doğrudan yüzleşmekten kaçınmak isteyen Çin, gücün Amerika’nın tekelinde kalmasındansa, bu gücün daha yaygın biçimde yayılmasını sağlayacak alternatif bir uluslararası düzeni tercih etmektedir (43). Bundan dolayı yükselen bir Hindistan, gelişmekte olan diğer güçlerle birlikte, Çin’in çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkmasını şekillendirmeye yönelik uzun vadeli çıkarlarına hizmet edecektir.

 

Bu nedenle Çinli liderler, Hindistan’ın yükselişine yönelik uzak görüşlü bir yaklaşım benimsemekte ve Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın yer aldığı BRICS’de daha fazla işbirliği yapılmasını savunmaktadır. Çin’in resmi söylemi sıklıkla Hindistan ile Çin arasındaki işbirliğini ve dostluğu vurgulamakta olup Çin medyasında Çin-Hint çatışmaları konusunda az sayıda rapor yer almaktadır. Bu söylem sayesinde, Çin halkı, siyasi olarak doğru bir anlatım olan ortaklık ve işbirliğini daha kolay benimseyebilir.

 

Asimetri, patron-müşteri ilişkisi veya mahkeme sistemi gibi birçok hiyerarşik sistemde varolan ve Doğu Asyauluslararası ilişkiler disiplininde az çalışılan bir olgudur (44). Bununla birlikte, Çin ile Hindistan arasındaki asimetrinin, hiyerarşik modelin açıklayabileceğinden çok daha karmaşık bir ilişkiyi içerdiğine dikkat edilmelidir. Hakim bir hegemon ve onun müşteri devleti arasında olduğu gibi bir tarafa doğru meyletmiş olmayan bu ilişkide, asimetri ek belirsizlik ve riskler getirmektedir. Güç boşluğu, Çin’in Hindistan’ı tehdit olarak görme ihtimalini azaltsa da, asimetri Hindistan’ı Çin eylemlerine karşı daha duyarlı hale getirmekte ve Çin’i bazen Hindistan’ın endişeleri hakkında daha az hassas hale getirmektedir. Hindistan’ın sıkça şikayet ettiği üzere, sınır anlaşmazlıkları veya Uluslararası örgütlerde daha fazla statü için Hindistan’ın yürüttüğü mücadele bu endişelere örnek olarak verilebilir.

Öte yandan, Çin bazen Hindistan’ın, kendisine karşı yürütülen “sınırlandırma” stratejisiyle ilgili aşırı duyarlı, hatta paranoyak olduğu ve Hindistan’ın Çin’in davranışlarına aşırı tepki verdiğinden şikâyet etmektedir (45). Örneğin, Hindistan’ın NSG’ye katılma konusundaki başarısız girişimiyle ilgili olarak, Çinliler Hindistan’ın katılma girişimini, daha geniş bir uluslararası toplumda daha fazla müzakereye ihtiyaç duyabilecek oldukça karmaşık ve ince ayrıntılara sahip bir durum olarak gördüler ve Hindistan’ı hedef aldıklarını reddettiler (46). Aksine Hintliler, NSG meselesinin Hindistan’ın yükselişini engellemek için Çin tarafından kullanıldığını görme eğilimindedir (47). Hindistan hükümetinin üç Çinli gazeteciyi sınırdışı etme kararı almasını müteakipanlaşmazlıklar artmaya başlamış; Çin medyası ve uzmanlar ise bu durumu büyük oranda Hindistan’ın aşırı tepkisine bir örnek olarak yorumlamışlardır.

Yükselen bir Hindistan’a yönelik Çinli elitler ve Çin halkı tarafından benimsenen görüşler arasında büyük bir boşluk vardır. Yukarıda belirtildiği gibi, Çinli liderler Çin ve Hindistan arasındaki ilişkiler hakkında olumlu bir söylem geliştirmekte ve iki ülkenin, gelişmekte olan iki büyük ülke ve iki Asya uygarlığı olarak paylaştığı ortak kimliğe,  batılı sömürge güçleri yüzünden çektikleri ortak acılara ve Batı-egemen uluslararası kurumlara ilişkin şikayetlere ve bu kurumlarda yeterince temsil edilememe hususlarına vurgu yapmaktadır (48). Son yıllarda da, Çinli liderler, büyüyen güç arenasında ve küresel yönetişimde ortak olan Hindistan ile Çin arasında işbirliğine yönelik çok taraflı forumlarda büyük bir potansiyelolduğuna vurgu yapmaktalar.

 

Çinli liderler, iki ülke arasındaki devam eden anlaşmazlıklar ve rekabetin farkındalar, ancak bu sorunların pratik olarak hafifletilmesi gerektiğineinanmaktadırlar. Aksine, genel nüfus düzeyindeHindistan’a yönelik görüşler, çevrimiçi sitelerde ve Global Times gibi Çin ulusalcı medyasında yer alan görüşlere de yansıdığı gibi, bir dereceye kadar cehalet ve genellemeye dayanmaktadır. Bununla birlikte, unutulmamalıdır ki, milliyetçi görüşün etkisi sınırlı ve karmaşıktır. Çin hükümeti kamuoyunu şekillendirir, ancak kamuoyu da dış politikayı kısıtlar. Çin hükümeti uluslararası izleyicilerekararlılık sinyali vermek istediğinde, yabancı karşıtı protestolara izin vermekte; hatta teşvik etmektedir. Diplomaside güvence sinyali vermek istediğinde ise, yabancı karşıtı protestoları bastırmaktadır (49). Son yıllarda ABD ve Japonya zaman zaman Çin’deki yabancı karşıtı protestoların iki ana hedefi olmuş (50); ancak Hindistan nadiren bir hedef haline gelmiştir.

 

Alt elit seviyede (aydınlar, politika danışmanları ve medya çalışanları dahil), Hindistan hakkında, Çin’in iç bölünmelerini Çin’in Hindistan’a yönelik algısından daha fazla yansıtmakta olancanlı tartışmalar gerçekleşmektedir. Başka bir deyişle, Çin aydınları ve politika danışmanları arasında Hindistan ile ilgili yapılan tartışmalar Hindistan’dan ziyade Çin’in kendisi ile alakalıdır. Hindistan’ın politik ekonomisinin ve potansiyelininÇin tarafından nasıl yorumlanması gerektiği hususu en önemli tartışmalardan biridir.  Bu tartışma, ABD’nin önde gelen okullarından olan MassachusetInstitute of Technology (MIT)’de Çin Politik Ekonomisi alanında profesör olan oldukça tanınmış Çinli akademisyen YashengHuang’ınbir çalışmasına dayanmaktadır. Huang ve çalışmadaki ortağı, 2003 yılındaForeignPolicydergisinde yayınlanan bir makalede, ‘Hindistan’ın kendi mülkiyetinde olan girişimcileri, verimsiz bankalar ve sermaye piyasaları yüzündenağır aksak ilerleyen Çin’e karşı uzun vadeli bir avantaj sağlayabilir’ önerisinde bulunmuştur (51).

 

Çinli akademisyenler ve gazeteciler, Hindistan’ın demokratik gelişim modelinin Çin’in otokratik modeline karşı uygulanabilir bir alternatif olup olmadığı sorusuna yanıt aramakta ve fikirler ideolojik bir çizgide kutuplaşmaktadır. Genel olarak, Çinli liberaller, Hint gelişim modelini övmekte iken, milliyetçiler ve muhafazakârlar bunu küçümsemektedirler. Çinli liberallere göre, Hindistan’ın demokratik direnci ve toplumsal çoğulculuğu, Çin’in tek parti yönetimi ve devletçi politikaları ile ters düşmektedir. Hint demokrasisini kalkınma modelinin dayanıklılığının ana kaynağı olarak vurgulayan liberaller, Hindistan’ın yükselişini Çin modelini reddetmek için bir örnek olarak kullanmaktadırlar (52). Milliyetçiler ve muhafazakarlar, yoksul altyapı ve etkisiz hükümet gibi Hint toplumunun ve siyasetininherkesçe bilinen olumsuz yönlerine odaklanmaktalar. Hindistan’ın Çin’i aşabileceği fikrini reddedenler, Hint kalkınma modeline yönelik olumlu değerlendirmelerin ideolojik olarak önyargılı olduğunu düşünmektedirler (53).

 

Son yıllarda, Hindistan’ın hızlı ekonomik büyümesi ve Modi’nin diplomatik aktivizmi, Çin’de Hindistan’a yönelik yeni bir imaj ortaya koymuş ve Çinli akademisyenler ve analistlerin büyük bir ilgisini çekmiştir. Yeni eğilim, Çinli analistlerin Hindistan’ı artık hafife almamasıdır. Yakın zamandaki Çin analizleri, Hindistan’ı güney Asya’da sadece bölgesel bir güç olmaktan ziyade büyüyen bir küresel oyuncu olarak görmektedir. Hindistan’a yönelik sofistike analizlerin sayısı giderek artmaktadır ve Hindistan’ın profilinin ve kaygılarınınÇin’in siyasi elitleri tarafından görmezden gelindiği artık söylenemez. Örneğin, Çin yetkilileri ve akademisyenler, Pekin’in yakın zamanda hayata geçirdiği ve 21.yy’ın deniz ipek yolu olarak adlandırılan OBOR isimli stratejisi hakkında Hindistan’ın sahip olabileceği çeşitli endişeleri fark ettiler ve bunları hafifletme yollarını aktif olarak düşünüyorlar (54). Yeni Delhi’de bulunan bir akademisyen ve eski bir diplomat olan Lin Mingwang’a göre, Çin Hindistan’ın çeşitli konulardaki kaygılarını hafifletebilir. Önerileri arasında, OBOR ile Hindistan’ın yeni bölgesel girişimleri arasında uyumlu bir işbirliği yapılması, gayrı resmi çok taraflı diyaloglar oluşturulması ve Güney Çin Denizi ihtilaflarında karşılıklı güvence ve kısıtlama getirilmesi yer almaktadır (55).

Çin’in Uzlaşmaya Yönelik Kararsız Tutumu

 

Batı’nın Hindistan’ın yükselişine yönelik uzlaşı tutumu, demokratik değerler, ekonomik çıkarlar ve stratejik dengelemeye dayanmaktadır. Yükselen bir Hindistan’ın muhtemelen Çin’e karşı bir ağırlık sağlayabileceği düşüncesi, Batı’nın (ve özellikle Amerika’nın) Hindistan’a yönelik stratejik uzlaşı tutumuna önemli bir katkı sağlamaktadır (56). Hindistan’ın Büyük Güç arzusunun daha zor olan kısmı ise, Çin ile bir uzlaşmaya varılıp varılamayacağıdır. Uluslararası siyasette, Büyük Güç seviyesindekibir uzlaşma, barışçıl değişimiyüceltmek için hayati öneme sahiptir. T. V. Paul’a göre, Büyük Güç uzlaşması, genel kabul gören ve yükselen güçlerin karşılıklı haklar, statü, kurumsal üyelik ve uluslararası sistemdeki nüfuz alanlarına ilişkin karşılıklı uyarlamaları ve kabul görmeyi içermektedir (57). Uzlaşı kısmi de olabilir ve normatif, bölgesel, ekonomik ve kurumsal olmak üzere farklı uzlaşı türleri bulunabilir (58). Çoğu araştırma, yükselen güçler ve genel kabul gören güçler arasındaki uzlaşı üzerine yoğunlaşırken, yükselmekte olan güçler arasındaki karşılıklı uzlaşı konusuna şimdiye kadar çok fazla önem verilmemiştir.

 

Çin-Hindistan ilişkisi, daha güçlü şekilde yükselen bir gücün, yükselen bir başka gücün yükselişini kısmi olarak nasıl benimseyeceğinin bir örneğidir (59). Bazı analistler Çin’in her zaman Hindistan’ın yükselişini sınırlandırmaya çalıştığını iddia etmektedir; fakat aslında, sınırlandırma konsepti, Çin’in yükselen bir Hindistan’a yönelik genel yaklaşımında uygulanacak uygun bir kavram değildir. Hindistan ve Çin arasındaki güç ve algı asimetrisi göz önüne alındığında, ‘uzlaşmaya yönelik kararsız tutum’ ifadesinin daha doğru bir kavram olabileceğini düşünüyorum. Hindistan’ın statü hedeflerinin kabulüne yönelik Çin’in sergilediği tutum kısmi, duruma bağlı ve bazen de tutarsızlık barındırmaktadır. Hindistan’ın Büyük Güç hedeflerininÇin tarafından kabul görmesi Hintli elitler tarafındanikili ilişkinin ilerletilmesi için gerekli bir koşul olarak görülürken, Çinli seçkinler, bahse konu kabulün şartı olarak ilişkilerin ilerlemesini öne çıkarmaktadır. Ayrıca Hindistan ile Çin arasındaki statü politikası bazen rekabetçi olmakla birlikte her zaman sıfır toplamlı bir oyun değildir. Çin, bazı durumlarda Hindistan’ın Büyük Güç arzularına direnirken, ilke olarak bu arzulara karşı değildir. İkili pazarlık ve karşılıklı kabul görme konularına yönelik üzerinde çalışılması gereken çok fazla alan bulunmaktadır.

 

Çin, Hindistan’ın bazı uluslararası kuruluşlara katılımını desteklemektedir. Çin Hindistan’ı, AIIB ve OBOR da dahil olmak üzere birçok büyük ekonomik girişimeoldukça içten birşekilde davet etmiştir (60). Taraflar, BRICS çerçevesi içerisinde Yeni Kalkınma Bankasını birlikte inşa ederek işbirliğini de güçlendirdiler. Hindistan’ın yükselişi işbirliği için Çin’e pek çok fırsat sunacaktır. Kongre Partisi üyesi JairamRamesh, ortaya çıkan iki güç arasındaki sinerji ve işbirliğini simgeleyen ‘Chindia’ kavramını savunmaktadır (61). Çin liderleri, ‘Chindia’ terimini kendileri kullanmasalar dahi, bu fikri benimsemektedirler. Başbakan LiKeqiang, 2013’te Hindistan’a yaptığı ilk resmi ziyarette şöyle söylemiştir: “Dünyadaki en büyük nüfus ve pazar potansiyeline sahip komşu ülkeler olan Çin ve Hindistan doğal işbirliği ortağıdırlar.”(62)

 

Başkan Xi, Çin ve Hindistan’ın “kalkınma için yakın bir ortaklık” geliştirme potansiyelini vurgulayarak, “dünyanın” fabrikası” olarak bilinen Çin ile dünyanın “bürosu”olarak bilinen Hindistan’ın karşılıklı olarak birbirini tamamlayan avantajlarından istifade edebilmeleri için işbirliğini güçlendirmeye ihtiyaçları olduğunu söylemektedir (63). Bu perspektiften bakıldığında, Çin ile Hindistan arasındaki ekonomik işbirliği, güven oluşturmak ve iki ülke arasında kalıcı barışı sağlamak için en iyi yol olabilir. Çoğu Çinli elit, Hindistan ve Çin’in yükselişini olumlu bir itici güç olarak görmektedir. Xi’ye göre, her iki ulus devletin de büyümeye devam etmesi ve aynı zamanda ulusal yeniden canlanma hedeflerini başarması için yeterli alan bulunmaktadır.

 

Çin-Hindistan ilişkisi çok boyutlu bir karakter kazanmıştır. Rekabet ve anlaşmazlıklar devam ederken, Hindistan ve Çin ticaret, teknoloji transferi ve iklim değişikliğine tepki de dahil olmak üzere küresel alanda birçok ortak çıkar paylaşmaktadır. İki ülke arasındaki yakın tarihli diplomatik çatlaklara rağmen, aralarındaki ekonomik bağlar güçlenmekte ve önem kazanmaktadır. Çin, 2008 yılından bu yana Hindistan’ın en büyük ticaret ortağı olmuş ve iki ülke de uzun süredir devam eden politik farklılıklarını gidermek için bir diyalog başlatmışlardır.

 

Yukarıda belirtildiği gibi, Hindistan’ın diğer gelişmekte olan ülkelerle dayanışma içinde olması Çinli elitler tarafından olumlu karşılanmaktadır. Günümüz Hindistan ve Çin’i, yukarıda belirtildiği gibi, birkaç temel özelliği paylaşmakta olup her iki ülke de zengin kültürel geleneklere sahiptir. Bu iki medeniyet Çinli keşiş Xuangzang’ın Budizm hakkında bilgi edinmek için yedinci yüzyılda yapmış olduğu efsanevi Hindistan gezisi ile sembolize edilen geniş çaplı etkileşimlere de sahiptir. Bugün Hindistan’ın yükselişi, Çin’in ABD liderliğinde tek kutuplu bir sistem yerine çok kutuplu bir dünyayı tercih etmesi ile uyumludur. Başkan Xi’nin vurguladığı gibi: Çin ve Hindistan, çok kutuplu bir dünyayı şekillendiren iki büyük oyuncu ve Asya ve küresel ekonomik büyümeyi yönlendiren iki canlı güç olarak, bir kez daha tarih sahnesine çıkmaktadır. Çin-Hindistan ilişkileri ikili ölçekten çıkarak geniş bölgesel ve küresel bir önem kazanmıştır (64).

 

Hindistan ve Çin’in paylaştığı kimlik ve çıkarlar, çok taraflı forumlarda işbirliği için yeni bir alan yaratmaktadır. Aralık 2009’daki Kopenhag İklim Değişikliği Zirvesi sırasında Hindistan ve Çin, müzakere pozisyonlarını koordine etmişlerdir. BM’de, Çin ve Hindistan sık sık çeşitli siyasi konularda benzer siyasi konumları paylaşıyorlar. Geleneksel kanıdan farklı olarak, Hindistan ve Çin, ikisi birlikte ABD ile, tek başına olduklarından daha fazla bir oranda ortak dış politika davranışlarına sahiptirler (65).

 

Ancak Çin, Hindistan’ın Büyük Güç arzularının diğer yönlerini benimseme konusunda kararsızdır. Hindistan, önemli uluslararası örgütlere girişi için Çin’in desteğini almaya istekli olsa da Çin bu girişimleri desteklememektedir. BaşbakanModi, 2015 yılında Pekin’deki Tsinghua Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada şunları söyledi (66): “Hindistan’ın BM Güvenlik Konseyi’nekalıcı olarak üye olması ve Nükleer Tedarikçiler Grubu gibi ihracat kontrol rejimlerine üye olmasına yönelik Çin’in verdiği destek uluslararası işbirliğimizi güçlendirmekten de fazlasını yapacaktır. Bu destek ilişkimizi yeni bir seviyeye getirecektir. Asya’ya dünyada daha güçlü bir ses verecektir.”Bazıları, Çin’in daima Hindistan’ın bahse konu büyük uluslararası örgütlere girişini engellemeye çalıştığını iddia edebilir. Örneğin NicolaHorsburgh, Hindistan’ın nükleer bir güç olarak ortaya çıkmasının Asyalı tek nükleer güç olarak statüsünü korumaya çalışan Çin tarafından sık sık engellendiği fikrini ortaya atmaktadır (67). Bununla birlikte, Çin’in Hindistan’ın Büyük Güç kulüplerine girişine yönelik tutumunu, “sınırlama” ya da “engelleme” yerine “uzlaşmaya yönelik kararsız bir tutum” olarak nitelendirmek daha doğru olacaktır. Örneğin, Çin başlangıçta Hindistan’ı SCO’ya yeni üye olarak kabul etmekte tereddüt ettiyse de daha sonra gruba girişini memnuniyetle karşıladı ve destekledi (68).

 

Hindistan’ın BM Güvenlik Konseyi’ne girmesi ile ilgili olarak, Çin’in tutumuna yönelik en yetkili makamlardan yapılan açıklamalar, Başkan Xi’nin söylediği gibi, sürekli olarak olumlu ancak kesin değildir: “Çin, Güvenlik Konseyi de dahil olmak üzere Birleşmiş Milletler’de daha büyük bir rol oynamaya istekli olan Hindistan’ı desteklemektedir” (69). Bunun gibi kesin olmayan bir açıklama birçok Hintli yetkili tarafından tatmin edici görülmeyebilir, ancak Çin liderlerininJaponya’nın BM Güvenlik Konseyi üyelik hedefi konusunda Pekin’in tutumunu tanımlamak için bu denli olumlu sözleri hiç kullanmadığını belirtmek gerekir. Bu anlamda, Çinli liderler Hindistan’ın Büyük Güç hedeflerine karşı genel olarak olumlu duygular dile getirmektedir. Fakat Çin’in daha ileri ve özel desteği, Çin-Hint ilişkisinin ve daha geniş anlamda BM Güvenlik Konseyi’nin reform çalışmalarının geliştirilmesine bağlı olabilir (70).

 

Hindistan ve Çin, küresel alandaki konumlarını yükseltmek istemekte olup bu tür bir politika oldukça rekabetçidir. Çoğu Çin-Hint rekabeti, konumsalemtialardan ziyade genelllikleklüp emtialarını içermesi nedeniyle sıfır toplamlı bir oyun değildir (71). Ancak statünün bazı mutlak manalarda kıt konumsal emtia olarak görülmesi halinde, statü yarışı sıfır toplamlı bir oyun haline gelecektir. Kulüp emtiaları açısından, bir devletin statü kazandığı gerçeği, başka bir devletin statüsünü tamamen kaybedeceği anlamına gelmemektedir. Bir kulüp, ‘üretim masrafları, üyelerin özellikleri ya da çıkarılabilir faydalarla nitelendirilen saf olmayan bir kamu yararı’ gibi hususların bir veya daha fazlasının paylaşımından karşılıklı menfaat sağlayan, gönüllülük esasına dayalı bir ortaklıktır (73). Kulüp emtialarından istifade edilmesi esnasındatıkanma veya sayıca fazla olunması gibi nedenlerlegenellikle rekabet oluşmaktadır. Sosyal hayatta, uluslararası siyasetteki gibi, elit grup üyeleri statü ve ayrıcalıklarını korumak için gruba ilave üyelikleri kısıtlayabilir (74).

 

Bu anlamda, kulüp emtiası olarak statü için rekabet oluşabilir. Bununla birlikte, mevcut üye devletlerin statülerinden bir şey eksiltmeyen ilave devletler kulübe katılırsa, bu sıfır toplamlı bir oyun değildir. Uluslararası siyasette yer alan güç kulüpleri, batılı sanayileşmiş ekonomi kulübü (G7) ve BM Güvenlik Konseyi’nin daimi beş üyesinden oluşan kulüplerdir.Statü politikasının hem sıfır toplamlı bir oyun olmadığını hem de rekabetçi olduğunu kabul edersek, Hindistan’ın daha fazla statü kazanmaya yönelik çabalarına yönelik Çin’in kısmi ve tereddüt içeren bir tutum sergilemesi sürpriz olmayacaktır. Çin’in bakış açısına göre, Hindistan ile direkt karşı karşıya gelmektense ‘duruma bağlı bir işbirliği’ daha fazla tercih edilmektedir.

 

Hindistan’ın bazı Büyük Güç kulüplerine girmesi, bu kulüplerin mevcut bir üyesi olarak Çin’in ayrıcalıklarını azaltabilir, ancak bu ayrıcalıkları ortadan kaldırmaz. Çin’in Hindistan’ın yükselişini sıfır toplamlı bir oyun olarak görmek için herhangi bir nedeni yoktur ve bu duruma yönelik kararsız tepkisi, esas statü rekabetinden ziyade önemli politik tartışmalara atfedilebilir. Karşılıklı kuşkuların sürmesi, Yeni Delhi ve Pekin’in kısa vadede gerçek bir stratejik ortaklık kurmasını güçleştirmektedir. Bununla birlikte, iki ülkenin yanlış anlamaları azaltmak ve karşılıklı güven düzeyini arttırmak için daha fazla işbirliği yapması ve daha fazla bilgi alışverişinde bulunması önemlidir.

 

Çin, Hindistan’ı bazı yönlerden hoş görmekte tereddüt ederken, bu kararsızlığı bir sınırlandırma stratejisi oluşturmaz. Çin’in kararsızlığının bir kısmı, kendi güvenlik ve menfaatleri konusundaki endişelerini yansıtmaktadır. Hindistan, Tibet meselesinde çok önemli bir oyuncudur ve Çin ile çözülmemiş sınır anlaşmazlıkları bulunmaktadır. Bu geleneksel konuların ötesinde, Pekin için ortaya çıkmakta olan bazı güvenlik endişeleri de bulunmaktadır. Örneğin, hem Çin hem de Hindistan kendi deniz kuvvetlerini genişletiyor ve iki ülke arasında daha fazla deniz rekabeti olabilir. Birçok Çinli elit, Hindistan’ın Büyük Güç olma arzusunu kabul ederken Hint Okyanusunda Çin varlığının dışlanmasını kabul etmiyor (75). Birkaç Çin analisti, Çin’in Güney Asya’da ve Hint Okyanusunda süregelen varlığına yönelik sergilenen Hint duyarlılığının derinlerde yatan nedenleri olduğuna inanmaktadır.

 

Başka bir deyişle, Çinli stratejistler Hindistan’ın Hint Okyanusundaki özel çıkarlarına ve rollerine karşı çıkmamakta, ancak Çin Deniz Kuvvetleri’nin Hint Okyanusu’ndaki deniz ticaret hatlarını koruma sorumluluğunu paylaşmaya hakkı olduğuna inanmaktalar (76). Hindistan, Büyük Güç olma hedefinin bir parçası olarak, ABD, Japonya ve birçok güneydoğu Asya ülkesiyle stratejik işbirliğini güçlendirmektedir. Bu faaliyetler, Hindistan’ın bölgede potansiyel bir “anti-Çin kulübü” kurma yönünde stratejik bir adım attığını gören Çin stratejistleri için korkuya neden olmaktadır. İronik olarak, bu endişe Çin stratejistlerinin gözünde Hindistan’ın görünürlüğünü ve profilini artırmaktadır.

 

Sonuç

 

İki yükselen Büyük Güç olarak Hindistan ve Çin, 21. yüzyılda uluslararası düzenin geleceğini şekillendirmeye büyük katkıda bulunacaktır. Çeşitli sebeplerden dolayı Batı, Hindistan’ın yükselişini büyük bir memnuniyetle karşıladı ise de, Çin’in yanıtı çok daha kararsız olmuştur. Çin yükselen bir Hindistan’ın önemli bir uluslararası izleyicisidir. İki ülke arasındaki düşmanca bir rekabetin, her ikisinin de ekonomik kalkınmasının sürdürülmesi yönündeki isteklerini rayından çıkaracağı kesindir. Çin ve Hindistan, böylesine trajik bir sonucun gerçekleşmesini önlemek için geçerli motivasyonlara sahiptir.

 

Yükselen bir güç ve dünyanın en büyük gelişmekte olan ülkelerinden biri olan Hindistan, küresel alanda arzu ettiği statü hakkında çelişkili sinyaller göndermektedir. Büyük Güç statüsüne ulaşmaya çalışırken, gelişmekte olan ülkelerle dayanışma içinde bulunmanın geleneksel bir versiyonunu koruduğunu iddia etmektedir. Gelişmekte olan diğer güçlerin stratejisine benzer bir şekilde, Hindistan’ın yükselen stratejisi dehem mevcut düzene uyum hem de bu düzene karşı gelme unsurlarını aynı anda içermektedir. BRICS ülkelerinin neredeyse tamamı, mevcut düzenden hem istifade ederek hem de bu düzene karşı memnuniyetsizlik göstererek, mevcut uluslararası düzene karşı benzer bir tavır sergilemektedir. Bu ülkeler tamamen yeni bir düzeni savunan revizyonistlerdenziyade, mevcut düzenin reformcularıdır.

 

Yükselen bir Hindistan arzu ettiğistatüyü elde etmek için çeşitli taktikler sergileyebilir. Bağımsızlığı kazanmasından bu yana ilk yıllardan itibaren, Hintlielitlersert askeri gücün uluslararası statü simgesi olarak rol oynamasını benimsememiş ve görmezden gelmiştir. Hindistan, büyük ve gelişmekte olan bir ülke olarak, şiddet içermeyen, hiç bir tarafa meyletmeyen ve barış içerisinde bir arada bulunmayı savunan ayırtedici statüsüyle gurur duymaktadır. Son zamanlarda, yumuşak gücün ayırtedici kaynaklarını vurgulamaya devam eden Hindistan sert güç yetenekleri geliştirerek Büyük Güç statüsü kazanma çabalarına hız vermiştir. Başta Başbakan Modi olmak üzere Hintli liderler, Büyük Güç diplomasisine coşku dolu bir şekilde sarılmaktadır. Hindistan bugün ABD ve Japonya ile güvenlik ve ekonomik işbirliğini güçlendirmek için aktif olarak çalışırken ve Çin ile olan ilişkilerini de sürdürmektedir. Bölgesel olarak, Hindistan her zaman Güney Asya’yı nüfuz alanı olarak görmüş ve burada egemen statü kurmaya çalışmıştır. Uluslararası olarak, Hindistan büyük uluslararası kuruluşlardaki nüfuzunu ve statüsünü arttırmaya çalışmaktadır.

 

Hindistan’ın önde gelen rakiplerinden ve ortaklarından biri olan Çin, Hindistan’ın yükselişine kısmiveya kararsız bir şekilde yaklaşmaktadır. Bu kararsız tutum hem Hindistan’ın karmaşık statü sinyallerinden hem de Çin’in kendi kimliği ve iç siyasi durumu ile şekillenmektedir. Çin liderleri geniş bir küresel bağlamda Çin-Hint işbirliğini geliştirmeye çalıştıklarından, gelişmekte olan ülke statüsüne yönelik Hindistan tarafından yayılan dayanışma sinyalleri Çinli elitler tarafından iyi bir şekilde karşılanmaktadır. Hindistan’ın diplomatik aktivizmi özellikle Çinli politika elitlerinin gözünde Hindistan’ın imajını yükseltmektedir. Hindistan’ın demokratik modeline tepkiler Hindistan’ın eylemleri ve politikalarından ziyade çoğunlukla Çin’in iç tartışmalarını yansıtmaktadır ve oldukça karışıktır.

Çin, Hindistan’ın Büyük Güç olma arzusunudestekleme konusunda çeşitli gerekçeler nedeniyleçekince göstermektedir. Bununla birlikte, Hindistan ve Çin arasındaki statü rekabeti her zaman sıfır toplamlı bir oyun değildir; çünkü bu statü genellikle ‘konumsal emtialar’ yerine ‘kulüp emtiaları’ ile ilgilidir. Başka bir deyişle, Hindistan’ın bazı Büyük Güç kulüplerine girmesi, mevcut üye olan Çin’in ayrıcalıklarını etkileyebilir, ancak üyeliğini ve bundan doğan haklarını ortadan kaldırmaz. Çin’in kararsızlığı, gerçek statü rekabetinden ziyade büyük ihtimal iki ülke arasındaki uzun vadeli güvensizlik ve sürmekte olan uyuşmazlıklardan kaynaklanmaktadır.

Onlarca yıldır Çin ve Hindistan birbirlerine kin ve şüpheyle baktılar. Güvensizlik ve rekabet halen var olup, iktidarın ve statünün asimetrik algıları, ilişkinin yörüngesini şekillendirmeye devam etmektedir. Çin ve Hindistan elitlerinin algıları arasındaki fark, ilişkinin geleceğini daha da belirsiz hale getirmektedir. Çin, Hindistan’ın endişelerini hafife alırken; Hindistan ise Çin’in oluşturduğu tehdidi abartabilir. Ancak genel bir eğilim olarak Çin, Hindistan’ın yükselişini olumlu bir gelişme olarak görmektedir. İki Asya devi, siyasi farklılıklarından ziyade ekonomik gelişme ve diplomatik işbirliğine daha fazla ağırlık verirlerse, Hindistan’ın yükselişi, iki gücünbirlikte çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkmasını şekillendirecek olması nedeniyle, Çin tarafından daha olumlu bir şekilde algılanacak ve kabul görecektir.

 

https://www.chathamhouse.org/sites/files/chathamhouse/publications/ia/INTA93_1_09_Pu.pdf

 

 

 

Genel

‘Robotların yükselişi’ ne tür değişimlere neden olabilir?

robot1

Mark Mardell

 

“Makineler her zaman kibarlar, her zaman çapraz satış fırsatlarını değerlendiriyorlar. Hiç bir zaman tatile çıkmıyorlar. İşe geç kalmadıkları gibi onlardan kaynaklanan bir iş kazası ya da yaş, cinsiyet, ırk ayrımcılığı davası da yok.”

 

“Kemiklerin una dönüşecek ve onların üstünde yeni bir Tanrı yürüyecek”. Yeni popüler televizyon dizisi Westworld’un karakterlerinden Dolores böyle diyor.

Robotlarla yaşam düşünüldüğü kadar kötü olmayabilir. Ama onlardan kurtulmak isteyenler için çalışma yasalarını değiştirmek ya da ülkenin etrafına duvar örmek yeterli olmayacak.

Robotların yükselişi önümüzdeki yılın hikayesi olmaya aday. Sanayi devrimi döneminde fabrikalardaki makine kırıcılar hareketinin isyanından beri mekanizasyon insanların işlerini elinden almaya devam ediyor. Ama dönüşüm hiç bu kadar hızlı olmamıştı.

Birçok insan yakın gelecekte yapay zekanın insan zekasına üstün gelmesinin mümkün olmadığını düşünüyor. Dolayısıyla bu konuda etik tartışmalara başlamak için henüz erken. Ancak her gün makineler eskiden sadece insanların yapabildiği başka bir işi öğreniyor.

3 boyutlu yazıcılar ulaşım ve üretim alanındaki istihdam ihtiyacını ortadan kaldırıyor. Sürücüsüz araçlarsa yakın gelecekte bizi bekliyor. Kamyon şoförlüğünün ABD sınırları içindeki en yaygın meslek olduğunu düşünürseniz bu oldukça korkutucu bir gelişme.

‘Bazı işkolları makineleşme tarafından yok edilecek’

Araştırmacılar ABD’deki işkollarının yarısının 2033 yılı itibariyle makineleşme tarafından yok edileceğini söylüyor. Sırada ise tıp, hukuk ve habercilik – evet, habercilik- gibi yükseköğrenim derecesi gerektiren işler olabilir. Bankacıları da unutmayın. Otuz bin kişiye istihdam sağlayan Boston’daki State Street bankasının başkanı Michael Rogers, 2020 yılına kadar 5 çalışanından birinin yerinin bir algoritma tarafından doldurulacağını düşünüyor.

Donald Trump’ın kabinesinde çalışma bakanı olarak görev yapacak olan ve aynı zamanda bir çok fast food şirketinin sahibi olan Andrew Puzder, daha az işçi çalıştırmaktan hiç de şikayetçi değil. “Makineler her zaman kibarlar, her zaman çapraz satış fırsatlarını değerlendiriyorlar. Hiç bir zaman tatile çıkmıyorlar. İşe geç kalmadıkları gibi onlardan kaynaklanan bir iş kazası ya da yaş, cinsiyet, ırk ayrımcılığı davası da yok.”

Bu kehanetleri daha önce okumuş olabilirsiniz. Muhtemelen de haklısınız. Uzmanlar uzun yıllardır dördüncü (ya da beşinci) sanayi devriminden, küreselleşmenin üçüncü dalgasından ve onun yaratıcı yıkıma sebep olan teknolojilerinden bahsediyorlar.

Ancak konunun bu sefer gündeme gelmesinin ardında politik şartlar yatıyor. Ortada yeni bir soru var. Bu yeni ekonomik darbe, ekonomisi küçülen şehirlerin isyanı ve geride kalan düşük gelirlilerin feryatları için anlama gelecek? 2016 yılının İngiltere ve ABD için kendine has bir yıl olduğunu muhtemelen fark etmişsinizdir. Almanya, Fransa ve Hollanda’da önümüzdeki yıl yapılacak seçimler 2017’nin Avrupa için de böyle bir yıl olacağını gösteriyor.

Çoğu kişi için tüm bu olanlar fakirleşen kesimlerin başkaldırısından başka bir şey değil. Milliyetçilik ve kimlik konuları bu başkaldırının temalarından sadece ikisi. Artan işsizlik ve gittikçe artan eşitsizlik hissi de bu temalardan. Saygı duyulan bir ekonomist olan Profesör Richard Baldwin, koşulların daha da kötüye gideceğini iddia ediyor. Baldwin, “Londra’daki otel odalarını, Kenya ya da Buenos Aires’te yaşayan insanların internetten kontrol ettikleri robotlarıyla onda bir fiyatına temizlendiğini düşünsenize” diyor.

İnsanların buna verecekleri tepkiyi tahmin etmek Baldwin’e göre basit: “Buna oldukça sinirlenecekler!”

Politikacıların artan eşitsizliğe karşı çözüm önerisi yok

Bu yıl politikacılar bu öfkenin ilk dalgasını keşfettiler. Ancak ülkelerinin sınırlarına örmeyi planladıkları duvarların ve korumacı ticaret politikalarının ardında, gitgide artan eşitsizliğe karşı çok fazla çözüm önerileri yok. İşin kötü tarafı ise uzmanların ve kamu yetkililerinin de durumu politikacılardan farklı değil. Belki de şimdi, sınırlara bağlı kalmadan yaratıcı düşünme vakti. Bazı çözümler epey egzotik.

Bu konuda öne sürülen nadir çözüm önerilerinden biri “Tamamen Makineleşmiş Lüks (veya boş vakit) Komünizmi’ yani kısaca TMLK. Bu görüş, tüm ihtiyaçlarımızın maliyetinin düşmesinden sonra insanların gelir seviyelerinden bağımsız olarak istediği çoğu şeye sahip olabileceklerini iddia ediyor. Tabi şirketlerin sahipleri tüm kazançlarını kendilerine saklamazsa…

Robotlar kimin mülkiyetinde olacak?

Bazı solcu düşünürler ise bu konuda oldukça karamsar. Onlar, sürecin fakirlere karşı bir savaşa yol açacağını ve işçilerin ortadan kalkacağını iddia ediyorlar. İlk defa bir bilimkurgu yazarı tarafından kullanılan robot kelimesi Çekçe “serf” anlamına geliyor. TMLK’nın gerçekleşmesi durumunda hepimiz kölelerimiz olan robotların sahibi olarak onların ürettiği ürünlerin de sahibi oluyoruz.

Kıtlığın olmadığı bir toplumda paranın varlığı da anlamsızlaşıyor. Tabi tüm bunlar robotların kimin mülkiyetinde olduğuna bağlı. Ayrıca bu bildiğimiz anlamıyla emeğin tanımının da değişmesi anlamına geliyor.

Herkese yönelik bir sosyal yardım paketi mümkün mü?

TMLK’dan daha ılımlı bir yaklaşım ise vatandaş aylığı ya da evrensel asgari ücret olabilir, yani işsizler de dahil olmak üzere herkese bir maaş bağlanması. Çağımızın bakış açısı böyle bir uygulamaya sıcak bakmayacaktır. Çünkü seçmenler hâlihazırda elit kesimin yerli parazitlere ya da göçmen nüfusa hak etmedikleri bir koruma sağladığını düşünüyor.

Dolayısıyla, toplumun zenginden fakire tüm tabakalarını kapsayacak bir sosyal yardım paketi politik olarak çok başarılı bir hamle olmayabilir. Elimizde “aylık” gelire göre düzenlenmiş bir yaşamın da devlet yardımı ile geçinmekten daha tatmin edici, yüceltici olacağına dair somut bir delil de bulunmuyor.

Ama ben bir yeni yıl kararı öneriyorum. Bu blog da dahil olmak üzere katkıda bulunduğum her programda ne kadar hayalperest ya da karamsar olduğuna bakmaksızın bu sorun için önerilen çözümlerden bahsedeceğim. Çalışma hayatımın büyük bir kısmını, politikacılara bildiğimiz anlamıyla sanayi döneminin sonunun toplumun tüm kesimleri için çok ciddi sonuçları olacağını göstermeye çalıştım.

Biz de çok yakın gelecekte başımıza gelecekler için düşünmeyi ertelemeyelim.

 

İngiltere’de 1 Milyon Kişi Makineler Nedeniyle İşsiz Kalabilir

 

İngiltere’de yapılan bir araştırma 2030 yılına kadar yaklaşık 1 milyon kişinin işini makinelerin yapacağını öne sürdü. Oxford Üniversitesi ve Deloitte şirketi tarafından gerçekleştirilen araştırmaya göre, İngiltere’nin kamu sektöründeki 850 binden fazla “tekrarlanan ve tahmin  edilebilir” iş rollerini makinelerin üstlenmesi olasılığı yüzde 77.

 

İngiltere’de kamu sektöründe 1.3 milyon kişinin yaptığı idari görevlerin çoğunun makinelere devredilmesi söz konusu. Araştırmaya göre öğretmenler, polis memurları ve sosyal görevlilerin işlerinin belli bir kısmı makinelere verilirse, bu personel farklı işlere kaydırılacak ya da işten  çıkarılacak.

 

Araştırma özellikle kamu sektörüne yoğunlaşıyor. Deloitte Şirketi’nin daha önceki çalışmaları makineleşmenin önümüzdeki 20 yıl içinde tüm sektörleri etkileyeceğini ortaya koymuştu. Rapor, ulaşım ve depolama alanında  yüzde 74, toptan ve perakende ticarette yüzde 59 ve üretim sekötünde yüzde 56 oranında makineleşme yaşanacağını öne sürüyor.

 

Buna ragmen Deloitte araştırması makineleşmenin büyük bir işsizliğe neden olmayacağını, son 140 yılda makinelerin daha fazla iş yarattığını savunuyor. Rapor makinelerin dokunamayacağı iş rolleri arasında eğitim, sağlık, bakım sektörü ve halka birebir iletişim gerektiren işleri sayıyor.

 

Makineleşme kamu görevlerinde kısıntılara gitmek isteyen hükümet için cazip bir seçenek olabilir. Çünkü 2030 yılına kadar kamu sektöründe makineler kullanılırsa 17  milyar sterlinlik bir tasarruf elde edilebilecek. “Tekrarlanan ve tahmin edilebilir” iş rollerinin makinelere devredilmesi yerel yönetimlerde çalışan ve 2001’de 99 bin, 2015’te 87 bin olan idari personelin 2030  yılında 4 bine düşmesi anlamına geliyor.

 

“Öğretmen, polis ve sosyal görevliler gibi kişisel etkileşim gereken işlerin” ise makineleşme oranının yüzde 23 olacağı belirtildi. “Finans müdürleri ve üst düzey yöneticiler gibi stratejik düşünce ve karmaşık akıl yürütme gerektiren” işlerin ise makinelere devredilme olasılığı sadece yüzde 14.

 

Raporda 1 milyon çalışanın bu konumda olduğu ve bunun iş gücünün yüzde 20’sine denk geldiği belirtildi. Deloitte şirketinde kamu sektöründen sorumlu Mike Turley basına yaptığı açıklamada kamu sektöründe teknolojinin daha fazla rol oynadığını gördüklerini söyledi.

 

Turley, “Robot teknolojisi, veri girişleri ve sürücüsüz trenler gibi yerel yönetimleri destekleyen hizmetler yayılıyor. Hastane ve bakım evlerinde de alıcı aygıtlar  hem hasta hem de hemşirelere daha fazla kaliteli etkileşim olanağı sağlıyor” dedi. Deloitte yetkilisi Turley, otomasyonun çalışanların bir gecede işten atılmasına neden olmayacağını da savunuyor.

 

Turley, “Bunun etkisi aşamalı ve yönetilebilir olacak ancak insanların yerine bütünüyle teknoloji kullanmak siyasi ve sosyal bir dirence neden olabilir” diye konuştu. Turley araştırmalarının kimi işlerin otomasyon nedeniyle yer değiştireceğini ancak yetenek gerektiren yeni ve iyi maaşlı işlerin de ortaya çıkacağını gösterdiğini  belirtti.

 

Pizza Ustası Robotlar

Robot teknolojisi sürekli gelişiyor. Bu da, robotların insan gücünün yerini aldığı veya insanlara yardımcı olduğu sektörlerin sayısını arttırıyor. Robotlar artık gıda sektöründe de kendini göstermeye başladı. Çok sayıda pizzacı, robot teknolojisinden faydalanmaya başladı bile. Amaç karlılığı arttırmak. Peki robotlar, gıda sektöründe çalışan insanların işsiz kalmalarına yol açar mı?

 

Zume Pizza şimdiden iki robotu işe almış. Robot, domates sosu ve diğer malzemelerle donatılan pizza hamurunu fırına koyuyor. Julia Collins, “Sucuğu dilimlemek veya peyniri serpmek gibi sürekli tekrarlanan işler için daha az para harcıyoruz. Bu işleri otomatiğe bağladık. Böylece parayı daha iyi malzeme almak için kullanıyoruz” diyor. Müşteriler durumdan memnun.

 

Cahrity Suzuki, “Pizzalar, her zaman taze ve sıcak. Pizzayı hazırlayanın bir robot olduğunu anlamak imkansız” diyor. Zume Pizza’nın en büyük yeniliği ise, 56 fırınlı bir pizza kamyonu. Kamyon sokaklarda tur atarken sipariş alabiliyor ve pizza tam 3 dakika 15 saniye içinde pişirilip müşteriye teslim ediliyor. Firma, müşterilerin ne zaman ve ne çeşit pizza ısmarlayacağını tahmin edebilen bir yazılım programı sayesinde teslimat sürelerini de kısaltıyor.

 

Bir başka işletmede ise müşteriler yemeklerinin hazırlanmasını izliyor. Jay Reppert, “Sadece birkaç dolara sandviç alıp, makine tarafından hazırlanmasını izleyebilirsiniz. Bu yöntem hem daha ucuz, hem daha hızlı ve hem de izlemesi çok eğlenceli” diyor. Uzmanlar robotların gıda sektöründe giderek yayıldığını ancak hassas motor becerileri gerektiren işleri yerine getirmekte zorlandıklarını söylüyor.

 

Ken Goldberg, “Araştırmalar 50 yıldır sürüyor. İlerleme kaydediyoruz ancak hala zorluklar var. Dolayısıyla restoran çalışanları sektör için hala çok değerli olmaya devam edecek” diyor. Bu, insanların hala yapacak çok işi olduğu anlamına geliyor.

 

Alex Garden, “İnsanların çalışma şeklinde büyük değişiklikler görmeyi bekliyoruz. Ama sonuçta onların katkısı çok önemli. Sıkıcı, kendini tekrar eden, tehlikeli işleri robotlara teslim edip, insanların daha değerli işler yapmasını sağlayacağız. Henüz mevcut olmayan, yeni ve harika çalışma modelleri ortaya çıkacak” şeklinde konuşuyor. Bu gelişmeler yeni bir dönemin sadece başlangıcı. Artık mutfaklarda robotların çalışmasına alışmamız gerekiyor.

 

Genel

The organization of Southern Azerbaijani Diaspora after Iran Islam revolution

babek 22

Hajiyeva  Yegana Aziz gizi *

 

The history of Azerbaijani emigration is a specific history and cannot be compared with emigration of any peoples. It should be taken into account that this migration is the emigration of the people divided into two parts in the XIX century, that lived under the oppression of two separate and very different empires, affected by very different political systems and ideologies, being in the epicenter of intense socio-political cataclysms, socio-cultural disasters, numerous revolutions and coup d’états in the last 200 years.

If to consider the issue in the light of the causes, waves and social conditions of emigration in the XX century, then three major periods of the South Azerbaijanis’ emigration is clearly ovserved: 1) the wave of 20-30s of the XX century; 2) the wave that began after World War II and lasted until the 1979 year Islamic revolution in Iran; 3) the wave after the revolution.

The third stage – the main object of the researched issue is the highest peak of political emigration of Southern Azerbaijanis. The most characteristic feature of this stage is the leading and more vivid role of the political motivation and the multitude passionate forces.

So far, there was an idea that, first Azerbaijan national organizations in abroad was established in Baku, in 1988 under the influence of Meydan (Square) movement (1, p.9). First Azerbaijani organizations in Europe were established long before the national-liberation movement in Northern Azerbaijan – still in the early 80s by the Southern emigrants. Center of the afore-stated process was Germany. And it was not groundless. Germany is a country in Europe where a large number of Southern Azerbaijanis live and where the Southern Azerbaijani Diaspora has the most powerful national activities. A few factors are of importance here. First is the afore-mentioned numerical factor. Second factors are the traditions and experience. Iranian emigrants in this country were active and organized since the 30s of the XX century. Third factor is the open or covert sympathy of the German government as a state having experience of a divided country to this type of initiatives of Azerbaijanis who are the representatives of the divided people. While speaking about the second factor, we can say that there were organizations in Germany in the 70s established by Southern emigrants, seemingly under the veil of the left views, but in a purely national context.

In the organization of Southern emigrants abroad, the most powerful stage starts after the 1983-1984 years. This period was the era of mass organization, which had a specific reason.

It should be taken into account that it was a politically well-prepared passionate force that had passed through the experience of public struggle and revolution. They brought to emigration, not only the quantity but also the quality – a new breath and dynamics, a method of different approach to national issue. This caused a significant acceleration of organization around the national idea.

The “Cultural center of Azerbaijanis” is a so comprehensive and powerful organization that it has been able to gather all European emigrants around it. In 1987, organization called “Azerbaijan House” founded on the initiative of Azerbaijanis in U.S [3, p.4] was officially registered in the United States and was considered as the center of Azerbaijan societies.

Under the influence of Meydan (Square) movement in Northern Azerbaijan in 1988, this process had been rather deepened. Since then has been observed the vertical dependence of Southern emigrants from the socio-political situation in Northern Azerbaijan and their organization under the influence of these events.

In July 1988, the “Committee of Azerbaijanis” was founded in London. In 1988, the Cultural Center of Azerbaijan founded in Montreal city of Canada, Association of Azerbaijani Communities which began to operate in Ontario (Canada) were actively involved in uniting Azerbaijanis living there, in promotion of cultural events and information [4]. In February 1989, “Azerbaijan cultural center” was established in Washington [2]. In 1989, Azerbaijan Culture Center was instituted in Norway.

Important step taken in the framework of the cultural events was the establishment of the World Union of Azerbaijan Turkish Societies on the bases of the resolution adopted unanimously by First International Congress of Azerbaijan Turkish Societies (November 3-6, 1990, Istanbul). The situation in Southern Azerbaijan was widely elucidated in the event, and in order to facilitate relations with Azerbaijanis living in different countries was put forward the idea of​creating a single alphabet [5, p.3].

In that period on the whole, more than 120 new national cultural centers and solidarity societies were formed in European and American countries. Though after a short time nearly half of them stopped their work, this fact also gives some idea about the scale of the organization.

The next phase of the organization is characterized by increasing trend to unite organizations with various directions and potential around a common center. The issue concerning the cooperation and collaboration between the Azerbaijani national and cultural centers in Europe had been raised several times at different times and levels.

From June 27 to 29, 1997, Azerbaijanis mainly from the South living in America, come together for the first time, demonstrated a high level of unity and conducted national event – the World Azerbaijanis Congress [6, p.23]. The establishment of the WAC had two major importances. First, national interests of the Southerners in emigration showed once again that coming together around the idea of Azerbaijanism is possible and useful to ​​exchange ideas, even to unite organizationally from the theoretical and practical point of view. Secondly, it increased their self-confidence, having become one of the next periods in the elimination of communication problems between these forces, the ideological-political and moral-psychological barriers opened great opportunities for cooperation, became the next positive step in the development of the positions, outlooks of different groups [1, p.4].

These initiatives were consistently continued then. These forums where the Southern emigrants are gathered nearly every year should be considered beneficial and successful even if the issues are approached from point of view of minimal effects. New trends that are incentive in its organization clearly showed that more progressive and patriot layer of the Azerbaijani Diaspora is on the way to broader socio-political activity. One of the positive sides of the issue here is that Azerbaijanis representing the various layers, Northern and Southern ones, as well as Turkish Azerbaijanis that are carriers of different views, taking part in the work of Congress exchanged views on topical issues actually equal for all of them. Also, for the first time the idea of the need to strengthen large-scale social and political, as well as the lobbying activities for the sake of rights and rooted national interests of Azerbaijan and Azerbaijanis’ was emphasized openly and clearly in the congress. Such a sharp turn for the better was the indicator of the rise of national consciousness of Azerbaijanis in emigration. All this suggests saying that, the issue of Azerbaijanism is not on the level of just the long-established elementary problem of national and cultural rights of the South as it was before, but it started to be a global, a problem of national and political interests.

WAC should be noted that on the eve of its VII congress the body was divided into two parts: World Azerbaijanis Congress and the Democratic Congress of World Azerbaijanis [7, p.4].

It was difficult to gather most of the progressive Southern Azerbaijanis around the whole idea, to draw them to a concrete practical work on the line. Many factors played a decisive role here. Just to say in short, that weakening of the activity of a number of progressive national institutions in Europe occurred due to the intensification of the struggle for leadership.

Thus, if slight differences arising from the features of local conditions and environment in Europe and the United States are not taken into account, there are no principle differences between the organizations and large communities emerging here. All forces share the unanimous opinion and the same position in one issue.

Bibliography

  1. 1. Cəfərli F. “Nikbinliyə əsas var”, “Azadlıq” qəzeti 1.10.1997
  2. “Ana dili” qəzeti, 6.7.1989
  3. “Azərbaycan” qəzeti, 14.10.1992
  4. http:günaskam.com
  5. Tahirli A. “Azərbaycan Mədəniyyət Mərkəzinin Birinci Beynəlxalq Qurultayı”, “Odlar Yurdu” qəzeti, noyabr 1990
  6. Kazımoğlu K. “Dirçəliş məqamı” “Azadlıq” qəzeti, 2.7.1997
  7. “Müsavat” qəzeti, 6.6.2003

 

*Hajiyeva  Yegana Aziz gizi, Senior researcher, Z.M.Bunyadov Institute of Oriental Studies

 

Genel

Trump ne kadar önemlidir?

abd3

Joseph S. Nye, Jr *

 

ABD’nin hiçbir zaman Donald Trump gibi bir Başkanı olmamıştı. Narsistik kişiliği ve kısa dikkat aralığı, dünya meselelerinde deneyimsizliği ile, kendisi dış politikada strateji üretmek yerine slogan üretme eğiliminde. Richard Nixon gibi bazı Başkanların da benzer kişisel zayıflıkları ve toplumsal önyargıları vardı. Ancak Nixon’ın dış politikaya dair stratejik bir bakış açısı var. Lyndon Johnson gibi diğerleri de son derece kendini beğenmişti, ama aynı zamanda Kongre ve diğer liderlerle çalışmak konusunda büyük bir siyasi beceriye sahiplerdi.

 

Geleceğin tarihçileri Trump’ın başkanlık dönemine geçici bir akli hastalık olarak mı bakacaklar, yoksa Amerika’nın dünyadaki rolünde büyük bir dönüm noktası olarak mı? Gazeteciler, liderlerin kişiliklerine çok fazla odaklanma eğilimindedirler, çünkü tirajları artar. Buna karşın, sosyal bilimciler, tarihin kaçınılmaz görünmesini sağlayan coğrafi konum ve ekonomik büyüme hakkında geniş kapsamlı yapısal teoriler sunmaya yönelirler.

 

Bir zamanlar, bir yüzyıl önce “Amerikan çağının” yaratılmasındaki önemli dönüm noktalarını incelemek suretiyle liderlerin önemini test etmeye çabalayan ve ABD başkanının en olası rakibinin onun yerine geçtiği konusunda spekülasyonda bulunan bir kitap yazmıştım. Acaba, farklı başkanlar altında aynı ABD küresel liderlik dönemine sebep olan bazı yapısal güçler mi var?

 

Yirminci yüzyılın başında Theodore Roosevelt, aktivist bir liderdi, ancak en çok etkilediği şey zamanlama oldu. Ekonomik büyüme ve coğrafya, güçlü birer belirleyici idi. Woodrow Wilson, ABD güçlerini Avrupa’da savaşa göndermek suretiyle Amerika’nın geleneklerini bozdu; ancak Wilson, Milletler Cemiyeti’ne “ya hep ya hiç” şeklinde müdahale konusundaki ters tepen inatçı ısrarı ve bu ısrarı Amerika’nın sıradışılığına ahlaki bir boyut katarak savunması, daha büyük bir fark yaratmış oldu.

 

Franklin Roosevelt konusunda yapısal güçlerin ABD’yi muhafazakar bir tecrit yanlısı döneminde İkinci Dünya Savaşı’na taşıyıp taşımadığı tartışmalı bir mesele. Şurası net ki, Franklin Roosevelt’in Hitler’in doğurduğu tehdidi algılama biçimi ve Pearl Harbor gibi bir olaydan fayda sağlamak konusunda hazırlık düzeyi, kritik etmenler oldular.

 

1945 sonrasında ABD ve Sovyetler Birliği’nin yapısal iki kutupluluğu, Soğuk Savaş’ın çerçevesini belirledi. Ancak, Henry Wallace’ın başkanlığı (eğer Franklin Roosevelt, 1944 yılında başkan yardımcılığına onun  yerine Harry Truman’ı getirmemiş olsaydı yaşanacak olan tam da buydu), ABD’nin verdiği tepkinin tarzını değiştirmiş olabilir. Benzer şekilde, Robert Taft veya Douglas MacArthur’un başkanlığı, Dwight Eisenhower’ın egemenliğindeki çevreleme sisteminin görece olarak yumuşak bir şekilde konsolide edilmesini akamete uğratmış olabilir.

 

Yüzyılın sonunda, küresel ekonomik değişimin yapısal güçleri, Sovyet süpergücünün erozyona uğramasına sebep oldu; Mikhail Gorbaçov’un reform girişimleri, Sovyetler Birliği’nin çöküşünü hızlandırdı. Bununla birlikte, Ronald Reagan’ın savunma yapılanması ve müzakere kabiliyeti, George H. W. Bush’un Soğuk Savaş’ı sonlandırmadaki yeteneği ile birlikte, nihai sonucu belirlemede önemliydi.

 

Farklı Başkanlık tarzları sebebiyle Amerika’nın yirminci yüzyıl sonunda küresel üstünlüğü sağlayamaması olası mıdır?

 

Belki de eğer Franklin Roosevelt başkan olsaydı ve Almanya gücünü konsolide etseydi, 1940’lı yıllardaki uluslararası sistem, George Orwell’in çatışmalara gebe bir çok-kutuplu dünya vizyonunu gerçekleştirebilirdi. Belki de şayet Truman başkan olmasaydı ve Stalin Avrupa ve Orta Doğu’da büyük kazanımlar elde etseydi, Sovyet imparatorluğu daha güçlü olurdu ve çok-kutupluluk çok daha uzun sürerdi. Belki de şayet Eisenhower veya Bush başkan olsaydı ve farklı bir lider savaşı önlemede daha az başarılı olsaydı, Amerika’nın yükselişi sekteye uğrardı (ABD’nin Vietnam’a müdahalesi sırasında yaşandığı gibi).

 

Ekonomik boyutu ve uygun coğrafyası göz önüne alındığında, yapısal güçler muhtemelen yirminci yüzyılda Amerika için belli bir üstünlük üretecekler. Bununla birlikte, liderlerin kararları, zamanlamayı ve üstünlük dürücünü güçlü bir şekilde etkiledi. Bu anlamda, yapının çok şey anlattığı durumlarda bile, yapının içindeki liderlik bir fark yaratabilir. Eğer tarih, yönü ve akışı iklim ve topografya gibi temel yapısal güçler tarafından belirlenen bir nehirse, aracı olan insanlar, akıntı boyunca sürüklenen kütüklere yapışan karıncalar veya akarsularda kayalardan kaçınan, zaman zaman alabora olan, zaman zaman da başarılı olan raftçılar gibidir.

 

Dolayısıyla, liderlik önemlidir, ama ne kadar? Bunun kesin bir yanıtı hiçbir zaman olmayacak. Kurumlarda veya laboratuvar deneylerinde liderliğin etkilerini ölçmeye çalışan araştırmacılar, bazen bağlama bağlı olarak yüzde 10 ila 15 arasında değişen rakamlar ortaya attılar. Ancak bunlar, değişimin genelde lineer seyrettiği, son derece yapısal durumlardı. Yapısal olmayan durumlarda ise – örneğin apartheid sonrası Güney Afrika- Nelson Mandela’nın dönüştürücü liderliği, büyük bir değişim yarattı.

 

Amerika’nın dış politikası, kurumlar ve bir anayasa ile yapılandırılmaktadır; ancak dış krizler, liderlerin kararlarını çok daha fazla belirleyen bir bağlam yaratabilir – iyi veya kötü anlamda. Eğer Al Gore 2000 yılında Başkan olsaydı, ABD muhtemelen Irak’ta değil Afhanistan’da savaşa girerdi. Dış politika olayları, sosyal bilimcilerin “izlek bağımlı” olarak adlandırdığı olaylar iken, liderlerin görece olarak küçük tercihleri –izleğin yüzde 10 la 15’lik diliminde bile olsalar- zaman içerisinde sonuçlarda büyük farklılıklara yol açabilirler. Robert Frost’un bir zamanlar belirttiği gibi, bir yol ayrımına gelindiğinde, daha az seyahat edilen yolu seçmek bazen büyük fark yaratabilir.

 

Son olarak, bir liderin kişiliğinin yarattığı riskler simetrik olmayabilir; yükselen bir güç yerine olgun bir güç için daha fazla fark yaratabilir. Bir kayaya toslamak veya bir savaşa sebep olmak, gemiyi batırabilir. Eğer Trump büyük bir savaşı önleyecekse ve eğer yeniden seçilmeyecekse, gelecekte araştırmacılar geriye dönüp baktıklarında onun başkanlık dönemini Amerikan tarihinin kavisinde tuhaf bir çentik olarak görebilirler. Ancak, tüm bunlar büyük birer “belirsizlik” şimdilik.

 

Kaynak: https://www.project-syndicate.org/commentary/trump-america-global-primacy-by-joseph-s–nye-2017-09?referrer=/f8b4KTB3Ex

 

 

* Joseph S. Nye, Jr , ABD’nin eski savunma bakanlığı müsteşarı ve ABD Ulusal İstihbarat Konseyi başkanı olup, şu anda Harvard Üniversitesi’nde profesördür. Kendisi, “Amerikan Yüzyılı Sona mı Erdi” kitabının yazarıdır.

 

Genel

Petrol, Doğalgaz ve Jeopolitika

gas

Whitney Webb

 

İç çatışmalar, uygun bir noktaya konumlandıklarında, jeopolitik fırsata dönüşebilirler. ABD’nin müttefiki Suudi Arabistan’ın finanse edip kucak açtığı Rohingya’daki isyanlarla ABD, Çin’in petrol tedarikini engellemek için bir şans yaratıyor ve Aung San Suu Kyi’ye Myanmar’ı yeniden Çin’in etkisinden kurtarmak için gereken askeri işbirliğini temin ediyor.

 

Son yıllarda, Myanmar (eski ismiyle Burma) haberlerde nadiren yer alırdı. Bunun sebebi, büyük oranda, ABD destekli 1991 Nobel Barış Ödülü sahibi Aung San Suu Kyi’nin 2015 seçimlerinden sonra siyasette yeniden gücünü kazanması ve bir yıl sonra devlet başkanlığı görevine gelmesi sonucunda ülkenin yeni filizlenmeye başlayan demokrasisinin “emin ellerde” olduğu varsayımıydı. Bununla birlikte, uluslararası kamuoyu derhal Suu Kyi’den yüz çevirdi, keza insan hakları aktivistleri, Birleşmiş  Milletler ve diğer birçok Nobel ödülü sahibi, kendisinin şu anda “Rohingya krizi olarak bilinen meseleyi ele alış şeklini güçlü bir şekilde eleştirdiler.

 

Kriz, Myanmar’ın kıyısındaki Rakhine eyaletinde (eski ismiyle Arakan) yaşayan ve tarih boyunca zulme uğramış Müslüman bir azınlık olan Rohingyalıların içinde bulunduğu kötü duruma odaklanıyor. Rohingyalılar aynı zamanda herhangi bir devlete sahip değil, keza Myanmar hükümeti uzun zaman boyunca onların bölgeye dair yüzyıllık iddialarını tanımayı reddetti ve birçok vesile ile Rohingyalıların Myanmar yerlisi olmadıklarını, daha ziyade komşu Bangladeş’ten gelen “yasadışı göçmenler” olduklarını ileri sürdü. Vatandaşlıktan ve dolayısıyla temel haklardan mahrum kalan bu halkın yaşadığı mezalim, Rohingyalıları korkutmak ve onları topraklarını terk etmek zorunda bırakmak için askeri gücünü kullanan Myanmar hükümetinin bu tutumuyla birlikte daha da katmerlendi.

 

Özellikle bu ay kurumsal medya – ve BM gibi birçok uluslararası kurum ve önde gelen insan hakları örgütleri- bu anlaşmazlığa daha önce görülmemiş bir dikkat gösterdiler. Örneğin geçtiğimiz Pazartesi günü Birleşmiş Milletler insan hakları yüksek komiseri Zeid Ra’ad al-Hussein, Myanmar’ı “etnik temizliğe dair kitaplara konu olacak bir örnek” gerçekleştirmekle suçladı ve Myanmar’ın Rohingyalılara karşı yaptığının uluslararası hukuku ihlal ettiğini belirtti. Eylül’ün ilk iki haftası, kurumsal medya kuruluşları kriz hakkında yoğun bir şekilde haber geçtiler. Sadece geçtiğimiz hafta CNN’de Rohingya’lıların içinde bulunduğu kötü duruma dair 13 farklı makale yayımlandı. Myanmar’ın lideri olarak Suu Kyi’ye müdahale etmesi yönünde çağrılar yapıldı.

 

Basına yansıyan haberlerin son dönemde artması ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşlarda endişe düzeyinin yükselmesi sonucunda Rohingyalıların Myanmar hükümeti tarafından etnik temizliğe tabi tutulmasının yakın zamanlı bir olgu olduğu sanılabilir. Ancak aslında bu anlaşmazlık yaklaşık bir yüz yıl kadar eskidir ve şu anda krizin tırmanması bu sene değil 2011 yılında başladı ve o zamandan beri kötüleşmeye devam ediyor. Dahası, Suudilerin Yemen’i imha etmeleri ve İsrail’in Filistin’deki etnik temizliği gibi diğer birçok soykırım örneğine kurumsal medya çok fazla değinmedi, ana akım siyasi söylemlerde de bunlardan pek söz edilmedi.

 

Peki Myanmar ile bir anda bu kadar ilgilenilmesinin ardındaki gerekçe ne?

 

Petrol ve Doğal Gaz boruhatları

 

Diğer birçok etnik temizlik vakasında olduğu gibi Rohingya çatışması, aslında kaynaklar – yani petrol ve doğalgaz- üzerinden yaşanan bir anlaşmazlıktır. 2004 yılında, Myanmar’ın askeri cunta liderinin isminin verildi Shwe adlı devasa bir doğalgaz sahası, Myanmar açıklarındaki Bengal Körfezi’nde keşfedildi. 2008 yılında, Çin Ulusal Petrol Şirketi CNPC, doğalgaz haklarını satın aldı ve sahaya kendi şanlı ismini verdi. İnşaat, bir yıl sonra iki adet 1.200 km’lik karadan geçen boruhatları üzerinden başladı. Boruhattı, Myanmar’ın Rakhine devletinden –yani Rohingyalıların ana yurdundan- Çin’in Yunan eyaletine dek uzanacaktı.

 

Biri Orta Doğu ve Afrika’dan doğalgaz diğeri de petrolü gemi yoluyla Myanmar’a taşıyan boruhatlarının inşası, öngörülen süre zarfında tamamlanamadı. Doğalgaz boruhattı, 2014 yılında operasyonel hale geldi ve bugün Çin’e 12 milyar metre küpten fazla doğalgaz taşıyor. Petrol boruhattının inşası çok daha zor oldu ve bu sene sonuna doğru tamamlanması öngörülüyor. Tamamlandığında ise Çin’in Orta Doğu ve Afrika’dan petrole erişimini kolaylaştıracak ve bu petrolün taşımacılık süresini yüzde 30 oranında düşürecek.

 

Petrole daha fazla ve daha kolay erişim sağlama avantajının ötesinde, Shwe petrol boruhattının Çin’in jeopolitik çıkarları açısından kritik bir stratejik önemi bulunmaktadır. Halihazırda Çin’in ithal ettiği petrolün yüzde 80’i, Malakka boğazları ve Güney Çin Denizi’ndeki tartışmalı alanlar üzerinden geçiyor. Bu mevcut güzergah,  şayet iki rakip ulus arasında düşmanlıklar baş gösterirse, Çin’i, ABD donanmasının 6. Filosu’nun dayattığı potansiyel bir enerji ablukasına açık halde bırakacaktır. Shwe petrol boruhattı operasyonel hale gelir gelmez, Çin’in artık petrol ithalatlarının büyük bölümü üzerinde ABD tarafından abluka konma olasılığından endişelenmesine gerek kalmayacak. Bu da, giderek bozulan Çin-ABD ilişkileri karşısında Çin açısından kritik bir avantaj sunacak.

 

İnşaat başladığından beri, Rakhine eyaleti ve Myanmar’ın diğer bölgelerindeki boruhatlarına karşı protestolar devam etti. Özellikle Rakhine eyaletinde yaşayanlar, hükümete ve CNPC’ye birçok kez, projenin nehirlerini kirlettiği, özel mülkiyeti yok ettiği ve yerel balıkçıların geçim kaynaklarını mahvettiği yönünde şikayetler ilettiler. Dahası, proje için devletin kamulaştırdığı mülklerin sahiplerinin çoğunun zararları, daha önce söz verildiği gibi CNPC tarafından tazmin edilmedi. Bu da, boruhattı aleyhine gösterileri ve ayaklanmaları daha da tetikledi. Protestocular sürekli olarak CNPC’ye, çevre bölgeye elektrik temin etme çağrısında bulundu. Keza burada halen eksik olan temel bir ihtiyaçtı elektrik… Bir diğer talepleri ise, yerel işçilere daha fazla iş imkanı sağlanmasıydı.

 

Myanmar hükümeti, boruhattının büyük paydaşlarından biri, keza Shwe sahasındaki doğalgaz üretiminde büyük bir paya sahip ve her ikisi de tamamlandığında boruhatları için yıllık geçiş hakkı ücretlerinin 7 milyon dolar olması öngörülüyor. Halkın muhalefetini Myanmar’ı 2011 yılında Çin’i Myitsone Barajı projesini askıya almak zorunda bıraktığı düşünülürse, hükümet, boruhatları karşısında yerel direnişin önüne geçilmez ise yıllık milyonlarca dolar gelir kaybı yaşayabileceğinin farkındaydı. Dolayısıyla Myanmar ordusu, kararlı bir şekilde Rohingyalıların peşine düşüyor, yüz binlercesini evini terk etmek zorunda bırakan şiddeti bir bahanesi olarak bölgesel isyancıların başlattığı sistemik saldırıların intikamını aldığını ileri sürüyor.

 

Rakhine eyaletindeki “Rohingya isyanı”, devletin uzun zamandır sürdürdüğü baskıya karşı yerel tepkinin iddia ettiği gibi pek de organik bir tepki değildir. Halihazırda Arakan Rohingya Kurtuluş Ordusu (ARSA) olarak bilinen, geçmişte ise Harakah al-Yakin olarak anılan grubun başında, Myanmar’a gelmeden önce Suudi Arabistan’da imamlık yapan bir Wahabi olan, Pakistan uyruklu Ataullah abu Ammar Junjuni bulunuyor. Reuters’ın geçen sene geçtiği bir habere göre, grubun finansmanı Pakistan ve Suudi Arabistan’dan geliyor ve merkezi Mekke’de bulunan “20 kıdemli Rohingya mültecisinden oluşan bir komite”, grubu “denetliyor.”

 

ARSA doğrudan hem geçtiğimiz sene hem de şu anda Rohingyalı sivillere ve topluluklara yönelik yaşatılan baskı ortamından sorumludur; keza Myanmar ordusu tesisleri ve üslerine yönelik saldırıları, ordunun şiddetli bir şekilde karşılık vermesini tetikledi. ARSA, aynı zamanda Rakhine devletindeki Budist sivilleri hedefine aldı, Rohingyalıların yaşamaya devam ettiği mezalim için ülkenin diğer yerlerindeki aşırılık yanlısı Budistlerin desteğini aldı.

 

ARSA, kadrolarına insan devşirme konusunda pek zorluk yaşamıyor; keza Suudi Arabistan yakınlardaki Bangladeş’te 560 Vahabi camisi inşa etmek için 1 milyar doların üzerinde para harcıyor. Bangladeş, birçok Rohingyalının şiddetten kaçmak için sığındığı ülke.

 

Buna rağmen, CNN ve El Cezire gibi uluslararası kurumsal medya kuruluşları, Vahabi isyancılara dair sempatik betimlemeler yayımladılar, grubun “hükümetin ileri sürdüğü gibi Myanmar toplumunun kalbine saldırmayı hedefleyen terörist bir grup olmadığını”, daha ziyade halklarını korumak için çabalayan “bir grup çaresiz adamdan oluştuğunu” ileri sürdüler. Bununla birlikte, Myanmar’ın Müslüman örgütleri, ARSA’yı taktikleri ve aşırılık yanlısı görüşleri sebebiyle sert bir şekilde kınadı. Suudilerin fonladığı Suriyeli “isyancılara” dair kurumsal medya haberleriyle olan paralellikler ise bariz.

 

Peki Suudi Arabistan, Rohingya çatışmasını fonlamaktan ve bunu yönlendirmekten ne elde ediyor? Rakhine eyaletindeki büyük çaplı  – ve özellikle de BM’nin dikkatini çekmiş- bir kriz, Çin’e gidecek olan ve bu sene sonunda işlevsel hale geçmesi planlanan Shwe petrol boruhattının tamamlanmasını sekteye uğratma potansiyeline sahip. Bu boruhattının inşa edilmesinin önlenmesi, bir ölçüde Suudi Arabistan’a fayda sağlayabilir, ancak Suudilerin büyük müttefiklerinden ABD için çok daha büyük bir fayda getirecektir. ABD/Suudi Arabistan’ın bir diğer müttefiki olan İsrail de Myanmar rejimine silah satışından önemli bir kar sağlamaktadır ve bu rolü, çatışmaya rağmen hiç aksamadan devam etmektedir.

 

ABD’nin fikrini açıklamayan tavrı, uzun zamandır devam eden sinizmin bir ürünü

 

Myanmar’ın Rohingya krizine verdiği yanıta Çin’in gizli desteği, bu ülkeye dair net ekonomik ve stratejik çıkarları bağlamında beklenen bir durum iken, bazı haberlerde ABD’nin çatışmaya “müdahil olmak konusunda ürkek” davranması karşısında yaşanan şaşkınlık ifade edildi – hem de BM ve kurumsal medyanın tüm öfke ifadelerine rağmen. Associated Press’e göre, ABD, çatışmaya müdahalesinin “Asya ülkesinin demokratik lideri Aung San Suu Kyi’ye zarar vermesinden” endişeleniyor; keza bu kişinin yönetimi büyük oranda Batı finansmanıyla gerçekleşiyor.

 

ABD’nin Myanmar’a olan ilgisi pek yeni sayılmaz; keza ABD hükümeti, ABD’ye ait birçok hükümet-dışı kuruluşla birlikte, “demokrasinin teşviki” meselesine milyonlarca dolar para harcadı – özellikle de Suu Kyi’nin önderliğindeki Ulusal Demokrasi Ligi’ni (NLD) fonladı. 2003 yılında gösterilen ve Dış İlişkiler Konseyi’nin çektiği “Burma: Değişim Zamanı” adlı bir belgeselde, NLD ve liderinin “ABD ve uluslararası topluluğun yardımı olmaksızın Burma’da (Myanmar) yaşayamayacağı” belirtiliyordu.

 

O zamandan beri ABD hükümeti “demokratik kurumların” geliştirilmesi ve Myanmar hükümetinde yeni bir biçimin öne sürülmesi amacıyla “ekonomik kalkınmanın” kışkırtılması amacıyla yüz milyonlarca dolar para harcadı. 2012-2014 yılları arasında Obama yönetimi, bu tür çabalar için Myanmar’a 375 milyon dolar kaynak sağladı.

 

Dahası, 2015 yılında ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı USAID, Myanmar’ın 2015 seçimlerindeki “bir numaralı bağışçı” idi. Bu seçimlerde Suu Kyi ve onun partisi ezici bir zafer kazandılar. USAID aynı zamanda aynı sene Myanmar’ın seçmen veri tabanının tümünün oluşturulmasını ve seçimlerde kullanılan ve sonraki seçimlerde kullanılacak olan teknolojinin kurulumunu finanse etti. son olarak, USAID tarafından seçimler için 18 milyon doların üzerinde para harcandı.

 

Dahası, genellikle Amerikan-Macar milyarder George Soros’un fonladığı birçok hükümet-dışı kuruluş, Myanmar’da “demokrasinin teşvikine” dahil oldular. İki örnek vermek gerekirse; Londra-merkezli Prospect Burma ve “Burma Görev Gücü” olarak bilinen CFR şemsiye grubu olup 2013 yılından beri Rohingyalıların içinde bulunduğu kötü durumu temel gündem maddesi yapmıştır. Soros’un Açık Toplum Vakıfları da bir süreliğine Myanmar meselesine müdahil oldular – özellikle de Shwe doğalgaz boruhattının Hintli paydaşları üzerinde projeden ayrılmaları yönünde baskı girişiminde bulundular.

 

Suu Kyi’nin seçilmesi, birçok açıdan Myanmar’da bazı şeylerin –özellikle de ekonomik açıdan- tersine dönmesi anlamına geldi. Suu Kyi’nin öncülleri, Çin ve Güney Kore’nin yatırımlarından yanayken, Suu Kyi’nin iktidara gelişi, ABD’nin Myanmar’a daha fazla yatırım yapmasına yol açtı; keza ABD, Suu Kyi ülkenin lideri olana kadar bu ülkeye karşı yaptırımlarını kaldırmayı bekletmişti. Suu Kyi’nin seçilmesinden kısa süre sonra ABD’nin yatırımları hızla arttı ve 2020 yılına kadar mevcut düzeyinin iki katına çıkması bekleniyor. Geçtiğimiz ay itibariyle ABD’li şirketler, Suu Kyi’nin göreve gelmesinin ardından Myanmar’a toplamda 250 milyon dolar yatırım yapmış bulunuyorlar.

 

Bununla birlikte, yatırımlardaki bu yeni artış, 2012 yılından beri ABD’nin yaptırımlarına karşın Myanmar’a yatırım yapmasına izin verilen ABD’li petrol ve doğalgaz şirketleri açısından yeni bir durum değil. Obama yönetimi, yaptırımların tamamen kaldırılmasından önce ABD’nin “yerini yabancı rakiplere kaptıracağı” korkusuyla bir istisna getirmişti. Burada, bir yıl önce Shwe doğalgaz sahasında büyük parçalar alan Çinli ve Güney Koreli şirketlere yönelik net bir atıf var. Bununla birlikte, Suu Kyi’nin iktidara yükselişi, ABD ve Batılı şirketler için –özellikle de Shell Oil ve ConocoPhilips- çok daha karlı sözleşmelere yol açtı.

 

Kendilerine ait fikirleri olan “kuklalar”

 

ABD’nin kurumsal yatırımı ve ABD’nin bağlarındaki yukarı yönlü hareket, ABD’nin Suu Kyi ve onun siyasi partisine yaptığı devasa yatırımlar ışığında hiç de şaşırtıcı değil. Ancak ABD, bu zamana değin Suu Kyi’nin görevini kullanma biçiminden pek de hoşnut değildi. New York Times’ın kısa süre önce aktardığı gibi, Suu Kyi ülkesinin Çin ile bağlarını sürdürüp bunu güçlendirirken, onu göreve getiren ABD’nin çıkarlarına hizmet edemedi.

 

Örneğin Suu Kyi, Myanmar’a lider oluşundan beri Pekin’i iki kez ziyaret etti, ancak ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’un düzenlediği bir konferansa davet edilmesine rağmen bu daveti geri çevirdi. Çin’in “barış sürecimizi korumak için elinden gelen her şeyi yapacağına” dair fikirlerini ifade etti ve Çin’in Rakhine devleti ve Burma’daki diğer bölgelerdeki mezhepsel çatışmayı sonlandırma yönündeki kararlılığına atıfta bulundu. Öte yandan, Çin’in Kyaukpyu adlı liman kentindeki bir donanma üssünü geliştirmeyi istediği yönünde iddialar var ki ABD bunu önlemek için elinden geleni yapacaktır.

 

Myanmar’da bulunan Strateji ve Politika Enstitüsü yönetici direktörü Min Zin’in The Times’a söylediğine göre; “ABD geri adım atarken Aung San Suu Kyi, Myanmar’da ve uluslararası sahnede giderek Çin’e daha fazla bel bağlamaya başlıyor.”

 

Suu Kyi’nin Çin’i yakında tutma kararı, Filipin Devlet Başkanı Rodrigo Duterte’nin tavrını andırıyor; keza kendisi de ABD’nin ülkesinde tarihsel olarak güçlü seyreden nüfuzunu azaltmak için çabalamış ve hem Rusya hem de Çin ile yakın bağlar kurmuştu. Ne ilginçtir ki, bu iki ülke ile bağlarını güçlendirmesinin ardından, Çin, Myanmar ve Filipinler, Suudilerin fonladığı Vahabi isyancılarla mücadele etmek zorunda kalan yegane Güneydoğu Asya ülkeleri oluverdiler – Myanmar’da ARSA, Filipinler’de de Daesh. Duterte, ülkesinde Daesh’in yükselişinin sorumlusunun ABD olduğunu ima etti.

 

Her iki Vahabi grubun yükselişi, ABD’nin iki ülkede askeri varlığını güçlendirmesi için elverişli bir bahane sundu. ABD Dışişleri Bakanlığı, Haziran ayı sonunda, Myanmar’ı çocuk asker kullanan ülkeler listesinden çıkardı (oysa bunu yapmasının ardında geçerli bir sebep yoktu keza Myanmar, bu tiksindirici uygulamayı sürdürüyor). Bu adım –keza böylelikle ABD’nin Myanmar’a askeri yardım, eğitim ve ABD yapımı silahlar verme engeli de kaldırılmış oldu- ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Demokrasi, İnsan Hakları ve Çalışma Bürosu’ndaki uzmanların itirazlarına rağmen atıldı ve ABD’nin bu konuya dair politikasını alışılageldik şekliyle ortaya koyuyor.

 

ABD, 2017  yılında kabul edilen Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası (NDAA) çerçevesinde gizli olan bir yasa değişikliği yoluyla bu ülkeyle olan doğrudan askeri bağlarını daha da artırmayı hedefliyor. Eğer bu yasa değişikliği kabul edilirse, NDAA, ABD ve Myanmar orduları arasındaki bağların tam olarak normalleşmesine olanak sağlayacak ve ABD’nin halihazırda Filipinlere sağladığı düzeyde bir eğitim ve teknik ve lojistik destek sunmasına imkan verecek. Ayrıca, ABD’nin bir askeri üs inşa etmesinin de yolunu açacak ve bu da kuşkusuz Çin’in Myanmar’da kendisine ait bir donanma üssü kurma umutlarının da sonu olacak. Bu esnada, ABD’nin güçlü bir müttefiki olan İsrail de Myanmar ordusuna silah satmaya devam ediyor.

 

Her iki tarafa da oynamak ve Jeopolitik Koruma gibi mühim bir telaşa kapılmak

 

Rohingya krizi bağlamında, ABD çatışmanın her iki tarafına da oynuyor. Bir yandan, yakın müttefiki Suudi Arabistan, krizin kısa süre önce tırmanmasından sorumlu olan isyanı fonlayıp tetikliyor; diğer yandan ABD kurumsal medyası bu isyanı “özgürlük savaşçıları olarak betimleyip halkın bu konuya dair ilgisini kritik bir zamanda çekiyor. Öte yandan, ABD, Myanmar’a, yaratılmasında kendisini yardımı olan isyan sorunuyla mücadele etmede daha derin bir askeri işbirliği teklifi yaparken, bir yandan da Myanmar ekonomisine ABD’nin kurumsal yatırımını da artırmayı öneriyor.

 

Suu Kyi’ye yönelik olarak günden güne büyüyen bu meseleyi ele almak üzere etkili bir girişimde bulunma yönündeki çağrılar ile ABD, Suu Kyi’ye hem gizli hem de açık bir şekilde istediğini yaptırma yeteneğine sahip. Eğer kriz kötüleşirse, Suu Kyi’nin “terörizmin” patlak vermesini önlemede ABD’nin askeri desteğini talep etme ihtimali artacak. Bu tür bir sonuç, ABD’ye büyük fayda sağlayacak; keza böylelikle Çin’in bir diğer sınır ulusunda yeni bir askeri üs kazanmış olacak ve aynı amanda Myanmar’ın petrol ve doğalgaz zenginliklerinden nemalanmasını güvence altına alacak.

 

ABD’nin Myanmar’a yönelik stratejik ilgisi, ülkenin karlı petrol ve doğal gaz kaynaklarının kullanımına hakim olmakla sınırlı değil. ABD’nin Çin’in bu ülkedeki nüfuzunu azaltma yönündeki girişimlerinin büyük kısmı, bölgesel nitelikte ve daha geniş çaplı bir “Çin’i çevreleme” stratejisi açısından kritik öneme sahip. Keza böylelikle ABD’nin bölgedeki ağırlığını yeniden kurması için Çin’in etrafında ABD’nin birleşik bir nüfuz cephesi yaratmasını hedefliyor.

 

Bu hedef, ABD eski Dışişleri Bakanı Hillary Clinton tarafından da ifade edilmişti. Kendisi, 2013 yılında yaptığı özel bir konuşma esnasında, “Çin’i füze savunma ile çember içine alacağız. Bu bölgeye daha fazla askeri filo getireceğiz”, demişti. Bu politika, Obama’nın 2011 yılında açıkladığı “Asya’ya Yönelim” Politikası ile uygulamaya kondu. Bunun sonucunda, Çin’in komşusu ülkelere ABD’nin silah satışlarında ciddi bir artış yaşanırken, Pekin ile daha yakın ilişkiler geliştirmek isteyen uluslarda –özellikle de Filipinler ve Myanmar’da- Suudilerin desteklediği isyancıların sayıları arttı.

 

ABD, işi olacağına bırakırsa neler kaybedeceğinin farkında. Shwe petrol boruhattının Çin’e doğru bir açılım yapması, ABD’nin Çin’in petrol tedarikinin yüzde 80’i üzerinde abluka getirme kapasitesini daimi olarak ortadan kaldıracaktır. Bu devasa stratejik avantajın kaybı, eğer iki rakip güç arasında büyük çaplı bir jeopolitik çatışma ortaya çıkarsa, ABD açısından korkunç sonuçlar doğurur. ABD’ni Çin’i SWIFT bankacılık sisteminden çıkarma tehdidiyle, Kore yarımadasında gerilimin tırmanması ve Çin’in petrodolara petrol /altın / yuan alternatifi getirmenin çığırtkanlığını yapmasıyla birlikte, bu tür bir çatışma çok uzak bir olasılık olmaktan artık çıktı.

 

Dolayısıyla, ABD’nin Myanmar’a yönelik ilgisi, çok boyutlu olup, ABD’nin fosil yakıtlara yönelik giderek artan talebi ve Asya’da Çin’in aleyhine merhametsiz bir şekilde yeniden bir siyasi egemenlik kurma arzusunun netameli bir bileşkesi söz konusu. ABD öncülüğünde stratejik hidrokarbon akışlarını küresel olarak kontrol etme yönünde son dönem çabalarda olduğu gibi, burada bahane olarak, dezavantajlı bir azınlık gruba karşı sert bir baskı ortamını tetikleyip beslemeye devam eden, Suudi finansmanlı bir isyan kullanılıyor. Hedef ise basit: Myanmar’ı “stratejik ortak” olarak ABD veya Çin arasında bir tercihte bulunmaya zorlamak.

 

Son kertede, Rohingyalılar, ABD’nin “insancıl yardım” kisvesi altında küresel egemenliğe doğru tırmanmaya yönelik umarsız çabalarının son piyonlarıdır. Eğer ABD’nin çıkarları başarılı olursa ve Çin’i yerinden ederse, Rohingyalıların azabı devam edecek. Tek fark ise, onlara eziyet çektiren kimselerin farklı efendilere hesap vermesi olacak.

 

Kaynak: https://www.globalresearch.ca/oil-gas-and-geopolitics-us-hand-in-playing-the-rohingya-crisis-against-china/5610568

 

Genel

Londra kenti – Görünmez İmparatorluğun Başkenti

London retro vintage lamppost pointer.

 

Global Research

 

2017 yılı Temmuz ayında film direktörü Michael Oswald’ın son filmi “Örümcek Ağı: Britanya’nın İkinci İmparatorluğu”, Londra’da Frontline Club’da prömiyerini yaptı. O zamandan bu yana Londra’da birçok gösterimi oldu ve Kasım’dan bu yana halka açık gösterimler düzenlenebiliyor. Deutsche Wirtschafts Nachrichten’de kısa süre önce yayımlanmışbu büyüleyici röportaj ise, eş prodüktörler Michael Oswald ile John Christensen’in Londra’nın dünyanın önde gelen vergi cenneti olarak rolüne dair bir belgesel film çekmek konusundaki ilham kaynaklarının ne olduğunu araştırıyor. Oswald ve Christensen aynı zamanda Londra’nın Brexit uygulamaya konduktan sonra ne yönde gelişebileceğinden söz ediyorlar, zenginler için daha fazla vergi kesintisi ve finansal piyasaların düzenlenmesi ve diğer sosyal korumalar konusundaki düzenlemelerin geri çekilmesi suretiyle kentin vergi cenneti rolünün daha da derinleşmesi olasılığını inceliyorlar.

 

Michael Oswald’a göre, başlıca ilham kaynağı Nicholas Shaxson’un çok satan Hazine Adaları idi. Bu kitapta, resmi Britanya İmparatorluğu’nun dünya çapında finansal refahı bir araya getiren ve onu Londra kenti üzerinden akıtan, örümcek ağına benzer vergi cennetlerine dönüşme sürecini açıklıyordu. Oswald’ın açıkladığı gibi, böylelikle Londra’nın Sermaye’nin finansal başkenti olarak yeniden kurulmasına yardımcı olundu.

 

“Britanya İmparatorluğu döneminde, Britanya ekonomisini imalat ve üretim sektörleri yerine finans etrafında yapılandırdı. Londra kentindeki bankalar, İmparatorluğun finansmanını sağladı ve sömürgeler de faizlerini Londra kentine ödediler.

 

Britanya imparatorluğunun inişe geçmesiyle birlikte, Londra kentindeki kurumların karşısına giderek onların hareket etme ve kar sağlama yeteneklerini sınırlandıran koşullar çıkmaya başladı. Birçok finansal çıkarın kendilerine faaliyetlerine devam edecek ve kar sağlayacak alanlar tasarlamaya başlaması da bu ihtiyaçtan kaynaklandı. Bu alanları yaratmak için, imparatorluk sırasında geliştirilen uzmanlığı, imparatorluktan geriye kalan toprakları –örneğin Britanya’nın bağlı topraklarını-, finansal uzmanlığı ve imparatorluk sırasında kurulan ağları, uluslararası bir finans sisteminin nasıl kurulacağına, yönetileceğine ve bundan nasıl faydalanılacağına dair bilgiyi kullandılar.”

 

Resmi imparatorluğun son on yıllarında edinilen deneyimin büyük kısmı, hem sömürgelerde hem de Britanya’nın kendi içinde vergi ödemeden kaçınmanın yollarına odaklandı. 1920’li ve 1930’lu yıllarda vergi ödemekten kaçınmak için giderek denizaşırı şirketler ve tröstler kullanılır oldu. 1950’li yıllarda ise, Londra-merkezli Euro-dolar piyasasının ortaya çıkmasıyla birlikte uluslararası bankalar, yetkili mercilerin – bu durumda Bank of England- tamamen “bırakınız yapsınlar” şeklinde muamelede bulunduğu, neredeyse kontrolsüz bir finans piyasası içerisinde buluverdiler kendilerini.

 

Christensen’in bir mülakatında söylediği gibi, birbiri ardı sıra gelen Britanya hükümetleri sadece Britanya’nın vergi cennetlerinin oluşturduğu örümcek ağını görmezden gelmekle kalmadılar, aynı zamanda bu durumla mücadele etmeye yönelik olarak uluslararası düzeyde ortaya konan girişimleri engellemek suretiyle bu piyasanın gelişimini aktif olarak desteklediler:

 

“Britanya sürekli olarak vergi konularında uluslararası işbirliğini güçlendirmek üzere bir kurallar çerçevesini şekillendirmek amacıyla küresel düzlemde temsil gücü olan bir hükümetler-arası kurumun kurulmasına karşı çıktı. Britanya, Channel Adaları, Cayman Adaları, British Virgin Adaları ve Britanya’nın diğer bağlı topraklarındaki vergi cennetlerine karşı etkin bir eylemde bulunulmasına yönelik uluslararası baskılara başarılı bir şekilde direndi.

 

Britanyalı yetkililerin deniz-ötesi tröstleri gündem dışında tutmak suretiyle vergi bilgilendirme konusundaki paylaşımlarda uluslararası işbirliğini güçlendirmeye dönük girişimleri engellediklerini gözlemledim. Bu, kısa süre önce Başbakan David Cameron’un tröstleri bilgi paylaşım süreçleri dışında tutmasıyla birlikte gerçekleşti. Denizaşırı tröstlerin, Britanya’nın vergi cennetlerinin gizliliği modelinde kilit rol üstlenmesinden dolayı, bu oldukça mühim bir meseledir. Britanya, ayrıca AB’nin çok-uluslu şirketleri vergilendirmeye dönük ortak bir yaklaşım doğrultusunda ilerleme kaydedilmesi için girişimlerini (Ortak Konsolide Kurumsal Vergi Temeli) yıllarca engelledi.”

 

Hızla günümüze gelirsek, özellikle finansal kriz sonrası dönemde Britanya’nın Birleşik Krallık ekonomisindeki büyümenin motoru olarak Londra’ya bel bağlamasının riskli bir kalkınma stratejisi olduğu netlik kazanmış durumda. Christensen’e bu konuda da başvurursak:

 

“Britanya ekonomisi, finansal hizmetlerin egemenliğindeki hizmetlerde dış ticarete aşırı bağımlı durumda. Finansal hizmetler sektörüne yönelik herhangi bir şok – örneğin AB Tek Pazarı’na erişimden men edilmesi- ekonomiye büyük zarar verecektir.”

 

Bu da, Britanya’nın örümcek ağının Brexit sonrası süreçte nerelere doğru gidebileceği gibi kaçınılmaz bir soruyu doğuruyor. Daha önceleri Londra’nın sunduğu hizmetlerin çoğu Tek Pazar olmaksızın sunulamayacak; bu da Londra merkezli bankalar ve hukuk şirketlerinin AB-27 ile daimi bir düzen kurmalarını gerektirecek. Britanya’daki vergi cennetleri, Çin, Hindistan, Orta Doğu ve Sahra-altı Afrikası’nda yeni piyasa olanakları görüyorlar, ancak bu da muhtemelen çok daha fazla kara para aklamayı ve çok daha fazla vergiden kaçınmayı gerektirecek. Christensen’in gördüğü gibi, sorun, Britanya’nın on yıllardır endüstriyel çeşitlenme planında başarısızlığa uğraması ve şimdilerde elinde sınırlı kalkınma seçeneklerinin olması:

 

“Başbakan May ve onun maliye bakanı daha şimdiden Britanya’nın vergi cenneti rolünün bir seçenek olduğuna işaret etti. Bu, bir zayıflık emaresi, çünkü düzenlemelerde, gizlilikte ve kurumsal vergilendirmede dibe doğru bir yarış, muhtemelen Britanya’yı finansal istikrar ve mali sürdürülebilirlikle alakalı risklere açık hale getirecek.”

 

Peki bu kalıcı bir kalkınma stratejisi midir? Hiç kuşku yok ki bu sürecin kazananları olacak: Britanya’nın vergi cenneti imparatorluğundan yarar sağlayan oligarklar, kleptokratlar, çeşit çeşit aristokratlar, bankerler, hukukçular, garip tipler ve emekli politikacılar. Ancak Britanya halkının ezici çoğunluğu açısından, dünyanın en geniş vergi cennetine ev sahipliği yapmanın herhangi bir faydası yok ve sağladığı tek şey sosyal bölünme ve gücün görece olarak daha da azalma olasılığı.

 

“Bu, belgeselde araştırdığımız bir konu. ABD ve Birleşik Krallık’ın durumunda, hizmetler, endüstriyel kapasitedeki azalmayı telafi etmiyor. Michael Hudson, kökenleri oldukça kriminal nitelikte olabilen uluslararası sermayeyi çekmek suretiyle, bunun ABD ve Birleşik Krallık’ta bir olasılık halini aldığını açıklıyor.”

 

Kaynak: https://www.globalresearch.ca/the-city-of-london-capital-of-an-invisible-empire/5611057

Genel

Mültecilere nasıl haysiyetli davranılır: Türkiye’den bir ders

mult-1

Rula Jebreal 

 

CERABLUS – Suriye: 2011 yılından beri Suriye’deki iç savaş çoğunlukla sivil olan 470.000’i aşkın insanı öldürdü. Milyonlarca insan yerinden edildi ve yaklaşık beş milyon Suriyeli kaçtı. Bu durum ise, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük mülteci krizinin doğmasına yol açtı. Suriyeli mültecileri kabul etmenin ağırlıklı yükünü sırtlanmak ise, ABD veya Avrupa’nın değil, Suriye’nin komşuları olan Türkiye, Lübnan ve Ürdün’e düştü. Bu ülkeler, birlikte, beş milyon Süryani’ni büyük çoğunluğunu ağırlıyorlar.

 

Her biri, farklı başarı dereceleri eşliğinde, devasa zorluklarla mücadele ediyorlar. Bu üç ülkeye yaptığım ziyaretlerde, Ürdün ve özellikle Lübnan ile kıyaslandığında Türkiye’deki Suriyeli mültecilere ne kadar büyük bir önem atfedildiğini görmek, beni hayranlığa sürükledi.

 

6 milyonluk nüfusuyla Lübnan uzun zamandır Filistinlilere kucak açıyor. Birleşmiş Milletler Yardım ve Bayındırlık Ajansı’na göre, Lübnan’da 450.000 kadar Filistinli mülteci kayıtlı ve bunların büyük kısmı da kamplarda yaşıyor. Lübnan’da doğan üçüncü kuşak Filistinliler bile mülteci statüsünde olup, vatandaşlık olanağı olmaksızın mülteci kamplarında yaşıyorlar – atalarının gelişinden neredeyse 70 yıl sonra bile. Lübnan yasaları mültecilerin birçok işte çalışmasını yasaklıyor.

 

Lübnan, bu mülteci nüfusuna, yaklaşık 1,5 milyon Suriyeli ekledi. Bu Suriyelilerin büyük kısmı, temiz suya kısıtlı imkanı olan kalabalık kamplardaki plastik çadırlarda yaşıyorlar, hükümet-dışı kurumların yaptığı yardımlarla ayakta kalıyorlar. Lübnan hükümeti Suriyelilerin Filistinliler gibi kalıcı yerleşimci olmasını istemediği için kamplar, Birleşmiş Milletler tarafından resmi olarak tanınmıyor veya yönetilmiyor. Suriyeli mültecilere karşı öfke, alarm verici düzeylere ulaştı. Önümüzdeki sene seçimlerin beklendiği bir ortamda bazı Lübnanlı politikacılar, Suriye’deki savaş durma noktasına gelir gelmez bu mültecileri sınır dışı etme sözü veriyorlar. Şu an için Suriyeliler, merhamet görüyorlar, ancak itibar değil.

 

Son 10 ayda bu kamplardan çoğunu ziyaret ettim. Bekaa Vadisi’ndeki bir kampta, 12 yaşındaki Nour ve onun kız kardeşi Aya ile bir fırının dışında karşılaştım. Ramazan bayramı vesilesiyle tatlı almak için burada mola vermiştim ve Nour’a ailesini sordum. Kendisi ve Aya’nın tüm yakınlarını kaybettiklerini söyledi bana. Kendisi şimdi geriye kalan tek akrabası ile yaşıyor: yoksul ve yaşlı bir teyze, üstelik beş tane de çocuğu vardı.

 

Nour, savaş patlak verdiğinden beri okula gitmedi. Lübnan’da günlerini sokakta kız kardeşiyle dilenerek geçiriyor. Nour ve Aya, peçete, şeker ve şişe su satarak sokaklarda aylak aylak dolaşmak zorunda kalan binlerce Suriyeli çocuktan ikisi. Diğerleri ise, kendilerini ve ailelerinden geriye kalanları geçindirmek için çiftliklerde çalışıyorlar.

 

Yine Bekaa Vadisi’nde bulunan Tal Sarhoun mülteci kampında, Suriyeli ve Filistinli çocuklar hükümet kararnamesi çerçevesinde sadece öğleden sonra Birleşmiş Milletler okullarına gidiyorlar. Bu politika, mültecileri Lübnanlı çocuklardan ayrı tutmak için kasıtlı bir girişim.  Okula gitmek yerine sokakta oyuncak silahlarla oynayan çok fazla oğlan çocuğu gördüm. Bu gençleri nasıl bir gelecek bekliyor?

 

Ürdün, 1,3 milyon Suriyeli mülteciye yönelik daha olumlu bir tutum sergiledi. En büyük kampları olan Zaatari, kuzey sınırına yakın bir noktada olup, Ürdün İçişleri Bakanlığı ve Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği tarafından yönetiliyor; uluslararası yardım ajanslarından oluşan bir konsorsiyumla finanse ediliyor.

 

Buna rağmen halen 60.000 kadar kişi, Suriye-Ürdün sınırında tutsak kalmış durumdalar. Ürdünlü güvenlik yetkililerinin 2016 yılında IŞİD tarafından arabayla gerçekleştirilen bir bombalı saldırı sonucunda öldürülmesinin ardından hükümet bir başka kamp olan Rukban’a erişimi kapattı ve Suriyelilere sınırdan girişi yasakladı. Bu durum Suriyelilerin “hendek” denen bir alanda, çölün ortasında kamp kurmasına yol açtı. Orada binlerce kişi hava saldırıları karşısında savunmasız durumdalar, zorlu koşullarda yaşıyorlar ve çok kıt kaynaklarla hayatta kalmaya çalışıyorlar. Salgın hastalıklar yaşanıyor, ancak Ürdünlü yetkililer, yardım ve tıbbi tedaviye erişimi engellediler ve bu bölgeyi kapalı bir askeri bölge olarak belirlediler.

 

Bu boğucu insancıl krizin ortasında Trump yönetimi, Suriyeli mültecilere yardım eden uluslararası yardım kuruluşlarının finansman musluğunu kapatma tehdidinde bulundu. Birleşmiş Milletler küresel liderlik rolünü yitirirken, Türkiye gibi bölgesel güçler bu boşluğu doldurmaya yöneliyorlar. Türkiye ve 80 milyonluk nüfusu, 3 milyonu aşkın Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapıyor.

 

Türkiye’de AFAD başkanının bana söylediği gibi: “Suriyeli mülteciler çözülecek bir sorun değil; yönetilecek bir gerçeklik.”

 

Türkiye’nin Gaziantep şehri, mültecilere insanca muamelede bulunmanın bir örneğini sergiliyor. Suriye-Türkiye sınırındaki bu güzel kent, 600.000 Suriyeliye kucak açmış durumda. Bunlardan yaklaşık 400.000’i, kentin beş ayrı kampında yaşıyorlar. Bu kamplar, Türkiye Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı tarafından yönetiliyor. Geri kalanı – bunların ezici bir çoğunluğu- kentin içinde yaşıyorlar. Mültecilerin çalışmasına izin veriliyor ve sağlık hizmetleri ve okullara ücretsiz erişimleri var. Hükümet sürekli olarak bu mültecilere Türk vatandaşlığı vermenin önünü açma sözü verdi.

 

2014 yılından beri Gaziantep büyükşehir belediye başkanı olan Fatma Şahin, mülteci haklarının korunmasını, kendisini tanımlayan bir politika haline getirdi. Kenti, savaş mağdurlarını kucaklama konusunda küresel bir model haline geldi. Kentin kamplarındaki bazı geçici evlere yaptığı ziyarette Bayan Şahin’e eşlik ettim. Burada Suriyeli mülteciler bizi, sanki uzun zamandır birbirimizin izini kaybetmiş akrabalarmışız gibi karşıladılar. Başka koşullar altında aşağılanan insanların umudunun bu denli canlı olduğu görmek, ilham vericiydi.

 

Türkiye’nin mülteci politikası sınırlarında sona ermiyor. Suriye’de geçtiğimiz sene Türk ordusu tarafından IŞİD’in kontrolünden kurtarılan Cerablus kentini ziyaret ettim. Ankara’nın gerekçeleri çok çeşitli olsa da, somut bir sonuç, sınırdan mülteci geçişinin azaltılması ve birçok mültecinin evlerine geri dönebilme olasılığının doğması oldu. IŞİD’in acele görülen adaleti ve halkın ortasında kafa kesmesi yerine artık içinde doğum servisi olan bir hastane var. Okullar yeniden inşa ediliyor. Şehir, yeni bir yerel konsey kurmuş.

 

Her ne kadar kendi içinde zorluklar yaşasa da – bir sene kadar önce yaşanan askeri darbe girişimi gibi- Türkiye komşularıyla kıyaslandığında çok daha insancıl bir mülteci politikası izlemeyi başardı. Avrupa, Türkiye’nin mültecilerin kurtarılmasında bu öncü rolü üstlenmesine memnuniyetle izin verdi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hükümeti, mültecilerin Avrupa kıyılarına ulaşmasını önlemek karşılığında Avrupa’nın Türkiye’nin mülteci programını fonladığı bir anlaşma yaptı.

 

Türkiye’nin mülteci krizine yanıtı, cumhurbaşkanının bölgesel prestijini ve gücünü ciddi anlamda artırdı. Bay Erdoğan, Ankara’nın başkent olduğu yeni bir Osmanlı İmparatorluğu kurma hayalini uzun zamandır el üstünde tutuyor. Türkiye’nin güçlü mülteci politikası, bu hevesi maddi açıdan da ileri taşıdı.

 

Öte yandan, Suriye’deki savaş duruluyor ve Suriyeliler evlerine geri dönmeye başlıyor. Uluslararası Göç Örgütü’nün kısa süre önce yaptığı açıklamaya göre, bu sene 600.000 Suriyeli evlerine geri döndü. Ancak bu süreç halen tersine çevrilebilir. Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın acımasız şiddeti yeni bir mülteci dalgası yaratabilir; keza kendisi, diğer tartışmalı alanlar arasında Idlib kentini geri almayı planlıyor. Geçtiğimiz Nisan ayında oradaki sivillere yönelik olarak sarin gazı kullan. Bundan sonraki saldırısı ise, bu kadar ölümcül olabilir.

 

Belli bir geçici anlaşmaya varılsa bile, henüz kimse Suriyeli mültecilerin güvenliğine yönelik tatmin edici bir plan önermedi – geri dönenler ve dönemeyenler de dahil. Yabancı müttefikler olarak İran ve Rusya’nın yardımıyla, Bay Esad bu tüyler ürpertici çatışmanın fiili kazananı olacak ve iktidarda kalmayı planlıyor. Birçok mülteci açısından savaş sona erdikten sonra bile, Esad’ın kontrolündeki Suriye’ye geri dönüş, idam hükmü ile eşdeğer. Rejimin mezalimine bakıldığında, Suriye’nin komşularının yıllar boyu ve belki de sonraki kuşaklar boyunca çok fazla sayıda mülteci nüfusuna ev sahipliği yapacağına kesin gözüyle bakılıyor.

 

Mülteci kamplarına yaptığım seyahatler sırasında konuştuğum birçok Suriyeli bana ev sahibi ülkelerindeki ordu ve polis güçlerinin ortak bir suiistimal kültüründen söz ettiler. Özellikle Lübnan’da Suriyeli kuşaklar, varlıklarının uzun vadeli gerçekliğiyle başa çıkacak araçlara veya sabra sahip olmayan bir devletin yönetimi altında yaşamak zorundalar. İnsanlar evlerinden kaçmak zorunda kalıyorlar ve ardından geldikleri yerde reddediliyorlar. Şayet dünya bu insanların hayatlarını yeniden kurmalarına, gerçek evlere, belli bir onura ve en azından biraz umuda sahip olmalarına yardımcı olmaya dikkatini vermez ise, bu ortam radikalleşmeye giden yolu döşüyor.

 

Kaynak: https://www.nytimes.com/2017/09/27/opinion/turkey-syrian-refugees.html?smid=tw-share