close

Genel

Genel

Rusya’nın Penceresinden Dünya Nasıl Gözüküyor?

17

Sergey Karaganov *

 

Gelecekte, Çin’in yatırım ve kaynak sağlayacağı, Rusya’nın da güvenlik ve jeopolitik istikrara katkı vereceği Orta Asya’da bir eş başkanlık ortaya çıkabilir.

 

Küresel eğilimlerle işe başlayayım. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ortaya çıkan dönem artık sona erdi. Bu dönem, görece olarak düzenli ve istikrarlı bir çatışma sistemiyle niteleniyor. Aslında, Soğuk Savaş’ın sona ermesi, yeni bir düzenin ortaya çıkması anlamına gelmedi. Başlıca güç merkezlerinin ağırlıklı olarak işbirliği temelli ilişkiler kuracağına dair bir umut vardı. Ancak, tek kutuplu bir dünya kurma yönünde bir girişimde bulunuldu ve bu girişim başarısızlığa uğradı. Nereden bakarsak bakalım, dünya, herkesin herkese karşı bir mücadelesi olmasa da, çalkantılar ve azılı bir rekabetten oluşan bir dalgayla silip süpürülüyor. Gücün hızla yeniden dağıtıldığına tanıklık ediyoruz. Yirminci yüzyılın ikinci yarısının kuralları artık işlemiyor: egemenlik ve toprak bütünlüğüne dair mutlak saygı, diğer ülkelerin iç işlerine müdahil olmama (en azından açıkça) ve en azından büyük güçlerin güvenliği ve çıkarlarına saygı. Bu ilkelerin tümünü “tek kutuplu dünyanın” ideologları ortadan kaldırma çabası içerisine girdi. Bununla birlikte, onların yerine geçecek bir şey de üretilmedi. Eski ilkeleri yeni gerçekliğe adapte etme girişimleri de başarısızlığa uğradı.

 

Yeni makro eğilimler, görece olarak bu kaos içinden kendilerine yol yapıyorlar ve bu da yeni bir dünyanın çerçevesini şekillendirebilir. Açıkçası, genel kanının aksine iki kutupluluk daha önce hiç yaşanmadı. Veya daha ziyade, sadece 1940’ların sonu ve 1950’li yıllarda, Sovyet liderliğinin hataları ve objektif koşullar, Çin ile bir çatışmayla sonuçlandığında iki kutupluluk söz konusuydu. Henry Kissinger ve Richard Nixon’ın 1970’li yılların başında sergiledikleri kurnaz diplomasi sayesinde, ilişkilerde fiili bir üç kutuplu sistem ortaya çıktı. Masraflı ve güvenilir olmayan müttefiklerden oluşan bir grupla birlikte Sovyetler Birliği’nin ABD ve Batı ile birlikte dünya çapında ve doğuda da Çin ile bir mücadele vermesi gerekti. Sovyetler Birliği’nin nahoş bir jeostratejik konumu vardı.

 

Halihazırda, dünya ekonomisi ve siyasetinde iki merkez şekilleniyor. Tek kutuplu bir dünya kurma umutlarının anlamsızlığını fark eden ABD, Çin’i çevreleme ve etrafında ABD merkezli yeni bir yapılanma kurma politikası benimsedi ve bunu da esas olarak ekonomik ve siyasi araçlarla gerçekleştirdi. İlk adım, bir grup Asya-Pasifik ülkesiyle Trans-Pasifik Ortaklığı kurmaktı. Üyeleri arasında ne ASEAN ülkeleri ne de jeo-ekonomik yönelimi konusunda son bir tercihte bulunması gereken Güney Kore vardı. Ve elbette Çin bu süreçte Pekin’in nüfuzunu sınırlandırmaya yönelik bir stratejiyle uyumlu olarak dışarıda kalıyor. Eş zamanlı olarak, ABD, kendi zayıflıklarından korkan Avrupalı müttefiklerin bazılarıyla birlikte, Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı üzerinde çalışıyor. Avrupa’daki açmazı kaldığı yerden devam ettirmek ve hatta kıta Avrupası’nın Rusya ve Çin ile yakınlaşmasını önlemek üzere alt-kıtadaki sistemik askeri-siyasi çatışmayı yenilemek için çok şey yapıldı.

 

Hem TPP hem de TTIP’in geleceği henüz net değil. Sadece kısmen başarılı olabilirler veya başarısızlığa da sürüklenebilirler. Ancak, ortada bariz bir eğilim var: 1990’lı yıllardaki görünüşte muhteşem bir zaferin ardından 2000’li yıllarda ciddi biçimde zemin kaybeden “eski” Batı artık pozisyonunu yeniden konsolide etmeye çabalıyor.

 

Aynı zamanda Çin ilk kademe bir süpergüce dönüşüyor ve önümüzdeki on yıl içerisinde bütün bir güç olma anlamında dünyada bir numara haline gelebilir. Öngörülebilir bir gelecekte kişi başına düşen GSYİH anlamında ABD’yi geçmeyecek ve askeri güç anlamında da ABD’yi geride bırakmayacaktır – her ne kadar aralarındaki boşluğu azaltacak olsa da. Bununla birlikte, otoriter siyasi sistem sayesinde Çin, dış politika hedeflerini yerine getirmek üzere çok daha fazla kaynak yönlendirebilir. Çin’in yumuşak gücü, devasa mali yetenekleri ve piyasasıdır ve bunlar rakipleri için bile caziptir. Pekin, ideolojik açıdan yayıldığına dair herhangi bir şüpheyi engellemek için, kendi modelini dünyanın geri kalanına –özellikle de kalkınan dünyaya- izlenecek bir örnek olarak sunmaya başlıyor: “Çin tarzı”. Eş zamanlı olarak, Çin ekonomisi yavaşlıyor, dolayısıyla küresel ekonomik kalkınmayı ciddi anlamda zapt ediyor.

 

Pasifik’te, yani Doğu’da, ABD’den artan bir dirençle karşılaşan Çin, yönünü Batı’ya çevirdi. Pekin, Çin’in güneybatı ve batı bölgelerinin (ve uzun vadede Avrupa’yı içerecek şekilde) ekonomik ve lojistik gelişimi için İpek Yolu Ekonomik Kemeri projesini de içeren “Tek Kemer, Tek Yol” stratejisini önerdi. Bu stratejinin amacı, Çin’in etrafında istikrar ve ekonomik kalkınmadan oluşan bir kemer yaratmak ve bunu yeni piyasalar ve dost güçlerle kaplamak. Rusya, nihayetinde Doğu’ya doğru uzun zamandır beklenen ekonomik ve siyasi yönelimine başladı. Birçok uzman, Rusya ile Çin arasında Orta Asya’da neredeyse kaçınılmaz bir çatışma olacağını öngörmüşlerdi. Ancak, Moskova ve Pekin, potansiyel farklılıklarını işbirliğine yönelik bir potansiyele dönüştürmek suretiyle çatışmayı önleyecek bilgeliğe sahiplerdi. 2015 yılında, İpek Yolu Ekonomik Kemeri projesi ve Avrasya Ekonomik Birliği’ni entegre etmek veya “eşleştirmek” üzere bir anlaşmaya vardılar. Gelecekte, Çin’in yatırım ve kaynak sağlayacağı, Rusya’nın da güvenlik ve jeopolitik istikrara katkı vereceği Orta Asya’da bir eş başkanlık ortaya çıkabilir.

 

2015 yılında Şangay İşbirliği Örgütü, Hindistan ve Pakistan’ı tam üye olarak almaya karar verdi ve şimdilerde İran’ı ve diğer bazı ülkeleri de kabul etme olasılığını gözden geçiriyor. Her ne kadar Şangay İşbirliği Örgütü artık çok aktif olmasa da, yükselen bir Büyük Avrasya veya Büyük Avrasya topluluğunun çekirdeği haline gelme yönünde bir adım daha attı. Çin ve Rusya arasındaki işbirliği bunda merkezi bir rol oynayabilir. ABD’nin teşvik ettiği modelin aksine, Avrasya topluluğu içerisinde bir hegemon olmayacak. Çin ekonomik lider olacak, ancak Rusya, Hindistan ve İran gibi diğer güçlü oyuncular Çin’in nüfuzuna yönelik bir karşıt-denge oluşturabilecek. Objektif olarak bakıldığında, yeni merkez, pozisyonunu konsolide etme arayışı içerisindeki Batı’nın karşısında bir karşıt ağırlık oluşturacak, ancak bu demek değildir ki otomatik olarak iki kutuplu bir çatışma baş gösterecek. İşbirliği ve rekabet, diyalektik olarak bir arada olacak.

 

Avrupa’daki kriz ve etkileri

 

2015 yılında ortaya çıkan bir diğer mega eğilim ise, Avrupa Birliği’nin birçok etmenden kaynaklanan çok-boyutlu kriziydi. Bu aşama, Suriyeli mülteci kriziyle tetiklendi. İvedi sonuçlara ek olarak –sosyal sorunlar ve milliyetçilik ve terörizmin artışı- bu durum yeni koşullar altında AB’nin dış politika modelinin etkisizliğini gösterdi. Birleşik Avrupa, proaktif bir şekilde çalışamıyor ve öngörü yeteneğinden yapısal bir şekilde aciz. Ayrıca, Birleşik Avrupa sadece kendi icat ettiği çerçeve içerisinde çalışabiliyor, ancak bu çerçeve de dış dünyaya uygun değil. Mülteci sorunu, Almanya’nın tartışmasız liderliğinin güçlenmesini gündeme getirdi; keza bu liderlik, Avrupa’da aralıksız süren krizden bir çıkış yolu olarak görüldü. AB’de sadece bir azınlık Almanya’nın mültecilere kapılarını açmasını destekliyor; ancak bu azınlık zoraki ve oldukça alicenap bir grup. Dahası, Alman toplumunun kendisi, bu mülteci akını karşısında Alman hükümetinin istediği kadar vefalı görünmüyor. Şiddet ve terörizm kaynağı olarak, mülteci dalgaları, Avrupa projesinin en büyük ve en popüler başarılarından biri olan Şengen anlaşmasına ciddi darbeler indirdi.

 

Eski Dünya’nın zorlukları karşısında kına yakmaya gerek yok. Üç yüz yıldır Avrupa’daki kalkınma modeli, Rusya’nın modernleşmesinin gerisindeki temel güç. Ancak şimdilerde cazibesini yitiriyor. Avrupa, her zaman dostane olmasa da, müreffeh ve istikrarlı komşu ve ortak konumundan istikrarsızlık olmasa da sorun kaynağı bir konuma geri dönebilir. Zayıflık ve gelecekten duyulan korku, Avrupalı elitleri, ABD ile birlikte Rusya-karşıtı bir platformda birleşmek gibi beyhude çabalara yöneltti. AB’nin artan iç sorunları, onunla tek bir birim olarak yakınlaşmayı tamamen bürokratik açıdan bile daha zorlu hale getiriyor. Avrupa için yeni bir mücadele başlıyor.

 

Herkesin Herkese Karşı Savaşı

 

Herkesin herkese karşı savaşı Orta Doğu’da başlamış olup, on yıllar boyunca küresel siyasette büyük bir mega eğilim olacak. Savaşın ardındaki sebepler ağırlıklı olarak içsel olup, Batı’nın tekrar eden umursamazlığı ve son on yılda bölgenin iç işlerine müdahalesi ile daha da ciddi bir hal aldı. 2015 yılında, Rusya bölgedeki yerel çatışmalardan birine –Suriye’ye- doğrudan müdahale etti, çünkü terörist tehdidi kendisinden mümkün olduğunca uzak tutmak ve hem bölgede hem de dünya genelinde konumunu güçlendirmek istiyordu. Rusya’nın eylemi, statüko gücü ruhuyla oldukça uyumludur ve Rus ve Sovyetlerin yasalara harfiyen uyan geleneğine denk düşer. Yani, Suriye’deki meşru hükümetin davetine bel bağlamaktadır. Ancak, Orta Doğu’da çatışmaların doğurduğu kördüğüm, onlarla birlikte batağa saplanma tehlikesini doğuruyor.

 

Türkiye’nin “sırtından vurması” ilk alarm ziliydi. Ne yazık ki bölgedeki spesifik siyasi kültür ve kalkınma dinamikleri sebebiyle bu tür şeyler yeniden yaşanacak. Dolayısıyla, askeri ve diplomatik başarıların etkisi, gerek tedbir olarak gerekse Orta Doğu’daki sorunların öngörülebilir bir gelecekte çözülemeyeceğinin anlaşılmasıyla birlikte sürekli olarak azaltılmalı.

 

2015 yılında ortaya çıkan mega eğilimlerin en beyhudesi, terörizmin yükselmesiydi. Bir Rus uçağının patlatılması, Paris’teki terör saldırıları, diğer yerlerdeki onlarca saldırı ve Avrupa’ya mülteci akını bir kez daha bu sorunu dünya siyasetinin ön saflarına taşıdı. Daha önceleri miyop politikacılar bu sorunu görmezden geliyordu, ama artık bu mümkün değil. Yaklaşan terörizm dalgası – zenginlere (her ne kadar görece olarak yoksul olsalar da Ruslar da buna dahil) karşı yoksulların isyanı, İslam’ın özelikleri, eşitsizlik ve süregiden demografik sorunlar da cabası (bu konuda Rus demografi uzmanı Anatoly Vishnevsky’nin çalışmalarına bakınız)- önümüzdeki on yılların en önemli özelliği olarak kalacak. Ülkeler arasındaki ve ülkelerin kendi içindeki artan eşitsizlik göz önüne alındığında ve bu durumun göç ile birlikte daha da kötüleştiği düşünüldüğünde, kalkınmış dünyada sağ ve sol radikalizmin bir karşı dalga oluşturması beklenebilir. Toplumlar ve devletler –Avrupa’dakiler dahil- yeni sorunlara adapte olabilmek için zorlu dönüşümlerden geçmek zorunda kalacaklar – daha sıkı polisiye tedbirler alıp özgürlükleri sınırlandıracaklar. Bir diğer olası yanıt ise, ortak uluslararası eylemdir.

 

İlki daha şimdiden gerçekleşiyor; ikincisi ise bu zamana dek yetersiz kaldı. Bu süreçteki etmenler arasında, eski ve yeni kuşkular ve dış müdahale ve içeride çok-kültürlülük yoluyla demokrasinin teşvik edilmesi stratejisinin başarısızlığa uğradığını kabul etme ve bundan dersler çıkarma konusunda çekimserlik yer alıyor. Şu an için olası işbirliği olanakları, “senin teröristin benim özgürlük savaşçımdır” (ve tam tersi) şeklinde tarif edilebilecek bir ilkeyle hareket eden eylemler ve olumsuz propagandayla bastırılıyor. Bununla birlikte, özellikle Suriye’de sınırlı düzeyde de olsa uzlaşıya varılması mümkün gözüküyor.

 

Küreselleşmeye meydan okunuyor

 

Geçtiğimiz sene gündeme gelen bir diğer mega eğilim ise, Batı’nın dayattığı eski tip küreselleşmenin değişmesi ve yerini farklı bir tür yeni küreselleşmenin ve hatta küreselleşmeden çıkışın almasıydı. Dünya Ticaret Örgütü, mutlak bir kördüğüm içerisinde olup, yavaş bir çürümeye doğru ilerliyor. Birçok bölgesel ticaret ve ekonomik anlaşma ve blok, onun yerini alıyor ve TPP ve TTIP bunun en bariz örnekleri. BM’nin onayı olmaksızın Dünya Ticaret Örgütü kurallarının aksine dayatılan uluslararası ekonomik yaptırımlar artık bir istisna değil, bu derginin genel yayın yönetmeni Fyodor Lukyanov’un iddia ettiği gibi “yeni norm” halini aldı. Rusya’ya karşı yaptırımlar, 2015 yılında genişletildi. Ve Rusya’da neredeyse herkes, yaptırımların meşru olmadığını unuttu – sanki bunun kaçınılmaz olduğu herkes tarafından kabul edilmişçesine. Bu kötü örneğin ardından Rusya Türkiye’ye karşı yaptırımlar getirdi. Misilleme –belki de çok daha ciddi boyutlarda olanı- geldi ardından. Ancak yaptırımlar belirsiz alandadır. Ve bir kural olarak, etkisizdirler ve hatta verimsizdirler. IMF, farklı strateji türleri kullandı ve hükümetler-arası devlet borçlarını ödeyemeyen ülkelere para vermemek doğrultusundaki “altın kuralını” bozdu. Ukrayna’nın, Rusya-karşıtı rejimin ömrünü uzatmak için tamamen siyasi gerekçelerle kredi almasına izin verildi.

 

İşler, gerçek ticari savaşa dönüşebilir – özellikle de yasadışı yaptırımlara bakılırsa. Elbette, geçmişte olduğu gibi ticaret savaşlarının gerçek savaşlara ve hatta küresel bir çatışmaya dönüşmeyeceğini görüp kendimizi teskin edebiliriz. İlgili tüm ön koşulların (her şeyden de önce, gücün inanılmaz bir şekilde yeniden dağıtılması) hazır olmasına rağmen küresel bir çatışmanın henüz başlamamış olması, insanlarla değil nükleer cephaneliklerle ve nükleer faktörle alakalı bir durum. Nükleer meselesinin dünya siyasetinde ön saflara gelmesi, 2015 yılında önemli bir başka etmen idi.

 

Bunun birçok sebebi var. Başlıca sebebi ise, belirsizlik ve istikrarsızlık konusunda evrensel düzeyde artan endişe ve hatta korku. Bu belirsizlik ve istikrarsızlık, çağdaş dünyanın büyük mega eğilimleridir. Objektif olarak bakıldığında, dünya, savaş öncesi bir durumda – 1914 yılında geliştirilen ve yedi ila sekiz yıl süren duruma benzer şekilde. 1980’li yılların sonunda neredeyse sarsılmaz gibi görülen ve Soğuk Savaş’ın resmi şekilde son bulmasının ardından ilk yirmi yıl boyunca pek de önem gösterilmeyen stratejik istikrarın zarar görebileceği yönünde profesyonel askeri-siyasi toplulukta endişeler artıyor (Stratejik istikrar, nükleer savaşın risk düzeyinin bir göstergesidir). Yeni bir savaş olasılığına dair görüşmeler artıyor. Rusya ile Batı arasında on yıllardır nükleer çatışma temelli olan anlaşmazlığın hızla tırmanması da nükleer meseleyi gündeme getirdi. Bu çerçevede, Rusya, bu etmenin rolüne uluslararası düzeyde dikkat çekti. Propaganda düzeyinden bakıldığında, söylem bazen çok aşırı noktalara kaçtı, ancak resmi düzeyde aslında oldukça doğruydu.

 

Suriye’deki IŞİD hedeflerine karşı deniz ve havadan konuşlu uzun menzilli kruvazör füzelerin fırlatılması da dünya çapında dikkat çekti. Kuramsal olarak bakıldığında, söz konusu füzeler, nükleer savaş başlıklarını taşıyabiliyor ve Orta Menzilli Nükleer Güç Antlaşması kapsamına girmiyor. Anlaşma müzakere edilirken, bu tür füzeler üzerinde tekeli bulunan ABD, Sovyetler Birliği’nin zayıflığından faydalandı ve antlaşmanın kısıtlamalarına konu olmadığında ısrarcı oldu. Şimdiyse ABD böyle davrandığı için pişman olmalı. Ancak, nükleer meseleye öncelik vermedeki ana rol, Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Rusya’yı şeytanlaştırarak onları nükleer şantaj ve uluslararası antlaşmaları ihlal etmekle suçlayan Batı propagandası tarafından oynandı.

 

ABD, nükleer yeniden silahlanma planları açıkladı. Halihazırda yaşanan histeri benzeri görünüm, endişeyi daha da artırıyor, ancak aynı zamanda gözü kara kararları da caydırıyor – örneğin Yugoslavya ve Irak’ın durumunda olduğu gibi geniş çaplı müdahaleler veya Ukrayna ya da Suriye’de olduğu gibi çatışmaların kızışması. Evrensel düzeyde propagandanın şiddetlenmesine rağmen, tek kutuplu dönemde neredeyse gözden kaybolan mantıksallık ve tedbir, siyaset sahnesine geri dönüyor.

 

Nükleer silahların rolünün kısmen onarılması ve kilit siyasi araçlardan biri olarak askeri gücün geri dönüşü, bu temel makro eğilimi tersine çevirmedi, ama onu gözden düşürdü. Toplumların ve devletlerin ağırlığı ve çıkarlarını koruyup teşvik etme yetenekleri, ekonomik ve teknolojik güçle belirlenmeye devam ediyor ve bu da ağırlıklı olarak insan sermayesinin kalitesine bağlı bulunuyor.

 

Alarm verici eğilimlere rağmen, 2015 yılında bazı olumlu eğilimler de ortaya çıktı. Büyük bir savaş patlak vermedi ve ortamdaki endişeli havaya rağmen buna dair işaretler henüz bulunmuyor. Yerkürenin küreselleşmesi devam etti; toplumların içinde dikey demokratikleşme yaşandı ve yatay demokratikleşme de uluslararası toplumda daha fazla gelişti. Eski hegemonlar zayıflıyor, yenileri ise ortaya çıkmadı. Ülkeler ve insanlar kendilerini daha özgür hissediyorlar. İnsan kitlelerinin hükümetlerinin politikaları üzerinde daha önce görülmemiş düzeyde ve artan bir etkisi bulunuyor. Başlıca talepleri ise refahları. Bu etmen, artan karşılıklı bağımlılık ile birlikte, barışı güçlendiriyor ve savaşı kısıtlıyor – ancak elbette ne daha fazla refah talepleri ne de karşılıklı bağımlılık hali, barışı garanti altına almıyor. Ama, burada nükleer etmen devreye giriyor, dolayısıyla birçok sorunun çözümü için zaman verirken, yeni sorunlar yaratıyor ve kısmen tarihi devam ettiriyor.

 

Paris’teki İklim Değişikliği Konferansı’nın da güçlendirdiği bir diğer teşvik edici eğilim ise, insanlığın “daha yeşil” düşünmeye başlamaları. Şu anda neredeyse kimse, seragazı emisyonlarını ve gezegenin kirlenmesini sınırlandırmak üzere ortak ve güçlü bir eylem ihtiyacını sorgulamıyor. Bu alandaki ahlaki-siyasi liderlerin arasında artık ABD’nin olması ise memnuniyet verici bir durum. Keza, ABD, daha önceleri ülke içinde güçlü bir çevreci hareketin bulunmasına rağmen uluslararası düzeydeki iklim anlaşmalarına ayak bağı olmuştu.

 

Son olarak, Orta Doğu’da terörizmin ve savaşların artmasına rağmen, dünyada genel şiddet düzeyi azalmaya devam etti (sadece silahlı çatışmalardaki zayiat değil, şiddet sonucu yaşanan ölümler ve ülke içi çatışmalar dikkate alınırsa). İnsanlık, düşük şiddet düzeyinin başlıca öğelerden biri olduğu daha ileri bir medeni devlet düzeyine doğru ilerlemeyi durdurdu. Bununla birlikte, ülkelerin istikrarının bozulması ve kitlesel terörizm, bu güven verici eğilimi tersine çevirebilir.

 

* Tarih doktoru olan Sergei Karaganov, Rusya Ulusal Araştırma Üniversitesi – İktisat Yüksek Okulu’nda Dünya Ekonomisi ve Uluslararası İlişkiler Okulu dekanıdır. Kendisi aynı zamanda Dış Politika ve Savunma Politikası Konseyi yönetim kurulu onursal başkanıdır.

 

 

Genel

Küreselleşmiş bir Renminbi: Latin Amerika’yı Yeniden Şekillendirecek mi?

cin

Douglas W. Arner ve Andre Soares

 

Birkaç aydır Çin dünya çapında manşetlerde yer alıyor ve bu durum pek de alışılagelmiş sebeplerle değil.

 

2016 yılı Eylül ayında Çin, ilk kez G-20’ye ev sahipliği yaptı. Arjantin cumhurbaşkanı Mauricio Macri, Brezilya cumhurbaşkanı Michel Temer ve Meksika cumhurbaşkanı Enrique Pena Nieto, bu tarihsel toplantı için Hangzhou’da dünya liderlerine katıldılar. Akabinde, Peru cumhurbaşkanı Pedro Pablo Kuzynski, ilk resmi yabancı ülke ziyareti olarak Pekin’e bir ziyarette bulundu. Çin 2016 yılı Ekim ayında ekonomik gücünü yeniden sergileme yollarını arıyor. Renminbi (RMB) –ABD, Avrupa Birliği, Japon ve Birleşik Krallık banknotlarının kervanına katılarak- Uluslararası Para Fonu tarafından uluslararası bir rezerv varlığı olarak beşinci küresel para birimi haline geldi.

 

Renminbi açıkça yükselişte. Peki ama niçin Latin Amerika’da yer alan bir merkez tüm entelektüel gücünü, ilk başta küresel finansal merkezlerinin meselesi gibi görünen bir konuya ayırıyor? Yanıt basit: Renminbi’nin uluslararasılaşması, dünya çapında yükselen piyasalarla birlikte ticaret ve finansı kökten yeniden şekillendirebilir ve bu durum Latin Amerika üzerinde önemli bir etki doğurabilir.

 

Her ne kadar bu tartışmayı çok teknik veya hatta çok siyasi bulup bir yana bırakma eğilimi olsa da, Çin’in kendi para biriminde ticaret ve yatırımı başlatmak, doğuya doğru daha fazla ticareti teşvik etmek anlamına gelebilir.

 

Çin, Latin Amerika’nın başlıca üç ticaret ortağından biri ve Brezilya, Çin, Peru ve Arjantin’e bir numaralı ihracat destinasyonu durumunda daha şimdiden. Son beş yıldır Çin’in bölgeye yatırımı yıllık neredeyse 11 milyar dolara ulaştı. Renminbi küresel para birimi olduğunda bu gerçeklik daha önceki eğilimleri gölgede bırakabilir. Çok daha fazla iş kolu, renminbi ile doğrudan ticaret yapabilir ve Çin kaynaklı yatırım, RMB üzerinden işlem yapmayı tercih eden yeni oyunculara açılabilir.

 

Bu, ticaret ve yatırım ortaklarını daha fazla çeşitlendirmesi için Latin Amerika’ya eşsiz bir fırsat doğurabilir. Ancak, politika yapıcılar, birçok kişinin küresel mali piyasalarda girdap oluşturmasından ürktüğü ir para birimin doğuracağı olumsuzlukları kabul etmeliler.

 

Latin Amerika hazır mı? Bu rapor, küreselleşmiş bir renminbi’nin bölgesel etkilerine odaklanıyor ancak ABD açısından da sonuçları olacak. Çin odaklı yatırım ve ticarette daha fazla güçlenme potansiyeli ve işlemlerin dolar yerine renminbi üzerinden yapılması, ABD ticareti aleyhine işleyebilir. Daha kolay erişilebilen bir Çin parası, belirsizliğe ve ABD para biriminin güçlü tarihsel temellerine karşı olmalıdır. Şurası net ki, Latin Amerika dışındakiler bile buna yakından dikkat etmelidirler.

 

Bu rapor, Çin’in renminbi’yi uluslararasılaştırma niyeti erişilebilir bir öncül arayanlar ve Latin Amerika’nın bu denkleme nasıl denk düştüğünü anlamak isteyenler için önemlidir. Bu yeni gerçekliğin bölge için bir varlık haline gelmesi ve bu süreçte ortaya çıkabilecek engellerin belirlenmesi için bir yol çiziyor.

 

Çin – Latin Amerika ilişkileri daha şimdiden oldukça karmaşık bir hal aldı. Bu konuda yazdığımız ilk iki rapor –Çin’in Latin Amerika’da Gelişen Rolü (Eylül 2015) ve Latin Amerika’da Endüstriyel Gelişim (Ağustos 2016)- daha yakın angajmanın yararları ve doğurabileceği sorunlara işaret ediyor. Yayın, genellikle arka plana atılan, ancak ön sıralarda yer alması gereken bir konuyu ele alıyor. Mayıs 2016’da New York’ta gerçekleştirdiğimiz yuvarlak masa toplantısına katılan birçok ABD’li, Latin Amerikalı ve Çinli kuruma müteşekkiriz; keza yorumları ve değerlendirmeleri bu çalışmamıza ışık tuttu.

 

Bu rapor, oldukça doğru bir zamanda ortaya çıktı. Her ne kadar uluslararasılaşmış bir renminbi’nin bölge üzerindeki etkilerine dair sınırlı bilgi olsa da, artık bu konuda bir gelecek perspektifi çizmenin vakti geldi. Alışılmadık bir durumla karşı karşıyayız ve bu da söz konusu yeni gerçekliğin Latin Amerika’nın ekonomik yükselişini daha da güçlendirmesini sağlamada çok daha kritik hale getiriyor.

 

Çin’in Para Birimi’nin Yükselişi 

 

Son kırk yılda, Deng Xiaoping’in 1978 yılındaki aşamalı ekonomik açılımından başlamak suretiyle, Çin, dünyanın en önemli ekonomilerinden biri olarak yeniden ortaya çıktı. Ekonomik, jeopolitik ve finansal yükselişi, kilit köşe taşlarıyla vurgulandı: 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne katılması, ABD, Almanya ve Japonya’yı geride bırakarak dünyanın bir numaralı ihracat ülkesi haline gelmesi (1) ve Yurtdışına doğrudan yabancı sermaye yatırımlarında ilk üç küresel kaynağından biri haline gelmesi (2) 2015 yılında, Çin, net bir dış yatırımcı oldu, aldığından daha fazla doğrudan yabancı yatırımı dışarıya gönderdi. Çin, mutlak gayri safi yurt içi hasıla anlamında dünyanın en büyük ekonomisi olarak ABD’nin yerini almak üzere ve daha şimdiden satın alma gücü paritesi tedbirlerinde bunu başardı. (4)

 

Latin Amerika’daki ekonomik ve finansal önemi ise, küresel sahnedeki eğilimleri yansıtıyor. Çin artık bölgede en önemli üç ticaret ortağı arasında yer alıyor ve 2012 yılında Avrupa Birliği’ni gölgede bıraktı. Brezilya, Şili, Peru ve Arjantin, Çin’i başlıca ihracat destinasyonları ve büyük bir ithalat kaynağı olarak sayıyor. Çin’in yatırımı sıçrama yaptı, brezilya ise, bölgede Çin’in doğrudan yabancı yatırımı için önde gelen destinasyon olarak listenin birinci sırasında.

 

Çin’in küresel ekonomideki yükselişi, para birimi renminbi’nin uluslararası önemindeki değişikliklerle de kendini gösteriyor. Bu, şaşırtıcı bir durum değil. Para biriminin uluslararasılaşması, önde gelen bir ekonominin dönüşümünde doğal bir adım. Örneğin doların uluslararası kullanımı, ABD’nin yirminci yüzyıl başında ekonomik olarak hızlı yükselişinden kaynaklandı (bununla birlikte ABD, ancak İkinci Dünya Savaşı’nın ardından dünyanın başlıca para birimine sahip oldu). Benzer şekilde, Japon yeninin uluslararası önemi, 1970’li ve 1980’li yıllarda ülkenin hızlı ekonomik yükselişinden kaynaklanmaktadır.

 

2016 yılı Ekim ayında RMB’nin Uluslararası Para Fonu’nun dünyanın en büyük para birimlerinin yer aldığı sepet olan Özel Çekme Hakkı’na dahil edilmesi ve ABD doları, Euro, Japon yeni ve İngiliz pounduyla aynı kefede yer almasıyla birlikte Çin artık para birimi uluslararası rezerv para birimi olarak kabul edilen seçkin bir ülke grubu arasında yer alıyor. Bu durum ise, halen dünyanın birçok noktasında şüpheyle yaklaşılan bir para birimine inandırıcılık katıyor.

 

Çin artık küresel ekonominin önde gelen etmeni haline gelirken, renminbi’nin uluslararasılaşmasının etkileri halen gelişiyor – özellikle de Latin Amerika gibi yükselen piyasalar için. Çinli yetkililer ülke içinde ilave reformlar –sermaye hesabı, finansal piyasa ve döviz kuru politikaları dahil olmak üzere farklı alanlarda- gerçekleştirdiği ölçüde bu durum Latin Amerika ülkeleri gibi diğer ekonomilere RMB’yi ticaret ve finansal işlemleri için kullanmada daha fazla güven verebilir. (6)

 

Eğer tarih tekerrür ederse, Çin’in para biriminin uluslararası ortamda yaygın olarak kullanılacağı zamana kadar sadece bir süreç söz konusu. Ancak durum bu kadar basit değil. Çin ekonomisi, hükümetin –döviz kuru oranı da dahil olmak üzere- yüksek düzeyde müdahilliğiyle niteleniyor. Bu durum ise, piyasa davranışı için olası etkileri sorgulayan birçok hükümet ve özel sektör kuruluşunu düşündürüyor.

 

Bu politikalar Latin Amerika ülkeleri için ne kadar anlamlı? Çin ile büyük ekonomik ilişkileri olan bölgenin en büyük ekonomilerinden çoğu, muhtemelen RMB üzerinden doğrudan ticaret yapan daha fazla işletme ve RMB’yi kullanan daha fazla Çin menşeli doğrudan yabancı yatırıma tanıklık edecekler. Bu durumu teşvik etmek ve olası likidite meselelerini yönetmek için Çin daha şimdiden Brezilya, Arjantin ve Çin gibi ülkelerle para birimi takas anlaşmaları imzaladı. Bu anlaşmaların anlamı nedir ve geleneksel olarak dolar üzerinden yatırım ve ticarete bağımlı olan işletmeler için ne tür riskler doğurur? Latin Amerika ülkeleri ve işletmeler Çin’in değişen ekonomik ortamına adapte olabilmek için –bireysel ve kolektif olarak- ne tür tedbirler alabilir ve RMB’yi daha fazla kullanmak ne tür fırsat ve riskler getirir?

 

RMB hakkında not:

 

  • Ekim 2016’da renminbi, rezerv para birimi olarak en büyük uluslararası para birimleri arasına katıldı.
  • Muhtemelen bölge ekonomilerinin çoğunda RMB üzerinden ticaret yapan işletme sayısı artacak.
  • Latin Amerika’da önümüzdeki yıllarda RMB üzerinden gerçekleşen doğrudan yabancı yatırımda bir artış söz konusu olacak.

 

**

 

Çin’in Perspektifi Neden Uluslararasılaşmalı?

 

Ekonomik bir bakış açısından, Çin’in RMB’yi uluslararasılaştırma sürecinin amacı, ticaret ve yatırım ilişkilerinin çeşitlenmesine destek vermek ve ülke içinde süregiden ekonomik yeniden yapılanmayı teşvik etmek. Güçlendirilmiş rekabet gücü ve daha çok yenilik-dostu finansal ekosistem, Çin’in ekonomik reform stratejisinin başlıca hedefleridir. Bu çerçeve içerisindeki önde gelen uluslararası hedefler arasında, dünya çapında yükselen piyasalarla ticaret yapılması ve bu piyasalara yatırım ile gelişmiş ve yükselen piyasalar arasındaki ilişkilerde daha büyük bir ekonomik ve finansal denge sağlanması yer almaktadır.

 

Yeniden yapılandırma süreci, hem Çin’de değişen demografiye hem de orta gelir tuzağına dair endişelere işaret etmektedir. Bunların her ikisi de Çin’in 2008 yılı öncesi ekonomik modelinden önemli kopuşlardır; keza söz konusu model, büyük oranda ABD ve AB’ye ihracata dayanıyordu ve 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne katılımla birlikte güçlendi.

 

RMB’nin uluslararasılaşmasının amacı, hem dolara aşırı bağımlılıkla bağlantılı riskleri azaltmak, hem de Çin’in ulusal tasarrufları ve yatırımlarına açılımlar sağlamaktır. Bu iki hedefin bileşkesinin amacı, ekonomik yeniden yapılanmayı ve rekabet gücünü desteklemek ve bir yandan da para birimiyle ilintili riskleri azaltmaktır. Amaç, son birkaç yıldır Çin’in ekonomik ve mali sistemini niteleyen birçok potansiyel mali kriz göstergesine karşı  -hızlı kredi artışı, mülk fiyatlarında çarpıcı değişimler ve para birimi ve finansal piyasalarda değişkenlik- bir siper hizmeti görmektir.

 

Çin’in ve dolayısıyla dünyanın geri kalanının önünde büyük meydan okumalar söz konusu. Özellikle, 2015 yılı ilkbaharında başlayan finansal ve para birimi piyasasındaki değişkenlik, Çin’in süregiden mali serbestleşme ve para biriminin uluslararasılaşması sürecinin risklerini gözler önüne seriyor. Borsalarına, döviz kuru rezervlerinin dışa akışları ve harcamalara Çin’in müdahaleleri ve döviz kuru oranı konusundaki belirsizlikler, yeni kuşkuları gündeme getirdi.

 

Birleşik Krallık’ın 2016 yılı Haziran ayında AB’den ayrılma yönündeki kararının ardından, RMB’nin değeri yen ve dolar ile sert bir zıtlık oluştururcasına düştü. Bu tersine dönüş hali, 1997 Asya mali krizi ve 2008 küresel mali kriz sırasında olanlarla kıyaslandığında RMB için farklı bir eksen anlamına geliyor – keza her iki dönemde de para birimi, güvenilir bir liman olarak güçlenmişti.

 

RMB’nin uluslararasılaşmasını destekleyen önemli ekonomik ve mali etmenlerin ötesinde, büyük bir siyasi boyut da söz konusu. Para biriminin dünya çapında yaygın olarak kullanımı, bir ülkenin artan gücünün sembolüdür. Çin, hem ekonomik öneminin daha fazla tanınmasını istiyor, hem de uluslararası ekonomik meselelerde daha aktif rol oynamak. Özel Çekme Hakkı’nın dahil edilmesi, büyük bir adımdı. Çin aynı zamanda ABD’ye ve ABD’nin Asya’ya eksen kırmasının sonuçlarına odaklanmış durumda. Birçok açıdan Çin’in Latin Amerika’da müdahil oluşu, ABD’nin Asya’daki birçok ülkeyle artan bağlarına karşıt bir denge oluşturma girişimidir.

 

RMB politikasının saç ayakları

 

2008 yılındaki küresel mali krizin ardından Çin hükümeti, daha sonraları RMB’nin uluslararasılaşmasını tanımlayacak olan bir dizi politika başlattı. Bu politikaların amacı, RMB’nin uluslararası kullanımı için üç ana piyasa geliştirmekti: ticari uzlaşma, sınır-aşırı yatırım ve sınır-aşırı mali işlemler. Amaç ise, dünya çapında ülkelerin ticaret yapmalarını, doğrudan yabancı yatırım çekmelerini ve RMB üzerinden ifade edilen ürünlere (bonolar ve hisse senetleri dahil) yatırım yapmalarını sağlamak.

 

RMB’nin uluslararasılaşmasındaki ilk adım, 2009 yılı ortasında Çin Halkların Bankası (Çin’in merkez bankası) sınır-ötesi ticari işlemler için bir pilot program başlattığında söz konusu oldu. İlk kez Çin içinde ve dışındaki şirketler, dolar yerine RMB kullanarak ticari işlemlerde (ihracat ve ithalat) bulunabildiler.

 

Ancak bu durum bir sorun yarattı. Çin, para biriminin dünya çapında kullanılmasını teşvik etmek istiyordu, ama bunu yerleşik bir piyasa olmaksızın yapma niyetindeydi. Dünyanın en derin ve en kolay likiditeye çevrilen piyasalarının desteklediği ve birçok uluslararası işlemde başat bir statüye sahip olan doların aksine RMB piyasaları ne büyük ne de likittir; ve para birimi de Çin dışında çok yaygın kullanılmamaktadır. Bu durum ise bir sorun yarattı. Şirketler, Çin’in dışında bir offshore piyasası olmaksızın veya ülke içinde gelişmiş RMB piyasasına erişimleri bulunmaksızın RMB üzerinden nasıl ticaret yapacaklar?

 

Çin’in çözümü: bir dizi küresel para birimi takas anlaşması geliştirmek – 1997 Asya mali krizinin ardından deneyimini genel hatlarıyla temel alan bir fikir. (7) RMB likiditesine doğrudan erişim için yerel para birimlerini kullanan merkez bankaları arasındaki bu anlaşmalar, uluslararası piyasalarda RMB’ye güveni ve erişimi artırmaya yardımcı oldu. Bir diğer sonuç ise, RMB’nin dolara bir alternatif olarak sunulabilmesidir ki bu da Çin’i likidite kısıtlamaları yaşayan ülkeler açısından IMF’ye bir alternatif olarak Çin’i görmelerini sağlar.

 

2009 yılından beri, Çin, farklı ülkeler ve bölgelerle toplam 500 milyar dolarlık otuz üç adet para birimi takas anlaşması imzaladı. En sonuncusu ise, Mayıs 2015’te Şili ile varılan anlaşmadır. (8) Brezilya ve Arjantin’le ikili takas anlaşmalarıyla birlikte, Latin Amerika’yla imzalanan anlaşmaların toplamı 40 milyar dolara erişti.

 

Ancak, geniş bir katılımcı havuzunda RMB işlemlerini gerçekleştirmek için de bir mekanizmaya ihtiyaç var. Bu amaç doğrultusunda, Çin, belirlenmiş bir bankanın (RMB tarafında bir Çin bankası, karşı tarafta yerel veya uluslararası bir banka) RMB’yi içeren yerel para birimi operasyonlarında finansal aracılık işlevi görmesine izin veren bir dizi takas anlaşmasına onay verdi. Şili, Çin’in kurduğu on altı küresel takas kurumundan birine ev sahipliği yapıyor. Bu anlaşmalar aracılığıyla, aracı bankalar, bir şirketin ithalat ve ihracatını işlem maliyetlerinde kaydetmeye yardımcı olmak suretiyle kolaylaştırıyorlar, işlemle bağlantılı tüm belgeleri çeviriyorlar ve bir başka ülkedeki aracı bankalarla operasyonlarda destek oluyorlar. (9) Çin’in Uluslararası Ödeme Sistemi (CIPS) de başlatıldı – bu, farklı takas anlaşmalarını, tıpkı dolar için SWIFT’in (Dünya Çapında Bankalararası Finansal Telekomünikasyon Topluluğu) yaptığı gibi, küresel bir ağ içerisine çekmeye dönük bir mekanizma.

 

Çin de sermaye hesabını serbestleştirmeye başladı, yabancı yatırımcıların RMB ile bağlantılı ürünlerde operasyonlar gerçekleştirmelerine izin veren bir dizi program başlattı. İçlerinden en önemlisi, RMB Nitelikli Yabancı Kurumsal Yatırımcı (RQFII) Planı’nın kurulmasıdır ve böylelikle belli ülkeler ve yetki alanlarından yatırımcılara Çin’in ulusal piyasalarına erişim hakkı vermektedir. Kurulan bir kota sistemiyle, her yatırımcının –devlet veya özel sektör mali kurumu- Çin’in mali piyasasına ne kadar yatırım yapmaya izni olduğu belirlenmektedir. Haziran 2016 itibariyle, Çin, Hong Kong dahil on sekiz ülkeye program lisansı verdi ve toplam kota, yaklaşık 1,5 trilyon RMB (225 milyar dolar) tavan değerine sahipti. En yakın dönemde yapılan RMB250 milyarlık (37 milyar dolar) anlaşma ise ABD ile olup, Hong Kong’dan sonra ikinci en büyüğüdür. Latin Amerika’da bu zamana değin Şili de böyle bir lisans aldı ve kotası 50 milyar RMB idi (7,5 milyar dolar).

 

Öte yandan, para biriminin uluslararasılaştırılması çabalarının önünde süregiden engeller ve para birimi manipülasyonuna dair iddialar, Çin’in yabancı döviz kuru kontrollerine dair endişeler doğurmaya devam ediyor. 2005 yılından önce, Çin’in döviz kuru, dolara sıkı sıkıya bağlıydı. Bu, genel olarak az değer biçilmiş olarak görüldü ve Çin’in ihracatı için döviz kuru avantajı sağladı.

 

2008 küresel mali krizinden birkaç yıl önce ABD’nin endişelerine tepki olarak, Çin, para biriminin dolar karşısında değerlenmesine aşamalı şekilde izin verdi ve döviz kuru oranının para birimi sepetini daha yakından yansıtmasına olanak tanıdı. Ancak Çin ekonomisi yavaşladıkça, para birimi bir kez daha dolarla yakından bağlantılı hale geldi. Bu sefer de, dolar değer kazanınca kendi para biriminin değeri kayboldu.

 

Döviz kuru oranının piyasa tarafından daha iyi belirlenmesi amacıyla, Çin, Ağustos 2015’te sistemini önemli ölçüde değiştirdi. Bunun sonucunda ise, piyasa oldukça kırılgan hale geldi ve küresel etkileri oldu. O zamandan beri, döviz kuru politikası tutarsız olup, dünya çapında büyük endişeler doğurmaktadır. Özellikle Çin, döviz kuru politika yönelimlerini iyi anlatamadı ve mekanizmasına netlik kazandıramadı.

 

Politika İşliyor mu?

 

Son on yılda RMB’nin ticarette para birimi olarak kullanılması çarpıcı biçimde arttı. RMB’de ticaret zaten Çin’in dünya ile ticaretinin yüzde 26’sını oluşturuyor ve son beş yıldır da ortalama yüzde 46 arttı. (10) Ancak, Hong Kong’un Çin’in toplam ticaretindeki payı ortadan kalktığında, RMB üzerinden küresel ticaret sadece yüzde 12’ye düşüyor. (11) RMB üzerinden hizmet ticaretinde –Latin Amerika ülkeleri için oldukça önemli bir alan- sadece mütevazi bir artış yaşandı ve belki de bu durum Çin’in büyük bir hizmet ihracatçısı olmadığı gerçeğini yansıtıyor. Genel itibariyle, her ne kadar RMB dünyada en önemli beşinci ödeme birimi olsa da, sınır-ötesi ticaret ve mali işlemlere dönük küresel ödemelerin sadece yüzde 3’ünden azına denk geliyor. (12)

 

Bununla birlikte, RMB’nin bir yatırım para birimi olarak kullanımı hızla arttı. Dışarıya doğrudan yatırım, son iki yıldır çarpıcı biçimde artış gösterdi. 2014 yılında bir yatırım para birimi olarak RMB, Çin’in dışarıya doğrudan yatırımının yüzde 25’ine karşılık geldi – bu oran, 2012 yılında sadece yüzde 5 idi. (13) Bununla birlikte, Çin’in RMB’yi Latin Amerika’daki yatırımları için kullandığına dair pek bir kanıt yok. Çin’in bölgedeki doğrudan yabancı yatırımları, maliyet etkin doğal kaynaklı projelere doğru yöneliyor – örneğin Peru’da madencilik faaliyetleri veya Ekvator’da hidro elektrik tesisi inşaatı gibi. Bu projelerin yerel ekonomiler açısından önemine bakıldığında, ülkeler, tercih edilen para birimi olarak daha istikrarlı ve likit olan dolara bel bağlamaya yöneliyorlar.

 

Mali operasyonlar ise, Çin’in hem iç hem de dış çıkarlar açısından cazip olan politikalar geliştirmesi gereken bir alandır. Yabancı kurumlar, son birkaç yıldır RMB varlıklarını azalttılar. Bu karar, piyasa algısında bir değişimle açıklanabilir; keza RMB’nin gelecekte değer kazanma olasılıkları sorgulanmaya başladı. Latin Amerika ülkeleri, RMB değerindeki değişimlerin etkilerinden muaf değil; RMB’nin görece değerlenmesi Çinli ithalatçıların bölgeden emtia satın almasını daha pahalı hale getiriyor.

 

Aynı zamanda, krediler ve bono piyasaları son iki yıldır heves kırıcı bir şekilde büyüyor. Bu, muhtemelen yabancı kurumları endişelendiren düzenleyici engellerden dolayı. Halen, bir şirketin RMB’yi offshore piyasasına getirip getiremeyeceği konusunda düzenleyici kurumlar arasında bir anlayış eksikliği söz konusu. Çinli yatırımcılar arasında hisse senedi çıkaran şirketler ve onların iş alanları hakkında da bir bilgi eksikliği söz konusu.

 

Sonuç itibariyle; niçin uluslararasılaşmalı?

 

  • Çin’in para biriminin uluslararasılaşmasının büyük ekonomik, finansal ve siyasi boyutları söz konusu.
  • Küreselleşmiş bir RMB, dünya çapında ülkelerin ticaret yapmasına, doğrudan yabancı yatırım almasına ve RMB ile bağlantılı ürünlere yatırım yapmalarına olanak tanır.
  • Çin, dünya çapında takas anlaşmalarına ve döviz kuru takasını inşa etmeye yönelik bir teşvik politikası izledi.
  • Bununla birlikte, RMB’nin ticari ortaklar arasında tam olarak güç kazanması için henüz vakit var.

 

**

 

Bu Mesele Latin Amerika için Neden Önemli?

 

Uluslararasılaşmış bir RMB, Latin Amerika ülkelerinin finans kaynaklarını çeşitlendirmeleri için yeni bir fırsat olabilir – belki de Çin’in yükselişiyle birlikte ticari ilişkilerin genişlemesiyle aynı biçimde. Örneğin, ülkeler ve şirketler, RMB üzerinden borçlanabilirler ki bu da belirleyici olan faiz oranlarına bağlı olarak finansman maliyetlerini düşürebilir. Bu, G-3 piyasalarına (dolar, Euro, yen) sınırlı erişimleri bulunan ülkeler için özellikle doğrudur ve Venezüella, bu noktada belirleyici bir örnektir.

 

Çin’in RMB’sinin uluslararasılaşma stratejisinin asli bir unsuru, ticaret ve ticaret finansmanında RMB’nin giderek daha fazla kullanılmasıdır. Yerel bir para biriminde ticaret, ciddi maliyet tasarrufları sağlar: Dolar gibi üçüncü bir para birimi kullanmaktan kaynaklı işlem maliyetlerinin önüne geçer. Her ne kadar Çin-Latin Amerika ticareti son iki yılda yavaşlamış olsa da, güçlü bir ticaret yeni normal olma yolunda ilerliyor. RMB üzerinden yapılan ticaret, devasa maliyet tasarrufları ve ileriki dönemde rekabetçi bir avantaj sağlayabilir (14), keza Çin RMB kullanan tüm yabancı şirketlere indirim sunmaktadır. (15)

 

Aynı zamanda, 2015 yılında Çin ve Latin Amerika gelecek on yıl içerisinde ticaretlerini yıllık 500 milyar dolara yükseltme niyetlerini açıkladılar. RMB kullanımı, bu artışı kolaylaştırabilir. Çin ile güçlü ticaret bağları dolayısıyla, bölgedeki en büyük altı ekonomiden üçü – Brezilya, Arjantin ve Şili- muhtemelen RMB ile bağlantılı daha fazla operasyon sağlayan mekanizmaları gündeme getireceklerdir.

 

RMB kullanımı şirketlerin Çin’deki devasa piyasayı ve ABD ile AB’nin toplamından daha büyük bir tüketici sınıfını kullanmalarına da yardımcı oluyor. 2015 yılında 150 şirket arasında gerçekleştirilen bir ankette, işlem maliyetlerinin azaltılması ve yeni iş olanaklarına erişimin yabancı bir şirketin RMB operasyonlarına girişmesinde başlıca gerekçeler olduğu ortaya çıktı. (16)

 

Bununla birlikte, potansiyel bir sonuç, Latin Amerika’da Çin’in yatırımlarında riskin artmasıdır, keza dolar üzerinden verilen uluslararası krediye erişim olmaksızın daha az güvenilir şirketler yatırım yapmaya başlayabilir. Bu da Latin Amerikalı bir şirketin Çinli bir ortağından bir yatırım teklifini gözden geçirmesi esnasında bulanık ortamı daha da artırır. Başka bir endişe ise, Çin’in daha fazla varlık sergilemesiyle birlikte oluşan siyasi gerilimlerdir. Bu tür gerilimler, Çin’in bugün başlıca yabancı güç olduğu Afrika’da çoktan ortaya çıktı.

 

RMB’nin uluslararasılaşması halen birkaç aksaklığa rağmen en başta cazip bir öneri olarak görülüyordu. Çin’in süregiden büyümesi ışığında, RMB’nin dolar karşısında değer kazanması beklendi. Benzer şekilde, Çin borsalarındaki yatırımlar, hızla gelişen şirketlerin kervanına katılmak üzere bir fırsat olarak görüldü. Arjantin ve Venezüella gibi hızlı bir şekilde yıpranan Latin Amerika ülkeleri, Çin’i sadece yeni ve büyük bir ticaret ortağı olarak görmekle kalmadılar, aynı zamanda –saydamlık, işçi hakları gibi konularda- gelişmiş ülkelere kıyasla daha az koşul talep eden, yatırım ve finans için yeni bir kaynak olarak kabul ettiler. Ancak işin aslı öyle olmayabilir.

 

Öte yandan, ortada halen endişe yaratan önemli meseleler var. Çin-Latin Amerika arasındaki ekonomik ve finansal ilişkilerde RMB kullanımındaki bir artış da risk yaratıyor. Eğer Çinli şirketler RMB kullanarak bölgeye yatırım yaparlarsa, RMB üzerinden değerlenen varlıklara sahip olmak ne tür etkiler doğuracaktır? Bu durum, Çin’in daha fazla yatırım yapmasını sağlayabilir, ancak Çin’in ticareti, yatırımı ve finansına aşırı bağımlılık korkusunu artırır.

 

İnişli çıkışlı bir ilişki

 

Bir dizi önemli meydan okuma mevcut. Bu zamana değin, rakamlar, Çin’in Latin Amerika’da RMB’yi teşvik etmeye yönelik çabalarına dek düşen sayılar söz konusu değil.  Bugün bölgenin Çin ile ticaretinin yüzde 1’inden az bir kısmı RMB üzerinden yapılıyor – bu durum, Çin’in dünya ile RMB üzerinden yaptığı yüzde 26’lık ticaretle büyük tezatlık oluşturuyor. (17) Sebep basit: Çin’in Latin Amerika’dan ithalatı, ağırlıklı olarak emtiadan oluşuyor ve fiyatlar uluslararası piyasalar tarafından belirlenip dolar üzerinden pazarlığı yapılıyor. RMB’ye geçmek için, daha önceden dolar üzerinden belirlenen sözleşmelerin yeniden yazılması gerekecek.

 

Bölgede aynı zamanda RMB likiditesi de noksan. Çin’in RMB ürünlerini teşvik etmek üzere Latin Amerika’daki bankalarının sayısındaki görünür artışa rağmen durum bu şekilde. Bugün Çin’in devlet kontrolündeki bankalarının en büyük ülkelerin sekizinde şubesi var.

 

Öte yandan, Çin’in Latin Amerika’da faaliyet gösteren bankalarının ciddi bir sermaye birikimleri bulunmuyor. Örneğin Brezilya’da Çin Bankası ve Çin Sanayi ve Ticaret Bankası’nın ulusal şubelerine aktardıkları sermaye sırasıyla 100 milyon dolar ve 200 milyon dolar. (19) Bunlar, dünyanın en büyük bankalarından ikisi açısından önemsenmeyecek miktarlar – hele ki yüksek miktarda emtia ihracatından oluşan (genellikle de dolar üzerinden fiyatlandırılan) Çin-Brezilya ikili ticaretinin ölçeğiyle kıyaslandığında.

 

Benzer şekilde, mevcut takas ve takas merkezleri anlaşmaları çerçevesindeki potansiyel sınırlı. RMB operasyonları için sadece Şili’de bir takas merkezi bulunuyor. Arjantin’le olan takas anlaşması ise, sadece acil koşullar altında –ülkenin 2015 yılında para birimi için uluslararası likidite noksanlığı yaşadığı dönemde- operasyonel hale geldi. Herhangi bir başka seçenek olmaksızın Arjantin hükümeti, uluslararası piyasalara erişmek ve ardından dolar karşılığında RMB takası yapabilmek için RMB karşılığında peso takası yapabildi. Bu durum Çin-Arjantin arasındaki takas anlaşmasının hedeflenen amacı iken (yani, uluslararası likidite krizini hafifletmek), pek de iyi şekilde kullanıldığı söylenemez. Amaç, RMB işlemlerine güveni sağlamak üzere likidite temin etmek olmalı; böylelikle kötü politikalar sürdürülmeksizin gerçek ekonomik faaliyetler harekete geçirilir.

 

Anlaşmada 11 milyar dolar harcandıktan sonra, Cristina Fernandez de Kirchner hükümeti, aynı nominal değerle anlaşmayı yenilemek istedi. Müzakereler henüz tamamlanmadı, ancak yeni koşullar, daha önceki anlaşmanın yarısından azına denk geleceğe benziyor (yani 5 milyar dolar). Bu durum, Çin’in takas anlaşmalarını ekonomik hedefler yerine siyasi hedefler doğrultusunda kullanma riskini gözler önüne seriyor.

 

Özel sektörün mali operasyonları da sınırlı olmaya devam ediyor. Latin Amerika’nın varlık yönetim şirketleri, offshore Hong Kong piyasasındaki Çinli şirketler içinde bir pozisyon edinme eğiliminde. 2010 yılında Brezilya’nın BTG Pactual adlı yatırım bankasında Çin Yatırım Şirketi’nin yaptığı yatırıma rağmen –iki ülke arasında mali işbirliğine yol açması beklenen bir anlaşma- söz konusu alanda pek fazla bir şey yapılmadı. (20)

 

Latin Amerikalı şirketler de Çin borsasında henüz aktif bir şekilde ticaret yapmıyorlar. Bunun ağırlıklı sebebi, Çin borsasının temellerine güven duyulmaması ve Çin ekonomisinin temel kurumsal ekonomik çerçevesidir. Şangay Borsası’nın 2015 yılında yaşadığı sıçrama ve hemen ardından çökmesinin akabinde, Çin hükümeti bir dizi piyasa kontrol tedbiri dayattı. Bunlar arasında, varlık satışları ve varlık barışı üzerinde getirilen sıkı limitler yer alıyordu ve bunlar Latin Amerika’dakiler dahil olmak üzere yabancı yatırımcıların güvenini ciddi biçimde etkiledi. Çin hisse senetleri piyasasındaki diğer birçok yabancı yatırımcıya benzer şekilde, Hong Kong artık ana piyasalarda doğrudan yatırım yerine daha güvenilir bir alan arayışında.

 

Bununla birlikte, Panda bonoları (Çin piyasasında yabancı şirketlerin çıkardığı bonolar) Latin Amerikalı şirketlerin Çin’deki devasa bono piyasasında cazip cari getiriler eşliğinde borç çıkarması için bir fırsat olarak görülebilir. Bunun sebebi ise, Çin’de on yıllık getiriler ile (ortalama yüzde 3) Latin Amerika ülkelerindekiler (ortalama yüzde 5’in üzerinde) arasındaki faiz oranı farklılıklarıdır. Bu faiz oranı farklılığı, operasyonları geliştirmek isteyen Latin Amerikalı şirketler açısından olumlu bir şey olabilir; ancak Çin’in ülke dışına çıkan paraya dönük sermaye denetimleri dayattığı da göz önüne alınmalı. Ayrıca, döviz rezervlerini çeşitlendirmek isteyen ülkeler için de cazip bir durumdur – özellikle de RMB üzerinden ticaret akışı arttıkça.

 

Ne kadar fazla sayıda Latin Amerika ülkesi RMB üzerinden operasyonlarda bulunmadıkça, Çin’in para politikasının uluslararası düzeyde dağılmalarından izole olamazlar. Yoğun RMB değişkenliği ve Ağustos 2015 – Şubat 2016 arasında devalüasyon, küresel piyasada çalkantıya yol açtı – özellikle de Çin’in döviz politikası yönelimi ve ayar mekanizmasına ilişkin belirsizlikler göz önüne alınırsa. Bölgenin finans piyasalarına ve dünya çapında diğer yükselen piyasalara doğru salgın ilerliyor.

 

Latin Amerika piyasaları, uluslararası düzeyde Çin’den gelen –özellikle emtiaya yönelik- talebe yoğun bir şekilde bağımlı durumda. RMB’nin değerinde azalmanın yaşandığı bir dönemin ardından genellikle dolar üzerinden ticareti yapılan emtia, Çinli yerel alıcılar açısından daha pahalı bir hal aldı. Aynı zamanda Çinli tüketiciler de ulusal ekonomilerinde ciddi bir yavaşlamayla başa çıkıyorlardı. Sonuçta, Latin Amerika’da piyasa ve ekonomik değişkenliğin artması söz konusu oldu, keza Çin’in politikasının ne yöne evrileceği ve yavaşlama sürecinin boyutları konusunda belirsizlik devam ediyor.

 

Belki de en önemlisi, derin bir kültürel ve bilgi açığının halen devam etmesi. ABD, Avrupa ve Asya-Pasifik bölgesindeki şirketlerden 150’nin üzerinde yöneticinin katıldığı bir araştırma, yöneticilerin yüzde 80’inden fazlasının, RMB üzerinden iş yapmanın uluslararası işlemlerde RMB kullanımı önündeki en büyük engel olduğunu anlamadığını gösteriyor. (21) İhracatçıların tümü RMB üzerinden faaliyet göstermeyi veya bu işlemlerden kar sağlamayı bilmiyor.

 

Önümüzdeki Süreç

 

Hem Çin hem de Latin Amerika’nın bu ortaklığı nasıl iyileştirecekleri konusunda anlaşmaya varmaları gerekiyor. Latin Amerikalı ihracatçıların daha fazla risk almayı ve Çin’in devasa iç piyasasına erişim sağlamaya dönük operasyonlara girişmeyi göz önünde bulundurmaları gerekiyor. Bölgedeki bankalar da, Çin’deki faaliyetlerini artırabilirler ki bu da Latin Amerikalı ihracatçıların güvenini artırıp kültürel açıkları kapatmaya yardımcı olur. Halihazırda Çin piyasasında sadece Brezilya Bankası’nın bir şubesi bulunuyor. Hong Kong, Çin piyasasına girmek için ideal bir başlangıç noktası olacaktır; ana kara Çin ile derin bağlantılar kurmaktadır ve küresel RMB piyasalarında asli bir konuma sahiptir.

 

Çin’deki bankalar da Latin Amerika’daki daha fazla kaynak taahhüdünde bulunup Latin Amerika’daki iş kültürünü anlasalar iyi ederler. Örneğin bölgedeki Çin bankalarının çoğunun yönetim kurullarında yerel herhangi bir kişi bulunmuyor ve yerel derneklere ve medyaya katılımdan imtina ediyorlar.

 

Dolayısıyla, Çin’in son on yılda Latin Amerika’daki devasa yatırımlarına rağmen, ciddi bir RMB kullandığına dair fazla kanıt yok. Dolara genel bir bağlılık hakim. Ancak son raporlarda, geçtiğimiz yıl RMB kullanımında bir artış olduğu görülüyor ve bu da önümüzdeki dönemde yaşanacakların bir işareti olabilir. (22)

 

RMB’nin daha fazla kullanımı, RMB’ye yatırım yapan Çinli şirketlerle çalışmaya dönük süregiden bölge çapındaki endişelere yanıt vermeyi gerektirecektir. RMB üzerinden ödeme alanların döviz kuruyla ne yapacakları konusunda net bir fikirleri yok ve Çin’in varlıklarına yatırım yapmaya pek güvenmiyorlar. Riske daha açık olan Latin Amerikalı şirketler ise, Çin’in riskli şirketlerine varlık satmayı istemeyeceklerdir. Ulusal çaptaki bankalar-arası bono piyasasının son dönemde yaptığı açılım ve uluslararası likiditedeki artışlar ile birlikte RMB kullanımının bölge çapında artma beklentisi söz konusu.

 

Bu konu niçin önemli?

 

  • RMB üzerinden yapılan borç, birçok Latin Amerika ülkesi için finansman maliyetlerini düşürebilir.
  • Bununla birlikte ortada bazı sorunlar var. Latin Amerika’da faaliyet gösteren Çinli şirketlerin önemli bir sermayeleri veya likiditeleri bulunmuyor.
  • Uluslararası likidite sorunlarını hafifletmek için RMB’nin kullanımı – gerçek ekonomik faaliyet yaratmak yerine- sağlam olmayan mali ve parasal politikaların sürdürülmesine yardımcı olabilir.

 

**

 

Politika Önerileri: Latin Amerika RMB piyasasına nasıl erişebilir?

 

RMB’nin uluslararasılaşması, Çin’in başlıca politika hedefidir. Bununla birlikte, RMB Latin Amerika’da ticaret, yatırım, finans veya rezerv yönetimi için yaygın bir şekilde kullanılmadan önce, finansal piyasa katılımcılarının ve politika yapıcıların güvenini kazanmalıdır. Aşağıdaki adımları atmak suretiyle Çin hükümeti bölgede daha fazla RMB kullanımını teşvik edebilir:

 

  • Sermaye bilançosuna dair reformları ilerletmek: Eğer Çin hükümeti özellikle sermayenin yurtdışına akması konusunda bunu yaparsa, yatırımcıların Çin’deki hem bono piyasalarına hem de borsaya erişimde daha fazla özgürlüğü olur. Buna ek olarak, Çin, hisse senedi çıkaran yabancı kuruluşların iç piyasalara erişimini kolaylaştırmak için hisse senedi çıkarma sürecini kolaylaştırabilir. Bununla birlikte, daha köklü bir meydan okuma ise, sermaye bilançosunu diğer politikalarla –örneğin döviz kurunda esneklik ve finansal piyasaların gelişimi- ardışık hale getirmektir. Bankacılık sisteminin güçlendirilmesi ve daha iyi düzenlenmiş bono ve öz kaynak piyasalarının geliştirilmesi, Çin içerisinde daha iyi bir kaynak tahsisatı için asli önem arz etmektedir. (23)

 

  • Politika niyetlerini daha iyi iletmek: Finansal piyasalarda bir bilgi açığı söz konusudur. Son on sekiz yılda politika yapıcıların kötü iletişimi, piyasa oyuncuları arasında bir dizi yanlış anlaşılmaya sebep oldu. Bu durum ise, piyasalarda bir gerginliğe yol açarken, Latin Amerika ekonomileri üzerinde dalgalanma etkisi doğurdu.

 

  • Hükümetin niyetini netleştirmek: Önemli bir adım ise, hükümetin kendisini ulusal piyasalara nasıl dahil edeceğine dair net bir sinyal vermektir. Geçtiğimiz yaz, Çin hükümeti piyasalara çarpıcı biçimde müdahale etti ve operasyonları üzerinde bir dizi kısıtlama getirdi. Bu durum ise, yabancı yatırımcıların Çin piyasasına güvenlerini yitirmelerine yol açtı ve bölge piyasalarına doğru bulaşıcı etkiler doğurdu.

 

Eğer Çin hükümeti bu endişeleri ele almazsa, Latin Amerika’dan piyasa katılımcılarının güven düzeyi muhtemelen düşük kalacaktır. Bununla birlikte, Çin’in RMB’yi uluslararasılaştırma yönündeki çabaları –eğer temelleri güçlü ise- Latin Amerika ülkelerinin finans ve ticaret kaynaklarının daha iyi çeşitlenmesini sağlayabilir.

 

Örneğin şirketler RMB üzerinden borçlanabilirler ve bu da potansiyel olarak finansman maliyetlerini azaltabilir. Buna ek olarak, RMB üzerinden ticaret yapmak, işlem maliyetlerini azaltır ve bu durum da genellikle Çin’den ithalat yapıp Çin’e ihracat yapan büyük ticaret ülkeleri için bir itki olur.

 

Latin Amerika ülkeleri ve şirketlerinin RMB’nin uluslararasılaşmasından fayda sağlamaları için, bölgedeki hükümetlerin ve şirketlerin aşağıdaki adımları atmaları gerekiyor:

 

  • Takas anlaşmalarının sayısını ve kapsamını genişletmek: Latin Amerika ülkeleri ve Çin, imzalanan takas anlaşmalarının sayısını müzakere edip bunları artırabilir. Bölgedeki otuz üç ülkeden sadece sekizinin Çin ile anlaşması bulunmaktadır. Bu anlaşmalar, RMB operasyonları için piyasa likiditesi sağlamaya odaklanmalıdır. Bunun için de, normal koşullar altında takas anlaşmaları gündeme getirilmeli ve bunu yapmak için sadece likidite krizi çıkması beklenmemelidir. Bu tür takas anlaşmaları, eğer uygun bir şekilde yapılandırılırlarsa, ülkelerin likidite kaynaklarını çeşitlendirmek ve RMB operasyonlarının yaygınlaşmasını desteklemek gibi bir potansiyele sahiptir.

 

  • RMB işlemlerini etkin bir şekilde güçlendirmek için daha fazla takas merkezi kurmak: Bugün sadece Çin’in RMB operasyonları için takas merkezi bulunmaktadır. Daha fazla takas merkezi, daha fazla sayıda bankanın RMB dahil yerel para birimindeki operasyonlarda finansal aracılar olarak işle sergilemesine yardımcı olur. Takas merkezleri etkinliği artırır, işlem maliyetlerini düşürür, RMB üzerinden işlem yapma yeteneğine dair güveni artırır. Çin Uluslararası Ödeme Sistemi’nin gelişimiyle eş zamanlı olarak, iyi işleyen küresel piyasalara temel bir altyapı sağlar. Şili, bölgesel RMB işlemlerinde kendisi için bölgesel bir merkez rolü tasarlamaktadır. Bununla birlikte, diğer büyük piyasaların RMB operasyonlarını desteklemek üzere kendi düzenlemelerini geliştirmeleri için net faydalar bulunmaktadır.

 

  • Çin piyasasına giren Latin Amerika ülkelerinin sayısını ikiye katlamak: Özel sektör, Çin piyasasının sunduğu fırsatları daha iyi değerlendirmelidir. Latin Amerika bankaları Çin’e kaynak tahsis etmeye başlamalı ve Çin’in karmaşık mali sisteminde nasıl ilerleyecekleri konusunda daha fazla şey öğrenmelidir. Daha da önemlisi, Latin Amerika’da emtia dışında diğer şeyleri ihraç edenler, Çin’in iç piyasalarının ticari potansiyeline odaklanmalıdır. Bu, Latin Amerika açısından emtiaya dayalı tavrını çeşitlendirmek için önemli bir fırsattır. Eğer süratle harekete geçilmezse bu ivme yitirilebilir.

 

  • RMB hareketliliğine karşı temkinli olmak: Önümüzdeki dönemde, dolar, Euro ve renminbi arasında geçerli döviz kuru oranlarında yukarı yönlü hızlı değişimler yaşanacak. Bu durum, döviz kuru risklerine karşı korunmak için bölgede piyasa ve araçların geliştirilmesini zorunlu kılacak. Bu tür araçlar genellikle az gelişmiştir, ancak bu genelleme Latin Amerika için çok daha doğrudur; keza Latin Amerika, riske karşı en açık ülkeler arasında yer almaktadır. İleriye dönük olarak, mali kurumlar ve politika yapıcılar bölgede artan RMB kullanımının risklerini yönetmek için türev piyasaların daha çok gelişmesini desteklemelidir.

 

  • Teknik ve ekonomik temellerin olduğu dönemlerde Çin’in kredilerine başvurmak: Bölge, Çin’i son kertede borç para veren ülke olarak kullanma fikrinden uzaklaşmalıdır. Çin’in fonlaması –RMB üzerinden de olsa dolar üzerinden de- sadece buna yönelik net bir amaç olduğu zaman kullanılmalıdır. Zorlu mali koşullar altındaki ülkeler için RMB üzerinden fon kullanımı, denklemin tüm tarafları için riskli ve olumsuzdur. Latin Amerika açısından, gerekli ekonomik reformları ertelemek için bir fırsat yaratır; Çin tarafında ise borçlarını ödeyememe riskini artırıp, kaynakların yanlış bir şekilde tahsis edilmesine katkı sağlar.

 

**

 

İleriye Dönük Olarak:

 

Mevcut ikili ticaret akışlarının düzeyi ve hem işlemler hem de ticaret finansmanı için RMB’nin kullanımına giderek daha fazla odaklanılması karşısında, RMB’nin kullanımının – özellikle de Fon’un Özel çekme Hakları’na döviz kurunun ilave edilmesiyle birlikte- Çin-Latin Amerika anlaşmalarında artması oldukça muhtemeldir. Buna ek olarak, Çin’in bölgede artan dış yatırımının da –tedrici bir hızla olsa da- RMB üzerinden belirlenme ihtimali vardır.

 

RMB üzerinden ödemeler, ticaret finansmanı ve yatırımın birleşimi ise, Çin’in para biriminin Latin Amerika nezdinde daha büyük bir pay sahibi olacaktır. Bununla birlikte, dolar üzerinden belirlenen pay, özellikle dolar üzerinden fiyatlanan emtialar söz konusu olduğunda, yüksek kalmaya devam edecektir.

 

Benzer şekilde, Çin’in daralan iş gücü ve ülke ekonomisini daha yüksek verimliliğe doğru yeniden yapılandırma kararlılığı, Çin’in bölgede düşük maliyetli imalata yatırımı için fırsatları artırmaktadır. Bu, emtialar ve altyapı odağının ötesine geçen yeni bir sınırdır. Daha fazla RMB akışı olursa, RMB üzerinden elde tutulan döviz rezervlerinin miktarında bir artış yaşanabilir.

 

ABD açısında, RMB’nin Latin Amerika’da artan etkisinin ABD’nin bölgedeki ekonomik varlığını etkilemesi inkar edilemez bir gerçektir. Son on yıldır ABD, en büyük ekonomilerden bazılarında –örneğin Brezilya ve Arjantin- ticaret üstünlüğünü çoktan yitirdi. Eğer bölge ülkeleri Çin para birimini ticaret işlemlerinde daha yaygın şekilde kullanmaya karar verirlerse, bu eğilim devam edecek. RMB kullanarak Çin’den ithalat yapmak, işlem maliyetlerini azaltır ve Latin Amerika ülkelerine uluslararası piyasalara erişimi olmayabilen birçok Çinli ihracatçıya erişim imkanı verir. Bu durum, bölgede ABD’li ihracatçılar için daha fazla rekabet anlamına gelmektedir.

 

Dolayısıyla ABD, Latin Amerika ülkeleriyle finansal bağlarını güçlendirmeye odaklanmalıdır. Örneğin Amerikan bankaları Latin Amerika’daki şubelerine daha fazla kredi verebilir. Buna ek olarak, Dünya Bankası ve Amerika Ülkeleri Kalkınma Bankası gibi çok-taraflı kuruluşlar, ticaret finansmanına daha fazla vurgu yapmalıdır.

 

Şurası net ki, Çin’in para birimi, uluslararası piyasalarda daha büyük bir rol oynayacak. Bu doğrultusundaki ilk adım, 1 Ekim 2016 tarihinde RMB’nin SDR sepetine eklenmesiyle geldi. ancak, Latin Amerika çapında ülkeleri ve şirketleri Çin para biriminin kullanıldığı daha fazla operasyona dahil olmaya ikna etmek için bu yeterli değildir. Çin RMB operasyonları için altyapı inşasına ve para biriminin kullanımını teşvik etmeye kısa süre önce başladı.

 

Ancak, hükümetler ve şirketler, bu operasyonlara girişmeye başlamanın vaktinin geldiğini akılda tutmalıdır, yoksa bu fırsat penceresini kaçırabilirler. Çin’in para birimi uluslararası piyasalarda daha büyük bir rol oynamaya devam ederken, başka bir seçenek yok. Bununla birlikte, RMB’nin uluslararasılaşma süreci ve mali piyasalar –özellikle de Latin Amerika ekonomileri- üzerindeki etkisi, güveni daha da artırmak üzere Çin içinde daha fazla reforma dayanmaktadır.

 

Kaynak: http://www.atlanticcouncil.org/images/publications/A_Globalized_Renminbi_web_1005.pdf

 

 

Genel

Kaçınılmaz, Tuhaf Dünya: Liberal bir dünya düzenine yönelik olasılıklar

02

Andrey Kortunov*

 

 

Özet: Liberal dünya düzeninin geri dönülmez bir şekilde krize uğradığına dair iddia, sadece genel tabloyu değil Rusya’nın dış politikasına yönelik zorlukları da basitleştirmek isteyenler için oldukça uygun bir ortam sağlıyor. Rusya, sadece küreselleşme içindeki sorunları değil, kendisi için de yeni fırsatları görmeyi öğrenmeli.

 

“Hakikatin meşhur bir liberal önyargısı vardır.” Stephen Colbert

 

Rusya’nın dış politikasına dair herhangi bir ciddi tartışma, kaçınılmaz olarak, dünyadaki gelişmeler ve eğilimlere dair bir soruyla başlar. Bu günlerde, Rusya’nın dış politikasına dair neredeyse tüm çalışmalar, liberal dünya düzeninin sistemsel bir kriz içerisinde olduğu kavramına dayanmaktadır. Bazıları için bu kriz, tarihsel ölçekte bir trajedidir. Bazıları için ise, eski kehanetlerin uzun zamandır beklenen teyididir. Başkaları ise, bunu beklenmedik bir hediye olarak görür. Teşhisle ilgili hangi yöntem izlenirse izlensin, krizin temel semptomları şu şekildedir:

 

Öncelikle, ABD’nin küresel hegemonyasının görece düşüşüyle yakından bağlantılıdır. Bu durum, küresel çaptaki GSYİH’daki payının azalmasıyla, Amerikan ekonomisindeki birçok sorunla ve mali sistemle, Washington’un başarılı olmayan müdahaleleri (Irak, Afganistan ve Suriye), dünya çapında Amerikan karşıtlığının artmasıyla ve ABD’nin kendisinin dünyadan giderek tecrit etmesiyle kendisini gösterdi. Pax Americana çağının sona erdiği yönünde bir sonuca ulaşıldı ve liberal dünya da, ABD hegemonyasının doğal sonucu olarak, geçmişte kaldı.

 

İkinci olarak, bir siyasi ideoloji olarak sık sık liberalizmin krizinden söz ediliyor. Ümitle beklenen “demokratikleşmenin dördüncü dalgası” Doğu Asya’da ve özellikle Orta Doğu’daki liberal değerlerin egemenliğini kuramadı. Rusya ve diğer Sovyet-sonrası devletler hiçbir zaman Batı tipi “olgun” liberal demokrasilere dönüşmediler. Tam tersine, siyasi dönüşümlerinde bu modelden giderek uzaklaşıyorlar.

 

Üçüncü olarak, krizin büyük bir göstergesi, dünyanın yönetilebilirliğinin azalması. Uluslararası kurumların (BM, Dünya Ticaret Örgütü, IMF, Dünya Bankası ve G-7) gücünün azalması, uluslararası hukukun temel ilkelerinin erozyona uğraması, silahlı çatışmaların sayısının artması ve küresel topluluğun bu çatışmaları ele alamaması, bugünün dünya sistemindeki büyük sorunların işaretleri. Bunların başat liberal paradigma içerisinde çözülmesi ise pek olası gözükmüyor.

 

Dördüncü olarak, liberal dünya düzeni küreselleşmeyle bağlantılı. Bugün küreselleşme, kalkınmakta olan ve kalkınmış ülkelerdeki siyasi popülistler ve aydınlar tarafından kıyasıya eleştiriliyor. Korumacı, milliyetçi ve küreselleşme-karşıtı duygular her yerde yükselişte. Birleşik Krallık’taki Brexit sonuçları, Donald Trump’ın ABD’deki beklenmedik başarısı, kıta Avrupası’nda sağ eğilimli radikallerin bariz güçlenmesi, hepsi aynı zincirin halkaları. Küreselleşme dalgası giderek tükeniyor; dolayısıyla liberal dünya düzeninin ömrünün pek uzun olmadığını kabul etmek gerekiyor.

 

Yukarıdaki etmenler, Rusya’nın dış politikası konusunda oldukça öngörülebilir bir sonuca yol açıyor. Artan istikrarsızlık ortamında Rusya kendisini “herkese karşı herkesin savaşına” hazırlamalı ve liberal-sonrası dünya düzeninin başlıca mimarlarından biri olmalı. Bu fikirlerin bugünün dünyasının gerçekliğini yansıtıp yansıtmadığına bir bakalım.

 

Liberal Dünya Düzeninin Başlıca İlkeleri

 

Liberal bir dünya düzeni tam olarak nedir? Kapsamı oldukça gevşek olan bu kavramın farklı boyutlarına işaret eden birçok tanım var. Liberal dünya düzeni genellikle uluslararası kurumların rolüyle, çok-taraflılıkla, insan haklarıyla, dünya siyasetinde “yumuşak gücün” artan rolüyle, uluslararası sorunların çözümünde güç kullanılmamasıyla bağlantılı görülüyor. Ben ise, liberal dünya düzeninin en az üç temel sacayağı olduğunu düşünüyorum.

 

Öncelikle, dünya siyasetinin liberal yaklaşımı, rasyonellik üzerine kurulu. Yani, liberal dünyada dış politika, ne idüğü belirsiz bir “siyasi elitin” ortaya koyduğu bazı dini, otokrat veya milliyetçi “misyonlarla” belirlenmiyor. Dış politika, çoklu ve çok-yönlü grup çıkarlarının ortak paydası: siyasi, ekonomik, sosyal ve dini çıkarlar son kertede bir ülkenin ulusal çıkarlarını şekillendiriyor. Bu bağlamda, liberalizm, hem bütüncül devrimci ideolojilerden hem de kendi görece, siyasi realizminden oldukça farklı. Beriki, liberalizmle aynı rasyonel temeli paylaşıyor; ancak bir devletin dış politikasının şekillenmesi ve uygulanmasına ilişkin mekanizmalara kayıtsız. Bir diğer deyişle, liberal dünya görüşünün rasyonelliğinden söz ettiğimizde, ne Thomas Hobbes’un rasyonelliğinden, ne de Niccolo Makyavel’in rasyonelliğinden söz ediyoruz: John Locke’un rasyonelliğini kast ediyoruz.

 

Liberal dünya düzeninin ikinci temel ilkesi ise normatifliği. Liberal dünya düzeninin ideali, tüm oyuncuların riayet ettiği davranış kuralları ve standartlarıdır. Kurallar ve normlar zorunlu veya gönüllü olabilir; antlaşmalarda belirtilebilir veya öncüllerini temel alabilir; uluslararası kurumlar ve çok-taraflı rejimler yoluyla veya doğrudan devletlerin birbirleriyle ilişkileri üzerinden uygulanabilir. Liberal dünya düzeni açısından “kuralsız” bir oyun veya her oyuncu için farklı kurallardan daha kötü bir durum yoktur.

 

Son olarak, liberal dünya düzeninin üçüncü ilkesi açıklıktır. Tanımı gereği, küresel siyasette liberalizm; tecritçilik, korumacılık, kapalı “nüfuz alanları” ve uluslararası etkileşim üzerinde dayatılan diğer kısıtlamalara karşıttır. Liberal dünya düzeni, bazı küresel yönetim biçimlerinin sadece arzu edilebilir olmadığını, ayrıca uygulanabilir olduğu iddiası üzerine temellenir ve dünyanın yönetilebilirliğini artırmak, sorumlu tüm tarafların çıkarınadır.

 

Çöken Gidişat veya Artan Sorunlar?

 

Eğer liberal dünya düzenine dair böyle bir tanımdan yola çıkarsak, muhaliflerin ortaya attığı argümanların bazıları hemen çürütülebilir. Amerikan hegemonyası, bu dünya düzeniyle sadece dolaylı olarak bağlantılıdır. Elbette ABD’nin bugünkü uluslararası ilişkiler sistemindeki rolünün abartılması zordur; ancak sistemin temelleri ABD’nin öncü güç haline gelmesinden çok önce kurulmuştur – ta Avrupa Aydınlanması zamanında. Dahası, Washington’un dış politika tutumu, liberal dünya düzeni konusunda oldukça alengirlidir: 19.yüzyıl başındaki Monroe Doktrini ile kendi münhasır “Yakın Çevresi”nin inşasından, 1920’li ve 1930’lu yıllarda tecritçi stratejiye, 20.yüzyılın ikinci yarısında eşit olmayan askeri-siyasi ittifaklardan oluşan geniş bir sistemin kurulmasına dek.

 

ABD, İkinci Dünya Düzeni’nin ardından liberal dünya ortamındaki hegemonyasından kaynaklı fırsatları azami düzeyde kullanmıştır; ancak ihtiyaç doğduğunda rasyonelliği, normatifliği ve açıklığı kolaylıkla bir kenara iterek, spesifik dış politika hedeflerine yönelmiştir. Bugün, her ne kadar Amerikan başkanları bu ilkelere bağlı kaldıklarını açıklasalar da, ABD’nin dış politika tutumu, liberal dünya düzeninin ilkelerinden sık sık sapmaktadır. Çelişkili bir şekilde, ABD hegemonyasının halihazırdaki görece zayıflaması, Washington’u liberal dünya düzeninin temellerini savunurken çok daha tutarlı hale getirebilir (Barack Obama’nın dış politikası, bu eğilimin bir örneğini teşkil ediyor).

 

Liberal dünya düzeni ile liberal ideoloji arasındaki ilişki de tamamen dolambaçsız değildir. Tarihsel açıdan, bu dünya düzeninin temelleri büyük oranda Batılı demokrasiler tarafından kuruldu, ancak daha sonraları evrensel bir nitelik kazandı ve salt Batılı bir olgu olmaktan çıktı. İlkeleri, liberal olmayan rejimler tarafından benimsendi: Pinochet’nin Şili’sinden Deng Xiaoping’in Çin’ine kadar Batılı olmayan ülkelerin ağırlıklı çoğunluğu (Hindistan ve Türkiye, Brezilya ve Endonezya, Vietnam ve Nijerya), liberal dünya düzenine uygun düşmek için her türlü çabayı ortaya koyuyorlar; keza sosyal ve ekonomik gelişimleri için liberal dünya düzeninin en elverişli koşulları yaratabileceğini düşünüyorlar.

 

Liberal dünya düzeni, bir siyasi ideoloji olarak, liberalizmle kıyaslandığında çok daha kapsamlı, daha cazip ve daha “küresel” bir hal aldı; keza liberal dünya düzeni, küresel ekonomik, finansal ve –bir ölçüde de- siyasi ve sosyal alanı örgütlemek için teknik bir araç olarak pek ideolojik bir platform sayılmaz.  Bir araç olarak liberal dünya düzeni sadece liberal Anglo-Sakson dünyada değil, aynı zamanda kıta Avrupası’nın sosyal demokrat dünyasında, Doğu Asya’nın otoriter ve neo-komünist rejimlerinde ve hatta Körfez’in teokratik Arap monarşilerinde bile kabul edilmektedir. Tüm bu aktörlerin liberal dünya düzeninin bazı boyutları konusunda endişeleri ve çekinceleri var – örneğin otoriter rejimler, siyasi açıklık fikrini kabul etmekte zorlanıyorlar. Bununla birlikte, yeni gelenlerin çoğunun uyguladığı istisnalar ve spesifik ayarlamalar, liberal düzene sistemik bir meydan okuma teşkil etmiyor.

 

Elbette yeni katılımcılar, geniş çaplı sistemler-arası reformlar yapılmasından yana: kilit kara alma süreçlerine erişim sağlanması, mevcut kurumların yeniden şekillenmesi, bazı önceliklerin değiştirilmesi, vs. Bununla birlikte, birçok durumda hedef, sistemi modernleştirmektir, onu yeni bir sistemle idame ettirmek değil. Bunun tipik bir örneği ise, küresel ekonomik gündemin G7/8’den G20’ye aktarılması: katılımcılar farklı, ancak çalışma ilkeleri büyük oranda aynı. Bunun sonucunda, siyasi liberalizmin krizi, mutlaka liberal dünya düzeninin paralel bir krizden geçmesini içermiyor.

 

Aynı şekilde, istikrarsızlık, şiddet ve anarşinin bugünün dünyasında boyuna yükselişte olduğunu iddia etmek pek doğru olmayacaktır. Bugünün küresel kalkınma eğilimleri oldukça çelişkili. Örneğin, nükleer silahların yaygınlaşması son on yıllarda hız kazanmak şöyle dursun yavaşladı bile. Yüzyılın başından itibaren dünya çapında eş zamanlı olarak başlatılan savaş sayısı (iç savaşlar da buna dahil) azaldı (çatışmaların yoğunluğu ise arttı). Her halükarda, 21.yüzyılın ikinci on yıllık dönemi, dünya tarihinde daha önceki on yıllara kıyasla çok daha tehlikeli ve çatışmalara açık nitelikte.

 

Liberal dünya düzenini eleştirenler genellikle dünyadaki dezentegrasyon eğilimlerini çok daha dramatik şekilde gösteriyorlar ve birbirine zıt entegrasyon eğilimlerini azımsıyorlar. Örneğin, AB’nin mevcut sorunlarının –buna Brexit de dahil- AB’nin tutarlı, aşamalı ve ölümcül bir şekilde bozulmasının göstergeleri olduğu söyleniyor. Elbette hem göç krizi hem de Brexit, Brüksel için oldukça ciddi imtihanlar. Bununla birlikte, iki-üç yıl önce birçok analist, Euro bölgesinin ve Avrupa Birliği’nin korkunç mali kriz sebebiyle kaçınılmaz bir şekilde çökeceğini öngörürken kendilerinden oldukça emindi. Bununla birlikte, “Van Rompuy’un reformları”, kurumun makroekonomik dengesizlikleri önleyip düzeltmesi, iç bütçe disiplinini güçlendirmesi, finansal bir denetim sistemi kurması için yeni mekanizmalar yaratmasını sağladı. Dolayısıyla, AB kurumlarının esnekliği ve koşullara uyum sağlaması göz ardı edilmemeli.

 

Benzer şekilde, modern uluslararası hukuk sisteminin istikrarını da yanlış hesaplamamalıyız. Gerçekten de normlarından bazıları sürekli olarak çiğneniyor, ancak bazı sürücülerin arada sırada trafik kurallarını çiğnemesi bu kuralların var olmadığı veya yok sayılabileceği anlamına gelmiyor. Dünya siyaseti, ekonomi ve finansın uluslararası düzeydeki yasal düzenleme sistemi, yirmi yıl öncesiyle kıyaslandığında çok daha etkin. Bugün, uluslararası hukuk, bir zamanlar tamamen ulusal yasalar çerçevesinde ele alınan veya hatta herhangi bir yasal düzenlemenin dışında bırakılan birçok alanı düzenliyor.

 

Liberal Dünya Düzeninin Alternatifleri var mı?

 

Bugün liberal dünya düzenini eleştirenler, küreselleşmenin insanlık-dışı niteliğine, sorumsuzca davranan ulusal ve uluslararası bürokrasiye, uluslar-ötesi işletmelerin bencillik ve açgözlülüğüne dikkat çekiyor. Mevcut küresel siyasi ve ekonomik sistemin (ki bu elbette mükemmel olmanın ötesinde) imha edilmesi çağrısında bulunuyor. Bununla birlikte, bunu yaparken, herhangi bir sağlam alternatif önerisi getirmiyorlar.

 

Halihazırda liberal dünya düzeninin önünde tutarlı, kapsamlı ve ayrıntılandırılmış bir alternatif bulunmuyor. Çok fazla sayıda siyasi manifesto, kitapçık ve çok zayıf uzman değerlendirmelerinin bulunduğu, siyasi pratik açısından ise ciddi bir şekilde test edilmemiş özetler var.

 

Liberal dünya düzeninin bir alternatifi, sıkı sıkıya inşa edilmiş hiyerarşik imparatorluklar dünyasına, kapalı bölgesel ticaret ittifaklarına ve askeri-siyasi bloklara geri dönüş olacaktır – George Orwell’in “Okyanusya”, “Avrasya” veya “Doğu Asya” olarak adlandırdığı şeyin 21.yüzyıl jeopolitik gerçekliklerine uyarlanmış hali. Bununla birlikte, bugünün topyekün karşılıklı bağımlılık, küresel imalat zincirleri ve finans, kıtalar-arası göç, küreselleşmiş eğitim, bilim ve teknoloji koşulları altında, böylesine arkaik bir çok-kutuplu dünya pek mümkün görünmüyor: insanlar ve ülkeler arasındaki ilişkiler giderek sonsuz sayıdaki spesifik düzenlemeyle, özel anlaşmalarla, ortak teknik standartlarla ve koordine edilmiş yasa uygulamalarıyla tanımlanıyor. İşte bu yüzden de ne Birleşik Krallık’ın AB’den çıkması, ne de Çin’in Trans-Pasifik Ortaklığı’na katılmaması, jeopolitik korku hikayelerine bayılanların öngördüğü felaket ekonomik sonuçları doğurmayacak.

 

İkinci teorik alternatif ise, tek bir değerler sistemi etrafında örgütlenen bir dünya olacaktır. Bu nasıl bir sistem olabilir? Eğer liberalizm ideolojisi krizdeyse ve sisteme komünist bir alternatif 21.yüzyılda ayakta kalamamışsa, ancak siyasi İslam bugün evrensel bir bütünleştirici rol iddia edebilir. Şurası bariz ki, liberal dünya düzeninin en azılı muhalifleri bile, “küresel bir hilafet” altında yaşamayı tercih etmeyeceklerdir.

 

Üçüncü bir alternatif ise, dünyadaki hiyerarşilerin, uluslararası kurumların ve rejimlerin çökmesi, küresel siyasi sistemin münferit egemen devletler arasında kaotik ve sistemik olmayan bir etkileşimle parçalanması, “herkesin herkese karşı” sonsuz bir mücadele içerisine girmesidir. Bununla birlikte, şayet münferit devletler sadece mücadele etmeyip aynı zamanda birbirleriyle bir şekilde işbirliğine giderlerse, kaçınılmaz olarak belli bir normatif temel, düzenleyici mekanizmalar ve eşgüdümlü etkileşim usulleri oluşturma ihtiyacıyla karşı karşıya kalacaklardır. Küresel karşılıklı bağımlılık koşullarında, siyasi aktörler kaçınılmaz olarak liberal araçları kullanacaktır – onlara hangi adı verirlerse versinler.

 

Liberal dünya düzenini eleştirenler, bunun insanoğlunun geri kalanına ilişkin olarak “altın milyarın” (Rusça’da Batı’nın müreffeh kesimlerini ifade etmek için kullanılan terim – Çevirmen Notu) ayrıcalıklı konumunu yücelttiğini ileri sürmektedir. Bununla birlikte, son on yıllarda tarih şunu gösteriyor: Küresel çapta “toplumsal sınıfların yükselmesini” sağlayan ve Asya, Latin Amerika ve Afrika’daki milyonlarca insana orta sınıfa geçme imkanı tanıyan şey, tam da bu dünya düzeninin temel sacayaklarıdır (rasyonellik, normatiflik ve açıklık). Onlarca ülkenin dünya sisteminde statülerini artırmalarına izin veren de liberal dünya düzeninin kendisidir.

 

Emtia, sermaye, teknoloji ve toplumsal uygulamaların uluslararası sirkülasyonuna ilişkin yerleşik mekanizmaları gözden çıkarmak, “altın milyarın” sosyoekonomik koşullarını düzeltmeyecektir.

 

Dolayısıyla, eğer mevcut uluslararası sistemin karşısında yapmak zorunda olduğu bir tercih varsa, bu tercih liberal dünya düzeni ile kapsamlı alternatifler arasında değil; liberal dünya düzeni ile küresel düzensizlik, kronik istikrarsızlık ve kaosun farklı versiyonları arasında bir tercihtir.

 

Direnç

 

Liberal dünya düzeninin muhalifleri tarafından kullanılan taktiklerden biri, dünya düzeninin en radikal şekillerini 21.yüzyıl başında ve hatta daha önce yazılmış çalışmalardan ödünç almak, onları ilkel karikatürler şeklinde şemalaştırmak ve bu karikatürleri kaba ve görünürde adil ve haklı bir eleştiriye tabi kılmaktır.

 

Francis Fukuyama’nın Tarihin Sonu (1992) ve Thomas Friedman’ın Dünya Düzdür (2005), bu tür elverişli hedefler haline geldiler. Bununla birlikte, ilk olarak söz konusu çalışmalar yazarları tarafından entelektüel bir provokasyon olarak algılandı, ardından da geçmiş zamana ait oldukları söylendi. Fukuyama ve Friedman’ın eleştirilmesi kolaydır, ancak 20.yüzyılın ikinci yarısında liberal düzenin reformunu engelleyen sorunların niteliği ve ölçeğini objektif bir şekilde analiz etmek çok daha verimli olacaktır.

 

Bu sorunlar arasında belki en temel olanı, Batılı ülkelerin (ve özellikle de ABD’nin) “Batılı olmayan” devletler aleyhine olacak şekilde yükselen dünyadaki ayrıcalıklı konumlarını sürdürme arzuları. Barack Obama’nın “21.yüzyılın küresel ticaret kurallarını Çin gibi ülkeler değil ABD ve müttefikleri belirlemelidir” minvalindeki açıklaması, bunun bariz bir örneği. Bu durum, Amerika’da George W. Bush ve Barack Obama gibi farklı Başkanların izlediği dış politika açısından tipik bir durum haline geldi: çok-taraflı düzenleme alanlarını keyfiyetle seçmek, bir yandan da diğer alanlarla meşgul olmamak. Washington’un silah ticareti ve ABD ordusunun yeteneklerini –nükleer cephanelik dahil- güçlendirmeye dönük devasa, uzun vadeli programlarda tartışmasız liderliğe denk düşen birçok “silahsızlanma girişimi”, bunun canlı ve net bir örneğidir.

 

Öte yandan, “Batılı olmayan” ülkeler her zaman için uluslararası ilişkilerin gelecekteki sistemi için sorumluluk üstlenmeye yanaşmıyorlar. Mevcut “Batılı” dünya düzeninin “Batılı olmayan” ülkeler tarafından eleştirilmesi, demagojik olmasa da ekseriyetle bildirim niteliğinde. Yarım yüzyıl önce olduğu gibi, yeni oyuncuların hakları konusunda çok şey söylendi, ancak onların yükümlülükleri ve sorumlulukları konusunda fazla bir şey ifade edilmedi.

 

Uluslararası kurumların bürokratik atıllığı da bir başka engel teşkil ediyor. IMF ve Dünya Bankası, yerleşik geleneklerini, prosedürleri ve karar alma mekanizmalarını sürdürmek konusunda ısrarcı olup, “Batılı olmayan” ülkeleri kendi kurumlarını kurmaya ve reforma tabi tutulmamış “Batılı” kurumları atlatmaya mecbur bırakıyor. Bununla birlikte, paralel kurumlar –örneğin Asya Altyapı Yatırım Bankası- Batılı öncülleriyle aynı liberal ilkeleri temel alıyor.

 

Son olarak, popülist hareketler, gizemli, anlaşılmaz, öngörülmez, düşmanca ve son derece tehlikeli olan dünyaya dair her zaman hazır ve nazır durumdaki korkuları aktif şekilde kullanıyor. Liberal dünya düzeninin üç ilkesi arasında, açıklık ilkesi en çok korkutanı olup, açıklık karşısındaki mücadele, rasyonellik ve normatiflik karşısında mücadeleye dönüşüyor.

 

3 Boyutlu Satranç Oyunu

 

21.yüzyıl dünya düzeninin geçtiğimiz yüzyılın liberal kuramları ve dış politika uygulamalarıyla ortak yönü az olacak. Eğer 20.yüzyılın dünya siyasetini standart 2 boyutlu bir ortamda dama oynamakla kıyaslarsak, bu yüzyılın siyaseti 3 boyutlu satrancı andırıyor. Düz bir tahtanın aksine, üç boyutlu “küp” statik değil: Yüzeyleri sürekli gelişiyor, dolayısıyla oyun alanı genişliyor ve çok daha fazla sayıda oyuncu için olası adım sayısı artıyor.

 

Yeni oyunun kurallarını, liberal dünya düzeninin ana ilkeleri (rasyonellik, normatiflik, açıklık) temelinde daha genel bir şekilde belirtmeme izin verin.

 

Peki bu sistem rasyonel olacak mı? Eğer rasyonellik uluslararası ortamda farklı ve çok-boyutlu grup çıkarlarının dengeli bir şekilde temsil edilmesi olarak anlaşılıyorsa, yeni sistem mevcut sistemden çok daha rasyonel olacaktır. Dünyanın önde gelen ülkelerinin gelecekteki yöneticileri daha demokratik, bilge veya anlayışlı olacağı için değil, farklı grup çıkarları derhal gerçekleşmek için daha çok fırsat bulacağı ve bu süreçte devletin dış politika aygıtının darboğazı baypas edileceği için. Bu eğilim bugün büyük iş insanlarının, profesyonel örgütlerin, sivil toplumun ulus-üstü kurumlarının faaliyetlerinde bariz şekilde görülüyor. Dahası, devletler giderek devlet-dışı aktörlerle (kamu-özel sektör ortaklıkları) koalisyonlar kurmak zorunda kalacaklar, keza bu tür ortaklıklar olmaksızın bir devletin dış politikası hızla etkinliğini yitirecek.

 

Sistem normatif olacak mı? Bu temel soru. Devlet liderleri bugün yasal olarak bağlayıcı anlaşmaların onayını ve desteğini almak için daha fazla zorlukla karşı karşıya bulunuyorlar. Yasama mercileri, yeni yükümlülükler üstlenmek konusunda çekimser kalırken, anlaşmaların onaylanma süreci fos çıkıyor, halka yönelik popülist çağrılar yoğunlaşıyor ve referandumlarda onu örgütleyenlerin beklentilerinin aksine sonuçlar ortaya çıkıyor (örneğin Brexit oylaması veya 2016 yılında AB-Ukrayna anlaşması konusunda Hollanda’da gerçekleşen referandum).

 

Büyük olasılıkla, kurallar ve düzenlemeler sisteminin daha fazla gelişmesi, beraberinde, yasal olarak bağlayıcı olmayan yükümlülüklerin ve devletler ve devlet-dışı aktörlerin gönüllü olarak üstlendikleri öz-kısıtlamaların sayısında bir artış getirecek. Örneğin, ABD, 1982 yılında kabul edilen Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin hükümlerine bağlı, ancak Konvansiyon’un bir parçası değil. G-20’nin kararları, üye ülkeler için yasal olarak bağlayıcı değil; bu kararların uygulanması, “karşılıklı değerlendirme” prosedürüyle denetleniyor ve bu da tamamen istişari nitelikte. Ortaya çıkan dünya düzeninde, bir devletin “siyasi şöhreti”, “sorumluluğu” ve “kredi geçmişi” çok daha büyük bir rol oynayacak ve gönüllü olarak üstlenilen yükümlülüklerin ihlal edilmesi, kaçınılmaz olarak olumsuz sonuçlar doğuracak.

 

Son olarak, yeni dünya sistemi daha açık hale gelecek mi? Evet, ancak spesifik uluslararası sorunlar ve işbirliği alanları etrafında inşa edilen çoklu hiyerarşilere bağlı olacak. Örneğin, her ne kadar ABD’nin gücü ve nüfuzuna denk düşen bir güç olmasa da, Arktik Konseyi’nde bir süper güç gibi davranan ABD değil (Rusya ile birlikte) Kanada’dır. Benzer şekilde, Rusya ve Güney Kore’nin kıyaslanamaz boyutları ve potansiyellerine rağmen, Seul küresel ticaret hiyerarşisinde Moskova’nın üstündedir, keza Güney Kore’nin dış ticaret hacmi, halihazırda Rusya’nınkinin iki katıdır. Birçok hiyerarşinin varlığı, farklı devletlerin sistem içerisindeki statülerini artırma şanslarını çoğaltıyor ve sistemi daha demokratik, istikrarlı ve evrensel hale getiriyor.

 

Ortaya Çıkan Dünya Düzeni ve Rusya

 

21.yüzyılın dünya düzeni, eski ve yeni arasındaki zorlu mücadeleyle, yükselen ve düşen devletler arasındaki çatışmayla, geleneksel ve yeni kurulan uluslararası kurumlarla, küreselleşmenin kazananı ve kaybedenleriyle şekillenecek. Bununla birlikte, eğer küreselleşme bir şekilde devam ederse ve devletler ve münferit kurumlar arasındaki karşılıklı bağımlılık artarsa, bu durumda küresel yönetişim ihtiyacı da artacak. Yeni dünya düzeninin başlıca etkinlik kriteri; küreselleşmenin sunduğu yeni fırsatların demokratik şekilde dağıtılması / dağıtılamaması ve birçok taraf için sistemin genel masrafları ve içkin spesifik riskleri asgariye indirmek olacaktır.

 

Liberal dünya düzeninin geri dönülmez bir şekilde krize uğradığına dair iddia, sadece genel tabloyu değil Rusya’nın dış politikasına yönelik zorlukları da basitleştirmek isteyenler için oldukça uygun bir ortam sağlıyor. Eğer tüm ulusların refahı değil bir avuç egemen devletin bekası, siyasetin temel içeriği olursa, eğer kalkınma yerine güvenlik “kuralsız” oyunun ulusal önceliği haline gelirse, bu durumda çağdaş Rusya, diğer birçok ülke veya birlikle kıyaslandığında bu yeni durum için çok daha iyi hazırlıklı hale gelir. Tek yapması gereken, seçtiği yolda ilerlemeye devam etmek ve son yıllarda dış politika uygulamasını belirleyen noktaları yeniden güçlendirmektir.

 

Peki ya öyle olmazsa? Bir başka krizden de sağ kurtulduktan sonra, liberal dünya düzeni yeni, daha modern ve evrensel bir şekilde yeniden doğarsa ne olacak? Şurası bariz ki, böylesine yenilenmiş bir liberal dünyada, Rusya’nın dış politikasının geleneksel varlıklarının değeri hızla azalacak. Bu durum, Rusya’nın askeri gücüne, önde gelen uluslararası örgütlerdeki (özellikle de BM Güvenlik Konseyi’nde) ayrıcalıklı konumuna ve kaynak ve enerji potansiyeline uygulanmaktadır.

 

Eğer Rusya ve Batı arasındaki mevcut ekonomik ve teknolojik orantısızlıklar devam edecekse (ve şiddetleneceğe benziyor), stratejik bir denge tutturmak her geçen on yılda daha zor ve maliyetli bir hal alacak. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin rolü, daimi üyelerinin kritik meselelerde anlaşmaya varamaması yüzünden giderek daha önemli bir hal alacak. Dördüncü endüstriyel devrim, Rusya’nınki dahil kaynak-yönelimli ekonomilerin geleneksel varlıklarının değerini azaltacaktır.

 

Ve eğer durum öyleyse, Moskova’nın dış politika cephaneliğini genişletip yenilemeye odaklanması gerekir. “Yumuşak gücünün” etkinliğini ve kamu diplomasisini artırmanın yollarına bakmalıdır. Devletin, özel sektörün ve sivil toplumun uluslararası çıkarlarını bir araya getirmelidir. Yabancı düşmanı duygularla, hoşgörüsüzlükle ve son dönemde artan tecrit haliyle mücadele etmelidir. Rusya, küreselleşmede sadece sorun ve meydan okuma görmek yerine kendisi için yeni fırsatları da fark etmelidir. Tek bir kelimeyle, toplumu, çocuklarımız ve torunlarımızın yaşayacağı küresel ortama hazırlamalıdır.

 

*Andrey Kortunov, Moskova’da bulunan Yeni Avrasya Vakfı’nın başkanı ve Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi genel müdürüdür. Kendisi ayrıca Information Scholarship Education Center (ISE) başkanı ve Açık Toplum Enstitüsü Eğitim Kurulu üyesidir.

 

Genel

Uzay Güvenliği Hakkında Neler Bilmeli?

uzay

Patricia Lewis ve David Livingstone

 

Uzay, ulusal ve uluslararası altyapıların ayrılmaz bir parçasıdır. 1957 yılında Sputnik’in fırlatılmasından bu yana, insanlık, iletişim, çevrenin denetimi, güneş sistemindeki gezegenlerin ve galaksilerdeki yıldızların takibi, küresel konumlanmaya yönelik verilerin kanıtlanması, yolculuk ve zamanlama, temel bilimsel deneylerin gerçekleştirilmesi amaçlarıyla uzayı kullanıyor. Uçaklara pilotluk yapılması, denizlerde seyrüsefer, askeri manevralar, finansal işlemler ve internet ve telefon iletişimi gibi alanlarda ulusal ve uluslararası altyapıya yönelik çalışmalar için küresel uzay-temelli uydu gruplaşmalarına giderek daha fazla bağımlı hale geliyoruz.

 

Çin’de son dönemde gerçekleşen iki gelişme – uzaydan korsanlara karşı dayanıklı anahtarların aktarılmasına yönelik tasarlanmış bir “kuantum uydusunun” fırlatılması ve uzay istasyonu Tiangong-1’in kontrolünün kaybedilmesi- güvenlik sorunlarını ve uzayın doğurduğu tehlikeleri gözler önüne seriyor. Başlıca kırılganlıklar nelerdir ve uluslararası topluluk barışçıl bir uzay ortamını nasıl yaratabilir?

 

Uzay “kalabalık, tartışmalı ve rekabetçidir”. Neredeyse her ülkenin uzayda kendi uydusu veya bir çıkarı vardır ve bunları meteoroloji ve iletişime dair uzay-temelli varlıklarla gerçekleştirirler. Yörüngede ve uzay atığı olarak yaklaşık 1100 adet uydu bulunmaktadır – çarpışmalar ve artık geçerliliğini yitiren uydular ise ciddi bir sorundur. Soğuk Savaş boyunca ABD ve SSCB, uydusavar silahlar geliştirdiler ve kendi uydularına karşı bunları test edip bugün halen uzayda varlığını sürdüren atıklar yarattılar.

 

Uzay (en azından uydular için) giderek daha erişilebilir hale geliyor. Hafif, minik boyutlu uydular (500 kg), mikro-uydular (10-100 kg), nano uydular (1-10 kg), çok küçük uydular (0,1 ve 1 kg) ve femto uydular (10 ve 100 g) geliştirilme aşamasındalar. Çoklu uydu yükleri içerisinde fırlatılan ve daha geniş çaplı “ana” uydular ve “uydu yığınlarına” sahip formasyonlarla konuşlandırılan bu yeni uydular, uzayın erişilebilirliğini dönüştürecek. Bunlar, askeri ve ticari operasyonlar esnasında ve iletişim, istihbarat sinyalleri, çevrenin denetlenmesi, coğrafi konumlandırma, gözlem ve hedefleme amacıyla sıradan vatandaşlar tarafından kullanılabilir. Ayrıca, kendi içlerinde silah olarak da kullanılabilirler. Mevcut uyduların tüm yeteneklerine sahip olacaklar, ancak üretilmeleri daha ucuz ve fırlatılmaları daha kolay, takip edilmeleri ise daha zor olacak.

 

Uzay silahları, ciddi bir sorundur. 2007 yılında, Çin, eski bir hava uydusunu yok etmek üzere karaya konuşlu bir füze kullandı ve bir yıl sonra ABD, düşük yörüngeli ve artık işlevsel olmayan bir casus uydusunu düşürdü ve bunun için de Pasifik’teki bir savaş gemisinden füze fırlattı. Bu senenin başında ise, Rusya, A-235 Nudol doğrudan yükselen uydusavar füzenin uçuş testini başarıyla gerçekleştirdi. Dış uzayın silahlanmasını önlemek üzere uluslararası bir yasal çerçeve olmaksızın, uzay ortamının istikrarının bozulma süreci doludizgin devam ediyor ve silahların uzaya yerleştirilmesi de önümüzdeki yıllarda mümkün görünüyor.

 

İletişim ve seyrüsefer sistemleri ise, siber saldırılar karşısında oldukça kırılgan durumda. Uydulara yönelik siber saldırılar daha şimdiden bir gerçeklik halini aldı. ABD GPS ve Avrupa Gelileo gibi küresel navigasyon uydu sistemleri, gezegenin frekans bozma ve yanıltma saldırılarından etkilenebilen iletişim ağları için kritik önem arz eden, hedefi net bir şekilde tutturan durumsal ve zamanlama sinyalleri sağlıyor. Kısa süre önce yayımlanan “Uzay, Siber Güvenlik için Son Sınır mı?” başlıklı araştırma raporumuz, siber saldırılarla bağlantılı riskleri göz önüne alıyor ve bunlar arasında uyduların fiziksel denetimi de mevcut –örneğin bir diğer uyduyla çarpışması için bir uydunun manevrasının yapılması veya yeryüzünün atmosferine yeniden girip yanması için yörüngesinin alçaltılması veya “zayıflatılması” ya da bir uydunun güneş panellerini son derece enerjik olan iyonlaştırıcı solar radyasyona kasten aşırı maruz bırakılması suretiyle geriye dönüşü olmayan zararlara sebep olunması.

 

Güvenli ve barışçıl bir uzay ortamı yaratmak mümkün. Her ne kadar 1994 yılından bu yana Cenevre’de Silahsızlanma Konferansı’nda uzay güvenliği meseleleri konusunda bir ilerleme kaydedilmiş olmasa da, son dönemde bir dizi uluslararası çaba söz konusu oldu. Uzay atıklarının yok edilmesine yönelik kılavuz ilkeler, Viyana’da BM tarafından geliştirildi. BM bünyesinde hükümet uzmanlarından oluşan bir grup, 2013 yılında dış uzaydaki faaliyetlerde güven inşası ve dış uzayda saydamlık konularında bir çalışma yayımladılar. Avrupa Birliği ise, Dış Uzay Faaliyetlerine Yönelik Uluslararası Faaliyet Kodu’na dair bir girişim oluşturdu. Yumuşak dokunuşlu, uluslararası, çok-paydaşlı bir yanıt, uzaydaki siber güvenlik meseleleri için gereklidir – küresel Dış Uzay Antlaşması’nın 50.yılı dolayısıyla önümüzdeki sene bir toplantı düzenlenmesi, iyi bir başlangıç noktası olabilir.

Genel

“Yeni Soğuk Savaş” Yok, Daha Kötüsü Var

6

Eric Zuesse

1962 yılındaki Küba Füze Krizi ile kıyaslandığında medeniyeti sona erdirecek bir nükleer krize çok daha yakın olduğumuzun sebebini şu şekilde açıklayabiliriz:

 

Soğuk Savaş sırasında iki taraf, kapitalist kesim ile komünist kesim arasında herhangi bir savaşın, ABD ve SSCB arasında nükleer bir savaşa doğru kızışacağı ve Karşılıklı Garantili İmha oluşturacağı konusunda hemfikir oldular. Dolayısıyla, Karşılıklı Garantili İmha’nın karşılıklı olarak kabul edilmesinden dolayı bu dönemde sıcak bir çatışma gerçekleşmedi – yani 1945 yılından Sovyetler Birliği dağılıp Varşova Paktı denen askeri ittifakını 1991 yılında sonlandırana dek. Bu 45 yıllık dönem arzında –ki “Soğuk Savaş” deniyor- iki nükleer süper güç arasında herhangi bir sıcak çatışma gerçekleşmedi, çünkü her iki taraf da sıcak bir çatışmanın Karşılıklı Garantili İmha ile sonuçlanacağına inanmıştı – karşılıklı imha ve medeniyetin sonu.

 

Olay bu şekilde son bulacak, keza iki taraf arasında herhangi bir sıcak çatışma, bir tarafın diğerine teslim olmasıyla veya en azından bir tarafın diğerine nükleer saldırı gerçekleştirmesiyle sonlanacak. Bir diğer deyişle, Karşılıklı Garantili İmha şu gerçeği kabul eder: Nükleer bir gücün bir diğer nükleer gücü nükleer olmayan silahlarla vurması, iki taraftan birinin konvansiyonel çatışmayı diğeri karşısında kaybettiği anda bir nükleer savaşı tetikleyecek. Nükleer silahlar, en son başvurulması gereken silahlardır, ancak mağlubiyeti önlemek için yine de varlıklarını sürdürürler. Zaten bu iş için varlar. Eğer Japonya’nın elinde teslime hazır nükleer silah olmuş olsaydı, bu durumda İkinci Dünya Savaşı’nın sonu ciddi anlamda ötelenirdi. Japonya kaybetmek zorunda kalırdı, ancak İkinci Dünya Savaşı’nın sonu, çok daha farklı olurdu.

 

Sadece Karşılıklı Garantili İmha, Soğuk Savaş’ın bir sıcak savaş haline gelmesini önledi.

 

Ancak, Karşılıklı Garantili İmha, sadece fiziksel bir gerçeklik değildir; eşit şekilde önemli ve karşılıklı olarak paylaşılan bir inanç sistemidir. Eğer taraflardan biri, bir nükleer savaşı kazanmanın bir yolunun olduğuna inanmaya başlarsa, – bir diğer deyişle, bir nükleer gücün başka bir nükleer güç tarafından fethedilmesi, gerçek bir olasılık haline geldiğinde artık bu inanç sistemi anlamını yitirir.

 

2006 yılı öncesi dönemde, ABD aristokrasinin (yani ABD hükümetini en azından 1981 yılından beri denetim altında tutan insanlar) en başında giderek daha belirgin bir hale gelen ancak kelimelere dökülmeyen bir kanı vardı. Buna göre, ABD, Rusya’ya karşı bir nükleer savaşı kazanabilirdi. Ve aniden, 2006 yılında, bu kanı yayımlandı ve elinde güç veya nüfuz olan kimse buna karşı çıkmadı. Ve o tarihten itibaren, Karşılıklı Garantili İmha, Amerikan tarafında sona erdi ve nükleer silahlar ABD’de yeni bir çerçeve içerisinde bir stratejiye kavuştu (buna da “nükleer üstünlük” adı verildi) – ABD hükümetinin nihai fetih silahları olarak nükleer silahlar.

 

Varşova Paktı’nın artık var olmadığı 1991 yılından sonra, ABD’nin askeri ittifakı NATO, Rusya hariç SSCB’nin tüm eski devletlerini üyeliğe davet etti (dolayısıyla NATO’nun bu spesifik ülkeye yönelik devam eden düşmanlığını ve NATO’nun onunla barışacağı konusunda hilekarlığını gösteriyor) ve ayrıca SSCB’nin eski Varşova Paktı müttefiklerinin tümüne de davet gönderdi. Dolayısıyla NATO (şu anda net olarak Rus-karşıtı, ama artık anti-komünist olmayan bir ittifak) Rusya’nın sınırlarına doğru genişlemeye başladı –1962’de Sovyet diktatör Kruçev Amerikan sınırının sadece 90 mil ötesinde Küba’ya nükleer füze yerleştirmek istediğinde ABD, SSCB’yi bunu yapmaktan men etmişti.

 

ABD hükümeti ve müttefiklerinin nükleer üstünlüğe erişmek üzere olduklarına inandıkları yeni bir çağda, “nükleer üstünlüğün” kullanımının “gerekçelendirildiği” çerçeve şu şekildedir: “Üstünlüğün” ele geçirildiğine inanılır inanılmaz (örneğin ABD ve müttefiklerin nükleer işgaline karşı misillemede bulunmak üzere savaş başlıkları gönderilmeden önce Rusya’nın nükleer cephaneliğini yok edecek türden anti-balistik füzeler aracılığıyla), ABD tarafının Rusya’yı “savunma amaçlı” geleneksel silahlarla işgal etmesi, Ruslar tarafından önleniyor ve dolayısıyla ABD ve müttefik güçlerin mağlubiyetini önlemenin tek yolu olarak nükleer silah kullanımı kalıyor (“Amerika’nın nükleer üstünlüğünden yararlanmak”). Nükleer saldırı, Rusya’ya karşı “gerekli savunma yanıtı” olarak işte bu şekilde gerekçelendirilecek.

 

Sonuç itibariyle, ABD ve NATO’nun halihazırda Rusya sınırına yakın noktalarda ve sınır üzerinde gerçekleştirdikleri operasyonda, İttifak, geleneksel işgal güçlerini kurmaya başlıyor. Bu kapsamda, NATO içerisinde olmayan bazı ABD müttefikleri de dahil ediliyor. Rusya’nın sınırları üzerinde işgal güçlerinin bu şekilde toplanmasına yönelik sözde “gerekçe” ise, “Rusya’nın saldırganlığı”na karşı “savunmaktır”. Kırım, Sovyet diktatör Kruçev tarafından keyfi bir şekilde 1954 yılında Ukrayna’ya verilene dek Rusya’nın parçasıydı ve şimdi de Rusya, Kırım sakinlerinin yeniden Rusya’nın bir parçası olmasını sağladı.

 

Kırım konusundaki bu anlaşmazlık, NATO’nun müdahalesinin temel sebebi olarak görülmektedir – her ne kadar Ukrayna halen bir NATO üyesi olmasa da (geçmişte, bu üyeliği istememişti). Her halükarda, bu durum, Üçüncü Dünya Savaşı haline gelecek bir sürece doğru NATO’nun yapılanmasının ardındaki mantıktır.

 

19 Şubat 2016’dan bu yana ABD “son derece gizli tutulan” Norveç mağaralarında “15000 Deniz Piyadesini” desteklemeye yetecek kadar tank ve ağır silah depoluyor. Norveç’in Rusya ile 200 mil sınırı var. CNN’in bu konudaki haber bültenine “Rusya, Saldırgan Askeri Planlarını Açıklıyor” başlıklı bir video eşlik etti. Bu haberde, Rusya’nın (demokratik olarak seçilmiş, ancak haberde bu şekilde belirtilmeyen) Başkanı Vladimir Putin’in Norveç sınırına doğru birlik ve silahlarını yönlendirdiği aktarılıyordu. (Velev ki Rusya ABD sınırı yakınlarında Meksika’ya işgale dönük ekipman ve birlik depolamaya başlasaydı ABD’nin buna yanıtı ne olurdu? ABD Amerika’nın işgaline karşı kendisini korumak üzere Meksika sınırı yakınlarına birlik ve silah mı gönderirdi, ve eğer öyle yaparsa bunun üzerine Rusya medyasında “Amerika Saldırgan Askeri Planlarını Açıklıyor” şeklindeki bir başlık ne kadar doğru olurdu? Hitler Almanya’sı da bu tür medya taktiklerini kullandı, ancak şimdi aynısını Obama Amerikası yapıyor.) Marine Corps Times ise 24 Ekim günü “300’den fazla deniz piyadesi Ocak ayında Norveç’e gidiyor” manşetini geçti.

 

ABD Başkanı Barack Obama, ticareti kast ediyor: Kendisinin bıraktığı işlerin Hillary Clinton tarafından tamamlanmasını istiyor. Böylesi bir cüret, Soğuk Savaş döneminde bile yaşanmamıştı.

 

Amerika ve oldukça genişleyen NATO artık Rusya’nın çevresini sadece tanklarla, vs çevrelemiyor, aynı zamanda Rusya sınırları üzerine ve yakınlarına füze ve bombardıman uçaklarını yığıyor. Dolayısıyla, bir nükleer bombardımanı başlatmak için gereken uçuş süresi, on dakikadan az bir süreye düşüyor (eğer Rusya’nın karadan işgali başarısız olursa). Bu süre, Rusya’nın bize karşı misilleme olarak kendi füzelerini fırlatması için ihtiyacı olan süreden kısa. Dolayısıyla, ABD’nin Rusya’ya karşı ani bir nükleer saldırısı, tamamen tek taraflı bir savaş olabilir. İşte böylelikle bu senaryo –fiziki olarak Karşılıklı Garantili İmha’nın sona ermesi- ABD hükümeti tarafından izlenen bir hedef halini aldı:

 

2006 yılında ABD aristokrasisi, Dış İlişkiler Konseyi aracılığıyla Foreign Affairs adlı dergide, ABD’nin hedefinin artık Karşılıklı Garantili İmha’yı sürdürmek olmaması gerektiğini, onun yerine “ABD’nin nükleer üstünlüğünün yükselişi” olması gerektiğini belirtti. Bununla ABD aristokrasi, Amerika’nın Rusya’ya karşı bir nükleer savaşı kazanma yeteneğinin artmasını kast etmişti. Böylesi bir hedefe erişilebileceğini ve erişilmesi gerektiğini vurgulamıştı ve makale bizzat ülkeyi yöneten kişiler tarafından, yani ABD aristokrasisi tarafından, yayımlanmıştı. Ancak kamuoyu bu konuda herhangi bir tartışma açmamıştı. Eğer Amerika bir demokrasi olsaydı ABD basınında bu konuda çok fazla kınama yazısı çıkardı – ancak bu ulus artık bir demokrasi değil, bir aristokrasi haline geldi ve bu aristokrasi şimdi de “Nükleer Üstünlük” makalesini yayımladı. (Buna karşın, China Security isimli ne idüğü belirsiz dergi, buna karşı başlıca eleştiriyi 2006 yılı Güz sayısında “Nükleer Üstünlüğün Yanılgısı” başlığıyla yayımladı, ama bu makalenin de herhangi bir etkisi olmadı.)

 

Foreign Affairs makalesi, o denli cesurdu ki “ABD liderlerinin bu hedefin (nükleer üstünlük) her zaman için peşinde olduğunu” ileri sürmüştü – sadece George W. Bush’un değil İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra tüm ABD başkanlarının Rusya’yı işgal etme yeteneği olduğunu ileri sürmeyi andıran, desteksiz ve acayip bir iddia. George W. Bush’un bu yönde bir arzusu olduğu aşikardı: “Dahası, nükleer üstünlüğün kasıtlı bir şekilde izlenmesi, ABD’nin küresel egemenliğini yaygınlaştırma politikasıyla tamamen tutarlıdır. Bush yönetiminin 2002 yılındaki Ulusal Güvenlik Stratejisi, ABD’nin askeri üstünlük kurma amacında olduğunu açıkça ifade ediyor.” Bu iddia, trajik bir şekilde doğruydu ve Bush’un (tıpkı nükleer üstünlüğü ele geçirmeye dönük kararlı bir politika başlatmış olan babası gibi) son derece tehlikeli bir başkan olmasının ardındaki sebeplerden biridir. Irak’ı işgali, bu derinlere kök salmış hastalığın semptomlarından biriydi.

 

Dolayısıyla, “ABD’nin Nükleer Üstünlüğünün Artışı” ve “Karşılıklı Garantili İmhanın Sona Erişi” konusundaki makale, CFR tarafından yayımlandığı ve herhangi bir nüfuzlu grup tarafından reddedilmediği için, artık ABD tarafından bir hedef olarak kabul edildi. Kazanılabilir nükleer savaş fikri (elbette ABD tarafından kazanılabilir) artık kabul olunmuş doktrinlere karşı değildi ve iğrenç olarak görülmüyordu. Aslında, bu makalenin uzun versiyonu, Harvard Üniversitesi tarafından gündeme getirildi ve kabul edildi; eş zamanlı olarak da Harvard’ın bu konularla ilgili önde gelen (ve dünyanın en nüfuzlu) akademik dergisi olan International Security tarafından yayımlandı. Başlığı ise, “Karşılıklı Garantili İmhanın Sonu mu Geldi?” idi.

 

Dolayısıyla –en azından ABD’de- Karşılıklı Garantili İmha’nın sona ermesi, her zaman için olumlu karşılandı – söz konusu hedef, ABD’nin politikası haline gelmeden bile önce. Ve hiç kimse, Harvard ve onun dergisi ile CFR’nin “çılgın” olduğunu söylemiyordu. Aristokrasi’nin nükleer üstünlük kavramına dair onayı netti – en azından 2006 yılından itibaren. Her ne kadar Karşılıklı Garantili İmha Rusya açısından devam etse de, artık Amerikan tarafının yaklaşımının bir parçası değil. Şurası artık oldukça net olup, Rusya’nın –ve dünyanın- içinde bulunduğu kötü duruma işaret ediyor; keza iki nükleer süper güçten sadece birini içeren bir nükleer savaş, dünyayı yerle bir edecek.

 

ABD Başkanı Barack Obama, nükleer üstünlük hedefini ön sıraya yerleştiriyor ve artık Balistik Füze Savunma sistemi olarak adlandırılan (teknik olarak ismi ise, Obama’nın ilk olarak Romanya’da 12 Mayıs 2016 tarihinde operasyonel hale getirdiği Lockheed Martin’in, Boeing’in ve Raytheon’un Kıyıda Himaye sistemi) “Yıldız Savaşları”, “Anti-Balistik Füze savunma sistemini” önerdi. Amaç, Rusya’ya karşı sürpriz bir nükleer saldırıyı mümkün kılmak. Böylelikle, Rusya’nın misilleme olarak fırlatabileceği herhangi bir füzenin (eğer sistem %100 işlerse) fırlatma aşamasında yok edilmesi mümkün olacak. Bununla birlikte, resmi olarak, amacı, Avrupa’nın İran’dan gelen füzelerin saldırısından korunması. Bu “savunmacı” sistemin, Rusya’ya yönelik olarak ABD’nin ani bir nükleer saldırısına hazırlık olduğu yönünde ABD kamuoyunun kanısı ise, tamamen gözardı edilemez. Ve şurası net ki Ruslar, Obama’nın yalan söylediğini ve Rusya’ya karşı ani bir nükleer saldırı için hazırlık yapmakta olduğunu biliyorlar. Batı’nın “haber” medyası, bu gerçeği fark etmeyecek kadar “budala” olabilir, ama Putin kendisinin budala olmadığını ve Rusya’yı bu durumla başa çıkmaya hazırladığını net bir şekilde ortaya koydu.

 

Obama’nın buradaki eylemini mümkün kılan şey ise, ABD Başkanı George W. Bush’un 1972 yılında Rusya’nın öncülü Sovyetler Birliği ile Anti-Balistik Füze Antlaşması’nı tek taraflı olarak sonlandırmasıdır. Bush, nükleer teknolojiye dair çok fazla başarılı sınav verilmiş olmasa da, Reagan’ın “Yıldız Savaşları” programını öne sürdü: Mevcut teknoloji sürekli olarak başarısızlığa uğradı, ancak Bush Amerikalı vergi mükelleflerinin 53 milyar dolarlık parasını buraya yatırmaya karar verdi. 2004 yılında Bush, Britanya başbakanı Tony Blair’ın planı uygulamak için tesis vermesini sağladı; ancak Bush aynı zamanda Polonya ve Çek Cumhuriyeti’nin de ABD’nin buraya anti-balistik füze yerleştirmesine izin vermeleri için acele ediyordu.

 

Obama, anti-balistik füze planını eleştirerek ve Rusya’ya düşman olmadığını iddia ederek göreve geldi. Obama, Rusya ile barış ve işbirliğini samimi şekilde istediğini düşünmesini sağlayarak Vladimir Putin’i aldatmış oldu. Obama yeniden seçildiği gibi, gülümseyen yüzü aniden yırtıcı bir hal aldı. Ardından, Obama rejimi Moskova’nın dostu olan ve demokratik olarak seçilmiş Ukrayna cumhurbaşkanını kanlı Şubat 2014 devriminde devirdikten sonra, Rusya, 2014 yazından itibaren 1987 tarihindeki Orta Dereceli Nükleer Güçler Antlaşması’nı yok saymaya başladı, keza Washington açısından (Ukrayna’dan sonra) yeni adım, Moskova’ya doğruydu ve bu süreçte her şey mümkündü. Benzer şekilde Romanya’ya “Kıyıda Himaye” sisteminin getirilmesi, Antlaşma’yı ihlal etmektedir ve bu da Obama’nın Kıyıda Himaye tesislerinin tümünün İran’a –ve belki de Kuzey Kore’ye-  yönelik olacağını ancak hiçbir zaman Rusya’yı hedeflemeyeceğini söyleyerek yalan söylemesinin önemli sebeplerinden biridir.

 

Bu tür birçok sahayı gerektirecek olan “Kıyıda Himaye” sistemi, henüz operasyonel hale gelmedi. NATO’nun PR kolu olan Atlantik Konseyi, Kıyıda Himaye sisteminin yararları arasında şundan bahsetti: “Polonya, ABD’nin ihracat içeriğinde en az 2,5 milyar dolar yaratacak olan bir anlaşmada Virginia-merkezli Raytheon adlı şirketten sekiz Patriot füze bataryası sakın alacağını Nisan sonunda açıkladı.”

 

ABD hükümet yetkilileri ve Raytheon ve diğer “savunma” şirketlerine yatırım yapan dostları, herhangi bir PR kişisinden bu konuda bilgi almak zorunda değillerdi. Daha güvenilir kaynaklardan bunu çoktan biliyorlardı ve belki de kendileri, dostları ve dostlarının dostları için nükleer sığınağa yatırım yaptılar. Bu yapılanma sürecinde çok fazla para el değiştiriyor.

 

Ayrıca 2006 yılında, özellikle de 18 Kasım 2006’da, jeostrateji alanında çalışan, Kanada merkezli bağımsız bir uluslararası haber sitesi olan Global Research’te, bu planın Amerika’nın Orta Doğu’daki işgalleriyle bağlantısını inceleyen harika bir özet yer aldı. Mahdi Darius Nazemroaya tarafından kaleme alınan “Orta Doğu’yu Yeniden Çizme Planları: Yeni bir Orta Doğu Projesi” başlıklı makalede şu şekilde bir açıklama yapılmaktaydı:

 

Şunu da belirtmek gerekiyor: “Büyük Satranç Tahtası: Amerika’nın Üstünlüğü ve Jeo-Stratejik Zorunluluklar” başlıklı kitabında ABD eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski, modern Orta Doğu’dan “Avrasya Balkanları” olarak tanımladığı bir bölgenin kumanda kolu olarak söz etti. Avrasya Balkanları, Kafkaslardan (Gürcistan, Azerbaycan Cumhuriyeti ve Ermenistan) ve Orta Asya’dan (Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan, Afganistan ve Tacikistan) ve belli bir ölçüde İran ve Türkiye’den oluşuyor. İran ve Türkiye, Avrupa ve eski Sovyetler Birliği içine doğru sokulan Orta Doğu’nun (Kafkaslar hariç) en kuzey kısmını oluşturmaktadır.

 

“YENİ ORTA DOĞU” HARİTASI

 

Orta Doğu’nun görece olarak bilinmeyen bir haritası –NATO garnizonuna sahip Afganistan ve Pakistan- 2006 yılının ortasından itibaren stratejik, hükümet, NATO, politika ve askeri çevrelerde dolaşıyor. Kamuoyunun bilgisine üstünkörü sunuldu, muhtemelen de uzlaşı sağlamak ve kamuoyunu Orta Doğu’daki –belki de dehşet verici- değişimlere yavaş yavaş hazırlamak amacıyla… Bu, “Yeni Orta Doğu” olarak tanımlanan, çerçevesi yeniden çizilip yeniden şekillenmiş bir Orta Doğu’nun haritasıdır.

 

Bu harita, Yarbay Ralph Peters tarafından hazırlandı; Haziran 2006’da Silahlı Kuvvetler Dergisi’nde yayımlandı. Peters, ABD Ulusal Savaş Akademisi’nden emekli bir albaydır.

 

Her ne kadar harita, Pentagon doktrinini resmi olarak yansıtmada da, NATO’nun Savunma Koleji’nde kıdemli askeri yetkililere yönelik bir eğitim programında kullanıldı. Bu harita ve diğer benzeri haritalar ekseriyetle muhtemelen Ulusal Savaş Akademisi’nde ve askeri planlama çevrelerinde kullanıldı.

 

Brzezinzki’nin “Amerika’nın Üstünlüğünü” savunması, aristokrasinin “Nükleer Üstünlüğe” verdiği destekle mükemmel şekilde örtüşüyor ve ondan sekiz yıl önceden ilerliyor. 1998 yılında yazdığı kitap, birçok açıdan öğreticiydi. Nazemroaya’nın makalesinde net bir şekilde ortaya koyduğu gibi, Brzezinski’nin planı, ABD hükümeti tarafından 2006’dan önce uygulamaya kondu.

 

Bununla birlikte, tüm bunların ardındaki belirleyici kararı (Rusya’yı işgal etme) alan kişi, ABD Başkanı George Herbert Walker Bush olup, Sovyetler Birliği sona ermeden hemen önce, 24 Şubat 1990 gecesi bu kararı almıştır. Kendisi, SSCB ve Varşova Paktı sona erdikten sonra, Rusya ABD’nin müttefikleri –yani Rusya’nın düşmanları- tarafından çevrelenene kadar bu soğuk savaşın NATO tarafından sürdürüleceği yönündeki karar alan kişidir. Keza en sonunda Rusya ya teslim olacaktır ya da ABD veya onun dostları tarafından yok edilecektir.

 

Rusya, böylesi bir nükleer savaşın Karşılıklı Garantili İmha olacağını varsaysa bile, ABD hükümeti artık böyle bir öngörüde bulunmuyor. Bu, Rusya’nın ve dünyanın içinde bulunduğu açmaz.

 

Bununla birlikte, ABD ve onun tebaa ülkelerindeki askeri planlamacılar, hesaplamalarına dünyayı dahil etmiyorlar: “nükleer üstünlük” rüyaları, kötü bir şakadan öteye gitmezse böylesi bir nükleer kışın etkileri. Dünyayı yok saymaya dair bu hakikat, askeri planlamacılarımız karşısında oldukça utanılacak bir durumdur. “Zafer” karşısında o kadar takıntılılar ki, sahte ve potansiyel olarak korkunç bir “nükleer üstünlük” rüyasına katılmaya isteklidirler.

 

Nükleer silahlar topyekûn ortadan kaldırılmazsa ve o noktaya kadar (belki de hiç gerçekleşmeyebilir), yapıcı işlevleri –yani Üçüncü Dünya Savaşı’nı önlemeleri- devam etmeli; “nükleer üstünlüğün” ve diğer benzeri yalan ve yanılsamaların sonucu olarak sona ermemeli. Bununla birlikte, “haber” medyası –özellikle de Batı’dakiler- bu yalanlara ve çarpıtmalara işaret etmiyor, onun yerine onları yeniden güçlendiriyor.

 

Eğer üçüncü bir dünya savaşı olacaksa, dünya artık sona erecektir. Bu kilit bir gerçekliktir, ancak Batı’nın askeri planlamacıları tarafından göz ardı edilmektedir.

 

NATO bunu şu anda sonlandırmak zorunda – tıpkı 1991’de Varşova Paktı’nda yaptığı gibi – utanmaz, oligark “Batı” Varşova Paktı’nın sona ermesine rağmen Soğuk Savaş’ı sürdürüyor ve bu savaşı şimdilerde sıcak hale getiriyor.

Genel

Wi-Fi’ın sağlık açısından söylenmeyen zararları

wifi

Institute of Science in Society 

 

“Kablosuz olmak”, bağlantı halinde ve havalı olmak için “şebekeye bağlanmanın” yerine geçti.  Wi-fi artık otellerde, havaalanı bekleme salonlarında, üniversitelerde, okullarda, evlerde ve kentlerin genelinde. Ondan kurtuluş yok. Hepimiz kablosuz olmayı tercih etsek de etmesek de bir mikrodalga denizinde doğulmaktayız.

 

Kısa bir süre içerisinde, yapabileceğiniz tek iş, kendinizi yalıtılmış bir odaya, elektro-sis-korumalı sarı bir denizaltıya kapatmaktır. Ve dünya çapında nüfusun “elektromanyetik konusunda aşırı hassas olan” yaklaşık yüzde 1,5 ila 3’lük bir kısmı için bu tek seçenek olabilir. Sigaranın dumanının aksine, elektromanyetik radyasyona pasif ve istemdışı maruziyetten kolaylıkla kurtulmak mümkün değil.

 

Wi-fi nedir?

 

Taşınabilir bilgisayarlar gibi mobil cihazlar için kullanılırken artık giderek İnternet ve TV, DVD oynatıcı ve dijital kamera gibi elektronik cihazlara bağlantı için de giderek daha fazla kullanılır hale geliyor. Bir kullanıcı, kişisel bilgisayar gibi bir cihazla, “erişim noktası” menzili içerisindeyse internete bağlanabilir.

 

Bir veya birkaç tane erişim noktasının kapsama alanı içindeki bölgeye “kablosuz bağlantı noktası” denir. Kablosuz bağlantı noktaları, tek bir oda da olabilir, birçok kablosuz bağlantı noktasının örtüşmesinden oluşan mil karelerce büyük bir alan da. Wi-fi, bir şebeke yaratmak ve cihazların birbirleriyle doğrudan birebir iletişim kurmalarını sağlamak için kullanılabilir – tıpkı tüketici elektroniği ve oyun uygulamaları gibi.

 

Tipik bir wi-fi, bir veya birden fazla erişim noktası ve bir veya daha fazla müşteriden oluşur. Bir erişim noktası, her yüz bin saniyede bir “işaret verici” adı verilen küçük (kısa süreli) paketler içerisinde SSIC (Servis Set Tespit Edici veya ağ ismi) yayar. Wi-fi ağları, lisanssız 2.4 ve 5 G Hz mikro dalga bantları içerisinde, 11 Mbps (saniye başına megabayt) veya 54 Mbps veri aktarım oranı veya her ikisine (iki bant) sahiptir. Müşteriler hangi servisi kullanacaklarına kendileri karar verir.

 

Wi-fi, kablosuz çalışma avantajına sahip olup, modern dizüstü bilgisayarlara kurulabilir ve fiyatlar sürekli düşerken diğer cihazlara doğru da hızla genişler. Küresel bir standartlar dizisi içerisinde faaliyet gösterir, dolayısıyla farklı ülkelerde çalışabilir. Ancak, operasyonel kısıtlamalar, dünya çapında tutarlı değildir ve elektrik tüketimi de oldukça yüksektir. Wi-fi, güvenli değildir ve mobil telefonlardan yayılan mikro dalgaların doğurduğu sağlık risklerine dair endişeler giderek artmaktadır.

 

Kablosuz patlama denetim-dışı

 

Halihazırda dünya çapında 250.000’i aşkın kamusal erişim noktası bulunmaktadır. Wi-fi, milyonlarca ev, şirket ve üniversite kampüsünde yer alır. Bir tahmine göre, wi-fi kullanımı 2006 yılının birinci ve ikinci yarısında Avrupa’da yüzde 74, Birleşik Krallık’ta yüzde 75 oranında artmıştır.

 

Birmingham, 2017 yılı başı itibariyle Britanya’da kent çapında kablosuz iletişimin kurulduğu ilk kent olacak. Manchester da 400 mil kareyi kapsayan bir wi-fi bölgesiyle Avrupa’nın en büyüğü olmayı planlıyor. Norwich ve Milton Keynes’de daha şimdiden wi-fi var, Brighton da onun izinden gidiyor.

 

En endişe verici olanı ise, wi-fi’nin Birleşik Krallık’taki ortaokulların yüzde 80’inde, ilkokulların ise yarıdan fazlasında kurulmuş olması ve toplumun en kırılgan kesimini mikrodalga radyasyona maruz bırakması.

 

Wi-fi’nin artan popülerliği, kablosuz mobil telefonlardaki çarpıcı artışla ve elektromanyetik radyasyon düzeylerinin doğurduğu sağlık tehlikeleri konusunda artan endişelerle birlikte yükseliyor.

 

Mevcut maruziyet düzeylerinde mikrodalgalar, beyin hasarları, DNA hasarları, beyin tümörleri, kanser, mikrodalga hastalığı, bilişsel fonksiyonların bozulması, insanları, kuşları, arıları ve kemirgen hayvanları etkileyen üreme ve doğurganlık sorunları ile bağlantılıdır.

 

Mikrodalga radyasyonun sağlık zararları

 

İki saat boyunca mobil telefonlardan gelen mikrodalga radyasyona maruz kalan fareler, 50 gün sonra etkisini sürdüren beyin kanaması işaretleri gösterdi.

 

DNA bozulmaları ve kromozomlarla ilgili anormallikler, düşük mikrodalga düzeylerine maruz kalan hayvan ve insan hücrelerinde bulundu.

 

Kanser riskleri –göğüs, prostat, bağırsak, deri (melanom), akciğer ve kan- ise mobil telefon aktarıcısı yerleştirildikten beş ila on yıl sonra Naila’nın Güney Alman kasabasında mikrodalga maruziyetiyle birlikte üç misline çıktı.

 

Netanya’da mikrodalga radyasyonuan maruz kalan bir bölgede kanser vakaları dört katına çıkarken, İsrail’deki genel nüfusla orantılandığında kadınlarda kanser görülme oranı 10,5 kat arttı.

 

İşitsel sinir uru ve beyin uru riski ise, mobil telefon kullanımı sonucunda on yıl içerisinde iki ila üç kat artış gösterdi.

 

Mobil telefon kullanımı, kronik hastalıklarla yakından bağlantılı. İsveç’te 1981 yılından beri uzun süreli hastalıkta yedi kat artış yaşandı.

 

Günde dört saatten uzun süre mobil telefon kullanan erkeklerin, sperm sayısı azalıyor ve kullanmayanlara kıyasla sperm kaliteleri daha düşük.

 

Yunanistan’daki bir araştırma, 1.68 mW/m2’deki mobil telefon mikrodalgalarına maruz kalan farelerin, beş kuşak sonra tamamen kısırlaştığını, 10.53 mW/m2’ye maruz kalanların ise üç kuşak sonra tamamen kısır olduklarını gösterdi.

 

Üreme ve serçe ve ak leyleklerin üreme ve yavrulama başarıları ise, mobil telefon aktarıcılarının yakınlarında azalıyor ve laboratuvarda mikrodalgalara maruziyet, serçe embriyolarında yüksek ölüm oranlarına yol açıyor.

 

Arılar, kablosuz telefon baz istasyonlarını kurulduğu zamanlarda arılar kovanlarına dönemeyince bu durum mikrodalga radyasyonunun ABD ve Avrupa’daki çiftçilere ve arı yetiştiricilerine zarar veren koloni çöküş hastalığından sorumlu olabileceğine dair güçlü bir şüpheyi gündeme getirdi.

 

İnsanların yüzde 3,5 kadarı, baş ağrısı, bulantı, konsantrasyon noksanlığı, depresyon, alerji ve mikrodalga hastalığı olarak bilinen sendroma, mobil telefon aktarıcıların yakınlarında bulunduğunda maruz kalıyorlar.

 

Birleşik Krallık Sağlık Koruma Ajansı başkanı ve hükümetin eski baş bilim danışmanı Sör William Stewart, birçok rapor ve beyanında mobil telefonlara yönelik en güvenilir uyarıda bulundu, ancak bu uyarı hükümet tarafından yok sayıldı. Kendisi, wi-fi’ın hızla yayılması konusunda endişeleniyor ve bunun risklerine dair resmi bir soruşturma doğrultusunda çağrıda bulunuyor. Bu gidişat karşısında hükümete yakın bilimadamları arasında tek endişeli olan da kendisi değil. Avam Kamarası Bilim ve Teknoloji Komitesi eski başkanı Dr. Ian Gibson, Sağlık Bakanlığı’na kablosuz bilgisayar ağlarının potansiyel sağlık riskleri konusunda bir soruşturma yapması için çağrıda bulundu. Gibson, East Anglia Üniversitesi’nde Biyoloji Bilimleri Okulu eski dekanı ve onursal profesördür.

 

Wi-fi’ya karşı artan ters tepki

 

Öte yandan, wi-fi donanımlarına karşı ters tepki de artıyor. Öğretmenler, Britanya’da kablosuz iletişim ağları konusunda daha fazla araştırma yapılması çağrısında öncü durumdalar. Bunun, “21.yüzyılın asbesti” haline gelebileceğinden korkuyorlar. Profesyonel Öğretmenler Derneği ise, 35.000 üyesiyle birlikte Eğitim Bakanı Alan Johnson’a mektup yazarak derin endişelerini ifade ettiler.

 

Üyelerinden biri olan Michael Bevington, Buckinghamshire’da 28 yıl boyunca ders verdiği Stowe Okulu’na wi-fi ağı yerleştirildikten sonra hastalandı. Mide bulantısı, baş ağrısı ve konsantrasyon noksanlığından mustaripti – mikrodalga hastalığının tipik göstergeleri.

 

Alman Eğitim ve Bilim Birliği ise Mart 2006’da üyelerine okullarındaki wLAN’ın yaygınlaşmasına karşı koymalarını tavsiye etti.

 

Mikrodalga hastalığı göze çarpıyor

 

Mobil telefon baz istasyonlarının yakınlarda yaşayan insanlarda bir dizi sağlık semptomuyla bağlantılı olduğu konusunda doktorların hazırladığı birçok rapor söz konusu: baş ağrıları, halsizlik, uyku bozuklukları, hafıza kaybı, mikrodalga hastalığı sendromu veya elektro-aşırı hassasiyeti. Bunlar, yakın dönemdeki birçok araştırmada belgelendi.

 

Fransa’daki bir araştırmada, bir cep telefonu aktarıcı istasyonunun 100 metre yakınlarında yaşayan insanlarda asabiyet, depresyon ve baş dönmesinin yaşandığı, 200 metre yakınlardakilerde ise yorgunluk gözlemlendiği ortaya çıktı. Avusturya’da ise araştırmacılar elektromanyetik sahanın gücü ile mobil telefon baz istasyonları yakınlarında yaşayan insanlarda kardiyovasküler semptomlar arasında bir bağlantı tespit etti. İspanya’daki bir araştırmada, mikrodalga radyasyonunun bir dizi semptomla bağlantılı olduğu teyit edildi: baş ağrısı, mide bulantısı, iştah kaybı, keyifsizlik, uyku bozukluğu, depresyon, konsantrasyon noksanlığı ve baş dönmesi.

 

Semptomların kökeninde “psikosomatik” olduğu yönündeki eleştiriye karşı çıkan Viyana Üniversitesi’ndeki bilim adamları, Avusturya’daki kentsel ve kırsal alanları kapsayan yeni bir araştırma gerçekleştirdi ve 10 noktadaki 365 kişiyi ele aldı. İki ağ sağlayıcıdan, her iki bölgede en az iki yıldır faaliyet gösteren beş baz istasyonunu tespit etmeleri istendi ve bu bölgelerde yaşayanlar baz istasyonlarına karşı herhangi bir protesto sergilememişlerdi. Bu istasyonların civarında ayrıca başka bir baz istasyonu da bulunmuyor ve aktarım ağırlıklı olarak sadece 900 MHz bant içerisinde.

 

Alınan sonuçlara göre, mobil telefon baz istasyonlarından mikrodalga maruziyeti, Avusturya’daki mevcut genel düzeylerin (4,1mW/m2) oldukça altında. Ancak insanlar halen baş ağrısından ve konsantrasyon sorunundan mustarip durumda.

 

Dünya Sağlık Örgütü’nün elektromanyetik sahalara aşırı hassasiyet konusundaki konferansına göre (2004 Ekim, Prag / Çek Cumhuriyeti), nüfusun yüzde 1,5 ila 3’lük kesimi halihazırda bu durumdan rahatsız. (Dünya Sağlık Örgütü ise, elektromanyetik radyasyonun sağlık üzerinde herhangi bir etkisi olduğunu reddediyor.)

 

Britanya’daki birçok okul, endişeli ebeveynlerin yaptıkları lobi çalışmalarının ardından kablosuz ağlarını kaldırdılar; diğerleri ise benzerini yapmak üzere baskı altında. Kanada’da Ontario’daki 7400 öğrencili Lakehead Üniversitesi’nde wi-fi sistemini kaldırdı, çünkü rektör yardımcısı Dr. Fred Gilbert, “davranış ve psikoloji üzerindeki etkilerine dair kanıtların” oldukça arttığına dikkat çekti.

 

Salzburg  Avusturya’da Kamu Sağlığı Birimi’nden Dr. Ger Oberfeld ise, 2005 yılı Aralık ayında “yöneticilere / okul müdürlerine / endişeli ebeveynlere” yönelik açık bir mektupta, okul ve kreşlerde kablosuz telefon ve wLAN kullanılmaması yönünde Birimi’nin resmi tavsiyesini belirtti. 2006 yılı Eylül ayında ise, dünya çapında 30’dan fazla bilimadamı, Uluslararası Elektromanyetik Güvenlik Komisyonu’nun çıkardığı Benevento Kararı’nı imzaladı. Buna göre, “mevcut maruziyet düzeylerinde mikrodalga radyasyondan kaynaklı EHS (elektro-aşırı hassasiyet) ve kanser dahil sağlık açısından zararlı etkilerine dair kanıtlar söz konusu ve önleyici bir yaklaşım benimsemeli.”

 

Önlem / koruma tedbirleri

 

Kablosuz mikrodalga ile bağlantılı sağlık sorunlarının en azından sigara içmekle bağlantılı sorunlarla kıyaslanabilir olduğuna dair kanıtlar ortaya çıkıyor. Sigara içiminin aksine, mikrodalgalara pasif maruziyet, eğer wi-fi her yerde hazır ve nazır olursa, önlemesi zor bir durumdur. Sigara yasakları dünya çapında yaygınlaşırken, aynısı wi-fi konusunda neden yapılmasın ki?

 

Kamusal alanlardaki tüm wi-fi ağları kaldırılmalıdır – özellikle okul ve üniversitelerde. Ve bu konuda bir yasak getirilmelidir. Aynı sebeplerden dolayı, kent çapında ağlar da kurulmamalıdır. Havaalanı bekleme salonları, kafeler, barlar, restoranlar ve wi-fi ağı bulunan otellerde uyarıcı işaretler yer almalıdır.

 

Cep telefonu kullanımı asgariye indirilmeli – özellikle de çocuklar gibi risk altındaki topluluklara yönelik olarak. Makul bir şekilde erişilebilen düşüklükte radyasyon düzeylerinde cep telefonu ve mikro hücre kullanımı zorunlu hale getirilmeli, kulaklık teknolojilerine başvurulmalı.

 

Genel

Çin’in Ruble Çözümü ve Dolar Sistemi

yu

William Engdahl *

 

Çin Halklar Bankası kısa süre önce Rus rublesi ve Çin Yuan’ından işlemler için bir ödemeye karşılık ödeme (PVP) sistemini açıkladı. Amacı; ticaretteki döviz kuru risklerini azaltmaktı. Tek makul risk, ABD dolarından ve ABD Hazinesi’nin Rusya-Çin arasında değer ve hacim açısından giderek daha önemli bir hal alan ticaretine zarar vermek üzere mali savaş başlatma potansiyelinden gelecektir. Aralık ayı itibariyle, 2016 yılına göre yüzde 30 artışla 80 milyar dolara ulaşmalı. Bununla birlikte, Çin ve Rusya’nın bunun ötesinde gözden kaçan bir teknik hamlesi de söz konusu.

 

Çin Döviz Ticaret Sistemi (CFETS) websitesine koyduğu resmi açıklama, CFETS’in Çin’in Kemer ve Yol Girişimi temelinde diğer döviz kurlarıyla Yuan’ın etkileşimi için benzer PVP sistemleri getirmeyi planladığını özellikle vurguluyor.

 

Bu da, 2016 yılı Nisan ayında yayımladığım bir makalede ele aldığım şeyi teyit ediyor: Çin’in Kemer ve Yol Girişimi’nin (BRI) ardındaki büyük hedef, küresel güç dengesini Rusya’dan Avrasya ülkeleri lehine ve Avrasya Ekonomik Birliği’nden Çin ve Asya’nın geneline doğru değiştirebilecek bir entegral altın-temelli döviz kuru bileşenidir.

 

Daha önceleri Yeni Ekonomik İpek Yolu olarak tanımlanan BRI, Orta Asya, Moğolistan, Pakistan, Kazakistan ve elbette Rusya Federasyonu dahil Avrasya ülkelerini geçip İran’a ve potansiyel olarak Türkiye ve Doğu Afrika’ya dek varan yüksek hızlı tren yolu bağlantılarından oluşan devasa bir ağdır. Halihazırda 67 kadar ülke, bu iddialı projeye katılmaktadır veya katılma talebinde bulunmuştur. Projenin toplam maliyeti trilyonlarca dolar olabilir ve küresel ticareti değiştirecektir. HSBC’nin tahminlerine göre, bugün küresel GSYİH’nın yaklaşık üçte birini oluşturan ülkeleri kapsayan BRI altyapı projesi, yıllık olarak ilave 2,5 trilyon dolar değerinde bir yeni ticaret doğuracaktır. Bu, dünya ekonomisi için pek matah bir rakam olmasa da, çok büyük bir oyun değiştirici.

 

Bir dolar rezervi para birimi inşa etmek

 

Mevcut teori ve rezerv para birimi teorisine dair akademik sunumlar, en azından benim için sıkıcı. Bununla birlikte, Çin ve Rusya’nın bu doğrudan para birimini ayarlamaya dönük adımı en azından Washington’un Hazinesi ve Wall Street bankalarının 1944 yılında Bretton Woods’da ABD dolar sistemini ortaya atmalarından beri yaşanan en dinamik oyun değiştirici gelişmelerden biri.

 

Mesele, Rusya ve Çin arasındaki ticarette para birimine dair risklerin azaltılmasıyla ilgili değil. Kendi para birimleri üzerinden ve doları baypas ederek yaptıkları ticaret daha şimdiden önemli bir hal aldı; keza ABD 2014 yılında Rusya’ya yaptırım uyguladı – bu, Obama yönetimindeki hazinenin yaptığı en çılgınca hareketti. Mesele, dolardan bağımsız olarak devasa bir yeni alternatif rezerv para birimi bölgesi veya bölgeleri yaratmak.

 

Time-Life yayıncısı Henry Luce’nin 1941 yılında ortaya attığı “Amerikan Yüzyılı” egemenliği, savaşın sonunda ortaya çıkmaya başladı. 1945 yılında, bombalar Avrupa ve Japonya üzerine yağmayı durdurduğunda, Başkan Harry Truman, İngiltere’ye, bir rakip olarak Britanya İmparatorluğu’na artık yer olmadığını net bir şekilde belirtti, ABD Ödünç Verme kredilerini iptal etti ve iflas etmiş olan Britanya’nın borçlarını Washington’a geri ödemesini ve pound sterlin üzerinden gerçekleşen dünya ticaretinin çarpıcı bir şekilde azaltılmasını talep etti. O dönemde söz konusu ticaret, dünya ticaretinin yaklaşık yüzde ellisini oluşturuyordu. Britanya, imparatorluklarını yeniden inşa etme umutlarını Miletler Topluluğu ve onun sterlin tercihli ticaret bölgesi üzerine inşa etti.

 

1945 yılından sonra Washington ve Wall Street için sadece tek bir başat parasal güç için ortam vardı: ABD. Britanya, geri çekilip yeni kurulan Uluslararası Para Fonu’na yönünü çevirmek ve adım adım –Hindistan’dan başlayarak- mali sebeplerle kolonilerini dağıtmak zorunda kaldı. Bu durum, komünist ülkelerin dışında dünya ekonomisi üzerinde doların hegemonyası için zemin hazırladı. 1945 yılından beri, ABD’nin küresel bir süpergüç olarak gücü iki temel noktaya dayandı: en güçlü orduya sahip olmak ve doların tartışmasız dünyanın en güçlü rezerv para birimi olması. Böylelikle Washington dünya ekonomisini kontrol edebilir hale geldi.

 

1944 yılında Federal Rezerv, kendi rezervlerinin parçası olarak dünyadaki parasal altın miktarının yüzde 70’inden fazlasına sahip oldu. Sadece dolar altına endeksliydi. 1950’li yılların ardından dolara susamış olan savaş-sonrası dünya, yeniden inşa sürecini finanse etmek için çaresiz bir şekilde dolara ihtiyaç duyuyordu.  Dolar; dünyadaki merkez bankalarının rezerv para birimi olarak elde tuttukları veya kendi para birimlerinin çıpası olarak kullandıkları para birimi olarak yükselişine başlamıştı. Bunda, OPEC ülkelerinin petrollerini sadece dolar üzerinden satmaya razı olmaları da etkili oldu. Dünya ticaretinin finansmanının büyük kısmı dolar cinsinden yapıldı.

 

Nixon ve Büyük Dolar Enflasyonu

 

Bretton Woods sistemi çerçevesinde ABD Federal Rezervi, ellerinde dolar rezervi olan diğer ülkelerin bunları herhangi bir zamanda ABD Federal Rezervi’nin altınıyla değiştirebileceklerinin garantisini verdi. 1960’lı yılların sonu itibariyle, bu süreç aksamaya başladı; keza Fransa ve diğer ülkeler, şişirilmiş ABD doları olarak gördükleri şeye karşılık altın talep ettiler. ABD endüstrisi, yatırım noksanlığından pas tutmaya ve ABD Federal bütçe açıkları artmaya başladı; keza Vietnam Savaşı söz konusuydu. Diğer uluslar artık “doların altın kadar iyi olduğunu” kabullenmek istemediler. Altın talep etmeye başladılar.

 

Başkan Nixon’ın doların dalgalanmaya bırakmak üzere 1971 yılı Ağustos ayındaki Bretton Woods Anlaşması’nı yok saydığı “Nixon Şoku”nun ardından, altın üzerinden herhangi bir ödemenin yapılmadığı bir ortamda dünyanın doların enflasyonunu kabul etmekten başka seçeneği kalmamıştı. Bu enflasyon, Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve ABD siyasetindeki Rockefeller hizbinin tertiplediği 1973 yılı petrol fiyatları şokuyla birlikte daha da arttı. Altın-dolar çevrilebilirliğinin askıya alınması, Washington’un Fransa, Almanya ve diğer OECD ülkelerinin banknot dolarları karşılığında Fed’den giderek daha ağır altın talep etmesine verdiği bir tepkiydi ve ABD’nin altın rezervleri tükenme tehlikesiyle karşı karşıyaydı.

 

Burada da tarihin en sıradışı ve küresel nitelikte büyük enflasyonunun kökleri başlamaktadır. 1970’lerde Vietnam Savaşı ile birlikte ABD bütçe açıklarının artmaya başlaması ve 1974’e kadar petrolün fiyatında % 400 lük bir artış gerçekleşmesi – ki Washington’daki Hazine’nin 1974-1975 döneminde Suudi Arabistan ile yaptığı gizli bir anlaşma ile bu bedeli dünyanın geri kalanının ödemesine karar verilmişti –  sonucu dünyadaki dolar arzı astronomik olarak artış gösterdi.

 

Dünya çapında sirkülasyondaki ve artık altına çevrilemeyen dolarlar, 1971-2015 yılları arasında yüzde 2000 oranında arttı. Gerçek malların üretimi hiçbir zaman yüzde 2000’e yakın bir oranda artmamıştı.

 

Doların en önemli yabancı merkez bankası rezerv para birimi olarak kalması ve en yakın rakibi olan Euro dünya rezervlerinin yüzde 20’sine sahipken ABD dolarının yüzde 64’ü elinde tutması, ABD hükümetine sıradışı bir avantaj sağladı.

 

1971 yılından beri ABD, son 45 yılın 41’inde bütçe açığı verdi. Bunun tek istisnası, 1990’lar boyunca 4 yıl oldu; o zaman da Bebek Patlaması kuşağı zirve gelir düzeyine erişti ve Sosyal Güvenlik Emanet Fonu’nun vergi ödemesinde zirve görüldü. Clinton Hazinesi, genel Hazine vergi gelirindeki bu bir defaya mahsus olan etkiyi hesaba katmak için hesaplamalarda bir manipülasyon yaptı – ve bir hile yapmış oldu. 2001 yılından beri her sene ABD bütçesi devasa açıklar verdi; sadece 2009 yılında 1,4 trilyon doları aşarken, 2008 yılında başlayan mali krizde 1400 milyar dolara ulaştı. 2000 yılında dolar altın ile bağını tamamen koparmadan önce ABD’deki bütçe açığı 3 milyar dolar idi.

 

Elbette başka ülkeler bunu çok büyük bir dezavantaj olarak görüyorlar. Kendi merkez bankaları rezervleri için ABD doları üzerinden Hazine bonolarına yaptıkları yatırımlar giderek değerini kaybediyor. İhracatlarından elde ettikleri ticaret fazlası dolarları ABD hazinesinin güvenli bonoları veya senetleri ya da ABD’nin benzer tahvillerine yatırmak zorunda kaldıkları için, Çin merkez bankasının dolarlarının yıllık akışı, ABD hazinesinin faiz oranlarını normalin altında düşük düzeyde tutmasını sağlıyor. Bu durum ayrıca Washington’un söz konusu açıkları büyük bir baskı olmaksızın finanse etmesine de yarıyor. Bu sene ABD’nin verdiği açık 585 milyar dolar gibi şaşkınlık verici bir rakama ulaştı.

 

Aslında, Çin ve Rusya son yıllarda Hazine’nin faiz oranlarını artırmaksızın bu açığı finanse etmesini sağlayan ABD bonoları ve senetlerini satın almak suretiyle ABD’nin askeri bütçesini finanse ediyor. Ne tuhaftır ki, Rusya ve Çin’in Washington tarafından 2014 yılından sonra Rusya’ya karşı yapıldığı gibi potansiyel döviz savaşlarına karşı ellerinde dolar rezervi bulundurma ihtiyacı sonucunda finanse edilen ABD askeri bütçesi, Rusya ve Çin’i kontrol etmeyi ve son kertede onların ekonomilerine zarar vermeyi hedefliyor.

 

Eğer Trump’ın vergi kesintisi mevzuatı yasalaşırsa, ABD’nin açıkları çok büyük bir sıçrama yaşayacak. Çin ve Rusya ile müttefik ülkelerin iflas etmiş bir küresel dolar rezervi sistemine karşı kırılganlıklarını azaltmak için kendilerini neye hazırladıklarını daha iyi anlamak için tüm bunların bilinmesi gerekiyor. Eğer Çin, Rusya ve Avrasya’nın diğer müttefik ülkeleri – özellikle de Şangay İşbirliği Örgütü ülkeleri ve İran ve Türkiye gibi olası üyeler, Çin ve Rusya gibi ticareti düzenlemek için ABD dolarını baypas eden ikili anlaşmalara yönelirlerse, dünyanın rezerv para birimi efendisi olan dolar düşecek ve yerini diğer para birimlerine bırakacak. Çin Yuan’ı önde gelen aday. Keza ruble de aynı şekilde…

 

Yuan Rezerv Statüsü

 

Çin ve Rusya arasındaki ikili ticaretin yeni İpek Yolu boyunca sisteme dahil edilen diğer ülkelerle doğrudan düzenlenmesine yönelik en yeni adım, çıpa rezerv para birimi olarak ABD dolarına kalıcı bir alternatif yaratılmasında büyük bir temel taşıdır.

 

On yıl kadar önce böylesi bir fikir, Batılı ekonomistler tarafından abesle iştigal görülürdü. Dünyanın Yuan’ı bir rezerv olarak kabul etmesinden önce on yıllar geçmesi gerekeceğini ileri sürerlerdi. Yuan, dönüştürülebilir bir para birimi değildi.

 

2016 yılında Çin, Uluslararası Para Fonu tarafından döviz kuru sepetinde hesaplanan IMF Özel Çekme Hakları’nın önde gelen beş döviz kuru bileşeninden biri olarak kabul edildi. Bu adım, Yuan’a, uluslararası kabul görmek adına büyük bir itki gücü kazandırdı.

 

2004 yılından önce Yuan’a Çin’in dışında izin verilmemekteydi. O zamandan beri Çinli para otoriteleri, Yuan’ın uluslararasılaştırılması için titiz bir temel oluşturdular. SWIFT’e (Dünya Bankalar Arası Finansal İletişim Kuruluşu) göre, RMB’nin uluslararasılaşması, üç aşamada gerçekleşiyor: birinci olarak ticaret finansmanı, ardından yatırım ve uzun vadede rezerv para birimi. Şimdiyse bu “uzun vade” giderek kısa vade haline geliyor; keza Çin, Yuan’ın uluslararasılaşmasına ilişkin ekonomistlerin beklentilerini aşmış durumda. Yuan’ın önümüzdeki birkaç yıl içerisinde Euro’yu da geride bırakarak küresel bir çıpa veya rezerv para birimi haline gelme olasılığı, ABD Hazinesi, Federal Rezerv ve Wall Street Bankaları’nın alarm verdiği şeyin ta kendisi.

 

2016 yılındaki bir raporda, HSBC bankası, 2012 yılından beri Yuan RMB’nin dünyanın beşinci en yaygın kullanılan ödeme para birimi haline geldiğini aktardı.

 

İki yıl önce, 2015 yılı Ekim ayında Çin, Çin Uluslararası Ödemeler Sistemi’ni (CIPS) başlattı. SWIFT ile bir işbirliği anlaşması imzalarken, ABD’nin Çin’e yönelik yaptırımlarının SWIFT’ten bağımsız bir şekilde işlemesi durumunda potansiyel bir seçenek sunuyor. 2012 yılında Washington’un Belçika merkezli özel SWIFT uluslararası bankacılık takas sistemi üzerindeki (ki banka kurumları arasındaki tüm uluslararası işlemler bunun üzerinden geçer) İran’ın tüm bankaları için uluslararası takasın bloke edilmesi doğrultusundaki baskısı sonucunda İran’ın ülke dışındaki 100 milyar doları donduruldu ve petrol ihraç etme yeteneği sekteye uğradı. Bu konu ne Pekin ne de Moskova’da gözden kaçmadı – özellikle de ABD’nin çılgın kongre üyeleri, 2014 yılından sonra Rus bankalarına karşı SWIFT muafiyeti talebi ettiler.

 

Bu senenin Mart ayında Rusya merkez bankası yöneticisi Elvira Nabiullina şöyle bir açıklamada bulundu:

 

“Kendi ödeme sistemimiz üzerinde çalışmayı bitirdik ve eğer bir şey olursa SWIFT formatındaki tüm operasyonlar ülke içinden çalışacak. Bir alternatif ürettik.”

 

Yeni para birimi mimarisinin yaratılması

 

Çin’in devasa Kemer-Yol Girişimi’nin mali talepleri, trilyonlarca dolara ulaşıyor. Sadece Asya’da Asya Kalkınma Bankası, önümüzdeki yıllarda bu ekonomileri etkin bir büyüme düzeyine getirmek için 8 trilyon dolarlık yatırıma ihtiyaç olduğu tahmininde bulunuyor. Pekin’in Asya Altyapı Yatırım Bankası’nı (AIIB) geçen sene kurması, BRI projesi için uluslararası finansmanı sağlamak doğrultusunda büyük bir adım oldu.

 

2016 yılı Nisan ayında Çin, Yuan üzerinden büyük bir uluslararası altın fiyatlandırma ve altın ticareti merkezi olarak Çin Halklar Bankası bünyesinde Şangay Altın Takası’nı kurmak doğrultusundaki kararını açıkladı. Bankadaki işlemler doğrudan altın üzerinden yapılacaktı. Dahası, Çin’in altın üzerinden günlük yuan-temelli fiyat sabitleme başlatma kararı da, son kertede Londra’nın altın üzerindeki başat konumun bozabilir. Keza Londra’nın altın sabitleme sistemi, yıllardır dünyadaki altın fiyatlarını manipüle etmekle suçlanıyordu.

 

Kemer-Yol Girişimi’ni açıklarken Çin hükümeti Avrasya ülkeleri üzerinden geçen yüksek hızlı demiryolu projelerinin güzergahlarının artık ücra, erişilmez (ancak çok fazla işlenmemiş altın rezervi bulunan) bölgeleri de BRI üzerinden dünya piyasalarına bağlayacağını açıkladı.

 

Çin ile Rusya’nın şu anda yaptıkları şey, ABD dolarına zarar vermek üzere bir saldırı değil. Bu zaten hiç mümkün değil ve kimseye de yarar sağlamayacak. Asıl mesele; kendilerini ABD Hazinesi ve Wall Street bankaları ile hedge fonlarının giderek daha sık rastlanan finansal saldırılarından korumak isteyen diğer ülkeler için bağımsız ve alternatif bir rezerv para birimi yaratmak. Bu, ulusal egemenliğin kritik bir boyutunun inşa edilmesiyle ilgili bir durum; keza bugün dolar sistemi, dünyanın geri kalanının ekonomik egemenliğini harap etmek için kullanılıyor. Henry Kissinger’ın 1970’li yıllarda söylediği iddia edildiği üzere: “Eğer parayı kontrol ederseniz, tüm dünyayı kontrol etmiş olursunuz.”

 

Çin hükümetinin bugünlerde yaptığı açıklama (Çin-Rusya arasında doğrudan ödemeye-karşı-ödeme sisteminin BRI’nin diğer ülkelerine doğru genişletileceği), bu alternatif parasal sistemin –politik açıdan tartışmalı ABD dolar sisteminden bağımsız olarak- Avrasya uluslarını Washington’dan ve AB’nin mali savaşından önümüzdeki yıllarda uzak tutabilen altın destekli bir alternatif- titiz bir şekilde inşasına bir tuğla daha ekliyor.

 

Washington’un işte tam da bu noktada kafası karışık. Seçenekleri günbegün eriyor. Askeri, finansal, siber savaş, renkli devrim – bunların tümü, finansal bir oligarşinin çıkarları doğrultusunda kendi endüstriyel ve insan gücü üssünün yok olmasına izin veren bir ülkede giderek gücünü yitiriyor. Roma İmparatorluğu Dördüncü Yüzyıl’da işte tam da bu şekilde çöktü. Tıpkı 1914-1945 yılları arasında Britanyalıların ve tarih boyunca borç esareti içerisindeki her imparatorluğun başına geldiği gibi…

 

 

*F. William Engdahl, stratejik risk danışmanı ve akademisyendir. Kendisi Princeton Üniversitesi’nde siyaset bilimi mezunudur ve petrol ve jeopolitiğe dair çok satan kitapların yazarıdır. “New Eastern Outlook” adlı online bir dergiye de yazı yazmaktadır.

 

Kaynak: https://www.globalresearch.ca/china-ruble-settlement-and-the-dollar-system/5614677

Genel

Fransa-Almanya ikilisi: Endüstriyel çıkarlar ve Askeri farklar

alm-fr

Justyna Gotkowska 

 

26 Eylül günü, yani Almanya’daki parlamento seçimlerinden iki gün sonra, Fransa cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Paris’te Sorbonne Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada, AB’nin reformuna dair vizyonunu sundu. Konuşmasında ayrıca, Avrupa askeri müdahale gücü ve ortak bir AB savunma bütçesi yaratılması gibi güvenlik ve savunmaya dair öneriler yer alıyordu. Almanya’nın Macron’un vizyonuna dair yanıtı kritik. Bu zamana değin güvenlik ve savunma, Fransa ve Almanya’nın ortak bir zeminde buluşabildiği ve son yıllarda AB’de ortak öneriler sundukları birkaç alandan biri oldu. Bu, iki ülkenin ikili askeri işbirliğini olumsuz yönde etkileyen stratejik kültür farklılıklarına rağmen mümkün oldu. Fransa’nın halihazırda Avrupa askeri işbirliğini güçlendirmeye yönelik önerileri, mevcut tavizlerin ötesine geçiyor ve Almanya’da bir takım ihtilaflar yaratacak. AB’nin reformuna dar Fransa-Almanya arasında olası bir anlaşmaya dahil edilseler bile, Almanya tarafından gerçek anlamda desteklenmeyecek. Aynı zamanda, iki ülke arasında güvenlik işbirliği farklı bir alanda –silah endüstrisinde- gelişecek.

 

Fransa ve Almanya’nın Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası’na dair önerileri

 

Fransa-Almanya arasında AB içinde güvenlik işbirliğinin güçlendirilmesine yönelik tartışmalar, 2016 yılındaki Brexit referandumundan sonra şiddetlendi. Avrupa projesine dair bir krizle karşı karşıya kalan Fransa ve Almanya, AB içinde daha fazla entegrasyona onay verilebileceğini ve bunun hızla gerçekleşebileceğini göstermek istediler. AB’nin güvenlik ve savunma politikası, Paris ve Berlin’in en düşük ortak paydayı bulabilecekleri sayılı birkaç alandan biri oldu. 2016 yılında, Fransa ve Almanya’nın savunma ve dışişleri bakanları, Avrupa Komisyonu’nun desteğiyle, AB’nin Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası’nda yeni girişimlerin geliştirilmesini tetikleyen öneriler gündeme getirdiler. Bunun sonucunda, 2017 yılında, Avrupa Konseyi şöyle bir karar aldı: (1) mümkün olduğunca daha küçük bir üye devlet grubu içinde daha yoğun bir savunma işbirliği gerçekleştirmek için kalıcı bir yapısal işbirliğini harekete geçirmek (PESCO); (2) çok-taraflı silahlanma ve Ar&Ge programlarını ortaklaşa finanse etmek için bir Avrupa Savunma Fonu’nun (EDF) başlatılması; (3) AB içinde ulusal askeri yeteneklerin geliştirilmesini koordine etmek için eşgüdümlü bir yıllık savunma değerlendirmesi (CARD) yapılması.

 

AB’nin güvenlik politikasının güçlendirilmesine yönelik olarak Fransa’nın hevesleri bunun da ötesine gidiyor ve Macron’un vizyonu bunun göstergesi. Fransa cumhurbaşkanına göre, AB, ABD’nin Avrupa’dan aşamalı ve kaçınılmaz kopuşuyla ve kalıcı hale gelen bir terörizm olgusuyla karşı karşıya kalıyor. Fransa açısından güney komşusu, AB’nin güvenlik ve savunma politikası için öncelik alanı olarak ortaya çıkıyor. Dolayısıyla, Fransa, NATO’yu tamamlayacak şekilde askeri eylem için AB’nin otonom kapasitesinin geliştirilmesini destekliyor. Mevcut Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası girişimlerini (PESCO ve EDF) desteklemenin ötesinde, Macron, bir Avrupa müdahale gücü, ortak bir savunma bütçesi ve ortak bir askeri doktrin yaratmayı savunuyor.

 

Fransa-Almanya arasındaki askeri işbirliğinin sınırları

 

Son iki yılda ortak CSDP önerilerini gündeme getirmesine rağmen, Fransa ve Almanya’nın AB’nin güvenlik ve savunma politikasını geliştirmedeki hedefleri ciddi anlamda değişkenlik arz ediyor. Fransa, güvenlik ve savunma politikasını tamamlamak için, AB’nin güney komşularında (Afrika, Orta Doğu) kriz yönetim operasyonlarında kullanılabilecek finansal ve askeri araç ve mekanizmaların yaratılmasıyla ilgileniyor. Dolayısıyla Paris, CDSP’nin geliştirilmesinde iddialı hedefleri savunuyor. Askeri ve siyasi olarak entegre olmaya hazır olan daha küçük çaplı ve daha münhasır bir üye devlet grubu yaratmayı ve ortaklaşa askeri müdahaleler gerçekleştirmeyi istiyor. Aynı zamanda, ortak AB bütçesinden bu tür operasyonlar için daha fazla finansal destek sağlamayı hedefliyor. Bölgesel krizleri ve çatışmaları çözmede askeri araçları kullanmak konusunda çekimser olan Almanya ise, çok farklı sebeplerle AB’nin savunma ve güvenlik politikasını geliştirmekle ilgileniyor. Bir yandan Berlin Avrupa’nın askeri yeteneklerini güçlendirmeye dönük genel bir ihtiyaç görüyor ve bu konuda ABD’den de baskıyla karşılaşıyor. AB’nin askeri olarak daha fazla entegre olmasını savunan söylem (NATO içinde popüler olmasa da), kısmen içsel sebeplerle kullanılıyor: Bundeswehr’i güçlendirmek için halk desteği yaratmak ve askeri harcamaları artırmak. Öte yandan, (bölgesel) askeri işbirliğinin çekirdeği olarak Bundeswehr’le silahlı güçlerin yapısal entegrasyonuna dair AB kavramlarını teşvik etmek suretiyle Almanya kendi siyasi, askeri ve endüstriyel konumunu güçlendirmek istiyor. Bununla birlikte, görünen o ki Berlin, bu tür entegre yapıları işler hale getirmektense onları yaratmakla (ve kendi konumunu iyileştirmekle) daha çok ilgileniyor.

 

Bu farklılıklardan dolayı Paris son yıllarda Birleşik Krallık’ı hem kriz yönetim operasyonları hem de eğitim ve tatbikatlar için öncelikli bir ortak olarak gördü. İkili askeri işbirliği, 2010 yılında Lancaster House Antlaşmaları’nın imzalanmasının ardından hızla gelişti. Aynı zamanda Berlin, Benelüks ülkelerinden ve Kuzey ve Orta Avrupa’dan daha küçük çaplı ortaklarla askeri entegrasyonu sürdürmeye odaklandı. Paris ile Berlin arasındaki stratejik farklılıklar ise, ikili askeri işbirliğinin derinleştirilmesinin önünde bir engel oldu. Fransa-Almanya Tugayı gibi “amiral gemisi” gibi görülen işbirliği projeleri, Berlin açısından çok daha önemli oldu – Avrupa’da barışın sürdürülmesi ve Fransa-Almanya uzlaşısının bir sembolü olarak. Paris açısından, tam operasyonel olarak kullanılmayan bu sembolik projelerin değeri azalıyor. Dolayısıyla 2013 yılında Fransa, Fransa-Almanya Tugayı’nın bir parçası olarak Almanya’da konuşlanmış olan 110. Piyade Alayı’nı lağvetme kararı verdi. 2016 yılında ise, tugayın Fransız ve Alman kısımları, Fransa ve Almanya’nın ulusal birlik karargahlarının emri altına girdi.

 

Paris ve Berlin arasındaki uyuşmazlıklar, aynı zamanda tehdit ve sorun algılarını da içeriyor. Afrika ve Orta Doğu, Fransa açısından her zaman için stratejik önemi haiz olmuştur ve Fransız bakış açısından bu bölgeler Fransa’nın (ve Avrupa’nın) bir kriz veya çatışma anında askeri müdahalesini gerektirmektedir. Buna karşın Almanya, Kırım’ın Rusya tarafından ilhakının ardından, silahlı kuvvetlerin ulusal savunma modeline yavaşça geri dönme ihtiyacını hissetti. NATO’da Almanya, Bundeswehr’i NATO savunma planlama sürecine (NATO’nun doğu kanadının savunmasını odak noktasına koymak suretiyle) uyarlamak istediğini açıkladı. Doğu kanadındaki yeni gerçekliklere Alman silahlı kuvvetlerinin aşamalı bir şekilde yeniden uyarlanması, Bundeswehr’in yakında açıklanacak olan yeni kavramında yer alacak. AB’de Almanya, kalıcı yapısal işbirliği modeli dahilinde daha kapsayıcı bir Avrupa savunma entegrasyonu modelini benimsedi. Amacı, bunu AB çapında bir siyasi proje haline getirmek ve kısmen Fransa’nın heveslerine karşı durmaktı. Almanya, son yıllarda Afrika’daki askeri müdahalesini genişletti (halihazırda EUTM ve MINUSMA misyonlarında 1000 Alman askeri görev alıyor). Ancak halen personelin eğitimi, taşınması veya korunmasıyla sınırlı durumda. Almanya aynı zamanda Fransa ile Sahel bölgesindeki ülkelerin silahlı kuvvetlerinin eğitim veya silah takviyesi yoluyla ulus-ötesi terörizmle mücadele karşısında desteklenmesi konusunda işbirliğine hazır. Avrupa müdahale gücü, ortak savunma bütçesi ve AB’nin Cumhurbaşkanı Macron’un öne sürdüğü askeri doktrini, Berlin’deki yeni hükümet nezdinde pek kabul görmeyecek. Keza bu hükümette Yeşilller’den bir üye muhtemelen Federal Dış Ofis’e başkanlık edecek. Yeşiller, AB ile işbirliğini güçlendirilmesini destekleseler de, askeri müdahalelere karşılar. Aynı zamanda, kalkınma ve ekonomik işbirliği gibi yumuşak araçların kullanılmasından yanalar. Bununla birlikte, Macron’un Avrupa savunmasına dair bazı önerilerinin yumuşatılabileceği ve AB’nin reformuna dair Fransa-Almanya arasında gelecekte daha geniş çaplı bir anlaşmaya dahil edilebileceği de gözden kaçmamalı. Bununla birlikte, AB çapında kabul görüp görmeyeceklerini zaman gösterecek.

 

AB içinde Almanya-Fransa’nın endüstriyel açıdan itici gücü

 

Bununla birlikte, AB’de güvenlik ve savunma politikasıyla alakalı olarak Paris ve Berlin’in uzlaştığı bir alan var. Her iki ülke de, Avrupa çapında bir savunma teknolojik ve endüstriyel üssü (EDTIB) kurulmasını var güçleriyle destekliyorlar. Her iki ülke de, silah ve askeri ekipman için ortak bir piyasa kurulmasını, ulusal savunma bütçelerinde saydamlık sağlanmasını ve silahlı güçlerinde modernleşme planları geliştirilmesini, çoklu silah programlarına AB fonları verilmesini ve Avrupa silah endüstrisinin konsolidasyonunu istiyorlar. PESCO, CARD ve EDF gibi yeni CDSP araçları, bu amaca (ve başka amaçlara) yönelik. Paris ve Berlin, AB çapında, Avrupa dışından en büyük silah endüstrileriyle başarılı bir şekilde mücadele edecek nitelikte AB şampiyonları yaratmak istiyorlar. Dolayısıyla, CSDP girişimleri büyük oranda, Fransa ve Almanya’nın da aralarında olduğu Avrupalı grupların ve Fransa ve Almanya’nın en büyük savunma şirketlerini işine yarayacak. Diğer AB üye ülkelerinden uzmanlaşmış ve teknolojik olarak ileri şirketler, tedarik zincirleri içinde kendilerine pay bulabilirler. Ancak daha küçük çaplı ve teknolojik olarak daha az ileri şirketler için bu tür bir vizyon, Avrupa silah piyasasından aşamalı bir şekilde çıkmak anlamına gelecektir.

 

Brexit’in ardından Paris ve Berlin birbirlerini, silahlanma işbirliğinde öncelikli ortaklar olarak görüyorlar. Fransa-Almanya arasında bu sene 13 Temmuz günü gerçekleşen Savunma ve Güvenlik Konseyi toplantısının ardından sunulan iddialı işbirliği planında da bu net bir şekilde ortaya konmuştu. (Konsey’de Fransa cumhurbaşkanı, Alman şansölyesi, savunma ve dışişleri bakanları, Bundeswehr Genel Müfettişi ve Fransız Genelkurmay Başkanı yer alıyor). Bu plan, Fransa ve Almanya’nın ortaklaşa izlemek istedikleri birçok silahlanma projesini listeliyor: yeni nesil ana muharebe tankı ve topçu sistemi, bir donanma devriye sistemi, Avrupa çapında bir insansız hava aracı, yeni nesil bir muharebe jeti. Bazı öneriler (ana muharebe tankı, insansız hava aracı) yeni değil, bazıları ise tamamen yeni (yeni nesil muharebe jeti). Bu projelerin uygulanıp uygulanamayacağını zaman gösterecek. Bununla birlikte, Konsey’in kararları, Fransa ve Almanya’nın Avrupa silah endüstrisinin geleceğini şekillendirmeye dair heveslerini gösteriyor.

 

2000 yılında EADS grubunun (üç yıl önce ismi Airbus Group olarak değişti) kurulmasıyla ve 2001 yılında MBDA grubunun tesisiyle sonuçlanan Batı Avrupa silah endüstrisindeki konsolidasyon dalgasının ardından, yeni konsolidasyonlar ufukta. İlk adım, Alman KMW’nin Fransız Nexter ile birleşmesi oldu – bu şirketler, kara birliklerine yönelik sistemler üretiyordu (KNDS Group halihazırda yeni nesil ana muharebe tankı projesinden sorumlu). Almanya’nın bakış açısına göre, silah endüstrisinde Avrupa çapındaki konsolidasyondan bir geri adım atılmadı. Hükümet’in 2015 yılındaki stratejisinde de bu durum belirtildi. Berlin de Paris de bu sektördeki pozisyonlarını sürdürüp (birlikte) güçlendirmek için yoğun bir çaba içerisine girecekler.

 

Kaynak: https://www.osw.waw.pl/en/publikacje/analyses/2017-10-04/franco-german-tandem-eus-security-policy-industrial-interests-and

Genel

Ülkelerin zeka katsayıları ve bunun sonuçları

2-iq-map-of-the-world-2

James Thompson

 

İnsanların zeka katsayısı (IQ) meselesini tartışmaları iyi bir şey. Freed Reed’in paylaşımı çok fazla yoruma yol açtı ve tüm bunları teker teker yanıtlamam zor. Burada argümanının ana başlıklarını ve bazı ilgili araştırmaları ortaya koyuyorum.

 

Reed’in paylaşımına dair özetim şu şekilde:

 

Zeka önemlidir. Zeka konusundaki araştırmalar da önemlidir ve sosyal politikayı etkileyebilir. Amerikalı siyahilerin, İrlandalıların ve Meksikalıların benzer zeka katsayıları ancak farklı sonuçları vardır. Bazı ülkeler için IQ sonuçları ciddi anlamda gözden geçirildi; dolayısıyla zeka konusunda alınan tedbirler güvenilmez. Maya yerlilerinin mevcut sakinlerin düşük zeka katsayılarına oranla kültürel başarıları oldu; mevcut araştırmalar ise Avrupa’da istihbaratın hem düştüğünü hem de yükseldiğini gösteriyor. Yükselmesinin sebebi, Flynn Etkisi. Yani, tedvirler güvenilmez olup antik Yunan düşünürleri son derece zekiydi ve Flynn Etkisi’nin ima ettiği gibi hiçbir şekilde donuk değildi. Hindistan’ın zeka katsayısı, Hindistan’ın kültürel başarılarından dolayı 81 olamaz. Meksikalılarla Amerikalılar arasında zeka anlamında görünür bir fark söz konusu değil. Aynı şekilde Tayvan, Vietnam veya Tayland sakinleri arasında da. Peki, modernite altyapısını işletmek için gerektiği düşünülen zeka katsayısı nedir?

 

Burada ele alınacak ilk konu, korelasyon. Korelasyonları en iyi şekilde anlamak için dağılım grafiklerine bakmak gerekir. Birlikten daha az olan herhangi bir korelasyonun farklı veri noktaları, trend hattı boyunca dağılacak. Bazı ülkeler, farklı sebeplerden dolayı uç değerler sergileyecek ve bunların tümünün tartışılması gerekiyor. Örneğin, zeka katsayısı ve GSYİH arasındaki alışıldık bağlantı, iki ana yapıyla değiştirildi: petrol ve turizm. Bununla birlikte, başka sebepler de var ve tüm uç değerler takip edilmeye değer. Neden böyle olduğuna dair test edilebilir varsayımlar ortaya koymak gerekiyor. Elbette bu varsayımların tüm veri seti üzerinde test edilmesi gerekiyor. Korelasyon güçlü olsa bile –örneğin 0,8- halen farklı vakalar (istatistik jargonuna göre, büyük artıklar) olacaktır. (Bkz. http://www.unz.com/jthompson/the-grand-sweep-of-history)

 

Farklı bir veri noktası, genel bir korelasyonu ortadan kaldırmıyor. Eğer çok fazla farklı sonuçlar varsa, korelasyon düşürülüyor. Eğer tüm sonuçlar birbirinden farklıysa, bu durumda tartışılacak bir korelasyon da yok demektir. Münferit durumlar, genel bulguları çürütmez. Hayatta daha sonra başarı elde etmenin mükemmel bir göstergesi olan zeka test, her zaman en başarılı bireyi tespit etmeyecek. Bu konuda mutlaka dikkat çekilecek istisnalar olacaktır. Ülkelerin zeka katsayıları ile ulusal başarıları arasındaki bağıntı hakkındaki ilgili araştırma için, Rindermann’ı okumanızı öneririm: https://docs.google.com/document/d/1LCFQWcfhcjPz60xYifkjjaQ6cZeEasYKqMUdDoVnJxo/edit

 

Flynn Etkisi, Woodley Etkisi’yle birlikte var olur. Takriben 1870 yılından beri Flynn Etkisi daha güçlü olmuştur: on yılda bir görünür 3 puan. Woodley etkisi daha zayıftır: on yılda bir yaklaşık 1 puan. Flynn’ı gübre etkisi, Woodley’i ise bitki genetiği etkisi olarak düşünün. Gübre etkisi, zengin ülkelerde unutulup giderken, yoksul ülkelerde –her ne kadar arzu edilir hızda olmasa da- devam ediyor. Genetik etkisi, temel yeteneklerde sürekli ve peyderpey bir azalış sergiliyor. İstihbarat testleri ise, hayat başarısı için yüksek kestirimci değere sahip yetenekleri tespit etmede iyi; ancak –spesifik alt-testlere odaklanılmazsa- tarihi kıyaslamalar yapmada o kadar iyi değil. Zeka katsayısının yüzdelik dilimi, altmış yıldır oldukça iyi şekilde destekleniyor. Bu konuda çok fazla araştırma mevcut. Jim Flynn, bu konuda yeni araştırmacıların –örneğin Elijah Armstrong- çoğuyla birlikte çalışıyor. Bu, bir nevi teknik ancak çok ilginç bir mesele.

 

İlgili şu makaleleri okuyabilirsiniz:

 

http://www.unz.com/jthompson/105-years-of-flynn-effect-very-fluid

 

http://www.unz.com/jthompson/what-do-iq-researchers-really-think-about-the-flynn-effect

 

Ülke toplamları değişebilir, ancak eğer ilk örnekler az ise ve pek temsil niteliğine sahip değilse böyle bir durum beklenebilir. İyi örgütlenmiş ülkeler, daha az örgütlü olanlara kıyasla daha iyi veriler sağlar. Sonuçlarda daha fazla veri ortaya çıktıkça, ortam daha net bir hal alacak. Bu sebepten dolayı tüm Lynn veri tabanı halka açıldı ve sürekli iyileştirilip genişletiliyor. Yapılması gereken çok daha fazla çalışma var – özellikle de uluslararası sınavlardan elde edilen bilim ve matematik sonuçlarından elde edilen bilişsel tahminlere ilaveten.

 

Bu konuda incelemek isteyebilirsiniz: http://www.unz.com/jthompson/world-politics-guide-2017

 

Bu tartışma çerçevesinde, Meksika için Lynn veri tabanının sadece 3 araştırmaya referansta bulunduğunu belirtmek gerekiyor. Üçü de 6-13 yaş aralığındaki çocuklarla ilgili. Bunu, Ulusal IQ veri tabanı üzerinde 80 ila 88 aralığında, ortalama 85 IQ düzeyinde görebilirsiniz. Yetişkinlere dair veriler daha da iyi olacaktır. Ancak, PISA, TIMSS ve PIRLS verilerine dair kısa süre önce yapılan bir analizde, 88’e ilişkin sonuçlardan sapan bir zeka katsayısı ortaya çıktı. Benzer şekilde ABD’ye ilişkin zeka katsayısı da 99,6. Bu noktada bakınız: http://www.unz.com/jthompson/migrant-competence

 

Bilişsel kapitalizm ve yüksek becerinin kökleri

 

Birkaç yüzyıldır yapılan tarihi kıyaslamaları sürdürmek daha zor, ancak imkansız değil. Rindermann ile birlikte tarihi kültürel soylara ilişkin tedbirleri iki zaman sürecine yerleştiriyoruz: son yüzyıl için Nobeller ve İ.Ö. 800 yılından beri (Antik Yunan etkisi) başlıca bilim adamları. Her iki zaman süreci de modern çağın iktisadına bir katkıda bulundu. Ancak, Yunanistan artık entelektüel dünyanın merkezi değil – keza Mayalar da öyle. Başarıları, yaşadıkları zaman için yeterince gerçekti. En iyi düşünürleri halen saygı görüyor; ancak bir ülkenin mevcut zeka katsayısı her zaman için atalarının yeteneklerini gösteren iyi bir kılavuz değildir. Eğer halklar kendi iradelerinden çıkıp yerlerine yeni gelenleri koyarlarsa, genel entelektüel düzey değişebilir. Öte yandan, eğer yerleşik bir topluluğa dair seçim, yeterince güçlü olmazsa, bu durumda entelektüel düzeyler 8 ila 16 kuşağa çıkabilir. Bu da kendi başına ilginç bir başka hikayedir.

 

Kızılderililerin ortalama 80 olan zeka katsayıları 26 adet araştırmayı temel almıştır; dolayısıyla oldukça iyi incelenmiştir. Ancak, ABD’den çok daha farklı olarak hangi eyaletin ölçüldüğüne bağlı olarak bir değişkenlik söz konusudur. Kast sistemi farklılıklar yaratır. Kuzenler arasında evlilik oranı da keza aynı şekilde.

 

Bu noktada ilginizi çekebilecek çalışmalar için, bkz.

 

http://www.unz.com/jthompson/the-heterogeneous-states-of-india

 

http://www.unz.com/jthompson/more-sex-cousin

 

http://www.unz.com/jthompson/inbreeding-two-tribes

 

Doğal olarak, her ülkeden bazı zeki insanlar çıkar: Fark yaratan, bu zeki insanların o ülkelerdeki oranıdır. Ülkenin çan eğrisinden bekleyeceklerinizde herhangi bir büyük sapma olması ise, bu ülke için bertilen ortalama değerden şüphe duyulmasına yol açar. Bu konuda daha fazla bilgi için, bkz. http://www.unz.com/jthompson/the-scrabble-for-africa

 

“Meksikalılarla Amerikalılar arasında zeka açısından görünür hiçbir fark yok; tıpkı Tayvan, Vietnam veya Tayland vatandaşları arasında olduğu gibi.” Bu konuda pek bir yorum yapamam. Tek söyleyeceğim, sosyal etkileşimin, zekaya dair tahminler yapmak için her zaman mümkün veya arzu edilebilir olmadığıdır. Daha mantıklı olanı ise, teknik inovasyon oranlarına, patentlere, bilimsel yayınlara ve benzerlerine bakmaktadır. Ancak, eğer bu ülkelerin başarılarında ve toplumların işleyişinde herhangi bir fark yoksa, bu geçerli bir nokta olacak. Eğer yukarıda sözü edilenler üzerinde herhangi bir fark yoksa, bu durumda zihinsel yetenek ile toplumsal sonuçlar arasındaki benzerlikler zayıflayacak ve muhtemelen boşa çıkacak. Ancak, ulusal zeka katsayıları ile ekonomik sonuçlar arasındaki genel bağıntı oldukça iyi destekleniyor.

 

Ortalama zeka katsayısının modernite altyapısının işletilmesi için gerekli olduğunu düşündüren nedir?

 

Bu ilginç soru çok fazla tartışıldı. Araştırmalara göre, ulusal bir ekonomide en zengin kişilerin etkisi, GSYİH üzerinde orantısız şekilde olumlu bir etki doğurdu. Rindermann ile birlikte, her ülkenin en zeki %5’lik diliminin bu zamana kadar en büyük katkıyı yaptığını öne sürdük. Ancak, elbette daha düşük yeteneğe sahip birçok kişiden de en zengin kesimin keşifleri ve stratejilerini uygulamaları talep ediliyor. Bunun iki tane destekleyici tekrarı oldu.

 

Bu konuda daha fazla bilgi için şunu okuyabilirsiniz: http://www.unz.com/jthompson/is-smart-fraction-as-valuable-as

 

Bu temelden yola çıkarak, ülkelerin 120 ve üstü IQ’ya sahip olanlara bel bağladıklarını söyleyebilirsiniz. Bunlar, “kolej formatı” eğitimi izleyen insanlardır ve bu eğitim çerçevesinde kendilerine sağlanan referansları okurlar, bunun kendileri açısından etkilerine dair çözüm üretirler. Bu süreçte de onları yönlendiren şeyler; bir rehber öğretmen ve sınav sonuçlarıdır.

 

ABD, bu tür çalışmaları yapmaları için halkının %8’ine güvenebilir. Eğer ülkeler bu tür insanları bulur, onları elde tutar ve uygun yerlere konuşlandırırsa, yardımcılardan oluşan iyi bir piramit inşa ederse, bu durumda ilgili ülkenin iyi bir performans gösterme olasılığı yükselir. Ancak küresel rekabet açısından bakıldığında, ülkelerin gerçek anlamda refaha erişmeleri için 130’un üzerinde IQ’ya sahip çok fazla insana gereksinimi vardır ve bu tür insanlar, daha fazla gelir sahibi olacakları en güçlü ekonomilere doğru göç etmeye meyillidirler. Dolayısıyla, daha az muktedir ülkeler genellikle en zeki vatandaşlarını ellerinden kaçırırlar. ABD, bu tür çalışmayı yapması için vatandaşlarının %2’sine bel bağlamaktadır; Meksika ise %0,3’üne.

 

Ancak, buna yanıt vermek için yaklaşık bir hesaplama yapmak yararlı olacaktır ve ilk tahminlere göre, mantıklı bir yaşam standardına erişmek için ulusal çapta 93 düzeyinde bir IQ’ya ihtiyaç vardır. Eğer genel ülke veri tabanının farklı zeka düzeylerine sahip ülkeler arasında bir fark sergilememesi durumunda, zeka düzeylerinin gündeme geldiği konusunda hemfikirim.

 

Ekonomiler küreselleştikçe, inovasyon ve güçlenen ekonomiler için gereken rakam muhtemelen daha da artmaktadır. Aynı zamanda, kullanıcılarından fazla zeka talep etmeksizin çok fazla gerekli şey yapan ürünler ortaya çıktı. Mobil telefonlar, daha önceleri yüksek becerili programlama yetenekleri gerektiren işlevleri yerine getirebilir. Şimdilerde tüm kullanıcılar parmaklarını kullanarak her şeyi yapabiliyorlar. Otomobiller bir zamanlar karmaşıktı ve titiz bir bakım gerektiriyordu. Şimdilerde çok daha güvenilirler (her ne kadar bilgisayar rehberliği olmaksızın hizmet vermeleri daha zor olsa da). Otomatik yazar kasalar, her şeyleri piktogramlar temelinde yapıyorlar; dolayısıyla bir toplum, bir nebzeye kadar diğerlerinin problem çözme yeteneği temelinde işliyor. İyi haberler derhal etrafa yayılıyor.

 

Küreselleşme, inovasyon yapmayan ancak var olan yenilikleri kullanan ülkelerle kıyaslandığında yenilikçi ülkelerin çok daha zenginleşmesine yol açabilir. Gökdelenler bir zamanlar inovasyon sayılıyordu; şimdiyse oldukça yaygınlar. Bununla birlikte, yenilikçiler, modernitenin faydalarını ilk olarak elde edecek olanlardır ve muhtemelen bundan en çok onlar faydalanacak.

 

http://www.unz.com/jthompson/county-iqs-and-their-consequences/

Genel

Yükselen Bir Hindistan’ın Statü Arayışları ve Bu Duruma Çin’in Tepkisi

27-1

XIAOYU PU

 

Mayıs 2016’da, Hindistan Cumhurbaşkanı PranabMukherjee Çin’e resmi bir ziyarette bulundu ve gezisi sırasında Hindistan ile Çin arasındaki ilişkileri derinleştirmek için ‘insan merkezli ortaklık’ önerdi (1). Bu başarılı gezi, her iki ülkenin liderlerinin ilişkileri yeni bir seviyeye çıkarmaya çalışmaları nedeniyle, Hindistan ve Çin arasında giderek artan bir şekilde gerçekleşen üst düzey ilişkilerden sadece biridir. 23 Haziran 2016’da, Çin Devlet Başkanı XiJinping ve Hindistan Başbakanı Narendra Modi, Taşkent’deki Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ/SCO) zirvesinde bir araya geldiler. Xi, SCO’ya katılma yükümlülüğünün imzalanması konusunda Hindistan’ı tebrik etti ve Çin’in SCO çerçevesinde Hindistan ile işbirliğini ilerletmeyi dört gözle beklediğini söyledi (2).

 

Bununla birlikte, birkaç gün sonra, Hindistan’ın Nükleer Tedarikçiler Grubuna (NSG) girme teklifi Seul’de reddedildi. Yayınlanan rapora göre, Çin, Brezilya ve diğer bazı üyeler, Hindistan’ın kabul edilmeden önce Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’nı imzalaması konusunda ısrarcı oldular. Haberler Hindistan’a ulaştığında birçok Hintli Çin’e karşı öfkeliydı (3). Hindistan’ın ABD’ye resmi olarak destek vermesi nedeniyle Hindistan’ın NSG’ye kabul edileceğine ve NSG’ye kabulü engelleyen tek ülkenin ise Çin olduğuna inanıyorlardı (4). Bununla birlikte, kıdemli bir Çinli diplomata göre Çin, Hindistan’ınNSG’ye girmesine karşı gelmemişti.

 

Çin, NSG üyeliği kriterleri ve Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’nın kapsamı konusunda endişe duyuyordu (5). Daha sonra, Hindistan hükümetinin üç Çinli gazeteciyi sınırdışı etme niyetine yönelik yaptığı açıklama, Çinli bir ulusalcı yayın organı olan Global Times tarafından aşırı reaksiyon sonucu oluşan bir misilleme olarak yorumlandı (6). Bu gelişmeler, 21. yüzyılda hem işbirliği yapan ve hem de rekabet halinde olan bu iki Asya gücü arasında giderek daha karmaşık bir hale gelen ilişkiyi göstermektedir. Bu ülkelerin ikili ilişkileri çok yönlü, karmaşık ve bazen de yönetilmesi zor bir hale gelmiştir.Hindistan ve Çin’in birbirine paralel bir şekilde yükselişi 21. yüzyıldaki en önemli stratejik gelişmelerden biridir. İki Asyalı dev arasındaki ilişki, yeni yüzyılda ortaya çıkan küresel düzeni şekillendirmede belirleyici bir rol oynayacaktır. Batı, Hindistan’ın yükselişini memnuniyetle karşılarken, Çin’in yanıtı daha kararsız olmuştur.

 

Bu makale aşağıdaki argümanları yapmaktadır. Birincisi, yükselen bir güç olarak Hindistan, küresel sahnede tercih ettiği statü hakkında karmaşık sinyaller göndermektedir. Daha spesifik ifade edilecek olursa, Hindistan gelişmekte olan ülkelerle dayanışmayı sağlamaya çalışırken aynı zamanda Büyük Güç statüsü için de mücadele etmektedir. Dışardan görünüşünü, yumuşak güç (soft-power), demokrasi ve zorlayıcı olmayan diplomasiyi savunan bir “alternatif güç” olarak geliştirmeye çalışırken, aynı zamanda geleneksel Büyük Güçlerin sert güç (hard-power) yeteneklerine benzer güç yetenekleri geliştirmektedir. İkincisi, Çin’in Hindistan sinyallerini algılaması ve yorumlaması, Çin’in kendi kimliğine ve politik hesaplamalarına önemli derecede bağlıdır. Hindistan’ın gelişmekte olan bir ülke statüsüne yönelik yaydığı dayanışma sinyali, Çinli elitlerde iyi bir etki uyandırmaktadır.Modi’nin kendi aktif kamuoyu diplomasisi Çin halkı tarafından olumlu bir şekilde algılanmakta ve Hindistan’ın diplomatik aktivizmi, ülkenin profiliniÇin’in siyasi elitlerinin gözünde daha da yükseltmektedir. Bununla birlikte, Hindistan’ın demokrasi modeli, Çinlilerde, Çin’in iç siyasi tartışmalarını Hint hükümeti ile ilgili endişelerden daha fazla yansıtan karmaşık duygular ortaya çıkarmaktadır (7). Üçüncüsü, Çin, Hindistan’ın yükselişini kısmi ya da kararsız hale getirmektedir. Hindistan ve Çin birbirleriyle rekabet halinde olmasına rağmen, Çinli elitler Hindistan’ı büyük oranda potansiyel küresel bir ortak olarak görmektedirler. Yükselen bir Hindistan, Çin’in ekonomik büyümesi için büyük fırsatlar sağlayacaktır.

 

Hindistan ile işbirliği, günümüzde çok kutuplu bir hale gelmekte olan dünyada, ABD’nin dominant rolünün azaltılması ve Pekin için oldukça pahalıya mal olan bir çatışmadan kaçınmasına olanak tanımaktadır. Çin, Hindistan’ın Büyük Güç arzularının bazı yönlerinerıza gösterme konusunda isteksizdir ancak statü politikası sıfır toplamlı bir oyun (bir tarafın kazanıp diğer tarafın tamamen kaybettiği) değildir. Sonuçta, güvensizlik ve rekabet halen var olacak; güç ve algılamanın asimetrisi ilişkilerin yörüngesini şekillendirmeye devam edecektir.

 

Makale aşağıda belirtildiği gibi devam etmektedir. Birinci bölüm Hindistan’ın yükselişini ve statüsüne ilişkin verdiği sinyalleri tartışmakta; ikinci bölüm, yükselen bir Hindistan’a yönelik Çin’de oluşan algıyı analiz etmekte;  üçüncü bölüm, Çin’in Hindistan’ın yükselişini kısmi ve kararsız hale getirme biçimini ve nedenini tartışmakta; son bölüm ise, önemli bulguları ve politik sonuçları özetlemektedir.

 

YükselenbirHindistan’ınStatüSinyalleri

 

Hindistan’ın küresel bir güç olarak yükselişi, önümüzdeki on yıllarda dünya düzeninin yeniden şekillenmesine katkıda bulunacak tarihi bir gelişmedir; ancak bu husus Hindistan’ın arzu ettiği statüsünü nasıl şekillendireceğine de bağlıdır. Tarihsel olarak, yüksek bir statü arayışında olan yükselen bir güç iddialı davranmakta ve yüksek statü için verilen bu mücadele, güç geçişinde çatışmaya veya hatta savaşa neden olabilmektedir (8). Günümüzde asıl önemli olan husus, kendini kanıtlamış güçlerin yükselen bir Hindistan’ın artan taleplerini karşılayıp karşılamayacağıdır. Önümüzdeki on yıllarda uluslararası düzenin niteliği ve içeriği, kısmen, yeni ortaya çıkan güçlerin hangi rolleri oynamaya karar verdiklerine bağlı olacaktır (9). Hindistan, mevcut küresel düzeni tehdit mi etmektedir yoksa bu düzenin bir destekçisi midir? Barışçı bir güç geçişi için vazgeçilmez olan unsurlardan biri de, niyetlerin şeffaflığıdır; bu da, kurulu (genel kabul gören) güçlerin yükselen bir güç tarafından daha büyük bir rol üstlenildiği varsayımını kabul etmesine imkân tanımaktadır (10). Hindistan’ın statüsünün tanınması ve statüye yönelik sinyalleri bu nedenle çok önemlidir.

 

Uluslararası ilişkilerde statü, herhangi bir devletin genel kabul gören değerler açısından (zenginlik, kilit kabiliyetler, kültür, demografik konum, sosyo-politik organizasyon ve diplomatik nüfuz) bulunduğu konuma ilişkin ortak inançlar olarak tanımlanabilir (11). Statü sinyalleri, ilgili siyasi aktörler tarafından benimsenen statüye yönelik ortak bir kanaati değiştirmeyi veya sürdürmeyi amaçlayan özel bir bilgi iletişim çeşididir (12). Yükselen bir güç arzu ettiği statüsünü göstermek için çeşitli sinyaller gönderebilir. Örneğin, yükselen bir güç, Büyük Güç statüsünü belirtmek için nükleer silahlar ve uçak gemileri geliştirebilir, uluslararası büyük organizasyonlara katılabilir veya olimpiyat oyunları ve diğer önemli spor etkinliklerine ev sahipliği yapabilir. Bununla birlikte, yükselen bir güç, arzu ettiği statüsünü göstermek için resmi açıklamalar ve diplomatik konuşmalar vasıtasıyla”stratejik dönüş” yöntemini de kullanabilir (13).

 

Bireysel seviyede, bir kişi, belirli gerçekleri vurgulayarak ve bu gerçekleri avantajına olacak şekildebirbirine bağlarken aynı zamanda rahatsız edici gerçekleri de göz ardı edecek şekilde bir hikaye anlatarak dönüşler yapar.Siyasi liderler, bir iletişim taktiği olarak, hedef kitlelerini toplumsal gerçekliğin belirli bir yorumlamasını kabul etmeye ikna etmek için “dönüş”leri kullanabilirler. Dönüşler, mutlaka güvenilir sinyaller vermese bile, siyasi hayatta yine de önemlidirler. Müzakereler tamamen bir zaman kaybı olsaydı, politikacıların ve diplomatların neden birbirleriyle konuşmaya bu kadar istekli olduklarını açıklamak zor olurdu. Yükselen bir Hindistan, gelişmekte olan ülke statüsü hakkında “konuşma” yolunu seçerek, dayanışma maksatlı olarak “Üçüncü Dünya” ile ortak kimliğine vurgu yapmaktadır.

Statü sinyalleri bazen uçak gemileri ve uzay programları gibi maddi unsurlarla ilişkiliyken, statü temelde sosyal ve ilişkiseldir. Hem kişisel sosyal hayatta hem de uluslararası toplumda statü, büyük oranda başkaları tarafından tanınmaya bağlıdır. Öncelikle başkalarının zihinlerinde yer alan bir özelliktir. Bir devlet ne tür özelliklere sahip olursa olsun, otomatik olarak bir statü oluşturmazlar. Statü sosyal olduğu için, statü sinyallerinin gönderilmesi ve tanınması entegre bir süreç olarak görülebilir; dolayısıyla, Uluslararası İlişkiler teorisyeni Robert Jervis’in de işaret ettiği gibi, sinyal yayma ve algılama ‘aynı madalyonun iki yüzü’ olarak görülebilir (14). Başka bir deyimle, bir devlet arzu ettiği statüsü hakkında bir sinyal gönderdiğinde, liderler genellikle hangi çeşitteki izleyicilerin potansiyel olarak bu sinyalleri alabildiklerini çoğu zaman tahmin edeceklerdir.

 

Hindistan gibi yükselen güçler, kendi statüleri hakkında özellikle hassastırlar. Richard Lebow belirli bir ülke grubunu “sonradan görme güçler” olarak kategorize etmektedir. Bu ülkeler psikolojik bakımdan güvensiz olup güçlerini ve statülerini göstermek için güçlü bir motivasyona sahiplerdir. Hindistan için, geçmişte batılı sömürge güçlerinin baskısı altında yaşanan tarihsel travma ve ulusal aşağılanma, ülkeyi daha fazla güç ve statü için teşvik eden bir sömürge sonrası ideoloji inşa etmiş olabilir (15). Buna ek olarak, statü sinyali, yurtiçi meşruiyetlerini artırmak için uluslararası statüsünü kullanmaya çalışan siyasi partiler ve liderler açısındanulusal bir politik amacahizmet edebilir.

Hindistan Büyük Güç statüsüne ulaşmaya çalışırken, küresel sahnede birden fazla imajla kendini göstermektedir. Kate Sullivan’a göre, Hindistan’ın imaj projeksiyonunun belirsizliği, Büyük Güç statüsüne olan arayışını, gelişmekte olan ülkelerle dayanışma arzusuyla uzlaştırma ihtiyacından kaynaklanmaktadır (16). Buna göre Hindistan’ın yükselen bir güç olarak stratejisi, mevcut düzene uyma ve bu düzene karşı direnme unsurlarını aynı anda içermektedir (17). Hindistan, özel hakları ve imtiyazları da beraberinde getiren Büyük Güç statüsüne sahip olmak istemektedir; ancak halen devletler arasında eşitlik ilkesini savunmakta ve gelişmekte olan ülkelerle olan dayanışmanın teşvik edilmesine yönelik uzun vadeli çabalarından ise vazgeçmek istememektedir.

İlginçtir ki, çoğu çalışma yükselen bir Hindistan’ın daima Büyük Güç olarak daha fazla tanınmaya gayret göstereceğini varsayıyor olsa da, Hindistan’ın kendisi bazen uluslararası sistemdeki yükselişinden çok fazla anlam çıkarıldığından şikayet ediyor gibi görünmektedir. ManjariChatterjee Miller, bazı Hint elitlerinin ülkenin yükselen statüsüyle ilgili herhangi bir beyanda bulunmaktan çekindiklerini belirtmekte ve bu duruma yönelik Hintli bir yetkilinin şu sözlerine atıfta bulunmaktadır: “Hindistan’ın yükselişinin Batı tarafından teşvik edilen histerik bir anlamı vardır.”(18) Hindistan’daki sıradan halk da ülkesinin yüksek statütüye sahip olmasını her zaman istemeyebilir.

Örneğin 2004 yılında iktidarda olanBharatiyaJanata Partisi (BJP), Hindistan’ın uluslararası arenadaki pozitif imajını yüceltmek için geliştirilen kampanyanın bir parçası olarak ortaya atılan  ‘Hindistan Parlıyor’ sloganını popülerleştirdi. Hükümet, ‘Hindistan Parlıyor’ sloganı içeren reklamlara yaklaşık 20 milyon ABD doları harcadı. Ancak, 2004 yılında yapılan parlamento seçimlerinde, bahse konu sloganın yaydığı anlamınkamuoyu tarafından benimsenmemesi nedeniyleVajpayee hükümeti mağlup olmuş ve bu yenilginin nedenlerinden biri de ‘Hindistan Parlıyor’ kampanyası olmuştur (19).

Sullivan, Hindistan’ın statü için verdiği mücadelenin benzersizliğine vurgu yapmaktadır; ancak ben tam tersine, Hindistan’ın iki yönlü statü mücadelesinin, yükselen bir uluslararası profile sahip gelişmekte olan büyük bir ülkenin çıkarları ve kimliğini yansıtması nedeniyle benzersiz bir mücadele olmadığını düşünüyorum. Çin, gelişmekte olan ülke imajını korumak için çok çaba sarf ederken, Büyük Güç statüsü için de çabalamaktadır (20). Güney Amerika’da dominant bir oyuncu olan Brezilya,hegemon bir güç olarak görülmekten her zaman korkmuştur. Böylece, Brezilyalı diplomatlar Brezilya’nın konumunu “uzlaşma hegemonyası” kavramı aracılığıyla teşvik etmeye çalışmakta; bu durum ise ülkenin açık bir şekilde baskı yaparak değil, çok taraflı diyaloglar düzenleyerek liderlik rolünü oynamaya çalıştığı anlamına gelmektedir (21).

Uluslararası toplumda statü kriterlerinin çokluğu göz önüne alındığında, yükselen bir Hindistan, arzu ettiği statüsünü çeşitli şekillerde göstermeyi seçebilir. Tıpkı belirli bir toplumdaki bireyler ve gruplarınstatüye ulaşma ve buna yönelik sinyaller vermek üzere çeşitli yollara başvurması gibi, devletler de statü kazanmak için birçok faaliyette bulunmaktadır. Geleneksel olarak, askeri yetenekler uluslararası siyasette önemli bir statü işareti olmuştur. İdeolojik cazibe, ekonomik büyüme ve teknolojik yenilik de uluslararası statü ve saygınlığın kaynağı olabilir (22). Farklı ve pozitif bir ulusal kimlik kurmaya çalışan devletler, rekabet, taklit veya yaratıcılık da dahil olmak üzere statüye ulaşmak için farklı stratejiler seçebilirler. Ulusal bağımsızlığını kazandıktan sonraki ilk yıllarda Hint seçkinleri, askeri gücün uluslararası statü simgesi olarak kullanılmasına çok da önem vermediler. Çin’in nükleer silahlara yönelik istekli arayışının aksine Hindistan, böyle bir silah edinip edinmeme konusunda yirmi yılı aşkın bir süre boyunca tartışmaktadır (24).

Hindistan, gelişmekte olan bir ülke olarak, şiddet içermeyen, hiçbir tarafa yönelmeyen ve barışçı bir şekilde bir arada bulunmayı savunanbelirgin statüsüyle gurur duymaktadır. Hindistan’ın nitelikleri göz önüne alındığında, kendisini Batı ile Doğu, küresel Kuzey ile küresel Güney arasında siyasi ve coğrafi bir merkez noktasında bulunan bir “sentezleme” gücü olarak konumlandırmaya çalıştığı görülmektedir (25). Hindistan ayrıca, küresel sahnede ahlaklı, zorlayıcı olmayan ve demokrasiyi teşvik eden bir algı oluşturarak “örnek teşkil eden bir güç” imajı oluşturmaya çalışmıştır. İlaveten, sentezleyici ve zorlayıcı olmayan bir güç kimliğini temel alan Hindistan, ‘alternatif bir güç’ olarak farklı bir küresel role yönelmiştir (27). Böylece, Hindistan aslında sert güç yeteneklerini geliştirmiş olsa da, geleneksel Batılı Büyük Güçlerinin imajından daha farklı bir imaj çizmeye çalışmaktadır.

Son yıllarda Hindistan, yumuşak güç kaynaklarına vurgu yaparak, Büyük Güç statüsüne erişme çabalarınıhızlandırmaktadır. Brezilya, Japonya ve Almanya ile birlikte, Genişletilmiş Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (UNSC) kurulması ve üyeliği için baskı yapmaktadır. Meşru bir nükleer devlet olma kararlılığı, 1998 yılında icra ettiği nükleer silah testlerindenrahatsız olan ABD ve Çin’in tepkilerine rağmen yolundan sapmamıştır. Başbakan Modi, 2014’te iktidara geldiğinden beri, Büyük Güç statüsüne ulaşmaya yönelik aktif bir diplomasi sürdürmüş; Hindistan’ın Birleşik Devletler ve Japonya ile olan güvenlik ve ekonomik işbirliğini güçlendirirken aynı zamanda aktif bir şekilde Çin ile işbirliği içerisine girmiştir.

Bölgesel meselelerde Hindistan, Güney Asya’yı her zaman etki alanı olarak görmüş ve bölgede baskın bir statü kurmaya çalışmıştır. Hindistan’ın bölgesel liderlik için verdiği mücadelenin karışık yansımaları bulunmaktadır.Hindistan, Güney Asya’da herhangi bir dış Büyük Gücün varlığı konusunda çok hassastır (28) ve Çin’in Hindistan’ın komşuları ile olan ilişkilerini güçlendirme maksatlı herhangi bir girişiminitehditkar olarak görmektedir. Denizcilik stratejisi bakımından, Hindistan kendisini Hint Okyanusunda doğal lider olarak görmekte ve başta Çin olmak üzerebölge dışı herhangi bir deniz kuvveti varlığını esasen gayri meşru olarak görmektedir. Benzer bir şekilde, bölge dışı güçlerin Hindistan’ın komşularında herhangi bir askeri varlık bulundurması da,  bölgedeki ülkelerin temel güvenlik sağlayıcısı olarak sadece Hindistan’a güvenmesi gerektiğini düşünen Hin elitleri tarafından gayri meşru olarak görülmektedir (29). Hindistan’ın Güney Asya liderliğiyle ilgili bu tutumu Hint perspektifinden bakıldığında savunma temellidir; ancak bu tutum diğer ülkeler (Çin dahil) tarafından yaygın olarak paylaşılmamakta ve tanınmamaktadır.

Son yıllarda, Modi, aktif işbirliği ve açık bir çözüm kararlılığı arasındaki dengeyi korumaya ve ekonomik bir ortaklığın geliştirilmesinibenimseyen bir yol izleyerek, Çin’e karşı daha aktif bir diplomasi gütmektedir. Başbakan’ın 2015 yılında Çin’i resmi ziyareti sırasında Hindistan, Çinli şirketler ile 20 milyar dolarlık yatırım anlaşmaları imzaladı (30). Stratejik olarak Modi, Pekin’in askeri ve diplomatik konumuna karşı sert bir duruş sergilemeye çalışmaktadır. Modi, Çin’in karşısında pazarlık konumunu güçlendirmek amacıyla Hindistan’ın Güney Asya’daki etki sahasını geliştirmeye odaklanmaktave ABD, Japonya ve bir takım güneydoğu Asya ülkeleriyle daha güçlü ilişkiler kurmaya çalışmaktadır.

Modi, Çinli liderlere ve Çin halkına yönelik aktif diplomasisini de yoğunlaştırmıştır. Başkan Xi ve BaşbakanLiKeqiang’ın son ziyaretlerine ev sahipliği yapmış; ve dostane bir karşılıklı hareketle Xi ve Modi birbirlerinin doğdukları şehirleri de ziyaret etmişlerdir. Modi’nin Çin’i resmi ziyareti sırasında, Modi Hindistan’ın kamu diplomasisini ve yumuşak gücünü de artırmış oldu. Dünya liderleri arasında bir sosyal medya süperstarı olanModi (31), Çin sosyal medya platformu Weibo’da hesap açan için ilk Hindistan başbakanı oldu ve şöyle bir açılış mesajı hazırladı: “Merhaba, Çin! Çinli arkadaşlarla etkileşimde bulunmak için sabırsızlanıyoruz. ” (32) Aynı Çin ziyareti sırasında Modi, öğrenciler ve iş dünyası liderleri ile diyaloglara da katıldı ve yürüttüğü kamu diplomasisi çabaları Çin medyasında iyi bir şekilde kabul gördü.

Yükselen Hindistan, küresel sahnede arzu ettiği statüye yönelik farklı sinyaller göndermektedir. Gittikçe artan bir şekilde Büyük Güç statüsüne kavuşmak için çaba sarf ederken, gelişmekte olan ülke statüsünü de korumak istemekte ve gönderdiği sinyallerin birden fazla izleyici tarafından nasıl algılandığına yönelik hesaplar yapmaktadır. Örneğin, Hindistan, Asya’daki Çin egemenliğine karşı bir korunma aracı olarak ABD ile aktif bir şekilde stratejik bir ortaklık aramakta ancak resmi bir ittifaka girmek konusunda tereddüt etmektedir. Yeni Delhi’nin perspektifinden bakıldığında, ABD ile yapılacak resmi bir askeri ittifak Çin’in tepkisine neden olacakken, ABD ile olan yakın bir işbirliği Çin’in dikkatini çekecek ve Çinli elitlerin gözünde Hindistan’ın profilini ve pazarlık kabiliyetini artıracaktır. Hindistan’ın Büyük Güç diplomasisinde yaşadığı bu tereddüt, ülkenin küresel tiyatronun en önemli aktörlerinden biri olan Çin tarafından nasıl algılandığı ile yakından ilişkilidir (33).

Çin’in Yükselen Bir Hindistan’a Yönelik Algısı

Hindistan’ın hedef kitlesi, Hindistan tarafından kendi imajı ve statüsüne yönelik yaymakta olduğu bu sinyalleri nasıl algılamaktadır? Yukarıda belirtildiği gibi, statü büyük oranda başkaları tarafından tanınmaya bağlıdır. Statü politikası uluslararası ilişkilerde oldukça karmaşık bir konudur: “statü iddialarını tanıma ve buna yönelik sinyal gönderme süreci, en azından, uluslararası siyaset bilimcilere tanıdık gelen güvenlik politikaları kadar belirsizliğe açık olup karışık stratejik dürtülerle aynı oranda yakından ilişkilidir” (34). Küresel sahnede çeşitli imajlar sergileyen Hindistan, kendi yerel nüfusu, Batı’daki kurulu güçler ve güneydeki gelişmekte olan ülkeleri de içeren çok sayıda izleyiciyle karşı karşıyadır.

Çin, Hindistan’ın önemli uluslararası izleyicilerinden biridir ve iki ülke arasında karmaşık bir ilişki bulunmaktadır. 1950’lerde, Hindistan’ın bağımsızlığı ve Çin’de komünist rejimin ortaya çıkmasından kısa bir süre sonra, sıcak bir dostluk dönemi yaşadılar. O günden bu yana, çözümlenmemiş toprak anlaşmazlıkları ve 1962 savaşı, ilişkilere uzun süreli bir gölge düşürdü. 1980’lerden bu yana kademeli olarak gelişme kaydedildi ancak iki ülke arasındaki güvensizlik ve şüphe halen devam etmektedir. Bazı çalışmalar Hindistan’ın olumsuz imajının Çin halkı ve elitleri arasında halen güçlü bir şekilde sürmekte olduğunu göstermektedir. Örneğin Mohan Malik’e göre, Mao ve Zhou gibi Çinli liderler Hindistan’ı ‘Büyük Güç hayalperesti’ olarak algılamakta, statüsünü küçümsemekte ve güvenlik açıklarına vurgu yaparak ve Hindistan’ın endişelerini göz ardı etmektedir (34). SimonShen’in Çin kamuoyu üzerine yaptığı çalışmada, Çin milliyetçileri arasında Hindistan’a yönelik olumsuz bakış açısının devam ettiğine yönelik bulgular yer almaktadır(35).

Bununla birlikte, bu bulgular Çin-Hindistan ilişkisindeki bazı sorunlu faktörlere açıklık getirirken, bunlar uygun bir perspektif içinde ele alınmalıdır. Malik’in çalışması, Hindistan ve Çin’in özellikle düşmanca bir ilişkiye sahip olduğu Soğuk Savaş dönemine ilişkin bazı Çinli elitlerin görüşlerini incelemektedir. Bu görüşler, Çin-Hindistan ilişkisinin çok daha karmaşık bir aşamaya dönüştüğü günümüz çağına basitçe aktarılamaz. Shen’in çalışması, genellikle abartılı ve aşırı milliyetçi görüşlerin yer aldığı Çinli internet sitelerinde yer alan fikirleri belgelemektedir.Aslında, çevrimiçi yayınlanan görüşler genel olarak aşırı görüşleri ifade etmekte ve kamuoyunu genel anlamda temsil etmemektedir. Çinli ulusalcıların görüşleri bazı açılardan önemli olmasına rağmen bu görüşlerin Çin’in Hindistan’a yönelik politikalarını önemli bir şekilde şekillendirebileceğini hayal etmek oldukça zordur.

Bu kötümser görüşlerin aksine, Çin’in Hindistan’a yönelik algısının çok boyutlu ve karmaşık olduğunu; ve bu ilişkinin sıfır toplamlı bir düşünce tarafından dikte edilmediğini iddia ediyorum. Çin’in bu konudaki algısı, Hindistan’ın statü sinyalleri ile Çin’in kimliği ve iç hesaplamaları ile şekillenmektedir (37). Tıpkı Hindistan’ın arzu ettiği statü hakkında farklı sinyaller gönderdiği gibi, Çin de Hindistan’a karşı kararsız bir tutum sergilemektedir. Özellikle, Hindistan’ın Büyük Güç statüsüyle ilgili çekinceleri olan Çinliler, Hindistan’ın gelişmekte olan ülke statüsüne yönelik sinyallerini coşkuyla karşılamaktadır. Küresel düzeyde, Çin her geçen gün Hindistan’ı önemli bir tehdit olarak değil potansiyel bir küresel ortak olarak görmektedir. Yerel düzeyde ise, Hindistan’ın demokratik sistemine yönelik Çinliler tarafından yapılan tartışmalar, Hindistan’ın esas gücünden ya da zayıflığından ziyade Çin’in ideolojik bölünmelerinin bir göstergesidir.

 

Her şeyden önce, Hindistan ve Çin arasında temel bir güç ve algı asimetrisi bulunmaktadır (38). Hindistan’ın hızlı yükselişine rağmen, iki ülke arasındaki güç farkı halen fazladır. Hindistan ile bazı ortak özelliklere sahip (her ikisi de gelişmekte olan büyük ülkeler ve yükselen güçler) olan Çin hem maddi imkânlarının genişliği hem de önemli uluslararası örgütlerdeki pozisyonları nedeniyle daha avantajlı ve ayakları yere basan bir güçtür. Çin’in GSYİH’sı Hindistan’ın yaklaşık dört katıdır ve düzenli askeri gücü ve nükleer stokları Hindistan’ın iki katı kadardır (39). Çin, halen Hindistan’ın katılmayı istediği pek çok ‘Büyük Güç Kulübü’ ne girmiş ve SCO ve Asya Altyapı Yatırım Bankası (AIIB) gibi yeni uluslararası kurumların oluşturulmasında liderlik rolünü oynamıştır.

 

Güç ve algının asimetrisi göz önüne alındığında, Çin Hindistan’ı önemli bir tehdit olarak görmemektedir. Örneğin, Chicago Konseyi tarafından 2006’da Global Affairs‘te yapılan bir araştırmada, örneklem olarak alınan Çin halkının yalnızca yüzde 9’u Hindistan’ı bir tehdit olarak tanımlamıştır. Aynı anket, Çin halkının% 56’sının Çin ve Hindistan’ın çoğunlukla ortak olduğunu düşündüğü ve sadece % 30’unun ise Hindistan’ı rakip olarak gördüğünü ortaya koymaktadır (40). Buna karşın, Hint halkının önemli bir kısmı Çin’i büyük bir tehdit olarak görmektedir (41). Yani, ikili ilişki bir anlamda halen tek taraflı bir rekabettir (42). Chicago Konseyi anketinden on yıl sonra, Çin’in Hindistan hakkındaki görüşleri ve algısı pek değişmedi. Çin’in bakış açısına göre ise Hindistan rekabet açısından halen bir tehdit olarak görülmekle birlikle, bu tehditpragmatik bir şekilde yönetilebilir.

 

Buna karşılık, Çin ABD’yi potansiyel olarak Çin’in statüsüne ve ulusal çıkarlarına karşı daha ciddi bir tehdit olarak görmektedir. Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD’nin tek süper güç olması nedeniyle bu algılama şaşırtıcı değildir. ABDile doğrudan yüzleşmekten kaçınmak isteyen Çin, gücün Amerika’nın tekelinde kalmasındansa, bu gücün daha yaygın biçimde yayılmasını sağlayacak alternatif bir uluslararası düzeni tercih etmektedir (43). Bundan dolayı yükselen bir Hindistan, gelişmekte olan diğer güçlerle birlikte, Çin’in çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkmasını şekillendirmeye yönelik uzun vadeli çıkarlarına hizmet edecektir.

 

Bu nedenle Çinli liderler, Hindistan’ın yükselişine yönelik uzak görüşlü bir yaklaşım benimsemekte ve Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın yer aldığı BRICS’de daha fazla işbirliği yapılmasını savunmaktadır. Çin’in resmi söylemi sıklıkla Hindistan ile Çin arasındaki işbirliğini ve dostluğu vurgulamakta olup Çin medyasında Çin-Hint çatışmaları konusunda az sayıda rapor yer almaktadır. Bu söylem sayesinde, Çin halkı, siyasi olarak doğru bir anlatım olan ortaklık ve işbirliğini daha kolay benimseyebilir.

 

Asimetri, patron-müşteri ilişkisi veya mahkeme sistemi gibi birçok hiyerarşik sistemde varolan ve Doğu Asyauluslararası ilişkiler disiplininde az çalışılan bir olgudur (44). Bununla birlikte, Çin ile Hindistan arasındaki asimetrinin, hiyerarşik modelin açıklayabileceğinden çok daha karmaşık bir ilişkiyi içerdiğine dikkat edilmelidir. Hakim bir hegemon ve onun müşteri devleti arasında olduğu gibi bir tarafa doğru meyletmiş olmayan bu ilişkide, asimetri ek belirsizlik ve riskler getirmektedir. Güç boşluğu, Çin’in Hindistan’ı tehdit olarak görme ihtimalini azaltsa da, asimetri Hindistan’ı Çin eylemlerine karşı daha duyarlı hale getirmekte ve Çin’i bazen Hindistan’ın endişeleri hakkında daha az hassas hale getirmektedir. Hindistan’ın sıkça şikayet ettiği üzere, sınır anlaşmazlıkları veya Uluslararası örgütlerde daha fazla statü için Hindistan’ın yürüttüğü mücadele bu endişelere örnek olarak verilebilir.

Öte yandan, Çin bazen Hindistan’ın, kendisine karşı yürütülen “sınırlandırma” stratejisiyle ilgili aşırı duyarlı, hatta paranoyak olduğu ve Hindistan’ın Çin’in davranışlarına aşırı tepki verdiğinden şikâyet etmektedir (45). Örneğin, Hindistan’ın NSG’ye katılma konusundaki başarısız girişimiyle ilgili olarak, Çinliler Hindistan’ın katılma girişimini, daha geniş bir uluslararası toplumda daha fazla müzakereye ihtiyaç duyabilecek oldukça karmaşık ve ince ayrıntılara sahip bir durum olarak gördüler ve Hindistan’ı hedef aldıklarını reddettiler (46). Aksine Hintliler, NSG meselesinin Hindistan’ın yükselişini engellemek için Çin tarafından kullanıldığını görme eğilimindedir (47). Hindistan hükümetinin üç Çinli gazeteciyi sınırdışı etme kararı almasını müteakipanlaşmazlıklar artmaya başlamış; Çin medyası ve uzmanlar ise bu durumu büyük oranda Hindistan’ın aşırı tepkisine bir örnek olarak yorumlamışlardır.

Yükselen bir Hindistan’a yönelik Çinli elitler ve Çin halkı tarafından benimsenen görüşler arasında büyük bir boşluk vardır. Yukarıda belirtildiği gibi, Çinli liderler Çin ve Hindistan arasındaki ilişkiler hakkında olumlu bir söylem geliştirmekte ve iki ülkenin, gelişmekte olan iki büyük ülke ve iki Asya uygarlığı olarak paylaştığı ortak kimliğe,  batılı sömürge güçleri yüzünden çektikleri ortak acılara ve Batı-egemen uluslararası kurumlara ilişkin şikayetlere ve bu kurumlarda yeterince temsil edilememe hususlarına vurgu yapmaktadır (48). Son yıllarda da, Çinli liderler, büyüyen güç arenasında ve küresel yönetişimde ortak olan Hindistan ile Çin arasında işbirliğine yönelik çok taraflı forumlarda büyük bir potansiyelolduğuna vurgu yapmaktalar.

 

Çinli liderler, iki ülke arasındaki devam eden anlaşmazlıklar ve rekabetin farkındalar, ancak bu sorunların pratik olarak hafifletilmesi gerektiğineinanmaktadırlar. Aksine, genel nüfus düzeyindeHindistan’a yönelik görüşler, çevrimiçi sitelerde ve Global Times gibi Çin ulusalcı medyasında yer alan görüşlere de yansıdığı gibi, bir dereceye kadar cehalet ve genellemeye dayanmaktadır. Bununla birlikte, unutulmamalıdır ki, milliyetçi görüşün etkisi sınırlı ve karmaşıktır. Çin hükümeti kamuoyunu şekillendirir, ancak kamuoyu da dış politikayı kısıtlar. Çin hükümeti uluslararası izleyicilerekararlılık sinyali vermek istediğinde, yabancı karşıtı protestolara izin vermekte; hatta teşvik etmektedir. Diplomaside güvence sinyali vermek istediğinde ise, yabancı karşıtı protestoları bastırmaktadır (49). Son yıllarda ABD ve Japonya zaman zaman Çin’deki yabancı karşıtı protestoların iki ana hedefi olmuş (50); ancak Hindistan nadiren bir hedef haline gelmiştir.

 

Alt elit seviyede (aydınlar, politika danışmanları ve medya çalışanları dahil), Hindistan hakkında, Çin’in iç bölünmelerini Çin’in Hindistan’a yönelik algısından daha fazla yansıtmakta olancanlı tartışmalar gerçekleşmektedir. Başka bir deyişle, Çin aydınları ve politika danışmanları arasında Hindistan ile ilgili yapılan tartışmalar Hindistan’dan ziyade Çin’in kendisi ile alakalıdır. Hindistan’ın politik ekonomisinin ve potansiyelininÇin tarafından nasıl yorumlanması gerektiği hususu en önemli tartışmalardan biridir.  Bu tartışma, ABD’nin önde gelen okullarından olan MassachusetInstitute of Technology (MIT)’de Çin Politik Ekonomisi alanında profesör olan oldukça tanınmış Çinli akademisyen YashengHuang’ınbir çalışmasına dayanmaktadır. Huang ve çalışmadaki ortağı, 2003 yılındaForeignPolicydergisinde yayınlanan bir makalede, ‘Hindistan’ın kendi mülkiyetinde olan girişimcileri, verimsiz bankalar ve sermaye piyasaları yüzündenağır aksak ilerleyen Çin’e karşı uzun vadeli bir avantaj sağlayabilir’ önerisinde bulunmuştur (51).

 

Çinli akademisyenler ve gazeteciler, Hindistan’ın demokratik gelişim modelinin Çin’in otokratik modeline karşı uygulanabilir bir alternatif olup olmadığı sorusuna yanıt aramakta ve fikirler ideolojik bir çizgide kutuplaşmaktadır. Genel olarak, Çinli liberaller, Hint gelişim modelini övmekte iken, milliyetçiler ve muhafazakârlar bunu küçümsemektedirler. Çinli liberallere göre, Hindistan’ın demokratik direnci ve toplumsal çoğulculuğu, Çin’in tek parti yönetimi ve devletçi politikaları ile ters düşmektedir. Hint demokrasisini kalkınma modelinin dayanıklılığının ana kaynağı olarak vurgulayan liberaller, Hindistan’ın yükselişini Çin modelini reddetmek için bir örnek olarak kullanmaktadırlar (52). Milliyetçiler ve muhafazakarlar, yoksul altyapı ve etkisiz hükümet gibi Hint toplumunun ve siyasetininherkesçe bilinen olumsuz yönlerine odaklanmaktalar. Hindistan’ın Çin’i aşabileceği fikrini reddedenler, Hint kalkınma modeline yönelik olumlu değerlendirmelerin ideolojik olarak önyargılı olduğunu düşünmektedirler (53).

 

Son yıllarda, Hindistan’ın hızlı ekonomik büyümesi ve Modi’nin diplomatik aktivizmi, Çin’de Hindistan’a yönelik yeni bir imaj ortaya koymuş ve Çinli akademisyenler ve analistlerin büyük bir ilgisini çekmiştir. Yeni eğilim, Çinli analistlerin Hindistan’ı artık hafife almamasıdır. Yakın zamandaki Çin analizleri, Hindistan’ı güney Asya’da sadece bölgesel bir güç olmaktan ziyade büyüyen bir küresel oyuncu olarak görmektedir. Hindistan’a yönelik sofistike analizlerin sayısı giderek artmaktadır ve Hindistan’ın profilinin ve kaygılarınınÇin’in siyasi elitleri tarafından görmezden gelindiği artık söylenemez. Örneğin, Çin yetkilileri ve akademisyenler, Pekin’in yakın zamanda hayata geçirdiği ve 21.yy’ın deniz ipek yolu olarak adlandırılan OBOR isimli stratejisi hakkında Hindistan’ın sahip olabileceği çeşitli endişeleri fark ettiler ve bunları hafifletme yollarını aktif olarak düşünüyorlar (54). Yeni Delhi’de bulunan bir akademisyen ve eski bir diplomat olan Lin Mingwang’a göre, Çin Hindistan’ın çeşitli konulardaki kaygılarını hafifletebilir. Önerileri arasında, OBOR ile Hindistan’ın yeni bölgesel girişimleri arasında uyumlu bir işbirliği yapılması, gayrı resmi çok taraflı diyaloglar oluşturulması ve Güney Çin Denizi ihtilaflarında karşılıklı güvence ve kısıtlama getirilmesi yer almaktadır (55).

Çin’in Uzlaşmaya Yönelik Kararsız Tutumu

 

Batı’nın Hindistan’ın yükselişine yönelik uzlaşı tutumu, demokratik değerler, ekonomik çıkarlar ve stratejik dengelemeye dayanmaktadır. Yükselen bir Hindistan’ın muhtemelen Çin’e karşı bir ağırlık sağlayabileceği düşüncesi, Batı’nın (ve özellikle Amerika’nın) Hindistan’a yönelik stratejik uzlaşı tutumuna önemli bir katkı sağlamaktadır (56). Hindistan’ın Büyük Güç arzusunun daha zor olan kısmı ise, Çin ile bir uzlaşmaya varılıp varılamayacağıdır. Uluslararası siyasette, Büyük Güç seviyesindekibir uzlaşma, barışçıl değişimiyüceltmek için hayati öneme sahiptir. T. V. Paul’a göre, Büyük Güç uzlaşması, genel kabul gören ve yükselen güçlerin karşılıklı haklar, statü, kurumsal üyelik ve uluslararası sistemdeki nüfuz alanlarına ilişkin karşılıklı uyarlamaları ve kabul görmeyi içermektedir (57). Uzlaşı kısmi de olabilir ve normatif, bölgesel, ekonomik ve kurumsal olmak üzere farklı uzlaşı türleri bulunabilir (58). Çoğu araştırma, yükselen güçler ve genel kabul gören güçler arasındaki uzlaşı üzerine yoğunlaşırken, yükselmekte olan güçler arasındaki karşılıklı uzlaşı konusuna şimdiye kadar çok fazla önem verilmemiştir.

 

Çin-Hindistan ilişkisi, daha güçlü şekilde yükselen bir gücün, yükselen bir başka gücün yükselişini kısmi olarak nasıl benimseyeceğinin bir örneğidir (59). Bazı analistler Çin’in her zaman Hindistan’ın yükselişini sınırlandırmaya çalıştığını iddia etmektedir; fakat aslında, sınırlandırma konsepti, Çin’in yükselen bir Hindistan’a yönelik genel yaklaşımında uygulanacak uygun bir kavram değildir. Hindistan ve Çin arasındaki güç ve algı asimetrisi göz önüne alındığında, ‘uzlaşmaya yönelik kararsız tutum’ ifadesinin daha doğru bir kavram olabileceğini düşünüyorum. Hindistan’ın statü hedeflerinin kabulüne yönelik Çin’in sergilediği tutum kısmi, duruma bağlı ve bazen de tutarsızlık barındırmaktadır. Hindistan’ın Büyük Güç hedeflerininÇin tarafından kabul görmesi Hintli elitler tarafındanikili ilişkinin ilerletilmesi için gerekli bir koşul olarak görülürken, Çinli seçkinler, bahse konu kabulün şartı olarak ilişkilerin ilerlemesini öne çıkarmaktadır. Ayrıca Hindistan ile Çin arasındaki statü politikası bazen rekabetçi olmakla birlikte her zaman sıfır toplamlı bir oyun değildir. Çin, bazı durumlarda Hindistan’ın Büyük Güç arzularına direnirken, ilke olarak bu arzulara karşı değildir. İkili pazarlık ve karşılıklı kabul görme konularına yönelik üzerinde çalışılması gereken çok fazla alan bulunmaktadır.

 

Çin, Hindistan’ın bazı uluslararası kuruluşlara katılımını desteklemektedir. Çin Hindistan’ı, AIIB ve OBOR da dahil olmak üzere birçok büyük ekonomik girişimeoldukça içten birşekilde davet etmiştir (60). Taraflar, BRICS çerçevesi içerisinde Yeni Kalkınma Bankasını birlikte inşa ederek işbirliğini de güçlendirdiler. Hindistan’ın yükselişi işbirliği için Çin’e pek çok fırsat sunacaktır. Kongre Partisi üyesi JairamRamesh, ortaya çıkan iki güç arasındaki sinerji ve işbirliğini simgeleyen ‘Chindia’ kavramını savunmaktadır (61). Çin liderleri, ‘Chindia’ terimini kendileri kullanmasalar dahi, bu fikri benimsemektedirler. Başbakan LiKeqiang, 2013’te Hindistan’a yaptığı ilk resmi ziyarette şöyle söylemiştir: “Dünyadaki en büyük nüfus ve pazar potansiyeline sahip komşu ülkeler olan Çin ve Hindistan doğal işbirliği ortağıdırlar.”(62)

 

Başkan Xi, Çin ve Hindistan’ın “kalkınma için yakın bir ortaklık” geliştirme potansiyelini vurgulayarak, “dünyanın” fabrikası” olarak bilinen Çin ile dünyanın “bürosu”olarak bilinen Hindistan’ın karşılıklı olarak birbirini tamamlayan avantajlarından istifade edebilmeleri için işbirliğini güçlendirmeye ihtiyaçları olduğunu söylemektedir (63). Bu perspektiften bakıldığında, Çin ile Hindistan arasındaki ekonomik işbirliği, güven oluşturmak ve iki ülke arasında kalıcı barışı sağlamak için en iyi yol olabilir. Çoğu Çinli elit, Hindistan ve Çin’in yükselişini olumlu bir itici güç olarak görmektedir. Xi’ye göre, her iki ulus devletin de büyümeye devam etmesi ve aynı zamanda ulusal yeniden canlanma hedeflerini başarması için yeterli alan bulunmaktadır.

 

Çin-Hindistan ilişkisi çok boyutlu bir karakter kazanmıştır. Rekabet ve anlaşmazlıklar devam ederken, Hindistan ve Çin ticaret, teknoloji transferi ve iklim değişikliğine tepki de dahil olmak üzere küresel alanda birçok ortak çıkar paylaşmaktadır. İki ülke arasındaki yakın tarihli diplomatik çatlaklara rağmen, aralarındaki ekonomik bağlar güçlenmekte ve önem kazanmaktadır. Çin, 2008 yılından bu yana Hindistan’ın en büyük ticaret ortağı olmuş ve iki ülke de uzun süredir devam eden politik farklılıklarını gidermek için bir diyalog başlatmışlardır.

 

Yukarıda belirtildiği gibi, Hindistan’ın diğer gelişmekte olan ülkelerle dayanışma içinde olması Çinli elitler tarafından olumlu karşılanmaktadır. Günümüz Hindistan ve Çin’i, yukarıda belirtildiği gibi, birkaç temel özelliği paylaşmakta olup her iki ülke de zengin kültürel geleneklere sahiptir. Bu iki medeniyet Çinli keşiş Xuangzang’ın Budizm hakkında bilgi edinmek için yedinci yüzyılda yapmış olduğu efsanevi Hindistan gezisi ile sembolize edilen geniş çaplı etkileşimlere de sahiptir. Bugün Hindistan’ın yükselişi, Çin’in ABD liderliğinde tek kutuplu bir sistem yerine çok kutuplu bir dünyayı tercih etmesi ile uyumludur. Başkan Xi’nin vurguladığı gibi: Çin ve Hindistan, çok kutuplu bir dünyayı şekillendiren iki büyük oyuncu ve Asya ve küresel ekonomik büyümeyi yönlendiren iki canlı güç olarak, bir kez daha tarih sahnesine çıkmaktadır. Çin-Hindistan ilişkileri ikili ölçekten çıkarak geniş bölgesel ve küresel bir önem kazanmıştır (64).

 

Hindistan ve Çin’in paylaştığı kimlik ve çıkarlar, çok taraflı forumlarda işbirliği için yeni bir alan yaratmaktadır. Aralık 2009’daki Kopenhag İklim Değişikliği Zirvesi sırasında Hindistan ve Çin, müzakere pozisyonlarını koordine etmişlerdir. BM’de, Çin ve Hindistan sık sık çeşitli siyasi konularda benzer siyasi konumları paylaşıyorlar. Geleneksel kanıdan farklı olarak, Hindistan ve Çin, ikisi birlikte ABD ile, tek başına olduklarından daha fazla bir oranda ortak dış politika davranışlarına sahiptirler (65).

 

Ancak Çin, Hindistan’ın Büyük Güç arzularının diğer yönlerini benimseme konusunda kararsızdır. Hindistan, önemli uluslararası örgütlere girişi için Çin’in desteğini almaya istekli olsa da Çin bu girişimleri desteklememektedir. BaşbakanModi, 2015 yılında Pekin’deki Tsinghua Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada şunları söyledi (66): “Hindistan’ın BM Güvenlik Konseyi’nekalıcı olarak üye olması ve Nükleer Tedarikçiler Grubu gibi ihracat kontrol rejimlerine üye olmasına yönelik Çin’in verdiği destek uluslararası işbirliğimizi güçlendirmekten de fazlasını yapacaktır. Bu destek ilişkimizi yeni bir seviyeye getirecektir. Asya’ya dünyada daha güçlü bir ses verecektir.”Bazıları, Çin’in daima Hindistan’ın bahse konu büyük uluslararası örgütlere girişini engellemeye çalıştığını iddia edebilir. Örneğin NicolaHorsburgh, Hindistan’ın nükleer bir güç olarak ortaya çıkmasının Asyalı tek nükleer güç olarak statüsünü korumaya çalışan Çin tarafından sık sık engellendiği fikrini ortaya atmaktadır (67). Bununla birlikte, Çin’in Hindistan’ın Büyük Güç kulüplerine girişine yönelik tutumunu, “sınırlama” ya da “engelleme” yerine “uzlaşmaya yönelik kararsız bir tutum” olarak nitelendirmek daha doğru olacaktır. Örneğin, Çin başlangıçta Hindistan’ı SCO’ya yeni üye olarak kabul etmekte tereddüt ettiyse de daha sonra gruba girişini memnuniyetle karşıladı ve destekledi (68).

 

Hindistan’ın BM Güvenlik Konseyi’ne girmesi ile ilgili olarak, Çin’in tutumuna yönelik en yetkili makamlardan yapılan açıklamalar, Başkan Xi’nin söylediği gibi, sürekli olarak olumlu ancak kesin değildir: “Çin, Güvenlik Konseyi de dahil olmak üzere Birleşmiş Milletler’de daha büyük bir rol oynamaya istekli olan Hindistan’ı desteklemektedir” (69). Bunun gibi kesin olmayan bir açıklama birçok Hintli yetkili tarafından tatmin edici görülmeyebilir, ancak Çin liderlerininJaponya’nın BM Güvenlik Konseyi üyelik hedefi konusunda Pekin’in tutumunu tanımlamak için bu denli olumlu sözleri hiç kullanmadığını belirtmek gerekir. Bu anlamda, Çinli liderler Hindistan’ın Büyük Güç hedeflerine karşı genel olarak olumlu duygular dile getirmektedir. Fakat Çin’in daha ileri ve özel desteği, Çin-Hint ilişkisinin ve daha geniş anlamda BM Güvenlik Konseyi’nin reform çalışmalarının geliştirilmesine bağlı olabilir (70).

 

Hindistan ve Çin, küresel alandaki konumlarını yükseltmek istemekte olup bu tür bir politika oldukça rekabetçidir. Çoğu Çin-Hint rekabeti, konumsalemtialardan ziyade genelllikleklüp emtialarını içermesi nedeniyle sıfır toplamlı bir oyun değildir (71). Ancak statünün bazı mutlak manalarda kıt konumsal emtia olarak görülmesi halinde, statü yarışı sıfır toplamlı bir oyun haline gelecektir. Kulüp emtiaları açısından, bir devletin statü kazandığı gerçeği, başka bir devletin statüsünü tamamen kaybedeceği anlamına gelmemektedir. Bir kulüp, ‘üretim masrafları, üyelerin özellikleri ya da çıkarılabilir faydalarla nitelendirilen saf olmayan bir kamu yararı’ gibi hususların bir veya daha fazlasının paylaşımından karşılıklı menfaat sağlayan, gönüllülük esasına dayalı bir ortaklıktır (73). Kulüp emtialarından istifade edilmesi esnasındatıkanma veya sayıca fazla olunması gibi nedenlerlegenellikle rekabet oluşmaktadır. Sosyal hayatta, uluslararası siyasetteki gibi, elit grup üyeleri statü ve ayrıcalıklarını korumak için gruba ilave üyelikleri kısıtlayabilir (74).

 

Bu anlamda, kulüp emtiası olarak statü için rekabet oluşabilir. Bununla birlikte, mevcut üye devletlerin statülerinden bir şey eksiltmeyen ilave devletler kulübe katılırsa, bu sıfır toplamlı bir oyun değildir. Uluslararası siyasette yer alan güç kulüpleri, batılı sanayileşmiş ekonomi kulübü (G7) ve BM Güvenlik Konseyi’nin daimi beş üyesinden oluşan kulüplerdir.Statü politikasının hem sıfır toplamlı bir oyun olmadığını hem de rekabetçi olduğunu kabul edersek, Hindistan’ın daha fazla statü kazanmaya yönelik çabalarına yönelik Çin’in kısmi ve tereddüt içeren bir tutum sergilemesi sürpriz olmayacaktır. Çin’in bakış açısına göre, Hindistan ile direkt karşı karşıya gelmektense ‘duruma bağlı bir işbirliği’ daha fazla tercih edilmektedir.

 

Hindistan’ın bazı Büyük Güç kulüplerine girmesi, bu kulüplerin mevcut bir üyesi olarak Çin’in ayrıcalıklarını azaltabilir, ancak bu ayrıcalıkları ortadan kaldırmaz. Çin’in Hindistan’ın yükselişini sıfır toplamlı bir oyun olarak görmek için herhangi bir nedeni yoktur ve bu duruma yönelik kararsız tepkisi, esas statü rekabetinden ziyade önemli politik tartışmalara atfedilebilir. Karşılıklı kuşkuların sürmesi, Yeni Delhi ve Pekin’in kısa vadede gerçek bir stratejik ortaklık kurmasını güçleştirmektedir. Bununla birlikte, iki ülkenin yanlış anlamaları azaltmak ve karşılıklı güven düzeyini arttırmak için daha fazla işbirliği yapması ve daha fazla bilgi alışverişinde bulunması önemlidir.

 

Çin, Hindistan’ı bazı yönlerden hoş görmekte tereddüt ederken, bu kararsızlığı bir sınırlandırma stratejisi oluşturmaz. Çin’in kararsızlığının bir kısmı, kendi güvenlik ve menfaatleri konusundaki endişelerini yansıtmaktadır. Hindistan, Tibet meselesinde çok önemli bir oyuncudur ve Çin ile çözülmemiş sınır anlaşmazlıkları bulunmaktadır. Bu geleneksel konuların ötesinde, Pekin için ortaya çıkmakta olan bazı güvenlik endişeleri de bulunmaktadır. Örneğin, hem Çin hem de Hindistan kendi deniz kuvvetlerini genişletiyor ve iki ülke arasında daha fazla deniz rekabeti olabilir. Birçok Çinli elit, Hindistan’ın Büyük Güç olma arzusunu kabul ederken Hint Okyanusunda Çin varlığının dışlanmasını kabul etmiyor (75). Birkaç Çin analisti, Çin’in Güney Asya’da ve Hint Okyanusunda süregelen varlığına yönelik sergilenen Hint duyarlılığının derinlerde yatan nedenleri olduğuna inanmaktadır.

 

Başka bir deyişle, Çinli stratejistler Hindistan’ın Hint Okyanusundaki özel çıkarlarına ve rollerine karşı çıkmamakta, ancak Çin Deniz Kuvvetleri’nin Hint Okyanusu’ndaki deniz ticaret hatlarını koruma sorumluluğunu paylaşmaya hakkı olduğuna inanmaktalar (76). Hindistan, Büyük Güç olma hedefinin bir parçası olarak, ABD, Japonya ve birçok güneydoğu Asya ülkesiyle stratejik işbirliğini güçlendirmektedir. Bu faaliyetler, Hindistan’ın bölgede potansiyel bir “anti-Çin kulübü” kurma yönünde stratejik bir adım attığını gören Çin stratejistleri için korkuya neden olmaktadır. İronik olarak, bu endişe Çin stratejistlerinin gözünde Hindistan’ın görünürlüğünü ve profilini artırmaktadır.

 

Sonuç

 

İki yükselen Büyük Güç olarak Hindistan ve Çin, 21. yüzyılda uluslararası düzenin geleceğini şekillendirmeye büyük katkıda bulunacaktır. Çeşitli sebeplerden dolayı Batı, Hindistan’ın yükselişini büyük bir memnuniyetle karşıladı ise de, Çin’in yanıtı çok daha kararsız olmuştur. Çin yükselen bir Hindistan’ın önemli bir uluslararası izleyicisidir. İki ülke arasındaki düşmanca bir rekabetin, her ikisinin de ekonomik kalkınmasının sürdürülmesi yönündeki isteklerini rayından çıkaracağı kesindir. Çin ve Hindistan, böylesine trajik bir sonucun gerçekleşmesini önlemek için geçerli motivasyonlara sahiptir.

 

Yükselen bir güç ve dünyanın en büyük gelişmekte olan ülkelerinden biri olan Hindistan, küresel alanda arzu ettiği statü hakkında çelişkili sinyaller göndermektedir. Büyük Güç statüsüne ulaşmaya çalışırken, gelişmekte olan ülkelerle dayanışma içinde bulunmanın geleneksel bir versiyonunu koruduğunu iddia etmektedir. Gelişmekte olan diğer güçlerin stratejisine benzer bir şekilde, Hindistan’ın yükselen stratejisi dehem mevcut düzene uyum hem de bu düzene karşı gelme unsurlarını aynı anda içermektedir. BRICS ülkelerinin neredeyse tamamı, mevcut düzenden hem istifade ederek hem de bu düzene karşı memnuniyetsizlik göstererek, mevcut uluslararası düzene karşı benzer bir tavır sergilemektedir. Bu ülkeler tamamen yeni bir düzeni savunan revizyonistlerdenziyade, mevcut düzenin reformcularıdır.

 

Yükselen bir Hindistan arzu ettiğistatüyü elde etmek için çeşitli taktikler sergileyebilir. Bağımsızlığı kazanmasından bu yana ilk yıllardan itibaren, Hintlielitlersert askeri gücün uluslararası statü simgesi olarak rol oynamasını benimsememiş ve görmezden gelmiştir. Hindistan, büyük ve gelişmekte olan bir ülke olarak, şiddet içermeyen, hiç bir tarafa meyletmeyen ve barış içerisinde bir arada bulunmayı savunan ayırtedici statüsüyle gurur duymaktadır. Son zamanlarda, yumuşak gücün ayırtedici kaynaklarını vurgulamaya devam eden Hindistan sert güç yetenekleri geliştirerek Büyük Güç statüsü kazanma çabalarına hız vermiştir. Başta Başbakan Modi olmak üzere Hintli liderler, Büyük Güç diplomasisine coşku dolu bir şekilde sarılmaktadır. Hindistan bugün ABD ve Japonya ile güvenlik ve ekonomik işbirliğini güçlendirmek için aktif olarak çalışırken ve Çin ile olan ilişkilerini de sürdürmektedir. Bölgesel olarak, Hindistan her zaman Güney Asya’yı nüfuz alanı olarak görmüş ve burada egemen statü kurmaya çalışmıştır. Uluslararası olarak, Hindistan büyük uluslararası kuruluşlardaki nüfuzunu ve statüsünü arttırmaya çalışmaktadır.

 

Hindistan’ın önde gelen rakiplerinden ve ortaklarından biri olan Çin, Hindistan’ın yükselişine kısmiveya kararsız bir şekilde yaklaşmaktadır. Bu kararsız tutum hem Hindistan’ın karmaşık statü sinyallerinden hem de Çin’in kendi kimliği ve iç siyasi durumu ile şekillenmektedir. Çin liderleri geniş bir küresel bağlamda Çin-Hint işbirliğini geliştirmeye çalıştıklarından, gelişmekte olan ülke statüsüne yönelik Hindistan tarafından yayılan dayanışma sinyalleri Çinli elitler tarafından iyi bir şekilde karşılanmaktadır. Hindistan’ın diplomatik aktivizmi özellikle Çinli politika elitlerinin gözünde Hindistan’ın imajını yükseltmektedir. Hindistan’ın demokratik modeline tepkiler Hindistan’ın eylemleri ve politikalarından ziyade çoğunlukla Çin’in iç tartışmalarını yansıtmaktadır ve oldukça karışıktır.

Çin, Hindistan’ın Büyük Güç olma arzusunudestekleme konusunda çeşitli gerekçeler nedeniyleçekince göstermektedir. Bununla birlikte, Hindistan ve Çin arasındaki statü rekabeti her zaman sıfır toplamlı bir oyun değildir; çünkü bu statü genellikle ‘konumsal emtialar’ yerine ‘kulüp emtiaları’ ile ilgilidir. Başka bir deyişle, Hindistan’ın bazı Büyük Güç kulüplerine girmesi, mevcut üye olan Çin’in ayrıcalıklarını etkileyebilir, ancak üyeliğini ve bundan doğan haklarını ortadan kaldırmaz. Çin’in kararsızlığı, gerçek statü rekabetinden ziyade büyük ihtimal iki ülke arasındaki uzun vadeli güvensizlik ve sürmekte olan uyuşmazlıklardan kaynaklanmaktadır.

Onlarca yıldır Çin ve Hindistan birbirlerine kin ve şüpheyle baktılar. Güvensizlik ve rekabet halen var olup, iktidarın ve statünün asimetrik algıları, ilişkinin yörüngesini şekillendirmeye devam etmektedir. Çin ve Hindistan elitlerinin algıları arasındaki fark, ilişkinin geleceğini daha da belirsiz hale getirmektedir. Çin, Hindistan’ın endişelerini hafife alırken; Hindistan ise Çin’in oluşturduğu tehdidi abartabilir. Ancak genel bir eğilim olarak Çin, Hindistan’ın yükselişini olumlu bir gelişme olarak görmektedir. İki Asya devi, siyasi farklılıklarından ziyade ekonomik gelişme ve diplomatik işbirliğine daha fazla ağırlık verirlerse, Hindistan’ın yükselişi, iki gücünbirlikte çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkmasını şekillendirecek olması nedeniyle, Çin tarafından daha olumlu bir şekilde algılanacak ve kabul görecektir.

 

https://www.chathamhouse.org/sites/files/chathamhouse/publications/ia/INTA93_1_09_Pu.pdf