close

Genel

Genel

İsrail’in Tecrit Hali Azalıyor mu?

isolas

 

Elliott Abrams 

2017 yılı Aralık ayında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul etme kararını reddeden ve eleştiren bir karar aldı. Oylamada 128 lehte, 9 aleyhte (İsrail ve ABD dahil), 35 çekimser ve 21 namevcut oy verildi. Bu sonuç, kimileri tarafından ABD ve İsrail açısından bir tür zafer olarak nitelendirilirken; kimileri de Siyonizm’i ırkçılıkla eşdeğer gören 1975 yılı Genel Kurul kararını anımsatırcasına büyük bir mağlubiyetle karşı karşıya olunduğunu ileri sürüyor (söz konusu karar, 1991 yılında ilga edilmişti).

 

Ancak, İsrail’in 2018 yılı başındaki uluslararası tavrı, 1975 yılındakinden çarpıcı şekilde farklıdır. 1975 yılındaki oylama, İsrail’in dünya sahnesindeki tecrit halini yansıtmıştır. 2017 yılındaki oylama ise, İsrail’in bu tecrit halini azaltma doğrultusundaki yakın tarihli başarılarını yansıtmaktadır. Bu süreçte gelişebilecek bir model ise; İsrail’in Genel Kurul ve BM’nin diğer kurumlarındaki oylarını yitirmesi (her ne kadar zaman zaman azalan marjlarla olsa da), bir yandan da giderek daha fazla ülkeyle – hatta Müslüman çoğunluklu olanlarla, ikili ilişkilerini geliştirmesidir.

 

İsrail birçok ülkeyle diplomatik ilişkilerini sürdürürken, otuz iki BM üyesi Yahudi devletiyle diplomatik ilişki kurmayı reddediyor ve bunların çoğu da Müslüman çoğunlukta ülkeler. İsrail uzun zamandır BM sisteminde oldukça katı bir muameleye tabi tutuluyor; İsrail’i eleştiren veya Filistin davasını destekleyen herhangi bir karara –İsrail’in kurduğu yerleşimler olsun, insan hakları ihlalleri yönündeki iddialar olsun, İsrail’in terör saldırılarına yanıtları veya diğer iddialar olsun- neredeyse otomatik bir çoğunluk oyu geliyor.  Coğrafi konumu, onu komşularıyla birlikte Birleşmiş Milletler içinde Asya-Pasifik grubuna dahil etmesi gerekirken, Arap devletleri bunu engelledi ve sonuç itibariyle İsrail, Batı Avrupa ve Diğerleri Grubu’na dahil olmak zorunda kaldı.

 

Cenevre merkezli gözlem grubu UN Watch’a göre, 2006 yılı Haziran ayında kurulmasının üzerinden on yıllık bir süre zarfında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi, münferit ülkeleri eleştiren 135 karar kabul etti: Bunların 68’i, veya yarıdan biraz fazlası, İsrail karşıtıydı. Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü UNESCO, her yıl yaklaşık 10 İsrail karşıtı karar kabul etti. Bu süre zarfında sadece bir ülkeyi – Suriye- 2013 yılında eleştiren bir karar aldı. Bu odak noktası, büyük ölçüde ABD ve İsrail’in 2017 yılında UNESCO’dan ayrılma kararlarını açıklamasının ardındaki sebebi açıklıyor. BM Genel Kurulu, geçtiğimiz on yıl zarfında, her yıl münferit ülkeleri eleştiren yaklaşık otuz beş karar aldı ve bunların yüzde 75’inden fazlası İsrail’i hedef almaktaydı.

 

BM Oylarının Anlamı

 

İsrail’in son diplomatik başarısı nasıl ölçülebilir? Öncelikle, 2017 yılı Aralık ayında Genel Kurul oylamasının ardından somut herhangi bir adım atılmadı (bazı önceki kararlar, İsrail’i hedef alan özel BM prosedürlerini getirmiş veya devletlerin İsrail’e karşı birçok adım atmasını talep etmişti). BM oyları, Filistin davası veya iki devletli çözüm için sembolik desteğin önemli göstergeleridir; ancak hiçbir ülke BM’nin son oylamasının ardından – Guatemala hariç- İsrail ile ekonomik veya diplomatik ilişkisini değiştirmemiştir. Guatemala ise, büyükelçiliğini Kudüs’e taşımak konusunda ABD’nin izinden gideceğini açıklamıştı.

 

İkinci olarak, son iki yıldır İsrail’in diplomatik erişim alanını genişletmesine dair çarpıcı örnekler oldu. 2016 yılı Genel Kurulu oturumunda İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, Afrika kıtasının on beş devlet başkanı ve büyükelçisiyle bir araya geldi. 2016 yılı Kasım ayında, son otuz yıldır Doğu Afrika’yı ziyaret eden ilk İsrail başbakanı oldu ve Uganda, Kenya, Ruanda ve Etiyopya devlet başkanlarıyla bir araya geldi. Kenya’yı yeniden 2017 yılı Kasım ayında ziyaret eden Netanyahu’yu Devlet Başkanı Uhuru Kenyatta rezidansında ağırladı; göreve geldiği gün kutlamaları vesilesiyle törenlere katılan tek Batılı lider oldu; tüm kutlama yemeği boyunca Kenyatta’nın yanında oturdu. Netanyahu’dan ayrıca yemek sırasında konuşma yapması istendi. Benzer şekilde, 2017 yılı Eylül ayında Netanyahu bir diğer diplomatik teamül oluşturdu ve Güney Amerika’da Arjantin, Kolombiya ve Meksika’ya giden ilk İsrail başbakanı oldu.

 

Asya ile gelişen ticaret

 

İsrail’in “rotasını Asya’ya çevirmesi” çok daha çarpıcı oldu. Asya’nın büyük güçleriyle diplomatik ilişkiler yeni değilken, aralarındaki ticaret hızla artıyor. Bunun bir boyutu; silah ticareti: Çin’in en büyük silah tedarikçisi olarak Yahudi devletini sadece Rusya geride bırakıyor. Ancak İsrail-Çin ilişkisi çok daha geniş kapsamlı: Ticaretleri, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin tesis edildiği 1992 yılından beri peyderpey arıyor. Çin (Hong Kong dahil), İsrail’in ithalat kaynakları olarak ABD’nin hemen ardından geliyor ve İsrail’in ihracatları için bir destinasyon halini almış durumda. Çin devletine ait Bright Food Group, İsrail’in süt ürünleri holdingi Tnuva’da yüzde 56 çoğunluk hissesi satın aldı. Tnuva, İsrail’in süt ürünleri piyasasının yüzde 70’inden fazlasını kontrol ediyor. “İsrail-Çin arasında yeni bir girişimin ilan edilmediği tek bir gün daha yok. Ya İsrail’in bir teknoloji şirketi Çin’de ofis kuruyor, yeni yatırımlar yapılıyor, ortak girişimlerde bulunuluyor, ticaret konferansları yapılıyor veya delegasyon ziyaretleri oluyor.”

 

Hikaye Hindistan’da da aynı. 2017 yılı Haziran ayında İsrail’in Ekonomi Bakanı, iki ülke arasındaki ticaretin son yirmi beş yılda 200 milyon dolardan yaklaşık 4 milyar dolara yükselerek yüzde 2000 oranında artış sergilediğini belirtti. 2017 yılı Haziran ayında Başbakan Narendra Modi, İsrail’i ziyaret eden ilk Hintli hükümet başkanı oldu. Jerusalem Post’un aktardığına göre, İsrail’in Hindistan’a olan ihracatı son on yılda yüzde 60 oranında arttı. Modi ile seyahat edenler arasında Hindistan’ın dev şirketlerinin yöneticileri de vardı. Netanyahu, 2018 yılı Ocak ayında bir iade-i ziyarette bulundu ve beraberinde 130 kişilik bir ticaret delegasyonu getirdi.

 

Arap ve Müslüman dünyaya açılımlar

 

İsrail’in Arap ve Müslüman çoğunluklu devletlerle olan ilişkileri de gelişiyor. 2017 yılındaki Genel Meclis oturumu çerçevesinde Mısır cumhurbaşkanı Abdel Fatah al-Sisi, Netanyahu ile ilk toplantısını gerçekleştirdi. Uluslararası Kriz Grubu’ndan kıdemli bir analistin söylediği gibi, “Mısır-İsrail ilişkileri bugün tarihinin en üst düzeyinde.” Resmi ve genellikle de soğuk diplomatik ilişkiler 1979 yılında başladı. Bugün iki ülke Gazze ve özellikle Sina yarımadasıyla ilgili güvenlik meselelerinde yakın işbirliği içindeler; aşırılık yanlısı grupların tehdidine karşı birlikte savaşıyorlar.

 

Hiç kuşku yok ki bu değişimin bir kısmı, İsrail ve birçok Sünni çoğunluklu ülkenin –özellikle de Körfez ülkelerinin- İran’a dair paylaştıkları endişelerden kaynaklanıyor. 2015 yılında İsrail Abu Dabi’de bir diplomatik misyon açtı. Rice Üniversitesi bünyesindeki Baker Enstitü’nün yaptığı bir analize göre, “İsrail ordusu ile güvenlik yapılanmasının önemli kısmının Körfez İşbirliği Konseyi ile kurmak istediği yakınlaşma, 2011 yılından beri devam ediyor; keza Arap Baharı sonrası tesis edilen ortam, paylaşılan endişe alanlarında gayriresmi bağların derinleştirilmesi için bir fırsat sundu.” İsrail bakanlar kurulu üyesi ve Likud partisi lideri Yuval Steinitz’in 2017 yılında söylediği gibi, “Bu, Orta Doğu’da neredeyse bir devrimdir.” Üstelik Netanyahu, 2016 yılında Müslüman çoğunluklu Kazakistan ve Azerbaycan’ı ziyaret etti ki bu da bir İsrail başbakanı açısından bir ilktir.

 

2005 yılında başlatılan boykot, tecrit hali ve yaptırımlar hareketine rağmen İsrail’in ihracatları büyük oranda etkilenmedi. Hareket Avrupa’da ve Amerikan üniversitelerinin kampüsünde büyük ses getirdi; ancak İsrail’in Avrupa Birliği’ne olan ihracatı peyderpey artmaya devam ediyor. Avrupa Birliği ile İsrail arasındaki toplam ticaret 2006 yılında 23,8 milyar Euro iken 2016 yılında 34,3 milyar Euro’ya ulaştı.

 

İsrail ekonomisi, sıradışı bir başarı öyküsü olarak kalmaya devam ediyor: Dünya Bankası’na göre, kişi başına düşen GSYİH 1990 yılında 12.000 dolar iken 2017 yılında 36.000 dolara yükseldi. Aynı dönemde GSYİH 59 milyar dolardan 318 milyar dolara sıçradı. İhracatlar, söz konusu dönemde 20 milyar dolardan 90 milyar dolara tırmandı.

 

Üçüncü olarak, İsrail’in diplomatik talihi, artık umutsuz olmaktan ziyade, karma nitelikte. Kudüs konusunda Genel Kurul’daki son oylama, İsrail’in UNESCO’dan çekilmesi ve İnsan Hakları Konseyi’nde İsrail’e karşı sürekli kararlar alınması; Birleşmiş Milletler’in Yahudi devleti için düşmanca bir toprak olmayı sürdürdüğünü gösteriyor. Ancak karşı-eğilimler de mevcut. Meksika, İsrail-karşıtı kararlara otomatik destek vermeyi sonlandırdığını açıkladı. Hindistan da ilk kez 2017 yılında Arap devletleriyle olan bağını kopardı; İsrail’i kınayan birçok karara olan desteğini kesti. Daha birçok teşvik edici işaret var: 2006 yılında, ülke-özelinde İnsan Hakları Konseyi’nin aldığı kararların yüzde 60’ı İsrail’i hedefledi. Bu durum, ABD’nin Konsey’e 2009 yılında katılımının ardından yüzde 40’a geriledi; 2016 yılında ise yüzde 20’nin altına düştü.

 

Genel bir model mi var? İkili diplomatik ve ekonomik düzeyde İsrail Müslüman çoğunluklu ülkelerde bile zemin kazanıyor. BM sistemi, gecikmeli bir gösterge. İsrail, oyları kaybetmeye ve olağandışı bir dikkatin ve kınamanın hedefi olmaya devam edecek – Yahudi devletiyle kendi ikili ilişkilerini verdikleri oya yansıtmayan devletler tarafından bile. Belki de, Birleşmiş Milletler’de verilen oyları devletleri eski oylama modellerini sürdürmeye yönlendiren somut adımların takip etmemesi, sembolik bir anlam ifade ediyor. Belki de tüm oylar aleniyken, ikili ilişkiler gizli olabilir. Ancak genel eğilim net bir şekilde ortada: İsrail birçok ülke ile yeni diplomatik ve ekonomik bağlar kuruyor, diğerleriyle eski bağlarını iyileştiriyor ve ticaret ve finans ortaklıklarını genişletiyor.

 

Kaynak: https://www.cfr.org/expert-brief/israels-international-isolation-diminishing

Genel

AB-Rusya İlişkileri Nereye Gidiyor?

eu

 

Ukrayna krizi, Rusya ile Avrupa Birliği arasındaki merkezkaç ilişkinin temel yönlendiricisi haline geldi; ancak başlangıç noktası değildi. İlişki, özünde 2000’li yılların başında AB’nin doğuya doğru genişlemesi ve 2004 yılında Ukrayna’da yaşanan Turuncu Devrim’den bu yana özellikle durgun seyrediyor. Önemli miktarlardaki ticaret hacmi, Brüksel ile Moskova arasındaki artan jeopolitik rekabeti telafi edemiyor. AB, ortak komşu bölgesinde bir reform gündemini teşvik ederken (çekimser bir revizyonizm pozisyonundan), Rusya ayrıcalıklı çıkar alanını korumayı arzu etti.

 

2014 yılı bir oyun değiştirici oldu; keza o tarihten itibaren AB artık etkileşimsel işbirliği modelinin zevahirlerini idame ettiremedi. Doğu Ukrayna’da Malezya’ya ait MH-17 uçak trajedisinde yüzlerce AB vatandaşının ölümü bir zirve noktası oldu ve Rusya’ya dostane yaklaşan birçok AB üye ülkesi açısından bile Moskova’ya karşı anlamlı ekonomik yaptırımlar dayatılmasını engellemek imkansız hale geldi.

 

2014 yılında yaşanan bu zirve noktasından sonra AB-Rusya ilişkilerindeki kilit gelişmeler nelerdir? Önümüzdeki üç ila beş yıl içerisinde ikili ilişkilere dair nasıl senaryolar söz konusu? Üç temel olasılığı öngörmek mümkün:

 

  • İyileşme;
  • Mevcut çatışma düzeyinde bocalama; veya
  • İlişkilerin kötüleşmesi.

 

Muğlak bir tablo söz konusu ve üç senaryodan hiçbirinin tam olarak gerçekleşmemesi olası. (1)

 

Avrupa Birliği: “Ne Yardan Ne Serden” Çözümü Arayışı

 

AB, Ukrayna konusunda Rusya ile derin bir çatışma içerisinde. Doğu Ukrayna’daki barış sürecinin ana sponsorlarından Almanya ve Fransa’nın diplomatik prestiji de tehlikede. Her ne kadar karşılıklı yaptırımlar rejiminin genişletilmesi, bazı AB üye ülkelerine ciddi ekonomik kayıplar yaratsa da, AB Konseyi 2015 yılı Mart ayında yaptırımların Minsk II barış planı uygulanana dek yürürlükte kalması gerektiğine karar verdi. Dolayısıyla, Ukrayna, yaptırımlar kaldırılmadan önce Rusya ile sınırları üzerinde egemen denetimi tesis etmeli.

 

Bununla birlikte, daha geniş çerçeveden bakıldığında Brüksel, Rusya politikası konusunda kaybeden tarafta görünüyor. AB’nin konuya dair yakın tarihli belgeleri ikna edici değil. Üye ülkeler için kabul edilebilir olan ve bir vizyon veya eylem planı sunan bir uzlaşı formülüne dair çaresiz bir arayış içerisinde olunduğunu gösteriyor. Avrupa Birliği Komisyonu’nun 2015 yılı Kasım ayında hazırladığı bir belge olan Avrupa Komşuluk Politikası’nın gözden geçirilmesi ise, şununla sınırlı: “AB’nin Rusya Federasyonu ile olan ilişkileri, Kırım ve Sivastopol’ün yasadışı şekilde ilhak edilmesi ve Doğu Ukrayna’nın istikrarsızlaşması sonucunda bozuldu”; “Birçok bölgesel konuda, koşullar elverdikçe yapıcı bir işbirliğine gidilmesi yararlı olacaktır.”

 

Avrupa Birliği’nin 2016 yılı Haziran ayında kabul ettiği Küresel Stratejisi, biraz daha uzun bir açıklama içeriyor; ancak özünde AB’nin Rusya’dan beklentisinin “uluslararası hukuka ve Avrupa güvenlik düzenini destekleyen ilkelere tam riayet edilmesi” olduğunu ve Kırım’ın ilhakını kabul etmeyeceğini, “çıkarlar örtüşürse ve örtüştüğünde işbirliğine gitmek üzere Rusya’yı angaje edeceğini” yineliyor.

 

AB Dış İlişkiler Konseyi’nin 2016 yılı Mart ayında açıkladığı Rusya’ya yönelik AB politikasının “beş temel ilkesi” çok daha uygulama-odaklıdır ve aynı mantığı temel alır. Bir yandan Brüksel, Minsk anlaşmalarının tam uygulanmasını talep ettiğini yineler; Doğu Ortaklığı ülkeleriyle “enerji güvenliği ve hibrit tehditler” konusunda dayanıklılık inşa etmek üzere” ilişkilerini geliştirmeye ve Rus sivil toplumunu desteklemeye hazır olduğunu teyit eder. Ancak diğer yandan Rusya ile seçici bir angajman arayışındaki bir uzlaşıyı vurgular.

 

Böylesine muğlak ve kararsız bir tutum, AB üye ülkeleri açısından öngörülebilir gelecekte olası en yüksek ortak payda gibi görünüyor. Bunun pratik anlamda “az” veya “çok” olup olmadığı tartışmaya açıktır; ancak birçok gözlemci, AB’nin ilk aşamada beklenenden daha büyük bir birlik sergilediği konusunda hemfikir.

 

Birçok AB üye ülkesi, Rusya’ya karşı farklı şekilde yaklaşmaktadır ve farklı ulusal tutumları bulunmaktadır. Bu tutumlar daha sonra AB düzeyinde uyumlaştırılır. Şu noktada belirtmek gerekir ki, bir devletin bir kriz sırasında ilkeli bir duruş sergileyip sergilemediği ile kriz öncesinde Rusya ile ilişkilerini yakınlığı arasında sadece zayıf bir bağıntı söz konusudur. Örneğin, “Putinversteher” (Putin destekçiliği) kelimesinin ilk olarak geliştirildiği bir ülke olan Almanya, Rusya ile derin bağlarına rağmen Moskova’ya karşı sert bir tutum benimsemiştir.

 

En temel sorulardan birisi, Ukrayna’nın mücadele etmeye değer olup olmadığı ve Rusya ile ilişkilerin bozulmasının doğru bir tavır olup olmadığı. Aslında, buna doğrudan bit yanıt vermek gereksiz. Rusya’nın Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü zedelemeye yönelik eylemleri, çoğunluk tarafından kabul edilmez bulundu ve Avrupa’nın Ukrayna’ya yönelik sempatisini artırdı. Ancak esasında, ve özellikle Ukrayna’nın reformları geciktirmesi ve Proshenko hükümetinin yolsuzlukla mücadele ederken karşılaştığı zorluklarla bağlantılı olarak mesele çok daha ivedi hale geliyor. Hollanda’da 2016 yılı Nisan ayında gerçekleşen ve Ukrayna ile AB Ortaklık ve Serbest Ticaret Anlaşması’nın onaylanmasına yeşil ışık yakmaya yönelik referandumun başarısızlığı, Ukrayna’nın geleceği konusunda Avrupa kamuoyunun bir kısmı nezdinde önemli kuşkular doğurdu.

 

Aynı şey, genel anlamda AB Doğu Komşuluğu konusunda da söylenebilir. Her ne kadar Avrupa başkentleri bölgenin Rusya tarafından yönetilmesini istemese de, ona bir üyelik hedefi sunmak veya önemli miktardaki fonlarla tedrici ve fiili bir entegrasyon politikası başlatmak doğrultusunda bir istek hiçbir zaman olmadı. Tam tersine, AB’nin bölgedeki hevesleri halihazırda azaldı ve yerel aktörlerin “ortaklaşa yürüttükleri”, sınırları belli olmayan “ortaklıklara” ve “diyaloglara” yöneldi. Bu da onlara etkileşim hedeflerini ne olması gerektiği konusunda söz hakkı veriyor.

 

Bir başka mesele ise; Ukrayna üzerinden yaşanan krizin, AB-Rusya arasındaki etkileşiminin diğer alanlarından (terörle mücadele, Orta Doğu, Arktik, enerji meseleleri) ne ölçüde ayrıştırılabileceği. “Rusya’ya ihtiyacımız var” yaklaşımı, Moskova’yı terörizm ve göç konularını ele alırken asli bir ortak olarak kabul ediyor ve AB’nin bazı güney ülkelerinde oldukça güçlü olup, Rusya ile ticarete dair paralel işleyen güçlü ekonomik çıkarlarıyla da elele gidiyor. Dolayısıyla, “bölümlere ayrılmış” yaklaşım, Avrupa’nın Suriye konusunda Rusya ile yaşadığı köklü görüş ayrılıkları sebebiyle işe yaramış görünmüyor; ancak bu yaklaşım bu şekilde ortadan kalkmayacak. Benzer şekilde, AB’nin politikasını belirlemede ekonomik gerekçeler yeterince güçlü olmasa da, sürekli olarak gündeme gelmeye devam ediyor ve Rusya ile yeni bir ortaklık kurulmasını destekliyor.

 

Rusya: Kazanmaya Kararlı

 

Buna karşın, Rusya’nın pozisyonu çok daha vizyoner ve uyumlu. Taktik hedefler değişkenlik gösterebilir, ancak stratejik olarak Moskova Batı’dan tecrit edilmeyi ve Batı ile bir cephe halinde çatışmayı net bir şekilde önlemek isteyecektir. Kırım’daki kazanımlarını meşrulaştıran, ayrılıkçı birimlere önemli anayasal yetkiler vermek suretiyle Ukrayna’yı yapısal olarak zayıflatan yeni bir uzlaşıya varmayı tercih edecek, ardından da bir sonraki sayfaya geçecektir. Şu nokta önemli: Moskova, AB-Rusya ilişkilerinde Brüksel’in norm belirleyici olduğu eski ilişki sistematiğine geri dönmeyi de istememektedir. Hem Rus elitleri arasında hem de genel halk nezdinde “ekonomik olarak durgunlaşan”, “ahlaki olarak çöküşte”, “siyasi olarak egemen olmayan” ve daha şimdiden dağılmakta olan bir AB gruplaşmasının örneğinin izinden gitmek konusunda genel bir ret hali söz konusudur.

 

Bununla birlikte, çatışma paradigması, Rusya’nın lider kadrosunun gerçek veya potansiyel planlarının ne olduğundan bağımsız olarak kök salmaktadır. Öncelikle, Vladimir Putin’e ekonomik açıdan kötü gidişatın yaşandığı dönemlerde yeni bir meşruiyet kazandıran şeyin Batı ile çatışma olduğu birçok kez gözlemlenmiştir ve Putin’in reytingini artıran şey “bayrak etrafında toplanma” etkisi olmuştur. Batı ile, özellikle de Avrupa ile normalleşme, rejimin ulusal tavırlarının çok daha kırılgan görünmesine sebep olabilir. Savunmaya yapılan devasa harcamaları gerekçelendirmek zorlaşabilir; kesintiler ise bundan doğrudan yararlananlar arasında –profesyonel ordu ve güvenlik ajanslarından savunma endüstrisindeki işçilere dek- bir memnuniyetsizliği körükleyebilir.

 

AB’nin çöküşteki bir siyasi proje olarak görülmesi, Rusya’nın kendi pozisyonu ve statüsüne dair öforik bir hissiyata yol açmıştır. Örneğin, Rusya’nın Dış Politika ve Savunma Politikası Konseyi, 2016 yılında yayımlanan “Rusya için Strateji” raporunda, Rusya’nın halihazırdaki durumunu “son derece başarılı” olarak değerlendirmiş; bunun da temel sebebi olarak ülkenin “Batılı yapıların ve ittifakların Rusya tarafından güvenliği için elzem görülen topraklara yayılmasını durdurabilmesi ve Sovyet-sonrası ve tarihi Rus imparatorluk alanının dağılmasını kısmen durdurup büyük olasılıkla da tersine çevirebilmesi” olarak göstermiştir.

 

Saygın bir kurum olan Levada Center’ın yaptığı kamuoyu yoklamalarına göre, hem Ağustos 2015 hem de Ağustos 2016’da yüzde 58’lik istikrarlı bir çoğunluk, Rusya’nın (Avrupa ve ABD’den) gıda ithalatı yasağının etkin olduğunu ve politik olarak olumlu sonuçlar doğurduğunu düşünmekteydi. Yani Rusya’nın dünyada çok daha saygın bir yerde olduğunu ve çıkarlarının dikkate alındığını düşünüyorlardı. Ankete katılanların çeyreğinden az bir kısmı, yasağın “anlamsız, tuhaf, zararlı ve özelikle Rusya nüfusuna zarar verir nitelikte” olduğuna inanıyorlardı.

 

Bu iddiaların ekonomik anlamda doğru olup olmadığı ikincil önemde bir konu. Sembolik olarak bakıldığında, hız ve karar alma sürecinin birliği açısından Moskova’nın AB karşısında avantajları var. Kremlin’in kaynaklarını önceliklendirme ve yoğunlaştırma, muhaliflerini şaşırtma ve inisiyatifi elde tutma yeteneği söz konusu. Risk almaya hazır ve en önemlisi de gerekli kararlılığa sahip. Rusya’dan gelen sinyal ise, hiçbir şeye teslim olmayacağı yönünde, dolayısıyla AB’nin kendisine teklifte bulunması gerekiyor.

 

Olasılıkların Haritalandırılması

 

AB-Rusya ilişkilerine dair kısa ila orta vade için akla uygun olan üç varsayımsal senaryo var. Aşağıda açıklandığı gibi, en pozitif senaryoya doğru kayışa olanak tanıyacak olan kilit faktör, Moskova’daki “yeniden düşünme”dir. Bu olmaksızın, olası tüm diğer değişimler (AB’nin yaklaşımının yumuşaması veya ABD’deki yeni yönetimle “anlaşmaya” varılması) ilişkilerdeki krizin çözümü için bir garanti sunabilecek gibi durmuyor. Buna karşın en negatif senaryo ya herhangi bir tarafın kasıtlı veya kasıtsız eylemlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkabilir, ya da bazı eğilimler (örneğin askeri yapılanma) kontrolden çıkabilir.

 

  1. Eğer Moskova’daki siyasi yönelimde herhangi bir değişim yaşanmazsa AB-Rusya ilişkileri bu süreçte zor bela başarıya ulaşacak, ya da “yüzüne gözüne bulaştıracak”. Bu en olası senaryo; keza Moskova tavrını değiştirmeye pek hazır durmuyor. Bu yaklaşımda, her iki taraf da mevcut siyasi ve diplomatik çatışmayı “yönetmeye” devam edecek. Ekonomik karşılıklı bağımlılık, önemli bir istikrarlaştırıcı rol oynamayı sürdürecek. Öte yandan, enerji akışlarının karşılıklı olarak çeşitlendirilmesi hızlanabilir ve birçok Avrupa ülkesi Rusya’ya olan kritik enerji bağımlılıklarının üstesinden gelmek için çaba gösterecektir. Buna karşılık Rusya, “Asya’ya dönüş” hedefine bağlı kalacaktır – bu hedef yararlı olsa da olmasa da. Avrupa’daki güvenlik durumu kötüleşmeyecek. Ukrayna’nın doğusundaki çatışmalar, mevcut duruma kıyasla biraz hızını kaybedecek; ateşkese genel olarak riayet edilecek; ancak herhangi bir siyasi çözüm ufukta görünmüyor. Transnistria’daki durumda herhangi bir istikrar bozucu durum olmayacak; Rusya’nın Baltık devletlerine yönelik doğrudan askeri bir provokasyonu şöyle dursun Rusya ile Belarus arasında “yeniden birleşmeye” yönelik bir girişim de yaşanmayacak. Suriye ve Orta Doğu’daki siyasi etkileşimin inişleri çıkışları olacak; ancak bunlar da toplu olarak sekteye uğramayacak. Aynı zamanda, Kremlin ile Avrupalı liderler arasındaki güven geri kazanılmayacak ve bu da Avrupa ve genel anlamda Batı’da, ilişkilerde kalıcı bir iyileşmeye ulaşılabileceği yönündeki umutları azaltacak. Öte yandan, Avrupa’nın enerji-dışı iş alanları, zayıflayan ekonomisi ve artan öngörülemezliği sebebiyle Rusya’ya olan ilgilerini yitirecek.

 

  1. Şayet Rusya mevcut açmazın Rusya’nın çıkarlarına hizmet etmediğini ve onun elindeki seçenekleri / pozisyonlarını peyderpey zayıflattığını anlarsa, bir diğer deyişle, zamanın Moskova’nın lehine işlemediğine ve nihayetinde daha karlı alışverişler yapmasının daha yerinde olacağına karar verirse, AB-Rusya ilişkilerinde bir normalleşme ve tedrici bir iyileşme yaşanabilir. Ekonomik ve finansal önceliklerin de bir rolü vardır; tıpkı Rus elitlerin Avrupa ile bağlarını koparmak istemeyişi gibi. Rusya’nın Çin’le yakınlaşmasının tatmin edici olmayan sonuçları da bir etmen olacak. Bu senaryoda, Avrupa’nın pozitif ve hızlı bir şekilde karşılık vermesi beklenebilir; özellikle de eğer attığı adımlar Washington ile koordineli ise. Bununla birlikte, eğer Avrupa inisiyatifi ele almaya karar verirse, örneğin Almanya ve Fransa gibi ülkelerde lider kadrosunda değişimler yaşanırsa ve Moskova bu anlayış düzeyine ulaşmadan önce yaptırımlarda yumuşamaya gidilirse sonuçlar en iyi ihtimalle geçici olacak; keza böylelikle sadece Rus politika yapıcılara nüfuz eden “muzaffer zihniyeti” güçlenecektir.

 

Sürdürülebilir bir normalleşme, aşağıdaki hususlarda ilerlemenin bir bileşkesine işaret edecektir.

 

  • Ukrayna çatışmasının sadece dondurulması yetmez, kısmen çözülmesi gerekir. Batı’nın yaptırımlarının kaldırılmasına yanıt olarak ayrılıkçı toprakların Ukrayna’ya Kiev için kabul edilir koşullar çerçevesinde yeniden entegrasyonuna dair gerçekçi bir perspektifin ortaya çıkması ve Doğu Ukrayna’da yeniden inşa sürecine yardımcı olmak üzere Avrupa’nın ekonomik yardım garantilerinin verilmesi gerekir.
  • Suriye’de bir yöntem izlenmesi gerekir.
  • Enerji alanında yeni bir kapsamlı anlaşmaya varılması, Rus gazının Ukrayna üzerinden transit geçişinin güvence altına alınması gerekir. Bu durum, Slovakya gibi birçok AB üye ülkesi açısından önemlidir. Ayrıca, Rusya’nın Avrupa doğalgaz piyasalarındaki oyunun tekelci olmayan kurallarını kabul etmesi, karşılığında da bu piyasalardaki payını koruması gerekir.

 

Tüm bunlar işbirliğini mevcut bürokratik ve iş yapılarını hızla yeniden canlandırabilir ve böylelikle siyasi süreç güçlenir.

 

  1. İlişkilerin kötüleşmesi ihtimali de tamamen gözardı edilemez. Eğer Doğu Ukrayna’da gerginlik yeniden tırmanmaya başlıyorsa, AB’nin buna tepki vermesi gerekir – özellikle de Washington’un doğrudan müdahale ihtimalinin daha düşük olduğu göz önüne alınırsa. (Bununla birlikte, 2016 yılı Ekim ayındaki AB zirvesinde Rusya’nın Halep’i kapsamlı şekilde bombalamasına tepki olarak yeni yaptırımlar üzerinde uzlaşılamamasının da gösterdiği gibi, Suriye’de gerginliğin tırmanması aynı etkiyi doğurmayacaktır.) Batı sınırlarında Rusların askeri faaliyetleri sürekli artacak, yeni saldırı yetenekleri kullanılacak; AB’nin hava sahası ihlal edilecek. NATO’daki AB ülkeleri, bu gelişmelere tepki verecekler ve savunma alanındaki harcamalarını artıracaklar. Bu durum da muhtemelen askeri bir restleşmeye yol açacak. Rusya’nın ulusal seçimlerin sonucunu etkilemek, düzen-karşıtı radikal parti ve hareketleri fonlamak ve/veya AB’deki siber güvenliğe zarar vermek üzere (önde gelen) AB devletlerindeki iç siyasi süreçlere müdahale edebilen ve bundan da hoşlanan bir ülke olarak algılanması durumunda, (birçok) yönetici elit arasındaki köprüler de yıkılacak. Buna karşılık, eğer Avrupalı liderler bir takım adımlar atarlarsa, benzer bir etki doğabilir; bu durum da Moskova’nın kasıtlı provokasyonları görmesini tetikler – örneğin sanık olarak Rusya ile MH-17 konusunda bir kamu davası açılır ve bu davanın tanıtımı yapılırsa.

 

SONUÇ

 

AB-Rusya ilişkileri, “izlek-bağımlıdır” ve halihazırda her ne kadar durum genel itibariyle kontrol altında olsa da, çatışma doğrultusunda bir yöne kaymaktadır. Bu izlek ne kadar uzun sürerse, olayların gidişatını iyi yöne çevirmek için o kadar çabanın ortaya konması gerekecektir.

 

 

Genel

Suud-İsrail Dostluğu, Orta Doğu’nun Geri Kalanını Birleştiriyor

suud

En üst düzey yetkilisi Veliaht Prens Muhammed bin Salman (MBS) aracılığıyla Suudi Arabistan ülke içindeki tutuklama dalgasına devam ediyor. Bu zamana değin yaklaşık 800 milyar dolarlık varlık ve banka hesabına el koydu. Birkaç gün sonra MBS, Lübnan Başbakanı Saad Hariri’yi Suudi Arabistan’a çağırarak ve burada Suudi devlet televizyonunda istifaya mecbur bırakılarak otoritesini gösterme girişiminde bulundu. Trump, Bin Salman’ın İran ve Hizbullah’a yönelik suçlamalarına desteğini gösteren tweetler attı ve müstakbel Suudi kral, İsrail’in gizli desteğini bile elde etti. Bu esnada İran, Lübnan’ın iç işlerine herhangi bir şekilde müdahil olduğunu veya Huthi isyancılar tarafından birkaç gün önce Riyad’daki Kral Khalid Uluslararası Havalimanı’na yönelik yapılan balistik füze saldırısına dahlini inkar ediyor. Öte yandan, Trump, Putin ve Xi, kısa süre önce bir araya geldiler ve realizm ve pragmatizm sergileyen bir şekilde bölgenin geleceğine karar vermiş görünüyorlar.

 

Son aylarda olayların gidişatını baş aşağı çeviren haberler giderek yaygınlaştı. Bununla birlikte, Orta Doğu standartlarında bile bu hikayenin yeni bir yanı var. Lübnan başbakanı Hariri’ye ilişkin yaşananlar, bir nebze kargaşa yarattı. Hariri görünen o ki Riyad’da tutsak tutulduğu sırada Suudi Arabistan’ın Al Arabiya haber kanalı üzerinden istifasını açıklamaya mecbur bırakıldı. Kendisinin en son verdiği mülakatta, biraz öfkeli ve yorgun olduğu görülüyordu – zoraki hapis altında tutulan ve korkunç bir stres yaşayan birinden beklenileceği gibi. Televizyon üzerinden yaptığı istifa açıklamasında Hariri kendisine ve ailesine Lübnan’da İran ve Hizbullah’ın ajanları tarafından yapılan ölüm tehditleri yüzünden ülkesine geri dönemediğini belirtmişti. Bununla birlikte, Lübnan güvenlik yetkilileri, Hariri’nin herhangi bir tehlikeyle karşılaştığından haberdar olmadıklarını açıkladılar.

 

Orta Doğu’da nüfuzunu geri kazanmaya dönük sonsuz bir çaba içerisindeki Suudi Arabistan bir kez daha bu amaca doğrudan zıt düşen sonuçları gündeme getirdi. İstifanın Suudi Arabistan’da gerçekleştiği yönünde teyit aldıktan hemen sonra tüm Lübnan siyasi sınıfı, Hariri’nin konumunu netleştirmek üzere ülkesine geri dönmesini, cumhurbaşkanıyla görüşmesini ve istifasını şahsen sunmasını talep etti. Suudilerin eylemleri, muhalif hiziplerden birleşik bir cepheyi konsolide etmeye yaradı ve Suudilerin ülkedeki nüfuzunun çökmesinin yolunu hazırladı; İran’ın rahatlıkla dolduracağı bir boşluk oluşturdu. Bir kez daha Yemen ve Suriye’de olduğu gibi Suudilerin niyetleri çarpıcı şekilde geri tepti.

 

Suudilerin egemen bir ülkenin iç işlerine bu şekilde müdahalesi, Orta Doğu’da öngörülemez senaryoları tetikledi – tam da Suriye’de gerilimin sönmeye başladığı bir dönemde.

 

Hariri’nin tutuklanması, Suudi Arabistan’da son birkaç aydır yaşananlarla yakından bağlantılı. Kral Salman’ın oğlu Mohammed bin Salman, Krallık içindeki tasfiyeyi, ABD istihbarat yapılanmasının (Brennan ve Clapper) yakın dostu Bin Nayef’in soyundan gelenleri ayıklamak suretiyle başlattı. Bin Nayef, ABD derin devletinin sadık bir ortağıydı. Suudi Arabistan ise yıllardır CIA için çalıştı, ABD’nin bölge ve ötesindeki stratejik hedeflerini ilerletti. Bandar bin Sultan Al Saud, Bin Nayef ve ABD istihbarat ajansları arasındaki işbirliği sayesinde Washington yıllardır İslamcı teröristle savaşıyor izlenimi verirken, bir yandan da aslında Afganistan’da Sovyetler Birliği’nin, 2014 yılında Irak hükümetinin, 2012 yılında Suriye devletinin ve 2011 yılında Libya’da Kaddafi’nin yaptığı gibi rakip ülkelere karşı konuşlandırmak suretiyle 1980’li yıllardan beri cihatçılığı silahlandırdı.

 

MBS hatta aileyle bağlantılı birçok prensi tutukladı, gücü kendi etrafında konsolide etmeyi sürdürdü. Dünyanın en zengin adamlarından biri olan Alwaleed bin Talal bile en sonunda MBS’nin ağına yakalandı ve Krallık’ın en yolsuz adamlarından biri olmakla suçlandı. Ortaya atılan spekülasyonlara göre, aile üyeleri ve milyarderler Riyad’da Ritz Carlton’da tutuklandılar ve tutuklanmalar başlamadan günler önce otelin misafirleri ve turistler derhal otelden tahliye edildi. Mohammed bin Salman’ın eylemleri, 800 milyar dolarlık hesaba, mülke ve varlığa el koyduktan sonra bile hız kesmedi.

 

MBS, Suudilerin para akıttığı Yemen’deki çatışmayı sonlandırmak üzere çabalarını yoğunlaştırıyor; Aden Limanı’na yönelik deniz ablukasını kaldırıyor. Riyad, Suriye’deki iki muhalif lider olan Ahmad Jarba ve Riyadh Hijab’ı, MBS’nin Suriye çatışmasını çözmeye çalışma iradesini Putin’e göstermek üzere tutukladı. Hiç şaşırtıcı olmasa gerek; Kral Salman Moskova’ya uçarak, Orta Doğu’nun yeni efendisi olan Putin ile hem kendi şöhretini hem de Suudi krallığının refahı ve ittifaklarını kamçılayan iki çatışmaya bir çözüm bulma amacıyla arabuluculuk çabalarında bulundu.

 

MBS, uluslararası ve ulusal amaçlarla yolsuzluk-karşıtı bir kampanya başlattı. Ulusal düzeyde petrol fiyatlarının çökmesi, devasa askeri harcamalarla birlikte düşünüldüğünde, kraliyet ailesini sürdürülebilirlik, kazançlar ve karlar açısından Krallık’ın geleceği için alternatifler aramaya mecbur bıraktı. MBS’nin 2030 Vizyonu, Suudi Arabistan’ı petrol bağımlılığından kurtarmak üzere geliri çeşitlendirmeyi hedefliyor. Bu, yetmiş yıldır toprağın altında bulunan kaynakların bolluğu sayesinde gelişen bir ulus için devasa bir talep. Kraliyet ailesi ile onun tebaası arasındaki bu kırılgan denge, Krallık’ın görece barış içerisinde yaşamasını sağlayan ve yerel halka verilen sübvansiyonlar tarafından 2011 yılında Arap Baharı’nın en zorlu dönemlerinde bile sağlanıyordu. Bu, halkın refahı güvence altında olduğu sürece, kraliyet ailesinin istikrarının önünde herhangi bir tehdidin olmadığı yönünde Suudi Arabistan’da geçerli olan anlayışın sebebiydi. Dolayısıyla, iki savaşı yitirdikten sonra ve petrol fiyatları en düşük düzeydeyken, MBS’nin geleceğinden endişelenmeye başlaması ve ona muhalif eliti tasfiye etmesi de son derece normal görülmeli.

 

Krallık’ın hakikati, gücü etrafında konsolide etmek ve Suudi ordusuna aşırı güvenmiş olması ve amatörlüğü sebebiyle yaptığı hataları ABD’nin desteğiyle düzeltmek suretiyle daha zor zamanları öngörmeye çalışan müstakbel Suudi kral MBS döneminde hızla değişiyor. Riyad’ı vuran balistik füze, ülkenin Suudi hava kuvvetleri tarafından 30 aydır sürekli bombalanmasının ardından Yemen’deki Huthiler tarafından fırlatıldı. Bu eylem, Krallık’ın dış saldırılar karşısında –dünyanın en yoksul Arap ülkesi tarafından bile olsa – ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi.

 

Bu bağlama, Donald Trump Suudilerin zayıflığına, korkularına ve İran-karşıtı ittifakı sıkılaştırma ihtiyacına güveniyor. Amerikan Başkanı’nın bunun karşılığında MBS’den talep ettiği şey son derece basit: ABD ekonomisine devasa yatırımlar yapılması ve ABD yapımı silahların satın alınması. MBS birkaç ay önce ABD ekonomisine, on yıllık süre zarfında 380 milyar doların üzerinde yatırım yapma sözü verdi. Trump’ın hedefi; ülke içinde yeni iş kolları yaratmak, GSYİH’yı artırmak ve ekonomiyi güçlendirmek – yani 2020 yılında yeniden seçilmesinin dayanaklarını yaratmak. Suudi Arabistan gibi zengin müttefikler bu hedefi gerçekleştirmek üzere mükemmel bir araç sunuyor.

 

MBS’nin stratejisinin bir diğer önemli boyutu, Aramco’nun New York Borsası’na kote olması ve petrol satışı karşılığında yuan üzerinden yapılan ödemeleri kabul etmesi. Her iki karar da, ABD ve Çin açısından asli önemde ve her ikisi de bir dizi görüş ayrılığını gündeme getiriyor. MBS şu anda zayıf konumda ve istediklerini elde etmesi için müttefiklere ve desteğe ihtiyacı var.  Bu sebepten dolayı, Aramco’nun petro-yuan konusundaki bir kararı muhtemelen Pekin ve Washington açısından büyük sorunlar yaratacak. MBS’nin Aramco’nun küçük bir hissesini satmaya istekli olma sebebi, bir miktar para biriktirebilmek. Bu sebepten dolayı, MBS’nin tutukladığı insanların varlıkları ve hesaplarına el koyarak Suudi Arabistan 800 milyar doların üzerinde para topladı. Bu, Aramco’nun hisse satışından elde edilecek kardan çok daha yüksek bir rakam kuşkusuz…

 

Bu adım, MBS’nin Aramco’yu New York Borsası’na kote etme kararını öteleme ve petrol satışı karşılığında yuan üzerinden ödemeleri kabul edip etmeme konusundaki kararını ötelemesini sağlıyor. Petro-yuan ve Aramco’nun ilk kamuya arzı konularının geri plana itilmesi, Pekin ve Washington’u uzakta tutmanın, ama aynı zamanda birini diğeri karşısında kayırmamanın bir yoludur. Ekonomik olarak bakıldığında, Riyad, bir yandan dolar karşılığında petrol satışıyla diğer yandan bir başka para birimi üzerinden ödemeyi kabul etmek arasında bir tercihte bulunamaz. Bu bir kabus senaryosudur. Ancak bir şekilde Suudi kraliyet ailesinin bu konuda bir tercihte bulunması gerekecek.

 

Bu durumun üçüncü tarafı, Donald Trump’ın büyük dostu ve seçim kampanyasının en başından beri destekçisi olan Netanyahu’nun kişiliğinde İsrail’dir. Trump’ın zaferi, İsrailli liderin kendisine yaptığı yatırıma pozitif geri dönüşler sağladı. Trump’ın seçimleri kazanmasından beri ABD, İran’a karşı sert ifadeler kullandı; Obama tarafından İran ile nükleer anlaşmanın çerçevesine varılmasını sağlayan pozitif yaklaşımdan dönüldü. Bununla birlikte, İsrail başbakanının kendi ülkesinde uğraşması gereken çok fazla sorun var ve tüm bunları da parlamentoda dar bir çoğunlukla ve birçok hükümet üyesinin de yolsuzluk soruşturmasından geçtiği bir ortamda yapması gerekiyor.

 

Donald Trump seçim kampanyası sırasında Tahran’a karşı çok saldırgan bir politika güttü; ardından da birkaç hafta önce İran ile nükleer anlaşmayı iptal etti. Bu kararın şimdi Kongre tarafından onaylanması gerekiyor ve anlaşmanın sonlandırılmasına muhalefet eden Avrupalı müttefikler (Çin ve Rusya haricinde) ile lobicilik faaliyetleri sayesinde birçok senatörün desteğine güvenen İsrailliler arasında zorlu bir arabuluculuk çabası gerekecek. İsrail kendi açısından Suudi Arabistan ve MBS’yi Suudi Vahabizmi ile İsrail Siyonizmi arasındaki kayıp halka olarak görüyor. Basına sızdırılan birçok özel yazışma, dünya çapında İsrailli diplomatlara, Suudilerin Lübnan’ın iş içlerine karıştığı gerekçesiyle İran’ı suçlayan açıklamalarına destek vermeleri yönünde talimat verildiğini gösterdi.

 

MBS ve Netanyahu’nun çıkarları, Suriye ve Yemen’de olduğu gibi İran ve Hizbullah konusunda oldukça uyuşuyor. İki ülkenin bir kader birliği var; keza tek başlarına İran şöyle dursun, Suriye veya Lübnan’da Hizbullah’la başa çıkabilmeleri mümkün değil. Bizzat Ruhani’nin kendisi, İran’ın Amerika’nın gücünden korktuğunu söylemişti; Suudi Arabistan’ın ve İsrail’in Tahran’ı mağlup edemeyeceğini biliyordu.

 

Trump’ın MBS tarafından gerçekleşen tutuklamalara verdiği onay bir dizi etmeni temel alıyor. İlk etmen; Amerika’ya gelecek olan ekonomik yatırımlardır. Diğeri –ki daha az bilinir- Batılı elitler arasında aylardır yaşanan gizli mücadeledir. Clinton’ın başlıca para kaynaklarından çoğu, MBS tarafından tutuklanan milyarderler olup, bunların birçok büyük bankada, sigorta şirketinde, yayınevinde ve Amerikan televizyon grubunda hisseleri olup, tüm bu kuruluşlar da açıkça Trump karşıtıdır. Bu bağlamda, Trump’ın elit tabakanın bir kısmıyla mücadelesini sürdürmesi, AT&T ve Time Warner’ın CNN de dahil olacak şekilde birleşmesinin durdurulması örneğinde görülebilir.

 

Görünen o ki Trump, Suudi ve İsraillilerin birçok niyet doğrultusunda savaşı teşvik etmesine katılıyor; potansiyel olarak da taraflar arasında çok daha geniş, bölgesel ve küresel bir anlaşmaya dair bir planı var.

 

Bölgesel düzeyde Trump ilk başta Suudilerin Katar’a karşı girişimlerini destekledi; Katar’ın taleplerinden hiçbirine erişmemesi için Riyad ile ortak duruş sergileme kararı aldı. Kriz sırasında Doha, Tahran ve Moskova’ya yakınlaştı. Bu iki ülke de, bölgede –özellikle de Suriye çatışmasında- terörist nüfuzunu ehlileştirmek üzere Katar ile müzakereleri başlatma ve ticari ilişkiler kurmak üzere bu durumdan derhal yararlandılar. Türkiye ve Katar, pratik olarak bir askeri ittifak kurduklarını açıkladılar ve bu da Çin, Rusya, İran, Türkiye, Suriye, Lübnan, Irak ve Katar’ı içeren yeni bir cephenin kurulmasını sağladı. Bu ülkeler, Suudilerin dayatmalarına ve İsrail’in İran ile bir savaş başlatma çabalarına karşı duruş sergiliyorlar ve bu konuda aynı safta yer alıyorlar.

 

ABD’nin bölgeden çekilmesiyle birlikte, Trump’ın Orta Doğu’da bir çatışma başlatma konusundaki çekimserliği giderek bariz bir hale gelirken, İsrail ve Suudi Arabistan İran’a karşı çaresiz haykırışlarını artırıyorlar; direniş ekseninin kazanımlarının Tahran’ı bölgede müttefikleriyle birlikte egemenlik kurmaya nasıl yönlendirdiğini gözlemliyorlar.

 

Kral Salman’ın Rusya’ya yaptığı ziyaret ve Putin ve Netanyahu arasında gerçekleşen dört toplantı, hangi başkentin bölgeden sorumlu olduğu konusunda bir fikir veriyor. Tüm bunlar, Riyad ve Tel Aviv’i –yani kaos ile terörün kalbini temsil eden iki ülkeyi- birbirinden daha da uzaklaştıran, çığır açan bir değişim oluşturuyor.

 

Suudilerin Katar’ı tecrit etme girişimi büyük bir başarısızlıkla sonuçlandı ve İran’ı bölgedeki gerilimin ana sebebi olarak göstermeye dönük çaba da geri dönüşü olmayan bir noktaya varmış gibi görünüyor. Bunun son örneği de Hariri, Sünniler, Hıristiyanlar ve Şiilerin akrobasisi sonucunda tek bir noktada uzlaşıya varılması oldu: Başbakan ülkesine geri dönmeli. Riyad, bölgede yeni bir iç savaşı körüklemeyi umuyor. İsrail da Hizbullah’a yönelik bir saldırının getireceği kaostan faydalanmak için can atıyor. Tüm bunlar olmayacak; Suud Hanedanlığı ve İsrail başbakanının hayal kırıklığı da hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Washington’dan yeşil ışık almadan ve Sam Dayı’nın Orta Doğu müttefikleri ile birlikte müdahale etme vaadi olmaksızın, İsrailliler ve Suudiler ne İran’a ne de Hizbullah’a saldırmak için ellerinde araç ve güç olmadığının farkındalar.

 

Trump tehlikeli bir oyun oynuyor; ancak görünen o ki uluslararası sahnedeki diğer devletle bir ölçüde koordinasyon içerisinde. Buradaki ana unsur; Washington açısından bölgede herhangi bir çatışmanın aktif parçası olmasının veya olayların gidişatını anlamlı bir şekilde değiştirmesinin imkansızlığı. “Tarihin Sonu” yıllar önce son buldu. ABD’nin etkisi düşüşte. Xi Jinping ve Putin, bölgenin geleceğiyle yakından ilgileniyorlar. Son aylarda Rus ve İran orduları, Çin’in bölgedeki ekonomik etkisiyle birlikte, yıllardır süren savaş, ölüm ve kaos ortamının yerini barış, refah ve zenginlikle değiştirmek üzere kolektif bir niyet sergilediler.

 

MBS ve Netanyahu, kaçınılmaz olarak İran’ı bölgede hegemon kılacak olan bu yeni ortamla başa çıkmak konusunda zorlu bir dönemden geçiyorlar. İsrail ve Suudi Arabistan için zaman daralıyor ve her iki ülkenin de önünde devasa iç sorunlar var ve Amerikalı müttefiklerinin tam müdahalesi olmaksızın bölgedeki olayların gidişatını değiştiremiyorlar.

 

Çok-kutuplu dünyanın yeni gidişatı, Trump’ın “Amerika Önce Gelir” politikasıyla birlikte düşünüldüğünde, ellerindeki tüm kozları, bölgede ABD’nin ekonomik ve askeri üstünlüğünün devam etmesine bağlayan ülkeleri en sert şekilde vurmuşa benziyor. Katar, Lübnan ve Türkiye gibi diğer ülkeler, yaşanan tarihsel değişimi anlamaya başladılar ve yavaş yavaş çark ediyorlar; ülkeler arasında karşılıklı olarak yararlı bir işbirliğine daha elverişli olan çok-kutuplu bir dünya düzeninin faydalarını bu süreçte anlıyorlar. Suudi Arabistan ve İsrail İran’a karşı savaşa daha fazla ağırlık verdikleri sürece, kendilerini daha fazla tecrit edecekler. Böylelikle, varlıklarını yok oluşun eşine doğru iletecekler.

 

Genel

Mattis: Ulusal Savunma Stratejisi İçin Zamanımız Oldukça Uygun

american_empire2

Jim Garamone 

 

Büyük güçler arasındaki rekabetin geri döndüğünü vurgularken, günümüz dünyasını kasıp kavuran diğer tehditleri de ele alan Yeni Ulusal Savunma Stratejisi, günümüz için oldukça uygun, diyor ABD Savunma Bakanı James N. Mattis.

 

Bakan, Paul H. Nitze İleri Uluslararası Araştırmalar Okulu’nda stratejiyi tanıttı ve bunun sadece bir savunma stratejisi değil bir Amerikan stratejisi olduğunu belirtti. Bu okul, merkezi Washington’da bulunan Johns Hopkins Üniversitesi’nin bir parçası.

 

On yıldır ilk yeni strateji olan bu strateji, Aralık ayında Başkan Donald J. Trump’ın açıkladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi’ni temel alıyor.

 

Yeni Strateji “Stratejik Amaçlı bir Çağı” Değerlendiriyor

 

“Bugün Amerikan ordusu stratejik amaçlı bir çağı değerlendiriyor ve değişen dünyanın gerçekleri karşısında teyakkuzda olup değerlerimizi ve bizimle aynı safta yer alan ülkeleri koruma ihtiyacı karşısında dikkatliyiz,” diyor Bakan. “Amerikan ordusu bizim yaşam biçimimizi koruyor ve aynı zamanda fikirler dünyasını da koruyor. Bu sadece coğrafyayı korumakla ilgili bir şey değil. Bu, tüm alanlardaki çabalarımızı yönlendirecek bir savunma stratejisi.”

 

Son stratejiden beri tehditler değişti. Rusya ve Çin kaynaklı zorlukların su yüzüne çıkmasıyla birlikte küresel düzeyde artan bir kırılganlık ve belirsizlik ortamı doğuyor. Savunma Bakanı şöyle söylüyor: “Her ne kadar teröristlere karşı kampanyamızı sürdürmeye devam edecek olsak da ve bugün bu kampanyayı yürütsek de, ABD’nin ulusal güvenliğinin odak noktası artık terörizm değil büyük güçlerin rekabetidir.”

 

Strateji, Amerikan halkına “yaşam biçimini korumak, müttefikleriyle aynı safta yer almak ve bugün faydalandıkları özgürlükleri bir sonraki nesle eksiksiz şekilde aktarma sorumluluğunu üstlenmek” zorunda olan ordunun imkanlarını sunacağız.

 

Strateji, ABD ordusunun rekabetçi alanını genişletiyor; savaşa yönelik hazırlık halini önceliklendiriyor; önemli değişimlere yönelik net bir yön çiziyor ve stratejik olarak rekabet edebilmek için daha ölümcül bir güç inşa ediyor.

 

Zorlu Tercihler

 

Stratejiyi oluştururken, yetkililerin zorlu tercihlerde bulunması gerekiyordu. Mattis şöyle açıklıyor: “Ve bu zorlu tercihleri, Amerika’nın bekasını sürdürebildiği şeklindeki temel bir ön-kabulden yola çıkarak yaptık.”

 

“Çin ve Rusya gibi birbirlerinden oldukça farklı revizyonist güçlerden gelen, artan sayıdaki tehditle karşı karşıyayız. Bu ülkeler, otoriter modelleriyle tutarlı bir dünya yaratmak, diğer ulusların ekonomik, diplomatik ve güvenlik kararları üzerinde veto güçlerini uygulamak istiyorlar.”

 

Kuzey Kore ve İran gibi haydut rejimlerden gelen tehdit devam ediyor. Ve IŞİD’in fiziksel hilafeti artık olmasa da, grup – ve diğer aşırılık yanlısı örgütler- çevrelerine öfke saçmaya devam ediyorlar.

 

“Bu değişim döneminde ordumuz güçlü kalacak; ancak rekabetçi avantaj savaşın her bir alanında ortadan kayboluyor: havada, karada, denizde, uzayda, siber uzayda. Ve erimeye de devam ediyor,” diyor Bakan.

 

“Diplomasi Başarısız Olursa Ordumuz Kazanacak”

 

On altı yıl savaş, hızlı teknolojik değişim, savunma harcamalarına getirilen sınırlamalar ve görünüşte süreklilik arz eden kararlar, “aşırı genişlemiş ve yeterince kaynak bulamayan bir ordu yarattı”, diyen Bakan ekliyor: “Ordumuzun rolü, barışı korumak, barışı bir yıl daha, bir ay daha, bir hafta daha, bir gün daha sürdürmek; diplomatlarımızın sorunları çözmek üzere çalışmalarını sağlamak ve müttefiklerimizin bize güvenlerini boşa çıkarmamaktır. Bu güven, eğer diplomasi başarısız olursa ordumuzun kazanacağına olan güvenle güçlenmektedir.”

 

Mattis, Amerikan ordusunun üstünlüğünün önceden belirlenmiş bir kader olmadığını söylüyor: “Eğer ulusumuz bizi ve savunduğumuz şeyleri koruma yeteneğini devam ettirecekse, çok daha ölümcül bir güç sergilememiz gerekiyor. Savunma stratejisinin üç temel çaba noktası; rekabetçi askeri avantajımızı geri kazanmamızı sağlayacak.”

 

Strateji, Bakanlığın çok daha ölümcül bir ortak güç inşa etmesini taahhüt ediyor. Eski ittifakların güçlendirilmesi, yenilerinin inşa edilmesi çağrısında bulunuyor. Bakan şöyle söylüyor: “Aynı zamanda Bakanlığımızın performans ve finansman gücü açısından iş yapma pratiklerini reforma tabi tutacağız.”

 

Bir düşman, algılanan herhangi bir zayıflığa saldıracaktır, diyor Mattis. Dolayısıyla Amerikan ordusunun geniş bir çatışma spektrumunda savaşabilmesi gerekiyor. “Yani; güçlerimizin boyutu ve içeriği önemlidir. Ulusumuz, çatışmaları caydırmak üzere yeterli ve mahir güçleri sahaya indirmelidir. Ve eğer caydırıcılığımız başarısız olursa, kazanmalıyız.”

 

Mattis ekliyor: “Amerika’nın demokrasi deneyimini tehdit edecek olanlar şunu bilmelidir: Eğer bize meydan okursanız bu sizin en uzun ve en kötü gününüz olur. Diplomatlarımızla birlikte çalışın: Savunma Bakanlığımız’la savaşmak istemezsiniz.”

 

Bakan’ın söylediğine göre, ittifaklar Amerika’nın başarısında anahtar öneme sahiptir. “Geçmişte birçok kez savaştım ve hiçbir zaman tamamen Amerikalı bir oluşum içerisinde değildim. Her zaman yabancı birliklerle savaştım.”

 

Amerikan ordusu, Mattis’e göre, müttefiklerle birlikte savaşmak üzere tasarlanmalı, eğitilmeli ve bu yönde hazırlıklı olmalı. “Tarih, müttefikleri olan ulusların geliştiğini göstermektedir. Güvenlik ve refaha yönelik bu yaklaşım, ABD’nin barışı sürdürme ve savaşları kazanmasına yardımcı olmuştur. Eşit sorumluluklar yüklenen müttefiklerle birlikte, onların yanında ve onların aracılığıyla çalışmak, gücümüzü çok daha fazla artırmamızı sağlamaktadır.”

 

Savunma Bakanlığı’nın İş Uygulamalarının Reforma Tabi Tutulması

 

Mattis’e göre, üçüncü çaba noktası, ABD’nin rekabetçi gücünün kurulması olacaktır: Bakanlığın iş uygulamalarının reforma tabi tutulması.

 

“Bize tahsis edilen vergi dolarlarını denetimli şekilde kullanacağız; yani sonuçlar ve hesap verebilirlik önemlidir. Bakanlık, performans ve finansman gücü kültürüne geçecek. Başarı, yeni bir teknolojiyi ilk olarak geliştiren ülkeye değil, onu daha iyi entegre eden ve mücadele biçimine daha hızlı şekilde adapte eden ülkeye aittir.”

 

Savunma Bakan yardımcısı Patricl M. Shanahan ise daha şimdiden bu çabalara öncülük ediyor. Operasyonların ölçeğini bu şekilde artırmayı, birlikleri teçhizatlandırmak üzere daha iyi anlaşmalara varmayı ve sistemleri modernleştirmeyi umuyor.

 

Bu strateji, eğer kaynaklar kullanılmazsa hiçbir anlama gelmez, diyen Mattis ekliyor: “Hiçbir strateji yeterli finansman ve Amerika’yı modern çağda savunmak için gereken istikrarlı, öngörülebilir bütçeler olmaksızın ayakta kalamaz. Ordumuzu modernize edemezsek, son yürüttüğü savaşı kazanan ancak yarının güvenliği açısından anlamlı olmayan bir güçle baş başa kalırız.”

 

Süregiden Azim, Askeri Hazırlık Haline Zarar Verebilir

 

Mattis ekliyor: “Şu noktayı netleştirmeme izin verin. Ordumuzda son 16 yıl çok zorlu geçmiş olabilir. Ancak hiçbir düşman ABD ordusunun hazırlık haline Bütçe Kontrolü Yasası’nın savunma harcamalarına getirdiği kısıtlamaların yarattığı toplam etki kadar zarar vermemiştir. Bu durum, son on yılın dokuzunda, süregiden bir kararlılık hali çerçevesinde vergi mükelleflerinin değerli paralarını boş yere harcamamıza yol açmıştır.”

 

Ordu, artık uygun olmayan ve hedefle uyumsuz kaynaklarla misyonunu tamamlamak üzere durdurak bilmeden çalışmayı sürdürüyor; çünkü bunun basit bir sebebi var: Kongre, normal düzeni devam ettiremiyor, diye düşünüyor Mattis.

 

“İyi bir performans sergilemiş olmamız, harika ve sadık birliklerimizin yararınadır; ancak sadakat iki yönlü bir yol olmalıdır,” diyen Mattis ekliyor: “Ordumuzun harika kadınları ve erkeklerinin, tehlikede olsalar bile, hizmetlerinde sadık olmalarını bekliyoruz. Amerikan halkına borçlarını canlarıyla ödemeye hazırlıklı olan insanlara sadık olmayı sürdürmeliyiz.”

 

Anayasa’ya göre, ordu ve donanmayı göreve çağırma yetkisi Kongre’ye aittir, diyor Mattis.

 

“Bununla birlikte, bu sabah haberleri izlerken, hükümetin kepenk kapattığına tanıklık ediyoruz. Bu, bizi elden ayaktan düşüren, süregiden bir kararlılık halidir. Kongre’nin bütçe kararlarında yeniden sürücü koltuğuna geçmesi gerekiyor; Bütçe Kontrolü Yasaları’nın otomatik ve rasgele kesintilerini seyirci koltuğunda izlemesi değil. Bir bütçeye ihtiyacımız var ve eğer ordumuzun üstünlüğünü devam ettireceksek, bütçe öngörülebilir olmalı.”

 

 

Genel

ABD / Suudi / İsrail İttifakı Bölgede Daha Büyük bir Çalkantı Yaratır mı?

suud-2

Başarısızlıklar, ittifakın yakasını bırakmıyor. ABD ve İsrail’in Orta Doğu haritasını yeniden çizmeye yönelik olarak uzun zamandır izledikleri planlar, bu hedefe şu ana kadar erişemedi.

 

Kuzey Afrika’da Libya, yönetilemez bir şiddet kazanı olmayı sürdürüyor. İran’a yakın Şiiler Irak’ı yönetiyor ve Saddam Hüseyin dönemindeki Sünnilere benzemiyorlar.

 

ABD, NATO, Suud ve İsrail’in Suriye’deki savaşı başarısızlığa uğradı – bu, emperyalist ittifak için büyük bir mağlubiyettir.

 

ABD’nin Yemen’de tertiplediği Suudi savaşının tek katkısı, dünyanın en büyük insancıl felaketi doğurmasıdır – başka hiçbir şey değil. Huthi savaşçılar güçlü olmayı sürdürüyor ve ülkelerine yönelik iki buçuk yıldır süren saldırganlığın ardından halen dayanıklı durumdalar.

 

Katar, ülkeye yönelik Suudi öncülüğündeki ambargoyu engelledi. ABD, İsrail ve Suudilerin Orta Doğu’yu yeniden şekillendirmeye yönelik girişimi, sürekli başarısızlığa uğrasa da, halen devam ediyor.

 

Peki bundan sonra ne olur? Arap Ligi dışişleri bakanları Kahire’de bir araya geliyorlar. Riyad tarafından düzenlenen bu oturumun amacı, Hizbullah, İran ve Huthilere meydan okumak üzere destek toplamak ve daha büyük bir bölgesel savaş ve çalkantı yaratma girişiminde bulunmaktır.

 

“İran’ın saldırganlığı karşısında elimiz kolumuz bağlı şekilde durmayacağız,” diyen Suudi dışişleri bakanı Abel al-Jubel adeta gürledi ve sözlerine şu şekilde devam etti:  “İran bölgede ajanlar yarattı; örneğin Huthiler ve Hizbullah milisleri. Ve tüm uluslararası ilkeleri tamamen hiçe saydı.” – Bu sözler de gerçekliğin mutlak bir şekilde saptırılmasıdır.

 

Mısır dışişleri bakanı / Arap Ligi genel sekreteri Aboul Gheit, İsrail / ABD / Suudi kuklası gibi konuşuyor ve şöyle söylüyor: “İran’ın tehditleri tüm sınırları aştı ve bölgeyi uçurumun kenarına doğru itiyor.”

 

Pazar günkü görüşmelerin ardından, Arap Ligi’nin yaptığı açıklamada şu söylendi: “Bu görüşmelerin amacı şu anda İran’a savaş açmak değil.” Ve uyarıda bulunuldu: “Suudi Arabistan’ın herhangi bir dış tehditle karşılaşmamasına rağmen topraklarını koruma hakkı var.”

 

İran Dışişleri Bakanı Muhammed Javad Zarif, Pazar günü Tahran’dan şöyle bir tweet paylaştı: “Suriye’de vardığımız ateşkes temelinde Türk ve Rus muadillerimle çalışıyor ve Suriyeliler arasında kapsayıcı bir diyalog için hazırlık yapıyoruz.”

 

“İşin gülünç yanı, Suudi Arabistan Krallığı İran’ı istikrar bozmakla suçlarken, aslında kendisi teröristleri besliyor; Yemen’e savaş açıyor; Katar’ı abluka altında tutuyor ve Lübnan’da krizin tohumlarını atıyor.”

 

İsrail ordusunun istihbarat-bağlantılı web analiz portalı DEBKAfile (DF), Londra’nın medya raporlarını tartıştı; Suudi kral Salman’ın günler içerisinde, hatta belki de bu hafta veliaht prens Muhammed bin Salman’ı yerine atama niyetinde olduğunu ileri sürdü.

 

DF, Londra’da çıkan Daily Mail’den alıntı yaptı ve yeni monarşi bir kez iktidara geldiğinde İsrail’in Hizbullah’ı ezme yönündeki askeri desteğini alma umuduyla Lübnan’da bir yangını başlatma niyetinde olduğunu söyledi; eğer razı olurlarsa İsrail’e milyarlarca dolar vaat etti.

 

İsmini vermek istemeyen bir kaynağa göre, krallık İsrail’in yardımı olmaksızın Hizbullah’la mücadele edemez. Washington’un buna razı olması gerekecek. İsrail, ABD’nin izni ve doğrudan veya dolaylı müdahilliği olmaksızın İran veya Lübnan’a saldıramayacak – bu da Rusya’yı içermesi muhtemel büyük bir risk olup, ABD’nin desteklediği teröristlere karşı Suriye’deki saldırısında olduğu gibi Tahran’a yardımcı olur.

 

İsrail’in nükleer silahlarının (bu zamana dek hiç kullanılmadı) aksine, İran muhtemelen İsrail ve Riyad’ın toplamından askeri olarak daha güçlüdür. Eğer Washington onların ittifakına dahil olursa, başka bir mesele gündeme geliyor; Rusya’nın müdahilliği riske giriyor ve bu durum muhtemelen daha büyük çaplı bir bölgesel çatışmayı da küresel savaşa dönüştürebilir.

 

Daily Mail’a göre, Suudi veliaht prens Salman ve Netanyahu, İran’ı bölgenin en büyük tehdidi olarak görüyorlar – oysa İslam Cumhuriyeti hiçbir tehdit doğurmuyor.

 

Riyad ve Tel Aviv, Şiilerin güdümündeki, egemen bağımsız rakiplerinin ortadan kalkmasını istiyor. Ancak, DF’ye göre, strateji konusunda hemfikir değiller:

 

“İsrail ve Suudi liderler ile askeri şefler, gerçek olmayan uydurma bir İran tehdidi konusunda hemfikir olsalar bile, Suudilerin milyarlarca doları, “İsrail’in ordusunu kendi doğrudan ulusal çıkarı haricinde bir savaşa göndermek üzere ikna etmeye yetmeyecek.”

 

Daily Mail’e demeç veren ancak isminin kullanılmasını istemeyen bir kaynak şöyle söyledi:

 

“MBS (Suudi veliaht prens), İran ve Hizbullah’ı vurması gerektiği konusunda ikna olmuş durumda. Kraliyet ailesinin yaşlılarının önerilerinin aksine, kendisinin bir sonraki hedefi orası. Kuveyt hükümdarının da ona “öfkeli boğa” lakabını takması da bu yüzden.

 

MBS’nin planı, ateşi Lübnan’da başlatmak yönünde. Ancak, İsrail’in askeri desteğine de güvenmek istiyor. Daha şimdiden eğer razı olurlarsa İsrail’den milyarlarca doları doğrudan mali yardım olarak alma vaadinde bulundu. MBS İsrail olmazsa Lübnan’da Hizbullah’la başa çıkamaz. B Planı, Suriye’de Hizbullah’la savaşmak yönünde.”

 

AIPAC da olan bitene müdahil durumda. Amacı ise muhtemelen Trump yönetiminin İran ve Hizbullah’a yönelik savaşa destek vermesini güvence altına almak. Bu müdahilliğini ise şu sözlerle belirtiyor:

 

“Hizbullah 30 yıldan uzun zamandır İran İslam Devrim Muhafızlarının fiili solu oldu. Lübnan’daki eşsiz askeri ve siyasi nüfuzu ona şu noktalarda yardımcı oluyor: (1) İran’ın devrim hedeflerini kolaylaştırmak; (2) İran’ın İsrail ve ABD karşıtı ideolojilerinin yayılmasını teşvik etmek; ve (3) Lübnan hükümetinin Lübnan-Suriye sınırından İran silahlarının transferini durdurabilmesini sağlamak.  Ayrıca, doğrudan İsrail’i tehdit ediyor; Suriye’de acımasız Esad rejimine destek oluyor ve Lübnan’ın egemenliğini tehlikeye atıyor.”

 

İran ve Hizbullah kimseyi tehdit etmezken; Washington, İsrail ve Suudi Arabistan bölgesel ve küresel çapta bir savaşı tehdit ediyor. Washington, AIPAC, İsrail ve Riyad’ın İran ve Hizbullah’a karşı düşmanca söylemi, daha büyük bir bölgesel çatışmanın başlangıcı olabilir.

 

Genel

Uydular, Afganistan’ın kayıp imparatorluklarını gün ışığına çıkarıyor

1

 

Arkeologlara göre; Afganistan saha çalışması yapmak için kapsam dışı; keza Taliban güçleri geniş bir coğrafyada Kabil hükümetiyle mücadele ediyor ve başkentte güvenlik tesis edilebilmiş değil. Bununla birlikte, ABD’li ve Afgan araştırmacılar, biri olarak bin yılı aşkın süre Doğu ile Batı’yı birbirine bağlayan önemli dört yol ağızlarından biri olan ülkede daha önce ortaya çıkarılmamış binlerce antik saha keşfediyorlar. Yapılan keşifler, araştırmacıların uzun zaman önce ortadan yok olmuş imparatorluklara dair görüşlerini genişletme vaadi sunarken, bir yandan da savaşlarla yıpranmış olan ulusa kültürel mirasını korumak üzere umutsuzca ihtiyaç duyduğu bir şans sunuyor.

 

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın finanse ettiği bir işbirliği projesi çerçevesinde, arkeologlar, ticari uydu verilerini, ABD’nin casus uyduları ve askeri dron görüntüleri eşliğinde analiz ediyorlar ve araştırmacıların ziyaret etmesinin çok tehlikeli olduğu uzak alanlara dair net ve ayrıntılı bir görüntü sunuyorlar. Burada geçtiğimiz ay Amerikan Doğu Araştırmaları Okulları’nın gerçekleştirdiği bir toplantıda, ekip üyeleri, Afganistan’da yayımlanan arkeolojik bulguların sayısının üç katından fazlaya, 4500’ün üzerine çıktığını belirttiler. Keşifler; kervansaraylardan, gezginlere yönelik olarak ve inşaatları İ.Ö. 19.yüzyıla dek uzanan devasa komplekslere, dışarıdan görünür olmayan eski kanal ağlarına dek uzanıyor. Öte yandan, seksenlik arkeologlar, emeklilik rehavetini bir yana bırakıp tarihi alanların envanterine on yıllar öncesine dayanan saha çalışmalarından gelen bilgileri ekliyorlar.

 

“Görece olarak az bilinen bir bölgeyi etkin ve güvenli bir şekilde araştırma yeteneği son derece heyecan verici”, diyor Avustralya, Melbourne’daki La Trobe Üniversitesi’nden David Thomas isimli bir arkeolog. Kendisi, Afganistan’da uzaktan algılama çalışması yaptı, ancak haritalandırma ekibinin bir üyesi değil. “On binlerce arkeolojik sitenin keşfedilmesini bekliyorum. Bu siteler ancak kayıt altına alındıkları zaman incelenip korunabilirler.”

 

Afghan Heritage Mapping Partnership’ın (Afgan Miras Haritalandırma Ortaklığı) fikir babası, Illinois’deki Chicago Üniversitesi’nden arkeolog Gil Stein idi. 2014 yılında kendisi ve diğer kültürel miras uzmanları, Afgan cumhurbaşkanı Muhammed Ashraf Ghani ile buluştular. Ghani, Kolombiya Üniversitesi’nden antropoloji alanında doktora derecesine sahip olup, Dünya Bankası’nda baş antropolog olarak görev almıştı. Ghani, ülkenin geçmişine dair kalıntıların haritalandırılması için ayrıntılı bir çaba içerisine girilmesi çağrısında bulundu. Stein’ın anımsadığına göre, “Kültürel mirasın ekonomik kalkınmanın anahtarı olduğunu ve böylesine bölünmüş bir ülkede güçlü bir ulusal kimlik için kritik önem taşıdığını söylemişti.”

 

Bir sonraki yıl ABD Dışişleri Bakanlığı, Stein’ın ekibine 2 milyon dolarlık bir hibe verdi ve ABD hükümetine ait olan ve halkın erişimine açık görüntülere kıyasla çok daha net olan görüntüleme hizmetlerine erişim imkanı sundu.

 

Ekibin son bulguları arasında; 16.yüzyıl sonu ve 17.yüzyıl başlarından kalma, yaklaşık 20 kilometrede bir rastlanan 119 adet kervansaray yer alıyor. Bunlar, geniş bir kervanın yaklaşık bir günlük seyahat güzergahı üzerinde konumlanmış olup Afganistan’ın “kuş uçmaz kervan geçmez” güney çöllerinde bulunuyor. Devasa kerpiç binalar, yaklaşık yüzlerce insanı ve binlerce deveyi barındırmaktaydı. Kudretli Safevi İmparatorluğu’nun başkentini İsfahan’ı (günümüzün İran’ı) o dönemde Hint alt kıtasına egemen olan Babür İmparatorluğu’na bağlayan yolların güzergahı üzerindeydi.

 

Emily Boak isimli bir UChicago mirası analistinin aktardığına göre, kervanlarda Hindistan’dan devasa miktarlarda ipek, değerli nesne, baharat ve ahşap, Çin’den porselen ve kuru balık gibi daha az ilginç yükler taşınmaktaydı.

 

Boak’ın söylediğine göre, kervansaray inşaatlarındaki intizam, malların güvenli ve istikrarlı bir şekilde gelmesini sağlamaya dönük iddialı ve merkezden teşkil edilen bir çabanın söz konusu olduğunu gösteriyor. Bu durum, o dönemde –Türkiye’den Pakistan’a dek uzanan ve Şii İslam’ı 17.yüzyılın resmi dini haline getirmiş olan- Safevi İmparatorluğu’nun çöküşte olduğuna dair önceki fikirlerle de ters düşüyor.

 

Sar-O-Tar isimli çevresi surlarla kaplı bir kente dair bir uygu görüntüsü. Kent, M.S. ilk yüzyıllarda inşa edilmiştir ve şimdi de kumların altından yeniden ortaya çıkarılmaktadır.

 

“Bir zamanlar Portekizlilerin Hint Okyanusu’na girdiğine –böylelikle deniz yollarını 16.yüzyılda Avrupa’ya açtığına dair uzun zamandır kabul görmüş bir fikir vardır. Kimse Orta Asya’dan geçmekle uğraşmıyordu”, demişti UChicago’dan proje yöneticisi Kathryn Franklin. “Ancak bu durum, Safevilerin bir yüzyıl sonraki devasa altyapısı yatırımını gösteriyor.”

 

Kuzeyde, Özbekistan’la sınırdaş Balkh Oasis dolaylarında, UChicago’dan Anthonu Lauricella ve şu anda Pennslyvania Üniversitesi’ndeki Emily Hammer, aşırı yüksek çözünürlüklü uydu ve hava görüntülerini incelediler. Söz konusu görüntüler, topoğrafyada 10 santim kadar küçük ve 50 santim kadar yükseklikteki ani değişimleri fark edebiliyor. ABD Ordusu Mühendisler Birliği’nden elde edilen bu görüntüler, bin yılı aşkın süre içerisinde inşa edilmiş yüzlerce yerleşimi ortaya çıkardı. Balkhab Nehri, MS ilk yüzyıllarda yönünü değiştirmiş ve Orta Çağ’a kadar bu böyle devam etmişti. İnsanlar da, nehrin bu kurak güzergahını takip etmişlerdi. On yıllar önce, Sovyet arkeologlar, burada 77 büyük yerleşimi tespit ettiler; ancak UChicago grubu, 100’ü aşkın antik köy, kasaba veya kent saydı. Bu da, alanın düşünüldüğünden çok daha geniş bir süre zarfında çok daha yoğun bir nüfusa sahip olduğunu gösteriyor. Veriler, arkeologların Avrupa’yı Çin’e bağlayan İpek Yolu’nun merkezi konumunu belirlemelerine de yardımcı olacaktır. Bir dizi eski bölgeyi nehrin zaman içerisindeki hareketiyle eşleştirmek suretiyle, yerleşimlerin tarihini belirlemeye başlamaları bile artık mümkün.

 

Eski ve daha önce yayımlanmamış saha çalışmaları da bu süreci zenginleştiriyor. 1970’li yıllarda başlarında Washington DC’deki Smithsonian Kurumu’ndan antropolog William Trousdale’in bulunduğu Afgan ve ABD’lilerden oluşan bir ekip, Sistan ve Helmand bölgelerinde 40.000 kilometrekarelik bir alanı incelediler. Ancak, 1979 yılındaki Sovyet işgali, çalışmalarını kesintiye yğrattı. Araştırmacıların ileri yaşta olmaları sebebiyle, Trousdale (şu anda 87 yaşında) 15.000 fotoğrafı ve kendi garajında on yıllardır depoladığı onlarca saha notunu analiz edip yayımlamaya yönelik bir çalışmayı denetliyor. “Bir insanın yarı ömrü kadar süre önce başlayan bir projeyi tamamlamaya çalışıyoruz”, demişti Smithsonian’dan ekip üyesi Mitch Allen.

 

Yerini tam olarak belirledikleri 200 alanın çoğu, Parthialı İmparatorluğu sırasında inşa edildi ve M.S. ilk yüzyıllarda Roma ile aynı dönemde gelişti. Özellikleri arasında; yaklaşık bin yıl boyunca alınan mahsulü güçlendiren yaygın bir kanal sistemi de bulunuyor. Ve sadece bir vadide ekip tarafından bir dizi dini bina bulundu. Bunlar arasında Budistlere ait anıtlar, Zerdüştlere ait ateş tapınakları ve üzerinde taş levhalara yazılmış hem Yunan hem de Aram karakterli yazılar bulunan Helenistik ibadethaneler yer alıyordu. Bulgular; ağırlıklı olarak Zerdüş Parthialı olan halkın, bir dizi geleneğe hoşgörüyle yaklaştıklarını gösteriyor.

 

Antik sahaların kataloglandırılması için arkeologlar uzaktan duyarlı görüntülerden – örneğin Balkh kenti dolaylarından- veriler ve Sistan ve Helmand alanlarında on yıllardır süren saha çalışmalarından bilgi toplamaktadır.

 

 

Bunun gibi tarihi alanların imhasını önlemek veya en azından sınırlandırmak için Stein, Kabil’deki Afgan Arkeoloji Enstitüsü ve Kabil Politeknik Üniversitesi için bir coğrafi bilgilendirme sistemi hazırlanma sürecini izlemektedir. Böylelikle, gelecekteki kalkınma yönlendirilecek ve diğer orta Asya ulusları için bir model sunulacaktır. Enstitü direktörü Noor Agha Noori, “Kültürel miras yönetimine yönelik bu teknoloji oldukça önemlidir” demiştir.

 

Taliban, geçmişte Afganistan’ın kültürel mirasına örneğin 2001 yılında yüce Bamiyan Buddha’larını paramparça ederek ve Kabil’deki Ulusal Müze’deki tarihi eserleri imha ederek büyük zarar verdi. UChicago’nun çabasında ortaya çıkan sürprizlerden biri; bugün antik sitelerin yok edilmesinin, Taliban’ın kontrolündeki topraklar dışında çok daha kötü durumda olduğudur. Yeni tehdit; madenlerden karayollarına ve eski usul yağmalamaya dek “kalkınma” hamlesidir. Noori, haritalandırma projesi sayesinde arkeologlara, daha barışçıl ve müreffeh bir gelecek yaratma mücadelesi veren Afganistan’ın geçmişini korumada bir rol verilecek olmasını umut ediyor.

 

Genel

Rusya’nın Penceresinden Dünya Nasıl Gözüküyor?

17

Sergey Karaganov *

 

Gelecekte, Çin’in yatırım ve kaynak sağlayacağı, Rusya’nın da güvenlik ve jeopolitik istikrara katkı vereceği Orta Asya’da bir eş başkanlık ortaya çıkabilir.

 

Küresel eğilimlerle işe başlayayım. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ortaya çıkan dönem artık sona erdi. Bu dönem, görece olarak düzenli ve istikrarlı bir çatışma sistemiyle niteleniyor. Aslında, Soğuk Savaş’ın sona ermesi, yeni bir düzenin ortaya çıkması anlamına gelmedi. Başlıca güç merkezlerinin ağırlıklı olarak işbirliği temelli ilişkiler kuracağına dair bir umut vardı. Ancak, tek kutuplu bir dünya kurma yönünde bir girişimde bulunuldu ve bu girişim başarısızlığa uğradı. Nereden bakarsak bakalım, dünya, herkesin herkese karşı bir mücadelesi olmasa da, çalkantılar ve azılı bir rekabetten oluşan bir dalgayla silip süpürülüyor. Gücün hızla yeniden dağıtıldığına tanıklık ediyoruz. Yirminci yüzyılın ikinci yarısının kuralları artık işlemiyor: egemenlik ve toprak bütünlüğüne dair mutlak saygı, diğer ülkelerin iç işlerine müdahil olmama (en azından açıkça) ve en azından büyük güçlerin güvenliği ve çıkarlarına saygı. Bu ilkelerin tümünü “tek kutuplu dünyanın” ideologları ortadan kaldırma çabası içerisine girdi. Bununla birlikte, onların yerine geçecek bir şey de üretilmedi. Eski ilkeleri yeni gerçekliğe adapte etme girişimleri de başarısızlığa uğradı.

 

Yeni makro eğilimler, görece olarak bu kaos içinden kendilerine yol yapıyorlar ve bu da yeni bir dünyanın çerçevesini şekillendirebilir. Açıkçası, genel kanının aksine iki kutupluluk daha önce hiç yaşanmadı. Veya daha ziyade, sadece 1940’ların sonu ve 1950’li yıllarda, Sovyet liderliğinin hataları ve objektif koşullar, Çin ile bir çatışmayla sonuçlandığında iki kutupluluk söz konusuydu. Henry Kissinger ve Richard Nixon’ın 1970’li yılların başında sergiledikleri kurnaz diplomasi sayesinde, ilişkilerde fiili bir üç kutuplu sistem ortaya çıktı. Masraflı ve güvenilir olmayan müttefiklerden oluşan bir grupla birlikte Sovyetler Birliği’nin ABD ve Batı ile birlikte dünya çapında ve doğuda da Çin ile bir mücadele vermesi gerekti. Sovyetler Birliği’nin nahoş bir jeostratejik konumu vardı.

 

Halihazırda, dünya ekonomisi ve siyasetinde iki merkez şekilleniyor. Tek kutuplu bir dünya kurma umutlarının anlamsızlığını fark eden ABD, Çin’i çevreleme ve etrafında ABD merkezli yeni bir yapılanma kurma politikası benimsedi ve bunu da esas olarak ekonomik ve siyasi araçlarla gerçekleştirdi. İlk adım, bir grup Asya-Pasifik ülkesiyle Trans-Pasifik Ortaklığı kurmaktı. Üyeleri arasında ne ASEAN ülkeleri ne de jeo-ekonomik yönelimi konusunda son bir tercihte bulunması gereken Güney Kore vardı. Ve elbette Çin bu süreçte Pekin’in nüfuzunu sınırlandırmaya yönelik bir stratejiyle uyumlu olarak dışarıda kalıyor. Eş zamanlı olarak, ABD, kendi zayıflıklarından korkan Avrupalı müttefiklerin bazılarıyla birlikte, Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı üzerinde çalışıyor. Avrupa’daki açmazı kaldığı yerden devam ettirmek ve hatta kıta Avrupası’nın Rusya ve Çin ile yakınlaşmasını önlemek üzere alt-kıtadaki sistemik askeri-siyasi çatışmayı yenilemek için çok şey yapıldı.

 

Hem TPP hem de TTIP’in geleceği henüz net değil. Sadece kısmen başarılı olabilirler veya başarısızlığa da sürüklenebilirler. Ancak, ortada bariz bir eğilim var: 1990’lı yıllardaki görünüşte muhteşem bir zaferin ardından 2000’li yıllarda ciddi biçimde zemin kaybeden “eski” Batı artık pozisyonunu yeniden konsolide etmeye çabalıyor.

 

Aynı zamanda Çin ilk kademe bir süpergüce dönüşüyor ve önümüzdeki on yıl içerisinde bütün bir güç olma anlamında dünyada bir numara haline gelebilir. Öngörülebilir bir gelecekte kişi başına düşen GSYİH anlamında ABD’yi geçmeyecek ve askeri güç anlamında da ABD’yi geride bırakmayacaktır – her ne kadar aralarındaki boşluğu azaltacak olsa da. Bununla birlikte, otoriter siyasi sistem sayesinde Çin, dış politika hedeflerini yerine getirmek üzere çok daha fazla kaynak yönlendirebilir. Çin’in yumuşak gücü, devasa mali yetenekleri ve piyasasıdır ve bunlar rakipleri için bile caziptir. Pekin, ideolojik açıdan yayıldığına dair herhangi bir şüpheyi engellemek için, kendi modelini dünyanın geri kalanına –özellikle de kalkınan dünyaya- izlenecek bir örnek olarak sunmaya başlıyor: “Çin tarzı”. Eş zamanlı olarak, Çin ekonomisi yavaşlıyor, dolayısıyla küresel ekonomik kalkınmayı ciddi anlamda zapt ediyor.

 

Pasifik’te, yani Doğu’da, ABD’den artan bir dirençle karşılaşan Çin, yönünü Batı’ya çevirdi. Pekin, Çin’in güneybatı ve batı bölgelerinin (ve uzun vadede Avrupa’yı içerecek şekilde) ekonomik ve lojistik gelişimi için İpek Yolu Ekonomik Kemeri projesini de içeren “Tek Kemer, Tek Yol” stratejisini önerdi. Bu stratejinin amacı, Çin’in etrafında istikrar ve ekonomik kalkınmadan oluşan bir kemer yaratmak ve bunu yeni piyasalar ve dost güçlerle kaplamak. Rusya, nihayetinde Doğu’ya doğru uzun zamandır beklenen ekonomik ve siyasi yönelimine başladı. Birçok uzman, Rusya ile Çin arasında Orta Asya’da neredeyse kaçınılmaz bir çatışma olacağını öngörmüşlerdi. Ancak, Moskova ve Pekin, potansiyel farklılıklarını işbirliğine yönelik bir potansiyele dönüştürmek suretiyle çatışmayı önleyecek bilgeliğe sahiplerdi. 2015 yılında, İpek Yolu Ekonomik Kemeri projesi ve Avrasya Ekonomik Birliği’ni entegre etmek veya “eşleştirmek” üzere bir anlaşmaya vardılar. Gelecekte, Çin’in yatırım ve kaynak sağlayacağı, Rusya’nın da güvenlik ve jeopolitik istikrara katkı vereceği Orta Asya’da bir eş başkanlık ortaya çıkabilir.

 

2015 yılında Şangay İşbirliği Örgütü, Hindistan ve Pakistan’ı tam üye olarak almaya karar verdi ve şimdilerde İran’ı ve diğer bazı ülkeleri de kabul etme olasılığını gözden geçiriyor. Her ne kadar Şangay İşbirliği Örgütü artık çok aktif olmasa da, yükselen bir Büyük Avrasya veya Büyük Avrasya topluluğunun çekirdeği haline gelme yönünde bir adım daha attı. Çin ve Rusya arasındaki işbirliği bunda merkezi bir rol oynayabilir. ABD’nin teşvik ettiği modelin aksine, Avrasya topluluğu içerisinde bir hegemon olmayacak. Çin ekonomik lider olacak, ancak Rusya, Hindistan ve İran gibi diğer güçlü oyuncular Çin’in nüfuzuna yönelik bir karşıt-denge oluşturabilecek. Objektif olarak bakıldığında, yeni merkez, pozisyonunu konsolide etme arayışı içerisindeki Batı’nın karşısında bir karşıt ağırlık oluşturacak, ancak bu demek değildir ki otomatik olarak iki kutuplu bir çatışma baş gösterecek. İşbirliği ve rekabet, diyalektik olarak bir arada olacak.

 

Avrupa’daki kriz ve etkileri

 

2015 yılında ortaya çıkan bir diğer mega eğilim ise, Avrupa Birliği’nin birçok etmenden kaynaklanan çok-boyutlu kriziydi. Bu aşama, Suriyeli mülteci kriziyle tetiklendi. İvedi sonuçlara ek olarak –sosyal sorunlar ve milliyetçilik ve terörizmin artışı- bu durum yeni koşullar altında AB’nin dış politika modelinin etkisizliğini gösterdi. Birleşik Avrupa, proaktif bir şekilde çalışamıyor ve öngörü yeteneğinden yapısal bir şekilde aciz. Ayrıca, Birleşik Avrupa sadece kendi icat ettiği çerçeve içerisinde çalışabiliyor, ancak bu çerçeve de dış dünyaya uygun değil. Mülteci sorunu, Almanya’nın tartışmasız liderliğinin güçlenmesini gündeme getirdi; keza bu liderlik, Avrupa’da aralıksız süren krizden bir çıkış yolu olarak görüldü. AB’de sadece bir azınlık Almanya’nın mültecilere kapılarını açmasını destekliyor; ancak bu azınlık zoraki ve oldukça alicenap bir grup. Dahası, Alman toplumunun kendisi, bu mülteci akını karşısında Alman hükümetinin istediği kadar vefalı görünmüyor. Şiddet ve terörizm kaynağı olarak, mülteci dalgaları, Avrupa projesinin en büyük ve en popüler başarılarından biri olan Şengen anlaşmasına ciddi darbeler indirdi.

 

Eski Dünya’nın zorlukları karşısında kına yakmaya gerek yok. Üç yüz yıldır Avrupa’daki kalkınma modeli, Rusya’nın modernleşmesinin gerisindeki temel güç. Ancak şimdilerde cazibesini yitiriyor. Avrupa, her zaman dostane olmasa da, müreffeh ve istikrarlı komşu ve ortak konumundan istikrarsızlık olmasa da sorun kaynağı bir konuma geri dönebilir. Zayıflık ve gelecekten duyulan korku, Avrupalı elitleri, ABD ile birlikte Rusya-karşıtı bir platformda birleşmek gibi beyhude çabalara yöneltti. AB’nin artan iç sorunları, onunla tek bir birim olarak yakınlaşmayı tamamen bürokratik açıdan bile daha zorlu hale getiriyor. Avrupa için yeni bir mücadele başlıyor.

 

Herkesin Herkese Karşı Savaşı

 

Herkesin herkese karşı savaşı Orta Doğu’da başlamış olup, on yıllar boyunca küresel siyasette büyük bir mega eğilim olacak. Savaşın ardındaki sebepler ağırlıklı olarak içsel olup, Batı’nın tekrar eden umursamazlığı ve son on yılda bölgenin iç işlerine müdahalesi ile daha da ciddi bir hal aldı. 2015 yılında, Rusya bölgedeki yerel çatışmalardan birine –Suriye’ye- doğrudan müdahale etti, çünkü terörist tehdidi kendisinden mümkün olduğunca uzak tutmak ve hem bölgede hem de dünya genelinde konumunu güçlendirmek istiyordu. Rusya’nın eylemi, statüko gücü ruhuyla oldukça uyumludur ve Rus ve Sovyetlerin yasalara harfiyen uyan geleneğine denk düşer. Yani, Suriye’deki meşru hükümetin davetine bel bağlamaktadır. Ancak, Orta Doğu’da çatışmaların doğurduğu kördüğüm, onlarla birlikte batağa saplanma tehlikesini doğuruyor.

 

Türkiye’nin “sırtından vurması” ilk alarm ziliydi. Ne yazık ki bölgedeki spesifik siyasi kültür ve kalkınma dinamikleri sebebiyle bu tür şeyler yeniden yaşanacak. Dolayısıyla, askeri ve diplomatik başarıların etkisi, gerek tedbir olarak gerekse Orta Doğu’daki sorunların öngörülebilir bir gelecekte çözülemeyeceğinin anlaşılmasıyla birlikte sürekli olarak azaltılmalı.

 

2015 yılında ortaya çıkan mega eğilimlerin en beyhudesi, terörizmin yükselmesiydi. Bir Rus uçağının patlatılması, Paris’teki terör saldırıları, diğer yerlerdeki onlarca saldırı ve Avrupa’ya mülteci akını bir kez daha bu sorunu dünya siyasetinin ön saflarına taşıdı. Daha önceleri miyop politikacılar bu sorunu görmezden geliyordu, ama artık bu mümkün değil. Yaklaşan terörizm dalgası – zenginlere (her ne kadar görece olarak yoksul olsalar da Ruslar da buna dahil) karşı yoksulların isyanı, İslam’ın özelikleri, eşitsizlik ve süregiden demografik sorunlar da cabası (bu konuda Rus demografi uzmanı Anatoly Vishnevsky’nin çalışmalarına bakınız)- önümüzdeki on yılların en önemli özelliği olarak kalacak. Ülkeler arasındaki ve ülkelerin kendi içindeki artan eşitsizlik göz önüne alındığında ve bu durumun göç ile birlikte daha da kötüleştiği düşünüldüğünde, kalkınmış dünyada sağ ve sol radikalizmin bir karşı dalga oluşturması beklenebilir. Toplumlar ve devletler –Avrupa’dakiler dahil- yeni sorunlara adapte olabilmek için zorlu dönüşümlerden geçmek zorunda kalacaklar – daha sıkı polisiye tedbirler alıp özgürlükleri sınırlandıracaklar. Bir diğer olası yanıt ise, ortak uluslararası eylemdir.

 

İlki daha şimdiden gerçekleşiyor; ikincisi ise bu zamana dek yetersiz kaldı. Bu süreçteki etmenler arasında, eski ve yeni kuşkular ve dış müdahale ve içeride çok-kültürlülük yoluyla demokrasinin teşvik edilmesi stratejisinin başarısızlığa uğradığını kabul etme ve bundan dersler çıkarma konusunda çekimserlik yer alıyor. Şu an için olası işbirliği olanakları, “senin teröristin benim özgürlük savaşçımdır” (ve tam tersi) şeklinde tarif edilebilecek bir ilkeyle hareket eden eylemler ve olumsuz propagandayla bastırılıyor. Bununla birlikte, özellikle Suriye’de sınırlı düzeyde de olsa uzlaşıya varılması mümkün gözüküyor.

 

Küreselleşmeye meydan okunuyor

 

Geçtiğimiz sene gündeme gelen bir diğer mega eğilim ise, Batı’nın dayattığı eski tip küreselleşmenin değişmesi ve yerini farklı bir tür yeni küreselleşmenin ve hatta küreselleşmeden çıkışın almasıydı. Dünya Ticaret Örgütü, mutlak bir kördüğüm içerisinde olup, yavaş bir çürümeye doğru ilerliyor. Birçok bölgesel ticaret ve ekonomik anlaşma ve blok, onun yerini alıyor ve TPP ve TTIP bunun en bariz örnekleri. BM’nin onayı olmaksızın Dünya Ticaret Örgütü kurallarının aksine dayatılan uluslararası ekonomik yaptırımlar artık bir istisna değil, bu derginin genel yayın yönetmeni Fyodor Lukyanov’un iddia ettiği gibi “yeni norm” halini aldı. Rusya’ya karşı yaptırımlar, 2015 yılında genişletildi. Ve Rusya’da neredeyse herkes, yaptırımların meşru olmadığını unuttu – sanki bunun kaçınılmaz olduğu herkes tarafından kabul edilmişçesine. Bu kötü örneğin ardından Rusya Türkiye’ye karşı yaptırımlar getirdi. Misilleme –belki de çok daha ciddi boyutlarda olanı- geldi ardından. Ancak yaptırımlar belirsiz alandadır. Ve bir kural olarak, etkisizdirler ve hatta verimsizdirler. IMF, farklı strateji türleri kullandı ve hükümetler-arası devlet borçlarını ödeyemeyen ülkelere para vermemek doğrultusundaki “altın kuralını” bozdu. Ukrayna’nın, Rusya-karşıtı rejimin ömrünü uzatmak için tamamen siyasi gerekçelerle kredi almasına izin verildi.

 

İşler, gerçek ticari savaşa dönüşebilir – özellikle de yasadışı yaptırımlara bakılırsa. Elbette, geçmişte olduğu gibi ticaret savaşlarının gerçek savaşlara ve hatta küresel bir çatışmaya dönüşmeyeceğini görüp kendimizi teskin edebiliriz. İlgili tüm ön koşulların (her şeyden de önce, gücün inanılmaz bir şekilde yeniden dağıtılması) hazır olmasına rağmen küresel bir çatışmanın henüz başlamamış olması, insanlarla değil nükleer cephaneliklerle ve nükleer faktörle alakalı bir durum. Nükleer meselesinin dünya siyasetinde ön saflara gelmesi, 2015 yılında önemli bir başka etmen idi.

 

Bunun birçok sebebi var. Başlıca sebebi ise, belirsizlik ve istikrarsızlık konusunda evrensel düzeyde artan endişe ve hatta korku. Bu belirsizlik ve istikrarsızlık, çağdaş dünyanın büyük mega eğilimleridir. Objektif olarak bakıldığında, dünya, savaş öncesi bir durumda – 1914 yılında geliştirilen ve yedi ila sekiz yıl süren duruma benzer şekilde. 1980’li yılların sonunda neredeyse sarsılmaz gibi görülen ve Soğuk Savaş’ın resmi şekilde son bulmasının ardından ilk yirmi yıl boyunca pek de önem gösterilmeyen stratejik istikrarın zarar görebileceği yönünde profesyonel askeri-siyasi toplulukta endişeler artıyor (Stratejik istikrar, nükleer savaşın risk düzeyinin bir göstergesidir). Yeni bir savaş olasılığına dair görüşmeler artıyor. Rusya ile Batı arasında on yıllardır nükleer çatışma temelli olan anlaşmazlığın hızla tırmanması da nükleer meseleyi gündeme getirdi. Bu çerçevede, Rusya, bu etmenin rolüne uluslararası düzeyde dikkat çekti. Propaganda düzeyinden bakıldığında, söylem bazen çok aşırı noktalara kaçtı, ancak resmi düzeyde aslında oldukça doğruydu.

 

Suriye’deki IŞİD hedeflerine karşı deniz ve havadan konuşlu uzun menzilli kruvazör füzelerin fırlatılması da dünya çapında dikkat çekti. Kuramsal olarak bakıldığında, söz konusu füzeler, nükleer savaş başlıklarını taşıyabiliyor ve Orta Menzilli Nükleer Güç Antlaşması kapsamına girmiyor. Anlaşma müzakere edilirken, bu tür füzeler üzerinde tekeli bulunan ABD, Sovyetler Birliği’nin zayıflığından faydalandı ve antlaşmanın kısıtlamalarına konu olmadığında ısrarcı oldu. Şimdiyse ABD böyle davrandığı için pişman olmalı. Ancak, nükleer meseleye öncelik vermedeki ana rol, Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Rusya’yı şeytanlaştırarak onları nükleer şantaj ve uluslararası antlaşmaları ihlal etmekle suçlayan Batı propagandası tarafından oynandı.

 

ABD, nükleer yeniden silahlanma planları açıkladı. Halihazırda yaşanan histeri benzeri görünüm, endişeyi daha da artırıyor, ancak aynı zamanda gözü kara kararları da caydırıyor – örneğin Yugoslavya ve Irak’ın durumunda olduğu gibi geniş çaplı müdahaleler veya Ukrayna ya da Suriye’de olduğu gibi çatışmaların kızışması. Evrensel düzeyde propagandanın şiddetlenmesine rağmen, tek kutuplu dönemde neredeyse gözden kaybolan mantıksallık ve tedbir, siyaset sahnesine geri dönüyor.

 

Nükleer silahların rolünün kısmen onarılması ve kilit siyasi araçlardan biri olarak askeri gücün geri dönüşü, bu temel makro eğilimi tersine çevirmedi, ama onu gözden düşürdü. Toplumların ve devletlerin ağırlığı ve çıkarlarını koruyup teşvik etme yetenekleri, ekonomik ve teknolojik güçle belirlenmeye devam ediyor ve bu da ağırlıklı olarak insan sermayesinin kalitesine bağlı bulunuyor.

 

Alarm verici eğilimlere rağmen, 2015 yılında bazı olumlu eğilimler de ortaya çıktı. Büyük bir savaş patlak vermedi ve ortamdaki endişeli havaya rağmen buna dair işaretler henüz bulunmuyor. Yerkürenin küreselleşmesi devam etti; toplumların içinde dikey demokratikleşme yaşandı ve yatay demokratikleşme de uluslararası toplumda daha fazla gelişti. Eski hegemonlar zayıflıyor, yenileri ise ortaya çıkmadı. Ülkeler ve insanlar kendilerini daha özgür hissediyorlar. İnsan kitlelerinin hükümetlerinin politikaları üzerinde daha önce görülmemiş düzeyde ve artan bir etkisi bulunuyor. Başlıca talepleri ise refahları. Bu etmen, artan karşılıklı bağımlılık ile birlikte, barışı güçlendiriyor ve savaşı kısıtlıyor – ancak elbette ne daha fazla refah talepleri ne de karşılıklı bağımlılık hali, barışı garanti altına almıyor. Ama, burada nükleer etmen devreye giriyor, dolayısıyla birçok sorunun çözümü için zaman verirken, yeni sorunlar yaratıyor ve kısmen tarihi devam ettiriyor.

 

Paris’teki İklim Değişikliği Konferansı’nın da güçlendirdiği bir diğer teşvik edici eğilim ise, insanlığın “daha yeşil” düşünmeye başlamaları. Şu anda neredeyse kimse, seragazı emisyonlarını ve gezegenin kirlenmesini sınırlandırmak üzere ortak ve güçlü bir eylem ihtiyacını sorgulamıyor. Bu alandaki ahlaki-siyasi liderlerin arasında artık ABD’nin olması ise memnuniyet verici bir durum. Keza, ABD, daha önceleri ülke içinde güçlü bir çevreci hareketin bulunmasına rağmen uluslararası düzeydeki iklim anlaşmalarına ayak bağı olmuştu.

 

Son olarak, Orta Doğu’da terörizmin ve savaşların artmasına rağmen, dünyada genel şiddet düzeyi azalmaya devam etti (sadece silahlı çatışmalardaki zayiat değil, şiddet sonucu yaşanan ölümler ve ülke içi çatışmalar dikkate alınırsa). İnsanlık, düşük şiddet düzeyinin başlıca öğelerden biri olduğu daha ileri bir medeni devlet düzeyine doğru ilerlemeyi durdurdu. Bununla birlikte, ülkelerin istikrarının bozulması ve kitlesel terörizm, bu güven verici eğilimi tersine çevirebilir.

 

* Tarih doktoru olan Sergei Karaganov, Rusya Ulusal Araştırma Üniversitesi – İktisat Yüksek Okulu’nda Dünya Ekonomisi ve Uluslararası İlişkiler Okulu dekanıdır. Kendisi aynı zamanda Dış Politika ve Savunma Politikası Konseyi yönetim kurulu onursal başkanıdır.

 

 

Genel

Küreselleşmiş bir Renminbi: Latin Amerika’yı Yeniden Şekillendirecek mi?

cin

Douglas W. Arner ve Andre Soares

 

Birkaç aydır Çin dünya çapında manşetlerde yer alıyor ve bu durum pek de alışılagelmiş sebeplerle değil.

 

2016 yılı Eylül ayında Çin, ilk kez G-20’ye ev sahipliği yaptı. Arjantin cumhurbaşkanı Mauricio Macri, Brezilya cumhurbaşkanı Michel Temer ve Meksika cumhurbaşkanı Enrique Pena Nieto, bu tarihsel toplantı için Hangzhou’da dünya liderlerine katıldılar. Akabinde, Peru cumhurbaşkanı Pedro Pablo Kuzynski, ilk resmi yabancı ülke ziyareti olarak Pekin’e bir ziyarette bulundu. Çin 2016 yılı Ekim ayında ekonomik gücünü yeniden sergileme yollarını arıyor. Renminbi (RMB) –ABD, Avrupa Birliği, Japon ve Birleşik Krallık banknotlarının kervanına katılarak- Uluslararası Para Fonu tarafından uluslararası bir rezerv varlığı olarak beşinci küresel para birimi haline geldi.

 

Renminbi açıkça yükselişte. Peki ama niçin Latin Amerika’da yer alan bir merkez tüm entelektüel gücünü, ilk başta küresel finansal merkezlerinin meselesi gibi görünen bir konuya ayırıyor? Yanıt basit: Renminbi’nin uluslararasılaşması, dünya çapında yükselen piyasalarla birlikte ticaret ve finansı kökten yeniden şekillendirebilir ve bu durum Latin Amerika üzerinde önemli bir etki doğurabilir.

 

Her ne kadar bu tartışmayı çok teknik veya hatta çok siyasi bulup bir yana bırakma eğilimi olsa da, Çin’in kendi para biriminde ticaret ve yatırımı başlatmak, doğuya doğru daha fazla ticareti teşvik etmek anlamına gelebilir.

 

Çin, Latin Amerika’nın başlıca üç ticaret ortağından biri ve Brezilya, Çin, Peru ve Arjantin’e bir numaralı ihracat destinasyonu durumunda daha şimdiden. Son beş yıldır Çin’in bölgeye yatırımı yıllık neredeyse 11 milyar dolara ulaştı. Renminbi küresel para birimi olduğunda bu gerçeklik daha önceki eğilimleri gölgede bırakabilir. Çok daha fazla iş kolu, renminbi ile doğrudan ticaret yapabilir ve Çin kaynaklı yatırım, RMB üzerinden işlem yapmayı tercih eden yeni oyunculara açılabilir.

 

Bu, ticaret ve yatırım ortaklarını daha fazla çeşitlendirmesi için Latin Amerika’ya eşsiz bir fırsat doğurabilir. Ancak, politika yapıcılar, birçok kişinin küresel mali piyasalarda girdap oluşturmasından ürktüğü ir para birimin doğuracağı olumsuzlukları kabul etmeliler.

 

Latin Amerika hazır mı? Bu rapor, küreselleşmiş bir renminbi’nin bölgesel etkilerine odaklanıyor ancak ABD açısından da sonuçları olacak. Çin odaklı yatırım ve ticarette daha fazla güçlenme potansiyeli ve işlemlerin dolar yerine renminbi üzerinden yapılması, ABD ticareti aleyhine işleyebilir. Daha kolay erişilebilen bir Çin parası, belirsizliğe ve ABD para biriminin güçlü tarihsel temellerine karşı olmalıdır. Şurası net ki, Latin Amerika dışındakiler bile buna yakından dikkat etmelidirler.

 

Bu rapor, Çin’in renminbi’yi uluslararasılaştırma niyeti erişilebilir bir öncül arayanlar ve Latin Amerika’nın bu denkleme nasıl denk düştüğünü anlamak isteyenler için önemlidir. Bu yeni gerçekliğin bölge için bir varlık haline gelmesi ve bu süreçte ortaya çıkabilecek engellerin belirlenmesi için bir yol çiziyor.

 

Çin – Latin Amerika ilişkileri daha şimdiden oldukça karmaşık bir hal aldı. Bu konuda yazdığımız ilk iki rapor –Çin’in Latin Amerika’da Gelişen Rolü (Eylül 2015) ve Latin Amerika’da Endüstriyel Gelişim (Ağustos 2016)- daha yakın angajmanın yararları ve doğurabileceği sorunlara işaret ediyor. Yayın, genellikle arka plana atılan, ancak ön sıralarda yer alması gereken bir konuyu ele alıyor. Mayıs 2016’da New York’ta gerçekleştirdiğimiz yuvarlak masa toplantısına katılan birçok ABD’li, Latin Amerikalı ve Çinli kuruma müteşekkiriz; keza yorumları ve değerlendirmeleri bu çalışmamıza ışık tuttu.

 

Bu rapor, oldukça doğru bir zamanda ortaya çıktı. Her ne kadar uluslararasılaşmış bir renminbi’nin bölge üzerindeki etkilerine dair sınırlı bilgi olsa da, artık bu konuda bir gelecek perspektifi çizmenin vakti geldi. Alışılmadık bir durumla karşı karşıyayız ve bu da söz konusu yeni gerçekliğin Latin Amerika’nın ekonomik yükselişini daha da güçlendirmesini sağlamada çok daha kritik hale getiriyor.

 

Çin’in Para Birimi’nin Yükselişi 

 

Son kırk yılda, Deng Xiaoping’in 1978 yılındaki aşamalı ekonomik açılımından başlamak suretiyle, Çin, dünyanın en önemli ekonomilerinden biri olarak yeniden ortaya çıktı. Ekonomik, jeopolitik ve finansal yükselişi, kilit köşe taşlarıyla vurgulandı: 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne katılması, ABD, Almanya ve Japonya’yı geride bırakarak dünyanın bir numaralı ihracat ülkesi haline gelmesi (1) ve Yurtdışına doğrudan yabancı sermaye yatırımlarında ilk üç küresel kaynağından biri haline gelmesi (2) 2015 yılında, Çin, net bir dış yatırımcı oldu, aldığından daha fazla doğrudan yabancı yatırımı dışarıya gönderdi. Çin, mutlak gayri safi yurt içi hasıla anlamında dünyanın en büyük ekonomisi olarak ABD’nin yerini almak üzere ve daha şimdiden satın alma gücü paritesi tedbirlerinde bunu başardı. (4)

 

Latin Amerika’daki ekonomik ve finansal önemi ise, küresel sahnedeki eğilimleri yansıtıyor. Çin artık bölgede en önemli üç ticaret ortağı arasında yer alıyor ve 2012 yılında Avrupa Birliği’ni gölgede bıraktı. Brezilya, Şili, Peru ve Arjantin, Çin’i başlıca ihracat destinasyonları ve büyük bir ithalat kaynağı olarak sayıyor. Çin’in yatırımı sıçrama yaptı, brezilya ise, bölgede Çin’in doğrudan yabancı yatırımı için önde gelen destinasyon olarak listenin birinci sırasında.

 

Çin’in küresel ekonomideki yükselişi, para birimi renminbi’nin uluslararası önemindeki değişikliklerle de kendini gösteriyor. Bu, şaşırtıcı bir durum değil. Para biriminin uluslararasılaşması, önde gelen bir ekonominin dönüşümünde doğal bir adım. Örneğin doların uluslararası kullanımı, ABD’nin yirminci yüzyıl başında ekonomik olarak hızlı yükselişinden kaynaklandı (bununla birlikte ABD, ancak İkinci Dünya Savaşı’nın ardından dünyanın başlıca para birimine sahip oldu). Benzer şekilde, Japon yeninin uluslararası önemi, 1970’li ve 1980’li yıllarda ülkenin hızlı ekonomik yükselişinden kaynaklanmaktadır.

 

2016 yılı Ekim ayında RMB’nin Uluslararası Para Fonu’nun dünyanın en büyük para birimlerinin yer aldığı sepet olan Özel Çekme Hakkı’na dahil edilmesi ve ABD doları, Euro, Japon yeni ve İngiliz pounduyla aynı kefede yer almasıyla birlikte Çin artık para birimi uluslararası rezerv para birimi olarak kabul edilen seçkin bir ülke grubu arasında yer alıyor. Bu durum ise, halen dünyanın birçok noktasında şüpheyle yaklaşılan bir para birimine inandırıcılık katıyor.

 

Çin artık küresel ekonominin önde gelen etmeni haline gelirken, renminbi’nin uluslararasılaşmasının etkileri halen gelişiyor – özellikle de Latin Amerika gibi yükselen piyasalar için. Çinli yetkililer ülke içinde ilave reformlar –sermaye hesabı, finansal piyasa ve döviz kuru politikaları dahil olmak üzere farklı alanlarda- gerçekleştirdiği ölçüde bu durum Latin Amerika ülkeleri gibi diğer ekonomilere RMB’yi ticaret ve finansal işlemleri için kullanmada daha fazla güven verebilir. (6)

 

Eğer tarih tekerrür ederse, Çin’in para biriminin uluslararası ortamda yaygın olarak kullanılacağı zamana kadar sadece bir süreç söz konusu. Ancak durum bu kadar basit değil. Çin ekonomisi, hükümetin –döviz kuru oranı da dahil olmak üzere- yüksek düzeyde müdahilliğiyle niteleniyor. Bu durum ise, piyasa davranışı için olası etkileri sorgulayan birçok hükümet ve özel sektör kuruluşunu düşündürüyor.

 

Bu politikalar Latin Amerika ülkeleri için ne kadar anlamlı? Çin ile büyük ekonomik ilişkileri olan bölgenin en büyük ekonomilerinden çoğu, muhtemelen RMB üzerinden doğrudan ticaret yapan daha fazla işletme ve RMB’yi kullanan daha fazla Çin menşeli doğrudan yabancı yatırıma tanıklık edecekler. Bu durumu teşvik etmek ve olası likidite meselelerini yönetmek için Çin daha şimdiden Brezilya, Arjantin ve Çin gibi ülkelerle para birimi takas anlaşmaları imzaladı. Bu anlaşmaların anlamı nedir ve geleneksel olarak dolar üzerinden yatırım ve ticarete bağımlı olan işletmeler için ne tür riskler doğurur? Latin Amerika ülkeleri ve işletmeler Çin’in değişen ekonomik ortamına adapte olabilmek için –bireysel ve kolektif olarak- ne tür tedbirler alabilir ve RMB’yi daha fazla kullanmak ne tür fırsat ve riskler getirir?

 

RMB hakkında not:

 

  • Ekim 2016’da renminbi, rezerv para birimi olarak en büyük uluslararası para birimleri arasına katıldı.
  • Muhtemelen bölge ekonomilerinin çoğunda RMB üzerinden ticaret yapan işletme sayısı artacak.
  • Latin Amerika’da önümüzdeki yıllarda RMB üzerinden gerçekleşen doğrudan yabancı yatırımda bir artış söz konusu olacak.

 

**

 

Çin’in Perspektifi Neden Uluslararasılaşmalı?

 

Ekonomik bir bakış açısından, Çin’in RMB’yi uluslararasılaştırma sürecinin amacı, ticaret ve yatırım ilişkilerinin çeşitlenmesine destek vermek ve ülke içinde süregiden ekonomik yeniden yapılanmayı teşvik etmek. Güçlendirilmiş rekabet gücü ve daha çok yenilik-dostu finansal ekosistem, Çin’in ekonomik reform stratejisinin başlıca hedefleridir. Bu çerçeve içerisindeki önde gelen uluslararası hedefler arasında, dünya çapında yükselen piyasalarla ticaret yapılması ve bu piyasalara yatırım ile gelişmiş ve yükselen piyasalar arasındaki ilişkilerde daha büyük bir ekonomik ve finansal denge sağlanması yer almaktadır.

 

Yeniden yapılandırma süreci, hem Çin’de değişen demografiye hem de orta gelir tuzağına dair endişelere işaret etmektedir. Bunların her ikisi de Çin’in 2008 yılı öncesi ekonomik modelinden önemli kopuşlardır; keza söz konusu model, büyük oranda ABD ve AB’ye ihracata dayanıyordu ve 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne katılımla birlikte güçlendi.

 

RMB’nin uluslararasılaşmasının amacı, hem dolara aşırı bağımlılıkla bağlantılı riskleri azaltmak, hem de Çin’in ulusal tasarrufları ve yatırımlarına açılımlar sağlamaktır. Bu iki hedefin bileşkesinin amacı, ekonomik yeniden yapılanmayı ve rekabet gücünü desteklemek ve bir yandan da para birimiyle ilintili riskleri azaltmaktır. Amaç, son birkaç yıldır Çin’in ekonomik ve mali sistemini niteleyen birçok potansiyel mali kriz göstergesine karşı  -hızlı kredi artışı, mülk fiyatlarında çarpıcı değişimler ve para birimi ve finansal piyasalarda değişkenlik- bir siper hizmeti görmektir.

 

Çin’in ve dolayısıyla dünyanın geri kalanının önünde büyük meydan okumalar söz konusu. Özellikle, 2015 yılı ilkbaharında başlayan finansal ve para birimi piyasasındaki değişkenlik, Çin’in süregiden mali serbestleşme ve para biriminin uluslararasılaşması sürecinin risklerini gözler önüne seriyor. Borsalarına, döviz kuru rezervlerinin dışa akışları ve harcamalara Çin’in müdahaleleri ve döviz kuru oranı konusundaki belirsizlikler, yeni kuşkuları gündeme getirdi.

 

Birleşik Krallık’ın 2016 yılı Haziran ayında AB’den ayrılma yönündeki kararının ardından, RMB’nin değeri yen ve dolar ile sert bir zıtlık oluştururcasına düştü. Bu tersine dönüş hali, 1997 Asya mali krizi ve 2008 küresel mali kriz sırasında olanlarla kıyaslandığında RMB için farklı bir eksen anlamına geliyor – keza her iki dönemde de para birimi, güvenilir bir liman olarak güçlenmişti.

 

RMB’nin uluslararasılaşmasını destekleyen önemli ekonomik ve mali etmenlerin ötesinde, büyük bir siyasi boyut da söz konusu. Para biriminin dünya çapında yaygın olarak kullanımı, bir ülkenin artan gücünün sembolüdür. Çin, hem ekonomik öneminin daha fazla tanınmasını istiyor, hem de uluslararası ekonomik meselelerde daha aktif rol oynamak. Özel Çekme Hakkı’nın dahil edilmesi, büyük bir adımdı. Çin aynı zamanda ABD’ye ve ABD’nin Asya’ya eksen kırmasının sonuçlarına odaklanmış durumda. Birçok açıdan Çin’in Latin Amerika’da müdahil oluşu, ABD’nin Asya’daki birçok ülkeyle artan bağlarına karşıt bir denge oluşturma girişimidir.

 

RMB politikasının saç ayakları

 

2008 yılındaki küresel mali krizin ardından Çin hükümeti, daha sonraları RMB’nin uluslararasılaşmasını tanımlayacak olan bir dizi politika başlattı. Bu politikaların amacı, RMB’nin uluslararası kullanımı için üç ana piyasa geliştirmekti: ticari uzlaşma, sınır-aşırı yatırım ve sınır-aşırı mali işlemler. Amaç ise, dünya çapında ülkelerin ticaret yapmalarını, doğrudan yabancı yatırım çekmelerini ve RMB üzerinden ifade edilen ürünlere (bonolar ve hisse senetleri dahil) yatırım yapmalarını sağlamak.

 

RMB’nin uluslararasılaşmasındaki ilk adım, 2009 yılı ortasında Çin Halkların Bankası (Çin’in merkez bankası) sınır-ötesi ticari işlemler için bir pilot program başlattığında söz konusu oldu. İlk kez Çin içinde ve dışındaki şirketler, dolar yerine RMB kullanarak ticari işlemlerde (ihracat ve ithalat) bulunabildiler.

 

Ancak bu durum bir sorun yarattı. Çin, para biriminin dünya çapında kullanılmasını teşvik etmek istiyordu, ama bunu yerleşik bir piyasa olmaksızın yapma niyetindeydi. Dünyanın en derin ve en kolay likiditeye çevrilen piyasalarının desteklediği ve birçok uluslararası işlemde başat bir statüye sahip olan doların aksine RMB piyasaları ne büyük ne de likittir; ve para birimi de Çin dışında çok yaygın kullanılmamaktadır. Bu durum ise bir sorun yarattı. Şirketler, Çin’in dışında bir offshore piyasası olmaksızın veya ülke içinde gelişmiş RMB piyasasına erişimleri bulunmaksızın RMB üzerinden nasıl ticaret yapacaklar?

 

Çin’in çözümü: bir dizi küresel para birimi takas anlaşması geliştirmek – 1997 Asya mali krizinin ardından deneyimini genel hatlarıyla temel alan bir fikir. (7) RMB likiditesine doğrudan erişim için yerel para birimlerini kullanan merkez bankaları arasındaki bu anlaşmalar, uluslararası piyasalarda RMB’ye güveni ve erişimi artırmaya yardımcı oldu. Bir diğer sonuç ise, RMB’nin dolara bir alternatif olarak sunulabilmesidir ki bu da Çin’i likidite kısıtlamaları yaşayan ülkeler açısından IMF’ye bir alternatif olarak Çin’i görmelerini sağlar.

 

2009 yılından beri, Çin, farklı ülkeler ve bölgelerle toplam 500 milyar dolarlık otuz üç adet para birimi takas anlaşması imzaladı. En sonuncusu ise, Mayıs 2015’te Şili ile varılan anlaşmadır. (8) Brezilya ve Arjantin’le ikili takas anlaşmalarıyla birlikte, Latin Amerika’yla imzalanan anlaşmaların toplamı 40 milyar dolara erişti.

 

Ancak, geniş bir katılımcı havuzunda RMB işlemlerini gerçekleştirmek için de bir mekanizmaya ihtiyaç var. Bu amaç doğrultusunda, Çin, belirlenmiş bir bankanın (RMB tarafında bir Çin bankası, karşı tarafta yerel veya uluslararası bir banka) RMB’yi içeren yerel para birimi operasyonlarında finansal aracılık işlevi görmesine izin veren bir dizi takas anlaşmasına onay verdi. Şili, Çin’in kurduğu on altı küresel takas kurumundan birine ev sahipliği yapıyor. Bu anlaşmalar aracılığıyla, aracı bankalar, bir şirketin ithalat ve ihracatını işlem maliyetlerinde kaydetmeye yardımcı olmak suretiyle kolaylaştırıyorlar, işlemle bağlantılı tüm belgeleri çeviriyorlar ve bir başka ülkedeki aracı bankalarla operasyonlarda destek oluyorlar. (9) Çin’in Uluslararası Ödeme Sistemi (CIPS) de başlatıldı – bu, farklı takas anlaşmalarını, tıpkı dolar için SWIFT’in (Dünya Çapında Bankalararası Finansal Telekomünikasyon Topluluğu) yaptığı gibi, küresel bir ağ içerisine çekmeye dönük bir mekanizma.

 

Çin de sermaye hesabını serbestleştirmeye başladı, yabancı yatırımcıların RMB ile bağlantılı ürünlerde operasyonlar gerçekleştirmelerine izin veren bir dizi program başlattı. İçlerinden en önemlisi, RMB Nitelikli Yabancı Kurumsal Yatırımcı (RQFII) Planı’nın kurulmasıdır ve böylelikle belli ülkeler ve yetki alanlarından yatırımcılara Çin’in ulusal piyasalarına erişim hakkı vermektedir. Kurulan bir kota sistemiyle, her yatırımcının –devlet veya özel sektör mali kurumu- Çin’in mali piyasasına ne kadar yatırım yapmaya izni olduğu belirlenmektedir. Haziran 2016 itibariyle, Çin, Hong Kong dahil on sekiz ülkeye program lisansı verdi ve toplam kota, yaklaşık 1,5 trilyon RMB (225 milyar dolar) tavan değerine sahipti. En yakın dönemde yapılan RMB250 milyarlık (37 milyar dolar) anlaşma ise ABD ile olup, Hong Kong’dan sonra ikinci en büyüğüdür. Latin Amerika’da bu zamana değin Şili de böyle bir lisans aldı ve kotası 50 milyar RMB idi (7,5 milyar dolar).

 

Öte yandan, para biriminin uluslararasılaştırılması çabalarının önünde süregiden engeller ve para birimi manipülasyonuna dair iddialar, Çin’in yabancı döviz kuru kontrollerine dair endişeler doğurmaya devam ediyor. 2005 yılından önce, Çin’in döviz kuru, dolara sıkı sıkıya bağlıydı. Bu, genel olarak az değer biçilmiş olarak görüldü ve Çin’in ihracatı için döviz kuru avantajı sağladı.

 

2008 küresel mali krizinden birkaç yıl önce ABD’nin endişelerine tepki olarak, Çin, para biriminin dolar karşısında değerlenmesine aşamalı şekilde izin verdi ve döviz kuru oranının para birimi sepetini daha yakından yansıtmasına olanak tanıdı. Ancak Çin ekonomisi yavaşladıkça, para birimi bir kez daha dolarla yakından bağlantılı hale geldi. Bu sefer de, dolar değer kazanınca kendi para biriminin değeri kayboldu.

 

Döviz kuru oranının piyasa tarafından daha iyi belirlenmesi amacıyla, Çin, Ağustos 2015’te sistemini önemli ölçüde değiştirdi. Bunun sonucunda ise, piyasa oldukça kırılgan hale geldi ve küresel etkileri oldu. O zamandan beri, döviz kuru politikası tutarsız olup, dünya çapında büyük endişeler doğurmaktadır. Özellikle Çin, döviz kuru politika yönelimlerini iyi anlatamadı ve mekanizmasına netlik kazandıramadı.

 

Politika İşliyor mu?

 

Son on yılda RMB’nin ticarette para birimi olarak kullanılması çarpıcı biçimde arttı. RMB’de ticaret zaten Çin’in dünya ile ticaretinin yüzde 26’sını oluşturuyor ve son beş yıldır da ortalama yüzde 46 arttı. (10) Ancak, Hong Kong’un Çin’in toplam ticaretindeki payı ortadan kalktığında, RMB üzerinden küresel ticaret sadece yüzde 12’ye düşüyor. (11) RMB üzerinden hizmet ticaretinde –Latin Amerika ülkeleri için oldukça önemli bir alan- sadece mütevazi bir artış yaşandı ve belki de bu durum Çin’in büyük bir hizmet ihracatçısı olmadığı gerçeğini yansıtıyor. Genel itibariyle, her ne kadar RMB dünyada en önemli beşinci ödeme birimi olsa da, sınır-ötesi ticaret ve mali işlemlere dönük küresel ödemelerin sadece yüzde 3’ünden azına denk geliyor. (12)

 

Bununla birlikte, RMB’nin bir yatırım para birimi olarak kullanımı hızla arttı. Dışarıya doğrudan yatırım, son iki yıldır çarpıcı biçimde artış gösterdi. 2014 yılında bir yatırım para birimi olarak RMB, Çin’in dışarıya doğrudan yatırımının yüzde 25’ine karşılık geldi – bu oran, 2012 yılında sadece yüzde 5 idi. (13) Bununla birlikte, Çin’in RMB’yi Latin Amerika’daki yatırımları için kullandığına dair pek bir kanıt yok. Çin’in bölgedeki doğrudan yabancı yatırımları, maliyet etkin doğal kaynaklı projelere doğru yöneliyor – örneğin Peru’da madencilik faaliyetleri veya Ekvator’da hidro elektrik tesisi inşaatı gibi. Bu projelerin yerel ekonomiler açısından önemine bakıldığında, ülkeler, tercih edilen para birimi olarak daha istikrarlı ve likit olan dolara bel bağlamaya yöneliyorlar.

 

Mali operasyonlar ise, Çin’in hem iç hem de dış çıkarlar açısından cazip olan politikalar geliştirmesi gereken bir alandır. Yabancı kurumlar, son birkaç yıldır RMB varlıklarını azalttılar. Bu karar, piyasa algısında bir değişimle açıklanabilir; keza RMB’nin gelecekte değer kazanma olasılıkları sorgulanmaya başladı. Latin Amerika ülkeleri, RMB değerindeki değişimlerin etkilerinden muaf değil; RMB’nin görece değerlenmesi Çinli ithalatçıların bölgeden emtia satın almasını daha pahalı hale getiriyor.

 

Aynı zamanda, krediler ve bono piyasaları son iki yıldır heves kırıcı bir şekilde büyüyor. Bu, muhtemelen yabancı kurumları endişelendiren düzenleyici engellerden dolayı. Halen, bir şirketin RMB’yi offshore piyasasına getirip getiremeyeceği konusunda düzenleyici kurumlar arasında bir anlayış eksikliği söz konusu. Çinli yatırımcılar arasında hisse senedi çıkaran şirketler ve onların iş alanları hakkında da bir bilgi eksikliği söz konusu.

 

Sonuç itibariyle; niçin uluslararasılaşmalı?

 

  • Çin’in para biriminin uluslararasılaşmasının büyük ekonomik, finansal ve siyasi boyutları söz konusu.
  • Küreselleşmiş bir RMB, dünya çapında ülkelerin ticaret yapmasına, doğrudan yabancı yatırım almasına ve RMB ile bağlantılı ürünlere yatırım yapmalarına olanak tanır.
  • Çin, dünya çapında takas anlaşmalarına ve döviz kuru takasını inşa etmeye yönelik bir teşvik politikası izledi.
  • Bununla birlikte, RMB’nin ticari ortaklar arasında tam olarak güç kazanması için henüz vakit var.

 

**

 

Bu Mesele Latin Amerika için Neden Önemli?

 

Uluslararasılaşmış bir RMB, Latin Amerika ülkelerinin finans kaynaklarını çeşitlendirmeleri için yeni bir fırsat olabilir – belki de Çin’in yükselişiyle birlikte ticari ilişkilerin genişlemesiyle aynı biçimde. Örneğin, ülkeler ve şirketler, RMB üzerinden borçlanabilirler ki bu da belirleyici olan faiz oranlarına bağlı olarak finansman maliyetlerini düşürebilir. Bu, G-3 piyasalarına (dolar, Euro, yen) sınırlı erişimleri bulunan ülkeler için özellikle doğrudur ve Venezüella, bu noktada belirleyici bir örnektir.

 

Çin’in RMB’sinin uluslararasılaşma stratejisinin asli bir unsuru, ticaret ve ticaret finansmanında RMB’nin giderek daha fazla kullanılmasıdır. Yerel bir para biriminde ticaret, ciddi maliyet tasarrufları sağlar: Dolar gibi üçüncü bir para birimi kullanmaktan kaynaklı işlem maliyetlerinin önüne geçer. Her ne kadar Çin-Latin Amerika ticareti son iki yılda yavaşlamış olsa da, güçlü bir ticaret yeni normal olma yolunda ilerliyor. RMB üzerinden yapılan ticaret, devasa maliyet tasarrufları ve ileriki dönemde rekabetçi bir avantaj sağlayabilir (14), keza Çin RMB kullanan tüm yabancı şirketlere indirim sunmaktadır. (15)

 

Aynı zamanda, 2015 yılında Çin ve Latin Amerika gelecek on yıl içerisinde ticaretlerini yıllık 500 milyar dolara yükseltme niyetlerini açıkladılar. RMB kullanımı, bu artışı kolaylaştırabilir. Çin ile güçlü ticaret bağları dolayısıyla, bölgedeki en büyük altı ekonomiden üçü – Brezilya, Arjantin ve Şili- muhtemelen RMB ile bağlantılı daha fazla operasyon sağlayan mekanizmaları gündeme getireceklerdir.

 

RMB kullanımı şirketlerin Çin’deki devasa piyasayı ve ABD ile AB’nin toplamından daha büyük bir tüketici sınıfını kullanmalarına da yardımcı oluyor. 2015 yılında 150 şirket arasında gerçekleştirilen bir ankette, işlem maliyetlerinin azaltılması ve yeni iş olanaklarına erişimin yabancı bir şirketin RMB operasyonlarına girişmesinde başlıca gerekçeler olduğu ortaya çıktı. (16)

 

Bununla birlikte, potansiyel bir sonuç, Latin Amerika’da Çin’in yatırımlarında riskin artmasıdır, keza dolar üzerinden verilen uluslararası krediye erişim olmaksızın daha az güvenilir şirketler yatırım yapmaya başlayabilir. Bu da Latin Amerikalı bir şirketin Çinli bir ortağından bir yatırım teklifini gözden geçirmesi esnasında bulanık ortamı daha da artırır. Başka bir endişe ise, Çin’in daha fazla varlık sergilemesiyle birlikte oluşan siyasi gerilimlerdir. Bu tür gerilimler, Çin’in bugün başlıca yabancı güç olduğu Afrika’da çoktan ortaya çıktı.

 

RMB’nin uluslararasılaşması halen birkaç aksaklığa rağmen en başta cazip bir öneri olarak görülüyordu. Çin’in süregiden büyümesi ışığında, RMB’nin dolar karşısında değer kazanması beklendi. Benzer şekilde, Çin borsalarındaki yatırımlar, hızla gelişen şirketlerin kervanına katılmak üzere bir fırsat olarak görüldü. Arjantin ve Venezüella gibi hızlı bir şekilde yıpranan Latin Amerika ülkeleri, Çin’i sadece yeni ve büyük bir ticaret ortağı olarak görmekle kalmadılar, aynı zamanda –saydamlık, işçi hakları gibi konularda- gelişmiş ülkelere kıyasla daha az koşul talep eden, yatırım ve finans için yeni bir kaynak olarak kabul ettiler. Ancak işin aslı öyle olmayabilir.

 

Öte yandan, ortada halen endişe yaratan önemli meseleler var. Çin-Latin Amerika arasındaki ekonomik ve finansal ilişkilerde RMB kullanımındaki bir artış da risk yaratıyor. Eğer Çinli şirketler RMB kullanarak bölgeye yatırım yaparlarsa, RMB üzerinden değerlenen varlıklara sahip olmak ne tür etkiler doğuracaktır? Bu durum, Çin’in daha fazla yatırım yapmasını sağlayabilir, ancak Çin’in ticareti, yatırımı ve finansına aşırı bağımlılık korkusunu artırır.

 

İnişli çıkışlı bir ilişki

 

Bir dizi önemli meydan okuma mevcut. Bu zamana değin, rakamlar, Çin’in Latin Amerika’da RMB’yi teşvik etmeye yönelik çabalarına dek düşen sayılar söz konusu değil.  Bugün bölgenin Çin ile ticaretinin yüzde 1’inden az bir kısmı RMB üzerinden yapılıyor – bu durum, Çin’in dünya ile RMB üzerinden yaptığı yüzde 26’lık ticaretle büyük tezatlık oluşturuyor. (17) Sebep basit: Çin’in Latin Amerika’dan ithalatı, ağırlıklı olarak emtiadan oluşuyor ve fiyatlar uluslararası piyasalar tarafından belirlenip dolar üzerinden pazarlığı yapılıyor. RMB’ye geçmek için, daha önceden dolar üzerinden belirlenen sözleşmelerin yeniden yazılması gerekecek.

 

Bölgede aynı zamanda RMB likiditesi de noksan. Çin’in RMB ürünlerini teşvik etmek üzere Latin Amerika’daki bankalarının sayısındaki görünür artışa rağmen durum bu şekilde. Bugün Çin’in devlet kontrolündeki bankalarının en büyük ülkelerin sekizinde şubesi var.

 

Öte yandan, Çin’in Latin Amerika’da faaliyet gösteren bankalarının ciddi bir sermaye birikimleri bulunmuyor. Örneğin Brezilya’da Çin Bankası ve Çin Sanayi ve Ticaret Bankası’nın ulusal şubelerine aktardıkları sermaye sırasıyla 100 milyon dolar ve 200 milyon dolar. (19) Bunlar, dünyanın en büyük bankalarından ikisi açısından önemsenmeyecek miktarlar – hele ki yüksek miktarda emtia ihracatından oluşan (genellikle de dolar üzerinden fiyatlandırılan) Çin-Brezilya ikili ticaretinin ölçeğiyle kıyaslandığında.

 

Benzer şekilde, mevcut takas ve takas merkezleri anlaşmaları çerçevesindeki potansiyel sınırlı. RMB operasyonları için sadece Şili’de bir takas merkezi bulunuyor. Arjantin’le olan takas anlaşması ise, sadece acil koşullar altında –ülkenin 2015 yılında para birimi için uluslararası likidite noksanlığı yaşadığı dönemde- operasyonel hale geldi. Herhangi bir başka seçenek olmaksızın Arjantin hükümeti, uluslararası piyasalara erişmek ve ardından dolar karşılığında RMB takası yapabilmek için RMB karşılığında peso takası yapabildi. Bu durum Çin-Arjantin arasındaki takas anlaşmasının hedeflenen amacı iken (yani, uluslararası likidite krizini hafifletmek), pek de iyi şekilde kullanıldığı söylenemez. Amaç, RMB işlemlerine güveni sağlamak üzere likidite temin etmek olmalı; böylelikle kötü politikalar sürdürülmeksizin gerçek ekonomik faaliyetler harekete geçirilir.

 

Anlaşmada 11 milyar dolar harcandıktan sonra, Cristina Fernandez de Kirchner hükümeti, aynı nominal değerle anlaşmayı yenilemek istedi. Müzakereler henüz tamamlanmadı, ancak yeni koşullar, daha önceki anlaşmanın yarısından azına denk geleceğe benziyor (yani 5 milyar dolar). Bu durum, Çin’in takas anlaşmalarını ekonomik hedefler yerine siyasi hedefler doğrultusunda kullanma riskini gözler önüne seriyor.

 

Özel sektörün mali operasyonları da sınırlı olmaya devam ediyor. Latin Amerika’nın varlık yönetim şirketleri, offshore Hong Kong piyasasındaki Çinli şirketler içinde bir pozisyon edinme eğiliminde. 2010 yılında Brezilya’nın BTG Pactual adlı yatırım bankasında Çin Yatırım Şirketi’nin yaptığı yatırıma rağmen –iki ülke arasında mali işbirliğine yol açması beklenen bir anlaşma- söz konusu alanda pek fazla bir şey yapılmadı. (20)

 

Latin Amerikalı şirketler de Çin borsasında henüz aktif bir şekilde ticaret yapmıyorlar. Bunun ağırlıklı sebebi, Çin borsasının temellerine güven duyulmaması ve Çin ekonomisinin temel kurumsal ekonomik çerçevesidir. Şangay Borsası’nın 2015 yılında yaşadığı sıçrama ve hemen ardından çökmesinin akabinde, Çin hükümeti bir dizi piyasa kontrol tedbiri dayattı. Bunlar arasında, varlık satışları ve varlık barışı üzerinde getirilen sıkı limitler yer alıyordu ve bunlar Latin Amerika’dakiler dahil olmak üzere yabancı yatırımcıların güvenini ciddi biçimde etkiledi. Çin hisse senetleri piyasasındaki diğer birçok yabancı yatırımcıya benzer şekilde, Hong Kong artık ana piyasalarda doğrudan yatırım yerine daha güvenilir bir alan arayışında.

 

Bununla birlikte, Panda bonoları (Çin piyasasında yabancı şirketlerin çıkardığı bonolar) Latin Amerikalı şirketlerin Çin’deki devasa bono piyasasında cazip cari getiriler eşliğinde borç çıkarması için bir fırsat olarak görülebilir. Bunun sebebi ise, Çin’de on yıllık getiriler ile (ortalama yüzde 3) Latin Amerika ülkelerindekiler (ortalama yüzde 5’in üzerinde) arasındaki faiz oranı farklılıklarıdır. Bu faiz oranı farklılığı, operasyonları geliştirmek isteyen Latin Amerikalı şirketler açısından olumlu bir şey olabilir; ancak Çin’in ülke dışına çıkan paraya dönük sermaye denetimleri dayattığı da göz önüne alınmalı. Ayrıca, döviz rezervlerini çeşitlendirmek isteyen ülkeler için de cazip bir durumdur – özellikle de RMB üzerinden ticaret akışı arttıkça.

 

Ne kadar fazla sayıda Latin Amerika ülkesi RMB üzerinden operasyonlarda bulunmadıkça, Çin’in para politikasının uluslararası düzeyde dağılmalarından izole olamazlar. Yoğun RMB değişkenliği ve Ağustos 2015 – Şubat 2016 arasında devalüasyon, küresel piyasada çalkantıya yol açtı – özellikle de Çin’in döviz politikası yönelimi ve ayar mekanizmasına ilişkin belirsizlikler göz önüne alınırsa. Bölgenin finans piyasalarına ve dünya çapında diğer yükselen piyasalara doğru salgın ilerliyor.

 

Latin Amerika piyasaları, uluslararası düzeyde Çin’den gelen –özellikle emtiaya yönelik- talebe yoğun bir şekilde bağımlı durumda. RMB’nin değerinde azalmanın yaşandığı bir dönemin ardından genellikle dolar üzerinden ticareti yapılan emtia, Çinli yerel alıcılar açısından daha pahalı bir hal aldı. Aynı zamanda Çinli tüketiciler de ulusal ekonomilerinde ciddi bir yavaşlamayla başa çıkıyorlardı. Sonuçta, Latin Amerika’da piyasa ve ekonomik değişkenliğin artması söz konusu oldu, keza Çin’in politikasının ne yöne evrileceği ve yavaşlama sürecinin boyutları konusunda belirsizlik devam ediyor.

 

Belki de en önemlisi, derin bir kültürel ve bilgi açığının halen devam etmesi. ABD, Avrupa ve Asya-Pasifik bölgesindeki şirketlerden 150’nin üzerinde yöneticinin katıldığı bir araştırma, yöneticilerin yüzde 80’inden fazlasının, RMB üzerinden iş yapmanın uluslararası işlemlerde RMB kullanımı önündeki en büyük engel olduğunu anlamadığını gösteriyor. (21) İhracatçıların tümü RMB üzerinden faaliyet göstermeyi veya bu işlemlerden kar sağlamayı bilmiyor.

 

Önümüzdeki Süreç

 

Hem Çin hem de Latin Amerika’nın bu ortaklığı nasıl iyileştirecekleri konusunda anlaşmaya varmaları gerekiyor. Latin Amerikalı ihracatçıların daha fazla risk almayı ve Çin’in devasa iç piyasasına erişim sağlamaya dönük operasyonlara girişmeyi göz önünde bulundurmaları gerekiyor. Bölgedeki bankalar da, Çin’deki faaliyetlerini artırabilirler ki bu da Latin Amerikalı ihracatçıların güvenini artırıp kültürel açıkları kapatmaya yardımcı olur. Halihazırda Çin piyasasında sadece Brezilya Bankası’nın bir şubesi bulunuyor. Hong Kong, Çin piyasasına girmek için ideal bir başlangıç noktası olacaktır; ana kara Çin ile derin bağlantılar kurmaktadır ve küresel RMB piyasalarında asli bir konuma sahiptir.

 

Çin’deki bankalar da Latin Amerika’daki daha fazla kaynak taahhüdünde bulunup Latin Amerika’daki iş kültürünü anlasalar iyi ederler. Örneğin bölgedeki Çin bankalarının çoğunun yönetim kurullarında yerel herhangi bir kişi bulunmuyor ve yerel derneklere ve medyaya katılımdan imtina ediyorlar.

 

Dolayısıyla, Çin’in son on yılda Latin Amerika’daki devasa yatırımlarına rağmen, ciddi bir RMB kullandığına dair fazla kanıt yok. Dolara genel bir bağlılık hakim. Ancak son raporlarda, geçtiğimiz yıl RMB kullanımında bir artış olduğu görülüyor ve bu da önümüzdeki dönemde yaşanacakların bir işareti olabilir. (22)

 

RMB’nin daha fazla kullanımı, RMB’ye yatırım yapan Çinli şirketlerle çalışmaya dönük süregiden bölge çapındaki endişelere yanıt vermeyi gerektirecektir. RMB üzerinden ödeme alanların döviz kuruyla ne yapacakları konusunda net bir fikirleri yok ve Çin’in varlıklarına yatırım yapmaya pek güvenmiyorlar. Riske daha açık olan Latin Amerikalı şirketler ise, Çin’in riskli şirketlerine varlık satmayı istemeyeceklerdir. Ulusal çaptaki bankalar-arası bono piyasasının son dönemde yaptığı açılım ve uluslararası likiditedeki artışlar ile birlikte RMB kullanımının bölge çapında artma beklentisi söz konusu.

 

Bu konu niçin önemli?

 

  • RMB üzerinden yapılan borç, birçok Latin Amerika ülkesi için finansman maliyetlerini düşürebilir.
  • Bununla birlikte ortada bazı sorunlar var. Latin Amerika’da faaliyet gösteren Çinli şirketlerin önemli bir sermayeleri veya likiditeleri bulunmuyor.
  • Uluslararası likidite sorunlarını hafifletmek için RMB’nin kullanımı – gerçek ekonomik faaliyet yaratmak yerine- sağlam olmayan mali ve parasal politikaların sürdürülmesine yardımcı olabilir.

 

**

 

Politika Önerileri: Latin Amerika RMB piyasasına nasıl erişebilir?

 

RMB’nin uluslararasılaşması, Çin’in başlıca politika hedefidir. Bununla birlikte, RMB Latin Amerika’da ticaret, yatırım, finans veya rezerv yönetimi için yaygın bir şekilde kullanılmadan önce, finansal piyasa katılımcılarının ve politika yapıcıların güvenini kazanmalıdır. Aşağıdaki adımları atmak suretiyle Çin hükümeti bölgede daha fazla RMB kullanımını teşvik edebilir:

 

  • Sermaye bilançosuna dair reformları ilerletmek: Eğer Çin hükümeti özellikle sermayenin yurtdışına akması konusunda bunu yaparsa, yatırımcıların Çin’deki hem bono piyasalarına hem de borsaya erişimde daha fazla özgürlüğü olur. Buna ek olarak, Çin, hisse senedi çıkaran yabancı kuruluşların iç piyasalara erişimini kolaylaştırmak için hisse senedi çıkarma sürecini kolaylaştırabilir. Bununla birlikte, daha köklü bir meydan okuma ise, sermaye bilançosunu diğer politikalarla –örneğin döviz kurunda esneklik ve finansal piyasaların gelişimi- ardışık hale getirmektir. Bankacılık sisteminin güçlendirilmesi ve daha iyi düzenlenmiş bono ve öz kaynak piyasalarının geliştirilmesi, Çin içerisinde daha iyi bir kaynak tahsisatı için asli önem arz etmektedir. (23)

 

  • Politika niyetlerini daha iyi iletmek: Finansal piyasalarda bir bilgi açığı söz konusudur. Son on sekiz yılda politika yapıcıların kötü iletişimi, piyasa oyuncuları arasında bir dizi yanlış anlaşılmaya sebep oldu. Bu durum ise, piyasalarda bir gerginliğe yol açarken, Latin Amerika ekonomileri üzerinde dalgalanma etkisi doğurdu.

 

  • Hükümetin niyetini netleştirmek: Önemli bir adım ise, hükümetin kendisini ulusal piyasalara nasıl dahil edeceğine dair net bir sinyal vermektir. Geçtiğimiz yaz, Çin hükümeti piyasalara çarpıcı biçimde müdahale etti ve operasyonları üzerinde bir dizi kısıtlama getirdi. Bu durum ise, yabancı yatırımcıların Çin piyasasına güvenlerini yitirmelerine yol açtı ve bölge piyasalarına doğru bulaşıcı etkiler doğurdu.

 

Eğer Çin hükümeti bu endişeleri ele almazsa, Latin Amerika’dan piyasa katılımcılarının güven düzeyi muhtemelen düşük kalacaktır. Bununla birlikte, Çin’in RMB’yi uluslararasılaştırma yönündeki çabaları –eğer temelleri güçlü ise- Latin Amerika ülkelerinin finans ve ticaret kaynaklarının daha iyi çeşitlenmesini sağlayabilir.

 

Örneğin şirketler RMB üzerinden borçlanabilirler ve bu da potansiyel olarak finansman maliyetlerini azaltabilir. Buna ek olarak, RMB üzerinden ticaret yapmak, işlem maliyetlerini azaltır ve bu durum da genellikle Çin’den ithalat yapıp Çin’e ihracat yapan büyük ticaret ülkeleri için bir itki olur.

 

Latin Amerika ülkeleri ve şirketlerinin RMB’nin uluslararasılaşmasından fayda sağlamaları için, bölgedeki hükümetlerin ve şirketlerin aşağıdaki adımları atmaları gerekiyor:

 

  • Takas anlaşmalarının sayısını ve kapsamını genişletmek: Latin Amerika ülkeleri ve Çin, imzalanan takas anlaşmalarının sayısını müzakere edip bunları artırabilir. Bölgedeki otuz üç ülkeden sadece sekizinin Çin ile anlaşması bulunmaktadır. Bu anlaşmalar, RMB operasyonları için piyasa likiditesi sağlamaya odaklanmalıdır. Bunun için de, normal koşullar altında takas anlaşmaları gündeme getirilmeli ve bunu yapmak için sadece likidite krizi çıkması beklenmemelidir. Bu tür takas anlaşmaları, eğer uygun bir şekilde yapılandırılırlarsa, ülkelerin likidite kaynaklarını çeşitlendirmek ve RMB operasyonlarının yaygınlaşmasını desteklemek gibi bir potansiyele sahiptir.

 

  • RMB işlemlerini etkin bir şekilde güçlendirmek için daha fazla takas merkezi kurmak: Bugün sadece Çin’in RMB operasyonları için takas merkezi bulunmaktadır. Daha fazla takas merkezi, daha fazla sayıda bankanın RMB dahil yerel para birimindeki operasyonlarda finansal aracılar olarak işle sergilemesine yardımcı olur. Takas merkezleri etkinliği artırır, işlem maliyetlerini düşürür, RMB üzerinden işlem yapma yeteneğine dair güveni artırır. Çin Uluslararası Ödeme Sistemi’nin gelişimiyle eş zamanlı olarak, iyi işleyen küresel piyasalara temel bir altyapı sağlar. Şili, bölgesel RMB işlemlerinde kendisi için bölgesel bir merkez rolü tasarlamaktadır. Bununla birlikte, diğer büyük piyasaların RMB operasyonlarını desteklemek üzere kendi düzenlemelerini geliştirmeleri için net faydalar bulunmaktadır.

 

  • Çin piyasasına giren Latin Amerika ülkelerinin sayısını ikiye katlamak: Özel sektör, Çin piyasasının sunduğu fırsatları daha iyi değerlendirmelidir. Latin Amerika bankaları Çin’e kaynak tahsis etmeye başlamalı ve Çin’in karmaşık mali sisteminde nasıl ilerleyecekleri konusunda daha fazla şey öğrenmelidir. Daha da önemlisi, Latin Amerika’da emtia dışında diğer şeyleri ihraç edenler, Çin’in iç piyasalarının ticari potansiyeline odaklanmalıdır. Bu, Latin Amerika açısından emtiaya dayalı tavrını çeşitlendirmek için önemli bir fırsattır. Eğer süratle harekete geçilmezse bu ivme yitirilebilir.

 

  • RMB hareketliliğine karşı temkinli olmak: Önümüzdeki dönemde, dolar, Euro ve renminbi arasında geçerli döviz kuru oranlarında yukarı yönlü hızlı değişimler yaşanacak. Bu durum, döviz kuru risklerine karşı korunmak için bölgede piyasa ve araçların geliştirilmesini zorunlu kılacak. Bu tür araçlar genellikle az gelişmiştir, ancak bu genelleme Latin Amerika için çok daha doğrudur; keza Latin Amerika, riske karşı en açık ülkeler arasında yer almaktadır. İleriye dönük olarak, mali kurumlar ve politika yapıcılar bölgede artan RMB kullanımının risklerini yönetmek için türev piyasaların daha çok gelişmesini desteklemelidir.

 

  • Teknik ve ekonomik temellerin olduğu dönemlerde Çin’in kredilerine başvurmak: Bölge, Çin’i son kertede borç para veren ülke olarak kullanma fikrinden uzaklaşmalıdır. Çin’in fonlaması –RMB üzerinden de olsa dolar üzerinden de- sadece buna yönelik net bir amaç olduğu zaman kullanılmalıdır. Zorlu mali koşullar altındaki ülkeler için RMB üzerinden fon kullanımı, denklemin tüm tarafları için riskli ve olumsuzdur. Latin Amerika açısından, gerekli ekonomik reformları ertelemek için bir fırsat yaratır; Çin tarafında ise borçlarını ödeyememe riskini artırıp, kaynakların yanlış bir şekilde tahsis edilmesine katkı sağlar.

 

**

 

İleriye Dönük Olarak:

 

Mevcut ikili ticaret akışlarının düzeyi ve hem işlemler hem de ticaret finansmanı için RMB’nin kullanımına giderek daha fazla odaklanılması karşısında, RMB’nin kullanımının – özellikle de Fon’un Özel çekme Hakları’na döviz kurunun ilave edilmesiyle birlikte- Çin-Latin Amerika anlaşmalarında artması oldukça muhtemeldir. Buna ek olarak, Çin’in bölgede artan dış yatırımının da –tedrici bir hızla olsa da- RMB üzerinden belirlenme ihtimali vardır.

 

RMB üzerinden ödemeler, ticaret finansmanı ve yatırımın birleşimi ise, Çin’in para biriminin Latin Amerika nezdinde daha büyük bir pay sahibi olacaktır. Bununla birlikte, dolar üzerinden belirlenen pay, özellikle dolar üzerinden fiyatlanan emtialar söz konusu olduğunda, yüksek kalmaya devam edecektir.

 

Benzer şekilde, Çin’in daralan iş gücü ve ülke ekonomisini daha yüksek verimliliğe doğru yeniden yapılandırma kararlılığı, Çin’in bölgede düşük maliyetli imalata yatırımı için fırsatları artırmaktadır. Bu, emtialar ve altyapı odağının ötesine geçen yeni bir sınırdır. Daha fazla RMB akışı olursa, RMB üzerinden elde tutulan döviz rezervlerinin miktarında bir artış yaşanabilir.

 

ABD açısında, RMB’nin Latin Amerika’da artan etkisinin ABD’nin bölgedeki ekonomik varlığını etkilemesi inkar edilemez bir gerçektir. Son on yıldır ABD, en büyük ekonomilerden bazılarında –örneğin Brezilya ve Arjantin- ticaret üstünlüğünü çoktan yitirdi. Eğer bölge ülkeleri Çin para birimini ticaret işlemlerinde daha yaygın şekilde kullanmaya karar verirlerse, bu eğilim devam edecek. RMB kullanarak Çin’den ithalat yapmak, işlem maliyetlerini azaltır ve Latin Amerika ülkelerine uluslararası piyasalara erişimi olmayabilen birçok Çinli ihracatçıya erişim imkanı verir. Bu durum, bölgede ABD’li ihracatçılar için daha fazla rekabet anlamına gelmektedir.

 

Dolayısıyla ABD, Latin Amerika ülkeleriyle finansal bağlarını güçlendirmeye odaklanmalıdır. Örneğin Amerikan bankaları Latin Amerika’daki şubelerine daha fazla kredi verebilir. Buna ek olarak, Dünya Bankası ve Amerika Ülkeleri Kalkınma Bankası gibi çok-taraflı kuruluşlar, ticaret finansmanına daha fazla vurgu yapmalıdır.

 

Şurası net ki, Çin’in para birimi, uluslararası piyasalarda daha büyük bir rol oynayacak. Bu doğrultusundaki ilk adım, 1 Ekim 2016 tarihinde RMB’nin SDR sepetine eklenmesiyle geldi. ancak, Latin Amerika çapında ülkeleri ve şirketleri Çin para biriminin kullanıldığı daha fazla operasyona dahil olmaya ikna etmek için bu yeterli değildir. Çin RMB operasyonları için altyapı inşasına ve para biriminin kullanımını teşvik etmeye kısa süre önce başladı.

 

Ancak, hükümetler ve şirketler, bu operasyonlara girişmeye başlamanın vaktinin geldiğini akılda tutmalıdır, yoksa bu fırsat penceresini kaçırabilirler. Çin’in para birimi uluslararası piyasalarda daha büyük bir rol oynamaya devam ederken, başka bir seçenek yok. Bununla birlikte, RMB’nin uluslararasılaşma süreci ve mali piyasalar –özellikle de Latin Amerika ekonomileri- üzerindeki etkisi, güveni daha da artırmak üzere Çin içinde daha fazla reforma dayanmaktadır.

 

Kaynak: http://www.atlanticcouncil.org/images/publications/A_Globalized_Renminbi_web_1005.pdf

 

 

Genel

Kaçınılmaz, Tuhaf Dünya: Liberal bir dünya düzenine yönelik olasılıklar

02

Andrey Kortunov*

 

 

Özet: Liberal dünya düzeninin geri dönülmez bir şekilde krize uğradığına dair iddia, sadece genel tabloyu değil Rusya’nın dış politikasına yönelik zorlukları da basitleştirmek isteyenler için oldukça uygun bir ortam sağlıyor. Rusya, sadece küreselleşme içindeki sorunları değil, kendisi için de yeni fırsatları görmeyi öğrenmeli.

 

“Hakikatin meşhur bir liberal önyargısı vardır.” Stephen Colbert

 

Rusya’nın dış politikasına dair herhangi bir ciddi tartışma, kaçınılmaz olarak, dünyadaki gelişmeler ve eğilimlere dair bir soruyla başlar. Bu günlerde, Rusya’nın dış politikasına dair neredeyse tüm çalışmalar, liberal dünya düzeninin sistemsel bir kriz içerisinde olduğu kavramına dayanmaktadır. Bazıları için bu kriz, tarihsel ölçekte bir trajedidir. Bazıları için ise, eski kehanetlerin uzun zamandır beklenen teyididir. Başkaları ise, bunu beklenmedik bir hediye olarak görür. Teşhisle ilgili hangi yöntem izlenirse izlensin, krizin temel semptomları şu şekildedir:

 

Öncelikle, ABD’nin küresel hegemonyasının görece düşüşüyle yakından bağlantılıdır. Bu durum, küresel çaptaki GSYİH’daki payının azalmasıyla, Amerikan ekonomisindeki birçok sorunla ve mali sistemle, Washington’un başarılı olmayan müdahaleleri (Irak, Afganistan ve Suriye), dünya çapında Amerikan karşıtlığının artmasıyla ve ABD’nin kendisinin dünyadan giderek tecrit etmesiyle kendisini gösterdi. Pax Americana çağının sona erdiği yönünde bir sonuca ulaşıldı ve liberal dünya da, ABD hegemonyasının doğal sonucu olarak, geçmişte kaldı.

 

İkinci olarak, bir siyasi ideoloji olarak sık sık liberalizmin krizinden söz ediliyor. Ümitle beklenen “demokratikleşmenin dördüncü dalgası” Doğu Asya’da ve özellikle Orta Doğu’daki liberal değerlerin egemenliğini kuramadı. Rusya ve diğer Sovyet-sonrası devletler hiçbir zaman Batı tipi “olgun” liberal demokrasilere dönüşmediler. Tam tersine, siyasi dönüşümlerinde bu modelden giderek uzaklaşıyorlar.

 

Üçüncü olarak, krizin büyük bir göstergesi, dünyanın yönetilebilirliğinin azalması. Uluslararası kurumların (BM, Dünya Ticaret Örgütü, IMF, Dünya Bankası ve G-7) gücünün azalması, uluslararası hukukun temel ilkelerinin erozyona uğraması, silahlı çatışmaların sayısının artması ve küresel topluluğun bu çatışmaları ele alamaması, bugünün dünya sistemindeki büyük sorunların işaretleri. Bunların başat liberal paradigma içerisinde çözülmesi ise pek olası gözükmüyor.

 

Dördüncü olarak, liberal dünya düzeni küreselleşmeyle bağlantılı. Bugün küreselleşme, kalkınmakta olan ve kalkınmış ülkelerdeki siyasi popülistler ve aydınlar tarafından kıyasıya eleştiriliyor. Korumacı, milliyetçi ve küreselleşme-karşıtı duygular her yerde yükselişte. Birleşik Krallık’taki Brexit sonuçları, Donald Trump’ın ABD’deki beklenmedik başarısı, kıta Avrupası’nda sağ eğilimli radikallerin bariz güçlenmesi, hepsi aynı zincirin halkaları. Küreselleşme dalgası giderek tükeniyor; dolayısıyla liberal dünya düzeninin ömrünün pek uzun olmadığını kabul etmek gerekiyor.

 

Yukarıdaki etmenler, Rusya’nın dış politikası konusunda oldukça öngörülebilir bir sonuca yol açıyor. Artan istikrarsızlık ortamında Rusya kendisini “herkese karşı herkesin savaşına” hazırlamalı ve liberal-sonrası dünya düzeninin başlıca mimarlarından biri olmalı. Bu fikirlerin bugünün dünyasının gerçekliğini yansıtıp yansıtmadığına bir bakalım.

 

Liberal Dünya Düzeninin Başlıca İlkeleri

 

Liberal bir dünya düzeni tam olarak nedir? Kapsamı oldukça gevşek olan bu kavramın farklı boyutlarına işaret eden birçok tanım var. Liberal dünya düzeni genellikle uluslararası kurumların rolüyle, çok-taraflılıkla, insan haklarıyla, dünya siyasetinde “yumuşak gücün” artan rolüyle, uluslararası sorunların çözümünde güç kullanılmamasıyla bağlantılı görülüyor. Ben ise, liberal dünya düzeninin en az üç temel sacayağı olduğunu düşünüyorum.

 

Öncelikle, dünya siyasetinin liberal yaklaşımı, rasyonellik üzerine kurulu. Yani, liberal dünyada dış politika, ne idüğü belirsiz bir “siyasi elitin” ortaya koyduğu bazı dini, otokrat veya milliyetçi “misyonlarla” belirlenmiyor. Dış politika, çoklu ve çok-yönlü grup çıkarlarının ortak paydası: siyasi, ekonomik, sosyal ve dini çıkarlar son kertede bir ülkenin ulusal çıkarlarını şekillendiriyor. Bu bağlamda, liberalizm, hem bütüncül devrimci ideolojilerden hem de kendi görece, siyasi realizminden oldukça farklı. Beriki, liberalizmle aynı rasyonel temeli paylaşıyor; ancak bir devletin dış politikasının şekillenmesi ve uygulanmasına ilişkin mekanizmalara kayıtsız. Bir diğer deyişle, liberal dünya görüşünün rasyonelliğinden söz ettiğimizde, ne Thomas Hobbes’un rasyonelliğinden, ne de Niccolo Makyavel’in rasyonelliğinden söz ediyoruz: John Locke’un rasyonelliğini kast ediyoruz.

 

Liberal dünya düzeninin ikinci temel ilkesi ise normatifliği. Liberal dünya düzeninin ideali, tüm oyuncuların riayet ettiği davranış kuralları ve standartlarıdır. Kurallar ve normlar zorunlu veya gönüllü olabilir; antlaşmalarda belirtilebilir veya öncüllerini temel alabilir; uluslararası kurumlar ve çok-taraflı rejimler yoluyla veya doğrudan devletlerin birbirleriyle ilişkileri üzerinden uygulanabilir. Liberal dünya düzeni açısından “kuralsız” bir oyun veya her oyuncu için farklı kurallardan daha kötü bir durum yoktur.

 

Son olarak, liberal dünya düzeninin üçüncü ilkesi açıklıktır. Tanımı gereği, küresel siyasette liberalizm; tecritçilik, korumacılık, kapalı “nüfuz alanları” ve uluslararası etkileşim üzerinde dayatılan diğer kısıtlamalara karşıttır. Liberal dünya düzeni, bazı küresel yönetim biçimlerinin sadece arzu edilebilir olmadığını, ayrıca uygulanabilir olduğu iddiası üzerine temellenir ve dünyanın yönetilebilirliğini artırmak, sorumlu tüm tarafların çıkarınadır.

 

Çöken Gidişat veya Artan Sorunlar?

 

Eğer liberal dünya düzenine dair böyle bir tanımdan yola çıkarsak, muhaliflerin ortaya attığı argümanların bazıları hemen çürütülebilir. Amerikan hegemonyası, bu dünya düzeniyle sadece dolaylı olarak bağlantılıdır. Elbette ABD’nin bugünkü uluslararası ilişkiler sistemindeki rolünün abartılması zordur; ancak sistemin temelleri ABD’nin öncü güç haline gelmesinden çok önce kurulmuştur – ta Avrupa Aydınlanması zamanında. Dahası, Washington’un dış politika tutumu, liberal dünya düzeni konusunda oldukça alengirlidir: 19.yüzyıl başındaki Monroe Doktrini ile kendi münhasır “Yakın Çevresi”nin inşasından, 1920’li ve 1930’lu yıllarda tecritçi stratejiye, 20.yüzyılın ikinci yarısında eşit olmayan askeri-siyasi ittifaklardan oluşan geniş bir sistemin kurulmasına dek.

 

ABD, İkinci Dünya Düzeni’nin ardından liberal dünya ortamındaki hegemonyasından kaynaklı fırsatları azami düzeyde kullanmıştır; ancak ihtiyaç doğduğunda rasyonelliği, normatifliği ve açıklığı kolaylıkla bir kenara iterek, spesifik dış politika hedeflerine yönelmiştir. Bugün, her ne kadar Amerikan başkanları bu ilkelere bağlı kaldıklarını açıklasalar da, ABD’nin dış politika tutumu, liberal dünya düzeninin ilkelerinden sık sık sapmaktadır. Çelişkili bir şekilde, ABD hegemonyasının halihazırdaki görece zayıflaması, Washington’u liberal dünya düzeninin temellerini savunurken çok daha tutarlı hale getirebilir (Barack Obama’nın dış politikası, bu eğilimin bir örneğini teşkil ediyor).

 

Liberal dünya düzeni ile liberal ideoloji arasındaki ilişki de tamamen dolambaçsız değildir. Tarihsel açıdan, bu dünya düzeninin temelleri büyük oranda Batılı demokrasiler tarafından kuruldu, ancak daha sonraları evrensel bir nitelik kazandı ve salt Batılı bir olgu olmaktan çıktı. İlkeleri, liberal olmayan rejimler tarafından benimsendi: Pinochet’nin Şili’sinden Deng Xiaoping’in Çin’ine kadar Batılı olmayan ülkelerin ağırlıklı çoğunluğu (Hindistan ve Türkiye, Brezilya ve Endonezya, Vietnam ve Nijerya), liberal dünya düzenine uygun düşmek için her türlü çabayı ortaya koyuyorlar; keza sosyal ve ekonomik gelişimleri için liberal dünya düzeninin en elverişli koşulları yaratabileceğini düşünüyorlar.

 

Liberal dünya düzeni, bir siyasi ideoloji olarak, liberalizmle kıyaslandığında çok daha kapsamlı, daha cazip ve daha “küresel” bir hal aldı; keza liberal dünya düzeni, küresel ekonomik, finansal ve –bir ölçüde de- siyasi ve sosyal alanı örgütlemek için teknik bir araç olarak pek ideolojik bir platform sayılmaz.  Bir araç olarak liberal dünya düzeni sadece liberal Anglo-Sakson dünyada değil, aynı zamanda kıta Avrupası’nın sosyal demokrat dünyasında, Doğu Asya’nın otoriter ve neo-komünist rejimlerinde ve hatta Körfez’in teokratik Arap monarşilerinde bile kabul edilmektedir. Tüm bu aktörlerin liberal dünya düzeninin bazı boyutları konusunda endişeleri ve çekinceleri var – örneğin otoriter rejimler, siyasi açıklık fikrini kabul etmekte zorlanıyorlar. Bununla birlikte, yeni gelenlerin çoğunun uyguladığı istisnalar ve spesifik ayarlamalar, liberal düzene sistemik bir meydan okuma teşkil etmiyor.

 

Elbette yeni katılımcılar, geniş çaplı sistemler-arası reformlar yapılmasından yana: kilit kara alma süreçlerine erişim sağlanması, mevcut kurumların yeniden şekillenmesi, bazı önceliklerin değiştirilmesi, vs. Bununla birlikte, birçok durumda hedef, sistemi modernleştirmektir, onu yeni bir sistemle idame ettirmek değil. Bunun tipik bir örneği ise, küresel ekonomik gündemin G7/8’den G20’ye aktarılması: katılımcılar farklı, ancak çalışma ilkeleri büyük oranda aynı. Bunun sonucunda, siyasi liberalizmin krizi, mutlaka liberal dünya düzeninin paralel bir krizden geçmesini içermiyor.

 

Aynı şekilde, istikrarsızlık, şiddet ve anarşinin bugünün dünyasında boyuna yükselişte olduğunu iddia etmek pek doğru olmayacaktır. Bugünün küresel kalkınma eğilimleri oldukça çelişkili. Örneğin, nükleer silahların yaygınlaşması son on yıllarda hız kazanmak şöyle dursun yavaşladı bile. Yüzyılın başından itibaren dünya çapında eş zamanlı olarak başlatılan savaş sayısı (iç savaşlar da buna dahil) azaldı (çatışmaların yoğunluğu ise arttı). Her halükarda, 21.yüzyılın ikinci on yıllık dönemi, dünya tarihinde daha önceki on yıllara kıyasla çok daha tehlikeli ve çatışmalara açık nitelikte.

 

Liberal dünya düzenini eleştirenler genellikle dünyadaki dezentegrasyon eğilimlerini çok daha dramatik şekilde gösteriyorlar ve birbirine zıt entegrasyon eğilimlerini azımsıyorlar. Örneğin, AB’nin mevcut sorunlarının –buna Brexit de dahil- AB’nin tutarlı, aşamalı ve ölümcül bir şekilde bozulmasının göstergeleri olduğu söyleniyor. Elbette hem göç krizi hem de Brexit, Brüksel için oldukça ciddi imtihanlar. Bununla birlikte, iki-üç yıl önce birçok analist, Euro bölgesinin ve Avrupa Birliği’nin korkunç mali kriz sebebiyle kaçınılmaz bir şekilde çökeceğini öngörürken kendilerinden oldukça emindi. Bununla birlikte, “Van Rompuy’un reformları”, kurumun makroekonomik dengesizlikleri önleyip düzeltmesi, iç bütçe disiplinini güçlendirmesi, finansal bir denetim sistemi kurması için yeni mekanizmalar yaratmasını sağladı. Dolayısıyla, AB kurumlarının esnekliği ve koşullara uyum sağlaması göz ardı edilmemeli.

 

Benzer şekilde, modern uluslararası hukuk sisteminin istikrarını da yanlış hesaplamamalıyız. Gerçekten de normlarından bazıları sürekli olarak çiğneniyor, ancak bazı sürücülerin arada sırada trafik kurallarını çiğnemesi bu kuralların var olmadığı veya yok sayılabileceği anlamına gelmiyor. Dünya siyaseti, ekonomi ve finansın uluslararası düzeydeki yasal düzenleme sistemi, yirmi yıl öncesiyle kıyaslandığında çok daha etkin. Bugün, uluslararası hukuk, bir zamanlar tamamen ulusal yasalar çerçevesinde ele alınan veya hatta herhangi bir yasal düzenlemenin dışında bırakılan birçok alanı düzenliyor.

 

Liberal Dünya Düzeninin Alternatifleri var mı?

 

Bugün liberal dünya düzenini eleştirenler, küreselleşmenin insanlık-dışı niteliğine, sorumsuzca davranan ulusal ve uluslararası bürokrasiye, uluslar-ötesi işletmelerin bencillik ve açgözlülüğüne dikkat çekiyor. Mevcut küresel siyasi ve ekonomik sistemin (ki bu elbette mükemmel olmanın ötesinde) imha edilmesi çağrısında bulunuyor. Bununla birlikte, bunu yaparken, herhangi bir sağlam alternatif önerisi getirmiyorlar.

 

Halihazırda liberal dünya düzeninin önünde tutarlı, kapsamlı ve ayrıntılandırılmış bir alternatif bulunmuyor. Çok fazla sayıda siyasi manifesto, kitapçık ve çok zayıf uzman değerlendirmelerinin bulunduğu, siyasi pratik açısından ise ciddi bir şekilde test edilmemiş özetler var.

 

Liberal dünya düzeninin bir alternatifi, sıkı sıkıya inşa edilmiş hiyerarşik imparatorluklar dünyasına, kapalı bölgesel ticaret ittifaklarına ve askeri-siyasi bloklara geri dönüş olacaktır – George Orwell’in “Okyanusya”, “Avrasya” veya “Doğu Asya” olarak adlandırdığı şeyin 21.yüzyıl jeopolitik gerçekliklerine uyarlanmış hali. Bununla birlikte, bugünün topyekün karşılıklı bağımlılık, küresel imalat zincirleri ve finans, kıtalar-arası göç, küreselleşmiş eğitim, bilim ve teknoloji koşulları altında, böylesine arkaik bir çok-kutuplu dünya pek mümkün görünmüyor: insanlar ve ülkeler arasındaki ilişkiler giderek sonsuz sayıdaki spesifik düzenlemeyle, özel anlaşmalarla, ortak teknik standartlarla ve koordine edilmiş yasa uygulamalarıyla tanımlanıyor. İşte bu yüzden de ne Birleşik Krallık’ın AB’den çıkması, ne de Çin’in Trans-Pasifik Ortaklığı’na katılmaması, jeopolitik korku hikayelerine bayılanların öngördüğü felaket ekonomik sonuçları doğurmayacak.

 

İkinci teorik alternatif ise, tek bir değerler sistemi etrafında örgütlenen bir dünya olacaktır. Bu nasıl bir sistem olabilir? Eğer liberalizm ideolojisi krizdeyse ve sisteme komünist bir alternatif 21.yüzyılda ayakta kalamamışsa, ancak siyasi İslam bugün evrensel bir bütünleştirici rol iddia edebilir. Şurası bariz ki, liberal dünya düzeninin en azılı muhalifleri bile, “küresel bir hilafet” altında yaşamayı tercih etmeyeceklerdir.

 

Üçüncü bir alternatif ise, dünyadaki hiyerarşilerin, uluslararası kurumların ve rejimlerin çökmesi, küresel siyasi sistemin münferit egemen devletler arasında kaotik ve sistemik olmayan bir etkileşimle parçalanması, “herkesin herkese karşı” sonsuz bir mücadele içerisine girmesidir. Bununla birlikte, şayet münferit devletler sadece mücadele etmeyip aynı zamanda birbirleriyle bir şekilde işbirliğine giderlerse, kaçınılmaz olarak belli bir normatif temel, düzenleyici mekanizmalar ve eşgüdümlü etkileşim usulleri oluşturma ihtiyacıyla karşı karşıya kalacaklardır. Küresel karşılıklı bağımlılık koşullarında, siyasi aktörler kaçınılmaz olarak liberal araçları kullanacaktır – onlara hangi adı verirlerse versinler.

 

Liberal dünya düzenini eleştirenler, bunun insanoğlunun geri kalanına ilişkin olarak “altın milyarın” (Rusça’da Batı’nın müreffeh kesimlerini ifade etmek için kullanılan terim – Çevirmen Notu) ayrıcalıklı konumunu yücelttiğini ileri sürmektedir. Bununla birlikte, son on yıllarda tarih şunu gösteriyor: Küresel çapta “toplumsal sınıfların yükselmesini” sağlayan ve Asya, Latin Amerika ve Afrika’daki milyonlarca insana orta sınıfa geçme imkanı tanıyan şey, tam da bu dünya düzeninin temel sacayaklarıdır (rasyonellik, normatiflik ve açıklık). Onlarca ülkenin dünya sisteminde statülerini artırmalarına izin veren de liberal dünya düzeninin kendisidir.

 

Emtia, sermaye, teknoloji ve toplumsal uygulamaların uluslararası sirkülasyonuna ilişkin yerleşik mekanizmaları gözden çıkarmak, “altın milyarın” sosyoekonomik koşullarını düzeltmeyecektir.

 

Dolayısıyla, eğer mevcut uluslararası sistemin karşısında yapmak zorunda olduğu bir tercih varsa, bu tercih liberal dünya düzeni ile kapsamlı alternatifler arasında değil; liberal dünya düzeni ile küresel düzensizlik, kronik istikrarsızlık ve kaosun farklı versiyonları arasında bir tercihtir.

 

Direnç

 

Liberal dünya düzeninin muhalifleri tarafından kullanılan taktiklerden biri, dünya düzeninin en radikal şekillerini 21.yüzyıl başında ve hatta daha önce yazılmış çalışmalardan ödünç almak, onları ilkel karikatürler şeklinde şemalaştırmak ve bu karikatürleri kaba ve görünürde adil ve haklı bir eleştiriye tabi kılmaktır.

 

Francis Fukuyama’nın Tarihin Sonu (1992) ve Thomas Friedman’ın Dünya Düzdür (2005), bu tür elverişli hedefler haline geldiler. Bununla birlikte, ilk olarak söz konusu çalışmalar yazarları tarafından entelektüel bir provokasyon olarak algılandı, ardından da geçmiş zamana ait oldukları söylendi. Fukuyama ve Friedman’ın eleştirilmesi kolaydır, ancak 20.yüzyılın ikinci yarısında liberal düzenin reformunu engelleyen sorunların niteliği ve ölçeğini objektif bir şekilde analiz etmek çok daha verimli olacaktır.

 

Bu sorunlar arasında belki en temel olanı, Batılı ülkelerin (ve özellikle de ABD’nin) “Batılı olmayan” devletler aleyhine olacak şekilde yükselen dünyadaki ayrıcalıklı konumlarını sürdürme arzuları. Barack Obama’nın “21.yüzyılın küresel ticaret kurallarını Çin gibi ülkeler değil ABD ve müttefikleri belirlemelidir” minvalindeki açıklaması, bunun bariz bir örneği. Bu durum, Amerika’da George W. Bush ve Barack Obama gibi farklı Başkanların izlediği dış politika açısından tipik bir durum haline geldi: çok-taraflı düzenleme alanlarını keyfiyetle seçmek, bir yandan da diğer alanlarla meşgul olmamak. Washington’un silah ticareti ve ABD ordusunun yeteneklerini –nükleer cephanelik dahil- güçlendirmeye dönük devasa, uzun vadeli programlarda tartışmasız liderliğe denk düşen birçok “silahsızlanma girişimi”, bunun canlı ve net bir örneğidir.

 

Öte yandan, “Batılı olmayan” ülkeler her zaman için uluslararası ilişkilerin gelecekteki sistemi için sorumluluk üstlenmeye yanaşmıyorlar. Mevcut “Batılı” dünya düzeninin “Batılı olmayan” ülkeler tarafından eleştirilmesi, demagojik olmasa da ekseriyetle bildirim niteliğinde. Yarım yüzyıl önce olduğu gibi, yeni oyuncuların hakları konusunda çok şey söylendi, ancak onların yükümlülükleri ve sorumlulukları konusunda fazla bir şey ifade edilmedi.

 

Uluslararası kurumların bürokratik atıllığı da bir başka engel teşkil ediyor. IMF ve Dünya Bankası, yerleşik geleneklerini, prosedürleri ve karar alma mekanizmalarını sürdürmek konusunda ısrarcı olup, “Batılı olmayan” ülkeleri kendi kurumlarını kurmaya ve reforma tabi tutulmamış “Batılı” kurumları atlatmaya mecbur bırakıyor. Bununla birlikte, paralel kurumlar –örneğin Asya Altyapı Yatırım Bankası- Batılı öncülleriyle aynı liberal ilkeleri temel alıyor.

 

Son olarak, popülist hareketler, gizemli, anlaşılmaz, öngörülmez, düşmanca ve son derece tehlikeli olan dünyaya dair her zaman hazır ve nazır durumdaki korkuları aktif şekilde kullanıyor. Liberal dünya düzeninin üç ilkesi arasında, açıklık ilkesi en çok korkutanı olup, açıklık karşısındaki mücadele, rasyonellik ve normatiflik karşısında mücadeleye dönüşüyor.

 

3 Boyutlu Satranç Oyunu

 

21.yüzyıl dünya düzeninin geçtiğimiz yüzyılın liberal kuramları ve dış politika uygulamalarıyla ortak yönü az olacak. Eğer 20.yüzyılın dünya siyasetini standart 2 boyutlu bir ortamda dama oynamakla kıyaslarsak, bu yüzyılın siyaseti 3 boyutlu satrancı andırıyor. Düz bir tahtanın aksine, üç boyutlu “küp” statik değil: Yüzeyleri sürekli gelişiyor, dolayısıyla oyun alanı genişliyor ve çok daha fazla sayıda oyuncu için olası adım sayısı artıyor.

 

Yeni oyunun kurallarını, liberal dünya düzeninin ana ilkeleri (rasyonellik, normatiflik, açıklık) temelinde daha genel bir şekilde belirtmeme izin verin.

 

Peki bu sistem rasyonel olacak mı? Eğer rasyonellik uluslararası ortamda farklı ve çok-boyutlu grup çıkarlarının dengeli bir şekilde temsil edilmesi olarak anlaşılıyorsa, yeni sistem mevcut sistemden çok daha rasyonel olacaktır. Dünyanın önde gelen ülkelerinin gelecekteki yöneticileri daha demokratik, bilge veya anlayışlı olacağı için değil, farklı grup çıkarları derhal gerçekleşmek için daha çok fırsat bulacağı ve bu süreçte devletin dış politika aygıtının darboğazı baypas edileceği için. Bu eğilim bugün büyük iş insanlarının, profesyonel örgütlerin, sivil toplumun ulus-üstü kurumlarının faaliyetlerinde bariz şekilde görülüyor. Dahası, devletler giderek devlet-dışı aktörlerle (kamu-özel sektör ortaklıkları) koalisyonlar kurmak zorunda kalacaklar, keza bu tür ortaklıklar olmaksızın bir devletin dış politikası hızla etkinliğini yitirecek.

 

Sistem normatif olacak mı? Bu temel soru. Devlet liderleri bugün yasal olarak bağlayıcı anlaşmaların onayını ve desteğini almak için daha fazla zorlukla karşı karşıya bulunuyorlar. Yasama mercileri, yeni yükümlülükler üstlenmek konusunda çekimser kalırken, anlaşmaların onaylanma süreci fos çıkıyor, halka yönelik popülist çağrılar yoğunlaşıyor ve referandumlarda onu örgütleyenlerin beklentilerinin aksine sonuçlar ortaya çıkıyor (örneğin Brexit oylaması veya 2016 yılında AB-Ukrayna anlaşması konusunda Hollanda’da gerçekleşen referandum).

 

Büyük olasılıkla, kurallar ve düzenlemeler sisteminin daha fazla gelişmesi, beraberinde, yasal olarak bağlayıcı olmayan yükümlülüklerin ve devletler ve devlet-dışı aktörlerin gönüllü olarak üstlendikleri öz-kısıtlamaların sayısında bir artış getirecek. Örneğin, ABD, 1982 yılında kabul edilen Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin hükümlerine bağlı, ancak Konvansiyon’un bir parçası değil. G-20’nin kararları, üye ülkeler için yasal olarak bağlayıcı değil; bu kararların uygulanması, “karşılıklı değerlendirme” prosedürüyle denetleniyor ve bu da tamamen istişari nitelikte. Ortaya çıkan dünya düzeninde, bir devletin “siyasi şöhreti”, “sorumluluğu” ve “kredi geçmişi” çok daha büyük bir rol oynayacak ve gönüllü olarak üstlenilen yükümlülüklerin ihlal edilmesi, kaçınılmaz olarak olumsuz sonuçlar doğuracak.

 

Son olarak, yeni dünya sistemi daha açık hale gelecek mi? Evet, ancak spesifik uluslararası sorunlar ve işbirliği alanları etrafında inşa edilen çoklu hiyerarşilere bağlı olacak. Örneğin, her ne kadar ABD’nin gücü ve nüfuzuna denk düşen bir güç olmasa da, Arktik Konseyi’nde bir süper güç gibi davranan ABD değil (Rusya ile birlikte) Kanada’dır. Benzer şekilde, Rusya ve Güney Kore’nin kıyaslanamaz boyutları ve potansiyellerine rağmen, Seul küresel ticaret hiyerarşisinde Moskova’nın üstündedir, keza Güney Kore’nin dış ticaret hacmi, halihazırda Rusya’nınkinin iki katıdır. Birçok hiyerarşinin varlığı, farklı devletlerin sistem içerisindeki statülerini artırma şanslarını çoğaltıyor ve sistemi daha demokratik, istikrarlı ve evrensel hale getiriyor.

 

Ortaya Çıkan Dünya Düzeni ve Rusya

 

21.yüzyılın dünya düzeni, eski ve yeni arasındaki zorlu mücadeleyle, yükselen ve düşen devletler arasındaki çatışmayla, geleneksel ve yeni kurulan uluslararası kurumlarla, küreselleşmenin kazananı ve kaybedenleriyle şekillenecek. Bununla birlikte, eğer küreselleşme bir şekilde devam ederse ve devletler ve münferit kurumlar arasındaki karşılıklı bağımlılık artarsa, bu durumda küresel yönetişim ihtiyacı da artacak. Yeni dünya düzeninin başlıca etkinlik kriteri; küreselleşmenin sunduğu yeni fırsatların demokratik şekilde dağıtılması / dağıtılamaması ve birçok taraf için sistemin genel masrafları ve içkin spesifik riskleri asgariye indirmek olacaktır.

 

Liberal dünya düzeninin geri dönülmez bir şekilde krize uğradığına dair iddia, sadece genel tabloyu değil Rusya’nın dış politikasına yönelik zorlukları da basitleştirmek isteyenler için oldukça uygun bir ortam sağlıyor. Eğer tüm ulusların refahı değil bir avuç egemen devletin bekası, siyasetin temel içeriği olursa, eğer kalkınma yerine güvenlik “kuralsız” oyunun ulusal önceliği haline gelirse, bu durumda çağdaş Rusya, diğer birçok ülke veya birlikle kıyaslandığında bu yeni durum için çok daha iyi hazırlıklı hale gelir. Tek yapması gereken, seçtiği yolda ilerlemeye devam etmek ve son yıllarda dış politika uygulamasını belirleyen noktaları yeniden güçlendirmektir.

 

Peki ya öyle olmazsa? Bir başka krizden de sağ kurtulduktan sonra, liberal dünya düzeni yeni, daha modern ve evrensel bir şekilde yeniden doğarsa ne olacak? Şurası bariz ki, böylesine yenilenmiş bir liberal dünyada, Rusya’nın dış politikasının geleneksel varlıklarının değeri hızla azalacak. Bu durum, Rusya’nın askeri gücüne, önde gelen uluslararası örgütlerdeki (özellikle de BM Güvenlik Konseyi’nde) ayrıcalıklı konumuna ve kaynak ve enerji potansiyeline uygulanmaktadır.

 

Eğer Rusya ve Batı arasındaki mevcut ekonomik ve teknolojik orantısızlıklar devam edecekse (ve şiddetleneceğe benziyor), stratejik bir denge tutturmak her geçen on yılda daha zor ve maliyetli bir hal alacak. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin rolü, daimi üyelerinin kritik meselelerde anlaşmaya varamaması yüzünden giderek daha önemli bir hal alacak. Dördüncü endüstriyel devrim, Rusya’nınki dahil kaynak-yönelimli ekonomilerin geleneksel varlıklarının değerini azaltacaktır.

 

Ve eğer durum öyleyse, Moskova’nın dış politika cephaneliğini genişletip yenilemeye odaklanması gerekir. “Yumuşak gücünün” etkinliğini ve kamu diplomasisini artırmanın yollarına bakmalıdır. Devletin, özel sektörün ve sivil toplumun uluslararası çıkarlarını bir araya getirmelidir. Yabancı düşmanı duygularla, hoşgörüsüzlükle ve son dönemde artan tecrit haliyle mücadele etmelidir. Rusya, küreselleşmede sadece sorun ve meydan okuma görmek yerine kendisi için yeni fırsatları da fark etmelidir. Tek bir kelimeyle, toplumu, çocuklarımız ve torunlarımızın yaşayacağı küresel ortama hazırlamalıdır.

 

*Andrey Kortunov, Moskova’da bulunan Yeni Avrasya Vakfı’nın başkanı ve Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi genel müdürüdür. Kendisi ayrıca Information Scholarship Education Center (ISE) başkanı ve Açık Toplum Enstitüsü Eğitim Kurulu üyesidir.

 

Genel

Uzay Güvenliği Hakkında Neler Bilmeli?

uzay

Patricia Lewis ve David Livingstone

 

Uzay, ulusal ve uluslararası altyapıların ayrılmaz bir parçasıdır. 1957 yılında Sputnik’in fırlatılmasından bu yana, insanlık, iletişim, çevrenin denetimi, güneş sistemindeki gezegenlerin ve galaksilerdeki yıldızların takibi, küresel konumlanmaya yönelik verilerin kanıtlanması, yolculuk ve zamanlama, temel bilimsel deneylerin gerçekleştirilmesi amaçlarıyla uzayı kullanıyor. Uçaklara pilotluk yapılması, denizlerde seyrüsefer, askeri manevralar, finansal işlemler ve internet ve telefon iletişimi gibi alanlarda ulusal ve uluslararası altyapıya yönelik çalışmalar için küresel uzay-temelli uydu gruplaşmalarına giderek daha fazla bağımlı hale geliyoruz.

 

Çin’de son dönemde gerçekleşen iki gelişme – uzaydan korsanlara karşı dayanıklı anahtarların aktarılmasına yönelik tasarlanmış bir “kuantum uydusunun” fırlatılması ve uzay istasyonu Tiangong-1’in kontrolünün kaybedilmesi- güvenlik sorunlarını ve uzayın doğurduğu tehlikeleri gözler önüne seriyor. Başlıca kırılganlıklar nelerdir ve uluslararası topluluk barışçıl bir uzay ortamını nasıl yaratabilir?

 

Uzay “kalabalık, tartışmalı ve rekabetçidir”. Neredeyse her ülkenin uzayda kendi uydusu veya bir çıkarı vardır ve bunları meteoroloji ve iletişime dair uzay-temelli varlıklarla gerçekleştirirler. Yörüngede ve uzay atığı olarak yaklaşık 1100 adet uydu bulunmaktadır – çarpışmalar ve artık geçerliliğini yitiren uydular ise ciddi bir sorundur. Soğuk Savaş boyunca ABD ve SSCB, uydusavar silahlar geliştirdiler ve kendi uydularına karşı bunları test edip bugün halen uzayda varlığını sürdüren atıklar yarattılar.

 

Uzay (en azından uydular için) giderek daha erişilebilir hale geliyor. Hafif, minik boyutlu uydular (500 kg), mikro-uydular (10-100 kg), nano uydular (1-10 kg), çok küçük uydular (0,1 ve 1 kg) ve femto uydular (10 ve 100 g) geliştirilme aşamasındalar. Çoklu uydu yükleri içerisinde fırlatılan ve daha geniş çaplı “ana” uydular ve “uydu yığınlarına” sahip formasyonlarla konuşlandırılan bu yeni uydular, uzayın erişilebilirliğini dönüştürecek. Bunlar, askeri ve ticari operasyonlar esnasında ve iletişim, istihbarat sinyalleri, çevrenin denetlenmesi, coğrafi konumlandırma, gözlem ve hedefleme amacıyla sıradan vatandaşlar tarafından kullanılabilir. Ayrıca, kendi içlerinde silah olarak da kullanılabilirler. Mevcut uyduların tüm yeteneklerine sahip olacaklar, ancak üretilmeleri daha ucuz ve fırlatılmaları daha kolay, takip edilmeleri ise daha zor olacak.

 

Uzay silahları, ciddi bir sorundur. 2007 yılında, Çin, eski bir hava uydusunu yok etmek üzere karaya konuşlu bir füze kullandı ve bir yıl sonra ABD, düşük yörüngeli ve artık işlevsel olmayan bir casus uydusunu düşürdü ve bunun için de Pasifik’teki bir savaş gemisinden füze fırlattı. Bu senenin başında ise, Rusya, A-235 Nudol doğrudan yükselen uydusavar füzenin uçuş testini başarıyla gerçekleştirdi. Dış uzayın silahlanmasını önlemek üzere uluslararası bir yasal çerçeve olmaksızın, uzay ortamının istikrarının bozulma süreci doludizgin devam ediyor ve silahların uzaya yerleştirilmesi de önümüzdeki yıllarda mümkün görünüyor.

 

İletişim ve seyrüsefer sistemleri ise, siber saldırılar karşısında oldukça kırılgan durumda. Uydulara yönelik siber saldırılar daha şimdiden bir gerçeklik halini aldı. ABD GPS ve Avrupa Gelileo gibi küresel navigasyon uydu sistemleri, gezegenin frekans bozma ve yanıltma saldırılarından etkilenebilen iletişim ağları için kritik önem arz eden, hedefi net bir şekilde tutturan durumsal ve zamanlama sinyalleri sağlıyor. Kısa süre önce yayımlanan “Uzay, Siber Güvenlik için Son Sınır mı?” başlıklı araştırma raporumuz, siber saldırılarla bağlantılı riskleri göz önüne alıyor ve bunlar arasında uyduların fiziksel denetimi de mevcut –örneğin bir diğer uyduyla çarpışması için bir uydunun manevrasının yapılması veya yeryüzünün atmosferine yeniden girip yanması için yörüngesinin alçaltılması veya “zayıflatılması” ya da bir uydunun güneş panellerini son derece enerjik olan iyonlaştırıcı solar radyasyona kasten aşırı maruz bırakılması suretiyle geriye dönüşü olmayan zararlara sebep olunması.

 

Güvenli ve barışçıl bir uzay ortamı yaratmak mümkün. Her ne kadar 1994 yılından bu yana Cenevre’de Silahsızlanma Konferansı’nda uzay güvenliği meseleleri konusunda bir ilerleme kaydedilmiş olmasa da, son dönemde bir dizi uluslararası çaba söz konusu oldu. Uzay atıklarının yok edilmesine yönelik kılavuz ilkeler, Viyana’da BM tarafından geliştirildi. BM bünyesinde hükümet uzmanlarından oluşan bir grup, 2013 yılında dış uzaydaki faaliyetlerde güven inşası ve dış uzayda saydamlık konularında bir çalışma yayımladılar. Avrupa Birliği ise, Dış Uzay Faaliyetlerine Yönelik Uluslararası Faaliyet Kodu’na dair bir girişim oluşturdu. Yumuşak dokunuşlu, uluslararası, çok-paydaşlı bir yanıt, uzaydaki siber güvenlik meseleleri için gereklidir – küresel Dış Uzay Antlaşması’nın 50.yılı dolayısıyla önümüzdeki sene bir toplantı düzenlenmesi, iyi bir başlangıç noktası olabilir.