close

Genel

Genel

Dünya Düzeninin Çöküşü mü?

1 (2)

 

Görünen o ki Moskova, çok-kutupluluğa hazırlıklı değil; keza 19.yüzyılda Rus şansölyelerin oldukça iyi bildiği temel kuralını henüz kavramamış: Diğer güç merkezleriyle daha yakın ilişkiler geliştirmek üzere münferit konularda tavizler vermek gerekir.

Hem Rusya’da hem de yurtdışında, Ukrayna krizinin 1990’lı yılların sonunda ve hatta çok daha öncesinde -1945 yılında II. Dünya Savaşı’nın bitiminin ardından- Soğuk Savaş’ın bitiminin ardından kurulan uluslararası ilişkiler sistemini zedelediğine dair yaygın bir kanı söz konusu. Bu kanı, çarpıcı benzerliklerle destekleniyor.

Ardından, ihtilaf konusu; Sovyetler Birliği ile ABD arasında savaş sonrası Avrupa’nın bölüşülmesi oldu. Şimdilerse, Sovyet-sonrası bölgede ve Rusya’dan sonra ikinci en büyük ülke olan Ukrayna’da nüfuz mücadelesi söz konusu. Geçmişte jeopolitik çatışma, komünizm ile kapitalizm arasında uzlaşmaz ideolojik çatışma ortasında gerçekleşmişti. Şimdiyse, yirmi yıllık unutuşun ardından, ideolojik hizipleşme yeniden gündeme geldi – bu kez Rus muhafazakarlığın ruhani değerleri ile Batı liberalizmi arasında (aynı cinsiyetten evliliklerle, uyuşturucu ve fahişeliğin yasallaşması ve esnafça bireyselcilikle bağlantılı olarak). Bu birliktelik, büyük güç duygusunun daha önce eşi benzeri görülmemiş şekilde artması ve Rusya’da Stalinciliğin kötücül bir şekilde yaygınlaşmasıyla daha da güçleniyor. ABD’nin kapitalizm-öncesi ülkelere Amerikan tarzı özgürlük ve demokrasi değerlerini ihraç ederken güttüğü sorumsuzca politika da buna eklemleniyor.

Bugün, küreselleşme ve bilgi devriminin belirleyici olduğu 21.yüzyılın başlangıcında dünyanın 20.yüzyılın ilk yarısı ve hatta 19.yüzyıla özgü jeopolitik savaşlara ve toprak gasplarına geri döndüğü net bir şekilde görülüyor. Gerçekten de şu anda paramparça olan dünya düzeni mükemmel olmaktan çok uzak. Rusya’nın ise, diğer birçok ülke gibi bu konudan sızlanmak için haklı gerekçeleri var. Bununla birlikte, bundan sonraki dünya düzeninin daha iyi olacağı da net değil. Ve şu anda yok olan dünya düzeninin özünün ne olduğu ve niçin yeni bir Soğuk Savaş biçiminin mümkün olduğu da net olmaktan uzak.

BİR SOĞUK SAVAŞ DÜNYASI VE DÜZENİ Mİ?

Uluslararası ilişkiler sistemi, uluslararası hukuk ve kurumları temel almıyor; büyük uluslar, onların ittifakları ve ortak çıkarları arasında bir güç dağılımı ve dengesine dayanıyor. Uluslararası hukuk ve mekanizmalarının ne kadar etkin ve uygulanabilir olduğunu belirleyen de tam olarak bu durum… İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminin ardından gelen dönem, bunun en canlı örneği oldu.

O dönemlerdeki dünya düzeni, Yalta, Potsdam ve San Francisco’da 1945 yılında muzaffer olan ülkelerin vardığı anlaşmaları temel aldı. Anlaşmalar, Alman, İtalyan ve Japon imparatorlukların çöktüğü Avrupa ve Uzak Doğu’daki sınırları çizdi; Birleşmiş Milletler’i kurdu ve birçok savaş sonrası meseleyi çözdü. Buradaki ana fikir; büyük güçlerin barışı birlikte koruyacakları ve uluslararası anlaşmazlıkları ve çatışmaları, yeni bir dünya savaşını önlemek üzere BM Şartı temelinde çözecekleriydi. Ancak, bu dünya düzeni hiçbir zaman inşa edilmedi –SSCB ile ABD arasında Avrupa’da, ardından da dünya çapında bir çatışma ortamında derhal paramparça oldu.

Sovyet ordusundan özgürleşen Orta ve Doğu Avrupa’da, Sovyetler Birliği birkaç yıl içerisinde sosyalist bir rejim kurdu ve kitlesel baskılara başladı. Bu durum, karşılığında birçok Batı Avrupalı ülkedeki komünist hareketin bastırılmasına yardımcı olan ABD’yi öfkelendirdi. Almanya’daki işgal bölgeleri, devletlere dönüştü – Federal Almanya Cumhuriyeti ve Alman Demokratik Cumhuriyeti. NATO’nun kurulması ve Batı Almanya’nın NATO’ya alınması karşılığında Varşova Paktı kuruldu. Zaman içerisinde çatışan taraflar barış dönemleri için benzersiz güçte kuvvetler konuşlandırdılar ve Alman sınırının içine her iki tarafa binlerce nükleer savaş başlığı yerleştirdiler.

Alman Demokratik Cumhuriyeti ile Polonya (Oder-Neisse hattı), Batı ve Doğu Almanya, Sovyetler Birliği’nin Baltık devletleri etrafındaki sınırları arasında Avrupa’nın önemli sınırları Batı’da yasal

olarak tanınmadı: ilk durumda, 1970 anlaşmalarına kadar, ikinci durumda 1973 yılına kadar, üçüncü durumda da asla tanınmadı. Batı Berlin’in statüsü, birçok tehlikeli krizin kaynağı oldu (1948, 1953 ve 1958 yıllarında). 1961 yılı Ağustos ayındaki Berlin krizi sırasında Sovyet ve ABD’li tanklar birbirlerine oldukça yakın bir noktaya geldiler ve bu durum neredeyse SSCB ve ABD arasında silahlı bir çatışmaya yol açtı. Berlin meselesi, ancak 1971 yılındaki anlaşmalarla çözülebildi. Soğuk Savaş, BM Güvenlik Konseyi’ni felce uğrattı ve kurumu uluslararası barış ve güvenliği koruyan bir kurum olmaktan propaganda polemiklerine yönelik bir foruma dönüştürdü.

Kullanıma hazır nükleer cephanelikler, iki güçlü ittifak arasındaki doğrudan askeri çatışma alanında kafa kafaya bir çarpışma korkusu doğurdu ve bu durum da çatışan tarafları Avrupa’daki mevcut sınırları ve çatışmaları durdurmaya zorladı (ancak Soğuk Savaş’ın ardından bu girişimlerinden geri adım atmayı da kaçınılmaz kıldı). Bununla birlikte, bu dünya düzeninin ilk yirmi beş yılında Avrupa kıtası sürekli olarak iki blok arasında gerilim ve krizlerle çalkalandı. Eş zamanlı olarak Sovyetler Birliği sosyalist kamptaki sivil ve silahlı ayaklanmaları askeri olarak bastırabildi (1953 yılında Doğu Almanya’da, 1956 yılında Macaristan’da, 1968 yılında ise Çekoslovakya’da).

Bu durum, yirmi yıldan uzun süre sonra görece olarak istikrara kavuştu – 1972 yılındaki ABM ve SALT 1 antlaşmaları çerçevesinde yazılı bir hale getirilen, iki nükleer süper güç arasındaki ilk geçici yumuşama oldu bu. Üç yıl sonra, 1975 yılında, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı CSCE, Helsinki Nihai Anlaşması’nı imzaladılar. Buna göre; Avrupa’da ulusal sınırların ihlal edilemezliği ilan edilirken, Avrupa uluslarının barışçıl bir şekilde bir arada yaşamasına dair on ilke (toprak bütünlüğü, egemenlik, güç kullanmama ve halkların kendi kaderlerini tayin hakkı dahil) açıklandı.

Bununla birlikte, Avrupa dışında, Soğuk Savaş dünya düzeni kendisini Soğuk Savaş’ın bitimine dek bir düzen noksanlığında belli etti. Dünya kırk yıl boyunca sürekli bir küresel savaş korkusuyla yaşadı. 1961 yılındaki Berlin krizine ek olarak büyük güçler en az üç kez nükleer felaketin eşiğine geldiler: 1956 yılındaki Süveyş krizinde, 1973 yılındaki Orta Doğu savaşı sırasında ve 1962 yılı Ekim ayında Küba’daki füze krizi sırasında kırmızı çizginin neredeyse aşılmak üzere olduğunu anımsamak gerek. Sovyet füzelerini yerleştirildiği Küba’daki üslere karşı ABD’nin bir hava saldırısı gerçekleştirmeyi planladığı tarihten birkaç gün önce Moskova ve Washington bir uzlaşıya vardılar. Bu füzelerden bazıları, bir misilleme saldırısı için muharebeye hazırlık haline getirildi. Washington’un ise bundan haberi yoktu. İnsanoğlu, sadece Kremlin ve Beyaz Saray’ın sergilediği temkinlilikle değil, aynı zamanda şans eseri yok oluştan kurtuldu.

İki süpergücün ortak bir küresel yönetişimi yoktu – çatışan tarafların jeopolitik rekabetlerinde doğrudan çatışmalarını önlemelerine yol açan bir nükleer felaket korkusu söz konusuydu sadece. Bununla birlikte, zaman içerisinde onlarca büyük bölgesel ve yerel savaş ve çatışma gerçekleşti ve 20 milyonun üzerinde kişi öldü. ABD’nin bu yıllarda verdiği askeri zayiat 120.000 kişiye ulaştı. Bu, Birinci Dünya Savaşı’nda 1914-1918 yılları arasında verilen kayıplara eşdeğerdi. Çatışmalar genellikle bir anda patlak verdi ve öngörülemez bir şekilde sonlandı. Büyük güçler ise mağlubiyet yaşadılar – Kore Savaşı, İnduçin’deki iki savaş, Orta Doğu’daki beş savaş, Hindistan ve Pakistan arasındaki savaşlar, Irak ve İran arasındaki savaşlar, Afrika Boynuzu’ndaki savaşlar, Kongo, Nijerya, Angola, Rodezya ve Afganistan’daki savaşlar ve bunların yanı sıra sayısız darbe ve kanlı iç savaş.

Taraflar küresel rekabetlerinde uluslararası hukuku –toprak bütünlüğü, egemenlik ve ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı dahil olmak üzere- gelişigüzel ihlal ettiler. Askeri güç ve yıkıcı operasyonlar, ideolojik kisveler altında düzenli, alayvari ve kapsamlı bir şekilde kullanıldı. Avrupa dışında devletlerin sınırları sürekli değişti; askeri güç ülkeleri bölüp yenide birleştirmek (Kore, Vietnam, Orta ve Yakın Doğu, Pakistan, Afrika Boynuzu, vs.) üzere kullanıldı. Neredeyse her çatışmada ABD ve Sovyetler Birliği rakip taraflardaydı ve müttefiklerine doğrudan askeri destek sağladılar.

Bu rekabete nükleer ve konvansiyonel silahlardaeşine rastlanmayan bir yarış, süpergüçlerin ve onların müttefiklerinin tüm kıtalarda ve okyanuslarda silahlı çatışması ve uzay silahlarının geliştirilip sınanması eşlik etti. Bu rekabet, tüm ülkeler açısından devasa ekonomik maliyetler doğurdu; bununla birlikte en çok da Sovyet ekonomisine zarar verdi. Taraflar ancak 1968 yılında Nükleer Silahların Yaygınlaşmasını Önleme Antlaşması’nı (NPT) imzaladılar ve 1960’lı yılların sonunda nükleer silahlar konusunda ve daha sonraları da Avrupa’daki konvansiyonel silahlı güçler konusunda ciddi müzakerelere başladılar.

Dünya ekonomisi iki sisteme bölündü: kapitalist ve sosyalist. Bu durumlarda, birbirlerine karşı ekonomik yaptırımlar kullanmaları imkansızdı; keza sıkı ve sürekli ticaret engelleri (örneği COCOM) söz konusuydu. Ancak 1970’li yıllarda taraflar seçimli ekonomik etkileşim başlattılar – Sovyetler Birliği’nden Batı Avrupa’ya hidrokarbon ihracatı ve buradan mütevazi ölçülerde endüstriyel mal ve teknoloji ithalatı. Batı’daki ekonomik krizler de doğuda mutluluk kaynağı oldu; SSCB’nin yaşadığı ekonomik zorluklar, ABD ve müttefiklerinin hoşuna giden bir haberdi. Öte yandan, ekonomik bağımsızlık (otarşi) ve bir kalkınma motoru olarak savunma endüstrisine bağımlılık, sosyalist ekonomiyi beklendiği gibi ekonomik ve teknolojik bir uyuşukluğa itti.

Uluslararası sistemin kırk yıl süren iki kutuplu sistemi ve Soğuk Savaş, uluslararası hukuk ve kurumların sadece bir istisna işlevi gördüğünü gösterdi – bu nadir durumlarda, büyük güçler ortak çıkarlarını fark etmişlerdi. Öte yandan, sıfır toplamlı oyunlar bu yasayı ve kurumları, birbirlerinin eylemlerini ve forumları propaganda mücadeleleri için meşrulaştırmanın bir aracına dönüştürüyor.

1990’lı yılların sonundan beri Rusya artan bir tehdit hissi içerisinde yaşıyor. Hatta Soğuk Savaş’ın bitiminin ülkenin ulusal güvenliğini güçlendirmekten ziyade zayıflattığı bile ileri sürüldü. Bu, saf ve basit bir siyasi ve psikolojik sapmadır. Bu kısmen en korkunç tehdidin – küresel çapta bir nükleer savaş olasılığı- geride bırakıldığı zaman evrensel uyumun ortaya çıkmayacağı gerçeğiyle açıklanıyor. Soğuk Savaş’ın kırk yılının korkuları, dünyanın daha önceleri ne kadar tehlikeli olduğunu ve iki dünya savaşının yaşandığını insanların unutmasına yol açtı. Dahası, iki küresel süpergüçten biri olarak bir zamanlar ülkelerinde sahip oldukları liderlik pozisyonlarına duyulan özlem, Rusya’da birçok kişinin –Soğuk Savaş sırasında çalışanların ve özelikle onun ardından siyasete atılanların- hakikatin yerine tarihsel efsaneleri koymasına ve aslında topyekün bir yıkımın eşiğinde olan kayıp bir “dünya düzeni” konusunda pişmanlık duymasına yol açıyor.

YENİ BİR DÜNYA DÜZENİ

Tarihte sıkça rastlandığı gibi, dünya arenasında güç dengesindeki temel değişime, dünya düzenindeki değişimler eşlik etti. Sovyet imparatorluğu, ekonomisi, devlet ve ideolojisindeki çöküş, uluslararası ilişkilerin iki kutuplu sisteminin sonu anlamına geldi. 1990’lı ve 2000’li yıllar boyunca ABD bu dünya düzeninin yerine ABD öncülüğünde tek kutuplu bir dünya fikri yerleştirmeye çabaladı.

Şunu da belirtmek gerekir ki, Soğuk Savaş’ın bitimi, küresel güvenlik sisteminin kurulmasına yol açtı: Nükleer ve konvansiyonel silahlar üzerinde denetim sağlamak ve kitle imha silahlarının yaygınlaşmamasını ve tasfiye edilmesini garanti altına almak üzere büyük anlaşmalara varıldı. Birleşmiş Milletler, barış koruma operasyonlarında daha büyük bir rol oynamaya başladılar (BM’nin 2000 yılından önce gerçekleştirdiği bu tür 49 operasyonun 36’sı, 1990’lı yıllarda gerçekleşti). Soğuk Savaş’ın ardından yirmi yılı aşkın süre boyunca uluslararası çatışmaların sayısı ve yıkıcı etkileri, Soğuk Savaş sırasındaki 20 yıllık dönemin herhangi bir dilimine kıyasla ciddi anlamda geriledi.

Rusya, Çin ve diğer eski sosyalist ülkeler, siyasi sistemlerindeki farklara rağmen, tek bir küresel mali ve ekonomik sisteme ve ortak küresel kurumlara entegre oldular. Ancak bunlar üzerinde pek bir etkileri olmadı. Sadece birkaç ülke bu sistemin dışında kaldı: Kuzey Kore, Küba ve Somali. 2008 yılındaki kriz, dünyanın mali ve ekonomik açıdan karşılıklı bağımlılığını kanıtladı. ABD’de başlayan kriz, hızla diğer ülkelere yayıldı ve Rus ekonomisini de derinden etkiledi. Dolayısıyla Moskova’nın bir “istikrar adası” olarak kalma umudunu da suya düşürdü.

Yeni güç dengesini resmileştirmek üzere birçok girişimde bulunuldu: 1990 yılında Almanya’nın birleşmesi için Batı ve Doğu Almanya, Sovyetler Birliği, ABD, Büyük Britanya ve Fransa arasında bir anlaşmaya varıldı; 1995 yılında Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’na dönüştürüldü; 1990 yılında Paris Şartı, 1997 yılında NATO-Rusya Kurucu Sözleşmesi imzalandı, ardından da Helsinki Nihai Sözleşmesi imzalandı. BM reformu için aktif görüşmeler gerçekleştirildi. Buna ek olarak, 1999 yılında Avrupa Uyumlaştırılmış Konvansiyonel Silahlı Güçleri Antlaşması imzalandı ve füze savunma sistemlerinin ortak geliştirilmesi için müzakereler yürütüldü.

Bununla birlikte, söz konusu girişimler, ABD’nin küresel hevesleri sebebiyle büyük oranda etkisiz kaldı veya tamamlanmadı; tıpkı uluslararası güvenlik sisteminin inşasında olduğu gibi. 1990’lı yılların başında ABD’nin diğer güç merkezleriyle birlikte yeni, çok taraflı bir dünya düzeni kurmanın öncülüğünü yapmak üzere eşsiz bir tarihsel fırsatı olmuştu. Bununla birlikte, bu şansı akılsızca davranarak kaybetti. ABD kendisini bir anda “dünyanın tek süpergücü” olarak gördü. Bunun yarattığı

aşırı mutluluğa kapılarak, uluslararası hukukun yerine kuvvet hukukunu koydu. BM Güvenlik Konseyi’nin meşru kararlarının yerine ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nin direktiflerini koydu. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın önceliklerini NATO eylemleriyle değiştirdi.

Bu politika, yeni dünya düzeninin altına saatli bombalar yerleştirdi: NATO’nun doğuya doğru genişlemesi, Yugoslavya ve Sırbistan’ın zorla bölüştürülmesi, Irak’ın yasadışı işgali ve BM, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı ve silah kontrolü konularının hiçe sayılması (ABD’nin 2002 yılında ABM Antlaşması’ndan çekilmesi ve 1996 yılında Kapsamlı Nükleer Test Yasağı Antlaşması’nın kabul edilmemesi). Her ne kadar Rusya Sovyet imparatorluğu ve soğuk Savaşı’nı sonlandıran ülke olsa da, ABD, Rusya’ya kaybeden bir ülke muamelesi yapmıştı.

İki kutupluluğun son bulmasından gelen ilk yirmi yıl, tek kutuplu dünyanın istikrar veya güven getirmediğini, kuşkuya mahal bırakmayacak şekilde gösterdi. Ulusal ve uluslararası düzeylerdeki tekel, kaçınılmaz olarak yasaların hiçe sayılması, gücün keyfi kullanımı, durgunluk ve son kertede mağlubiyete yol açıyor.

Çin, Rusya, devletler-arası yeni örgütler (Şangay İşbirliği Örgütü ve BRICS), bölge devletleri (İran, Pakistan, Venezüella ve Bolivya) ve hatta Washington’un bazı müttefikleri (Almanya, Fransa ve İspanya), “Amerikan düzenine” karşı artan bir muhalefet sergilemeye başladılar. Askeri potansiyelini inşa etmenin ve küresel silah ticaretinde rekabet etmenin yanı sıra Rusya, bazı askeri-teknik alanlarda ABD’ye açık açık karşı çıkmaya başladı (örneğin füze savunma sistemlerini delmeye yönelik araçlar). 2008 yılı Ağustos ayında ilk kez Moskova ülke dışında –Güney Kafkasya’da- askeri güç kullandı.

“Emperyalizm” kelimesi, Rus halkının söylemindeki olumsuz anlamını yitirdi ve şimdi giderek kahramanca bir anlam yüklendi. Nükleer silahlar ve nükleer caydırıcılık kavramı, sıradışı şekilde olumlu bir anlam kazandı; nükleer silahların azaltılması fikri ise artık uygun görülmüyor. “Dünya emperyalizmi”nin daha önceleri suçlandığı şey – silah üretme politikası, güç gösterisi, ülke dışında askeri üs inşası ve silah ticaretinde rekabet- artık bu ülkede övgü alıyor.

Çin ise, kendi nükleer ve konvansiyonel silahlarını üretip sürekli modernleştirmeye başladı ve ABD’nin füze savunmasının üstesinden gelebilen ve ABD’nin hassas güdümlü konvansiyonel sistemleriyle rekabet edebilen mühimmat geliştirmek üzere programlar başlattı. Çin, komşu ülkelere ve ABD’nin askeri egemenliğine meydan okudu ve Asya ve Afrika’daki doğal kaynaklara erişim ve bu kaynakları Hint ve Pasifik Okyanusları’nda taşımak üzere kullanılan deniz hatlarının denetimi iddiasında bulundu.

Tek kutuplu “düzen”, Washington’un Irak ve Afgan savaşlarındaki mağlubiyetiyle ve 2008 yılındaki küresel mali ve ekonomik krizle derinden zedelendi. ABD ve Çin arasında Asya-Pasifik bölgesinde giderek yoğunlaşan bir askeri-siyasi rekabetle ve ABD ve Rusya arasında Ukrayna krizi üzerinden yaşanan sert bir çatışmayla son buldu.

UKRAYNA’DA HAKİKAT DÖNEMECİ

Reelpolitik açısından, krizin tüm insancıl boyutu ve Güneydoğu Ukrayna’daki şiddet ortamında, yaşanan şey aslında çok basit: ABD ve Avrupa Birliği Ukrayna’yı kendine çekiyor; Rusya ise onun peşini bırakmıyor, Ukrayna’yı (veya en azından onun bir kısmını) kendi nüfuz alanında tutmaya çabalıyor. Ancak, reelpolitik, bu olaylara dair tam bir tablo sunmuyor; keza bu gelişmelerin sosyal, ekonomik ve siyasi boyutlarını dikkate almıyor.

Ukraynalıların büyük kısmı Batı ile demokratik reformlar ve entegrasyonu savunuyor; onu yıllar süren sosyal ve ekonomik durgunluğun, yoksulluğun ve yolsuzluğun üstesinden gelmenin ve etkisiz yönetim sistemini değiştirmenin bir yolu olarak görüyorlar. Ukrayna halkının ülkenin güneydoğusunda yaşayan önemli bir çoğunluğu (yüzde 10 ila 15’lik dilim) Batı yanlısı politikalara karşı olup, Rusya ile geleneksel bağların korunmasından yana. Cumhurbaşkanı Victor Yanukoviç’in ilk olarak AB ile bir Ortaklık Anlaşması imzalama, ardından da planlarına geri dönme yönünde aldığı kararlar, ülkenin siyasi bölünmesini daha da ciddi bir hale getirdi: Avrupa çapındaki protestoları (“Euromaidan”) ve polis tarafından güç kullanımını tetikledi; meşru otoritelerin devrilmesine, Kırım’ın ayrılmasına ve güneydoğuda bir iç savaşın patlak vermesine yol açtı. Washington şimdilerde Moskova’yı tüm bu yaşanan zorluklardan dolayı suçluyor; ancak Rusya Kırım olaylarının patlak vermesinden önce gelişen krizin uluslararasılaşmasıyla sadece dolaylı olarak ilgili.

2012-2013 yıllarında Rusya’daki yeni yönetici sınıf, ülkedeki kitlesel protestoları, renkli bir devir tertipleme doğrultusunda Batı’dan ilham alan bir girişim olarak gördüler. Kremlin ise, ABD ve AB ile daha fazla yakınlaşmanın tehlikeli olduğu sonucuna vardı. Dolayısıyla, 1990’lı yıllarda resmi olarak açıklanan, Putin’in yönetiminin ilk döneminde 2003 yılında St. Petersburg’da gerçekleşen Rusya-AB zirvesinden başlayarak 2007 yılına dek süren “Rusya için Avrupa tercihi” politikasını terk etti; yerine “Avrasyacılık” doktrinini koydu.

Uluslararası sahnede ise bu doktrin, Rusya’nın Gümrük ve Avrasya Birlikleri içerisinde diğer Sovyet-sonrası ülkelerle -özelikle de Belarus ve Kazakistan’la-olduğu gibi, onlara katılmayı isteyen diğer ülkelerle de entegrasyonunu sağlıyor. Batı’nın yatırımlarını ve ileri teknolojilerini istemek yerine (Başkan Dimitri Medvedev’in “Modernizasyon için Ortaklık” kavramında ortaya konduğu gibi), Kremlin, ekonominin yeniden endüstriyelleşmesi politikasını başlattı ve savunma endüstrisine vurgu yaptı; 2020 yılına kadar olan dönemde bütçe tahsislerine 23 trilyon ruble verdi. Bu U-dönüşüne, Batı’dan gelen askeri bir tehdit olduğuna dair Soğuk Savaş döneminden beri eşine rastlanmayan bir propaganda kampanyası eşlik etti.

Kremlin’in politika önceliklerinde yaşanan bu değişim karşısında Kiev’in AB ile bir Ortaklık Anlaşması imzalama niyeti, Rusya tarafından, kendi “Avrasyacı” çıkarları karşısında ciddi bir tehdit olarak algılandı. Daha önceleri, Ukrayna cumhurbaşkanları Leonid Kravchuk, Leonid Kuchma ave Victor Yushchenko’nun NATO ve Avrupa Birliği’ne üyelik başvuruları yapma planları, Rusya tarafından bu denli güçlü tepkiler doğurmamıştı.

Rusya’da son yirmi yıldır kurulan devlet sisteminin korunması ve büyük ekonomik ve siyasi reformların reddedilmesi, geleneksel ahlaki değerlere ve devlet-siyasi kriterlere geri dönüş çağrısında bulunan muhafazakarlık konseptinde öğretisel bir gerekçe kazandı. Kremlin’in bu kavram karşısında tavrı ne olursa olsun, siyasi sınıf ve medyadaki aktivistler, büyük güç Ortodoks Rusya’nın yeniden dirilmesi çağrısında bulunuyorlar (hatta içlerinden bazıları Stalinist geçmişe dair unsurları kullanmakta da beis görmüyorlar). Abhazya ve Güney Osetya’nın topraklara katılması ve Kırım’dan sonra etnik Rusların yaşadıkları bölgelerin – güney ve güneydoğu Ukrayna (Novorossiya), Transdniestria- ve eğer fırsat doğarsa Kuzey Kazakistan ve Baltık Devletleri’nin bazı kısımlarının işgaline yönelik çağrılar dillendirildi (bu kavramın önde gelen ideoloğu Alexander Prokhanov bu projeyi “tıknaz adamların imparatorluğu” olarak nitelendirmişti).

Yıllardır Washington ve onun NATO müttefikleri (Polonya ve Baltık devletleri hariç) Rusya siyasetindeki yeni eğilimlere bir tepki göstermediler. Bununla birlikte Kırım’ın Rus topraklarına katılması ve Ukrayna’nın güneydoğusunda savaşın patlak vermesinin ardından tepkileri son derece sert oldu – özellikle de daha önceleri muhafazakar muhalefet tarafından Moskova’ya yönelik aşırı yumuşak ve liberal davranmakla suçlanan Başkan Barack Obama tarafından. Malezya havayolları Flight 17 ile Temmuz ayında yaşanan trajedi, her ne kadar sebepleri halen bilinmese de, krizi daha önce görülmemiş bir küresel ölçeğe taşıdı.

Durum ne kadar karmaşık olsa da çözümler basit ve sadece Kiev ile güneydoğunun temsilcileri arasındaki müzakerelerde değil, aynı zamanda Moskova, Brüksel ve Washington’da da çözüm bulunacak. Ya Batı ya da Rusya, Ukrayna’nın karşılıklı olarak kabul edilebilir bir gelecek statüsü ve AB ve Rusya ile ilişkilerinin niteliği konusunda, mevcut toprak bütünlüğünü koruyarak uzlaşıya varacak; ya da ülke parçalanacak ve bunun Avrupa ve tüm dünya açısından ciddi soysal ve siyasi sonuçları olacak.

BUNDAN SONRA NE OLACAK?

Başarısız tek kutuplu dünyanın yerine, birçok büyük güç merkezini temel alan, çok-merkezli bir dünya düzeni geliyor. Buna karşın, 19.yüzyılın Uluslar Uyumu’nun (Kutsal İttifak) aksine, mevcut güç merkezlerinin güçleri eşit değil ve farklı sosyal sistemleri var ve bu sistemler halen birçok açıdan istikrarlı değil. Her ne kadar ABD’nin rolü azalsa da, yine de ekonomik, siyasi ve askeri olarak dünyanın önde gelen güç merkezi olmaya devam ediyor (dünyanın GSYİH’sının yaklaşık yüzde 20’sini oluşturuyor). Dünyanın GSYİH’sının yüzde 13’ünü oluşturan Çin ise, her açıdan ABD’ye yetişmeye çalışıyor. Dünyanın GSYİH’sının yüzde 19’unu oluşturan Avrupa Birliği, ekonomik alanda öncü roller oynayabilir; ancak siyasi ve askeri açıdan ABD’ye bağımlı durumda olup, bazı bölgesel

ülkelerle birlikte (Türkiye, İsrail, Güney Kore ve Avustralya) ABD’nin öncülüğündeki ittifaklara entegre oluyor.

Rusya, bazı Sovyet-sonrası ülkelerle birlikte kendi güç merkezini inşa ediyor. Bununla birlikte, bir yandan küresel çapta bir nükleer ve siyasi güce sahip olsa da ve bölgesel güçlerini güçlendirse de, halen görece olarak mütevazi boyutlardaki GSYİH’sı (dünyanın GSYİH’sının yüzde 3’ü) ve daha da önemlisi doğal kaynak ihracatıyla ayakta duran ekonomisi ve dış ticareti sebebiyle dünya çapında bir güç merkezine özgü finansal ve ekonomik standartları karşılamıyor.

Hindistan, diğer birkaç ülkeyle birlikte (Brezilya, Güney Afrika, ASEAN ülkeleri ve muhtemelen de gelecekte İran) önde gelen bir güç merkezi (dünyanın GSYİH’sının yüzde 5’ini oluşturuyor). Ancak, Rusya, Çin, Hindistan ve Brezilya arasında herhangi bir askeri-siyasi ittifak yok ve gelecekte de inşa edilebileceğine dair işaret bulunmuyor. Tek tek bakıldığında, bu ülkeler, ABD, AB, Japonya ve Güney Kore arasında yükselen ekonomik ve yerleşik askeri ve siyasi ittifaktan ciddi şekilde aşağıda konumlanıyorlar.

Son on yılda çok-kutuplu dünya yeniden muhalif ülke gruplarına bölünmeye başladı. Bir ayrım çizgisi; Rusya ve NATO / AB arasında ikincinin doğuya doğru genişlemesi ve Avrupa füze savunma programı konusunda söz konusu olup, Ukrayna’da yaşananlarla daha da derinleşti. Bir diğer gerilim hattı ise Çin ile ABD ve onun Asyalı müttefikleri arasında; keza bu ülkeler Asya-Pasifik bölgesinin batı kısmında askeri ve siyasi egemenlik arayışı içerisindeler. Doğal kaynaklar ve onların ulaştırma yolları üzerinde kontrol sağlamak ve finansal ve ekonomik karar alma süreçlerinde nüfuz sahibi olmak istiyorlar.

Nesnel olarak bakıldığında, çok-merkezli bir dünya mantığı, Rusya ve Çin’i daha yakın ortaklığa itiyor ve CIS / CSTO / SCO / BRICS’i Batı (ABD / NATO / İsrail / Japonya, Güney Kore / Avustralya) karşısında ekonomik ve siyasi karşıt ağırlıklar yaratmaya yöneltiyor. Bununla birlikte, bu eğilimlerin Soğuk Savaş dönemine benzer yeni bir çift kutupluluğa evrilmesi mümkün değil. SCO / BRICS’in büyük üyeleri ile Batı arasındaki ekonomik bağlar, kendi aralarında olduğundan çok daha geniş olup, yatırımları ve ileri teknolojilerine çok bağımlılar. (Örneğin Rusya ile Çin arasındaki ticaretin hacmi, AB-Rusya arasındaki ticaretin sadece beşte birine ve Çin’in ABD, AB ve Japonya ile olan ticaretinin onda birine karşılık geliyor.) CIS/CSTO/SCO/BRICS arasında ise, bu birliklerin üyeleri ile Batı arasında olana kıyasla çok daha derin farklılıklar söz konusu (Rusya-Ukrayna, Çin-Hindistan, Ermenistan-Azerbaycan, Kazakistan-Özbekistan ve Tacikistan-Özbekistan). Aynı şekilde, ABD ve Avrupa ülkeleri açısından özellikle Rusya ile ilişkiler başta olmak üzere birçok ekonomik ve siyasi konuda birçok farklılık söz konusu.

Ukrayna krizi, çok-merkezlilik ve yeni iki kutupluluk doğrultusundaki eğilimler arasındaki çelişkiyi henüz çözemedi. Tam tersine, yükselen asimetrik ve güvenilmez çok-merkezliliğin niteliğini gözler önüne serdi. Mart ayında Birleşmiş Milletler’in Kırım referandumu oylaması sırasında Rusya’ya on ülke destek verirken ABD 99 ülkenin (tüm NATO ve AB üyeleri dahil= desteğini aldı. Ancak seksen iki ülke (yüzde 40’ı BM üyesi) herhangi bir tarafı tutmamayı tercih etti; keza ne Washington ne de Moskova ile aralarını bozmak istemediler. SCO / BRICS ülkelerinden hiçbirisi Rusya’yı desteklemezken, CIS ve CSTO ülkelerinden sadece ikisi – Belarus ve Ermenistan- Moskova’ya net bir destek verdi. Ancak bundan kısa süre sonra Belarus cumhurbaşkanı Kiev’e gitti ve Kırım’ın belirsiz bir gelecekte Ukrayna’ya iadesi çağrısında bulundu. CIS’i terk etmek zorunda kalan Gürcistan ve CIS’in üç üye ülkesi (Azerbaycan, Moldova ve Ukrayna) Rusya’ya karşı çıktı ve hatta geleneksel ortakları bile (Sırbistan, İran, Moğolistan ve Vietnam gibi) herhangi bir destek sunmadılar. Bununla birlikte, ABD’ni müttefikleri arasında da bir görüş birliği söz konusu değil. İsrail, Pakistan, Irak, Paraguay ve Uruguay, Washington’un tarafını tutmayı reddettiler. Halen NATO ve AB’de yaptırımlar ve Rusya’yı çevrelemeye yönelik yeni politika konusunda büyük bir anlaşmazlık görülebilir.

Tüm bu ülkeler ve grupların tek bir küresel finansal ve ekonomik sisteme entegre olması da önemli. Bir yandan, bu durum Batı’nın Rusya’ya ekonomik yaptırımlar dayatmasının önünü açtı ve uzun vadede oldukça somut etkiler yaratıldı. Öte yandan, aynı sebeple daha sert nitelikli sektörel yaptırımlar, bunları yapanlara karşı bumerang etkisiyle geri dönebilir ve bu durum ABD’nin müttefikleri ve Amerikan özel sektörü tarafından oy birliğiyle desteklenmiyor. Rusya’nın Batı’dan gıda ithalatına yönelik karşı tedbirleri de ekonomilerini etkiledi; ancak bu durum, yeni tedarikçiler bulunması ve yerli gıda üretiminin artırılmasına yönelik taahhütlere karşın Rus tüketicileri daha sert bir şekilde vurabilir (Sovyetler Birliği, 70 yılı aşkın mevcudiyeti sırasında bunu yapamadı ve Rusya da bir sonraki çeyrek yüzyıl boyunca benzer şekilde başarısız oldu.)

Genel olarak, Soğuk Savaş yıllarının aksine ortak bir ekonomik temel, siyasi değişkenlikler için güçlü bir istikrar etmeni işlevi görmelidir. Bununla birlikte, son deneyimler, siyasetin son derece ters bir etkisini gözler önüne serdi: Rusya ile Batı arasındaki ilişkilerin kötüleşmesi, ekonomik işbirliklerine ve küresel güvenlik sistemine zarar veriyor.

Eğer Ukrayna bölünürse ve Rusya ile Batı arasında Ukrayna’nın iç sınırları boyunca geçen yeni bir çatışma hattı ortaya çıkarsa, Soğuk Savaş ilişkilerinin birçok unsuru, uzun bir süreliğine onlar arasında yeniden inşa edilecek. ABD’li meşhur siyaset bilimci Robert Legvold şöyle yazar: “Her ne kadar bu yeni Soğuk Savaş ilkinden oldukça farklı olsa da, yine de korkunç bir zarar doğuracak. İlkinden farklı olarak yeni savaş, tüm küresel sistemi kapsamayacak. Dünya artık iki kutuplu değil ve Çin ve Hindistan gibi kilit oyuncular ve önemli bölgeler bu çatışmanın içine çekilmekten imtina edecekler. […] Bununla birlikte, yeni Soğuk Savaş, uluslararası sistemin neredeyse her bir önemli boyutunu etkileyecek.” (“Managing the New Cold War”. Foreign Affairs, Temmuz/Ağustos 2014)

Rusya ile Batı arasındaki işbirliğinin duracağı alanlar arasında Legvold, ABD’nin füze programının Avrupa bileşenine dair farklılıkların çözülmesine yönelik müzakerelerden, Arktik’in enerji kaynaklarının geliştirilmesinden, BM, Uluslararası Para Fonu ve OSCE reformlarından, Sovyet-sonrası bölge ve ötesinde yerel çatışmaların çözümünden söz ediyor. Bu listeye, uluslararası terörizm ve uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele ve –Rusya ve Batı’nın karşılaştığı başlıca küresel ve sınır-ötesi tehdit olarak- İslami aşırıcılığın önlenmesi alanlarında işbirliği de eklenebilir. Irak’taki İslamcı savaşçıların saldırısı, bu tehdidi bir kez daha anımsattı.

Bu koşullar altında, silah yarışı kaçınılmaz şekilde hızlanacak – özellikle de bilgi yönetim sistemleri, yüksek hassasiyetli konvansiyonel savunma ve saldırı mühimmatı, füze tipi araçlar ve muhtemelen kısmi yörüngesel sistemler gibi ileri teknoloji alanlarında. Bununla birlikte, bu silah yarışı, Soğuk Savaş döneminde yaşanan nükleer ve konvansiyonel silah yarışına ne ölçek ne de kız açısından kıyaslanabilir değil. Bunun temel sebebi de, önde gelen güçlerin ve ittifakların elindeki sınırlı kaynaklardır.

Daha önce eşi benzeri görülmemiş boyutlara varan Ukrayna krizi karşısında bile ABD savunma bütçesinde kesintiye gitmeye devam ediyor ve NATO müttefiklerinin askeri harcamalarını artırmalarını telkin edemez. Rusya’nın ekonomik ve teknolojik olanakları halen çok daha sınırlı düzeyde olup, yeni bir silah yarışının maliyetleri görece olarak yüksek olacak. Bu etmenler kaçınılmaz olarak silahların kontrolü müzakerelerini açmaza sürükleyecek ve mevcut silahların sınırlandırılması ve yaygınlaştırılmasının önlenmesi sistemi (özellikle de Orta Menzilli Nükleer Güçler Antlaşması – 1987 ve yeni START Antlaşması – 2010 ve hatta Nükleer Silahların Yaygınlaştırılmasının Önlenmesi Antlaşması) çökebilir.

Eğer Pasifik’te Çin ile ABD ve onun müttefikleri arasında bir kriz yaşanırsa Çin Rusya’ya daha da yakınlaşacak. Ancak Pekin Rusya’nın çıkarları adına fedakarlıklar yapmayacaktır. Onun yerine, Asya ve Pasifik’te kendi rakipleriyle rekabet için Rusya’nın kaynaklarını kullanmaya çalışacaktır. Aynı zamanda Çin ABD ile ilişkilerinde yangına körükle gitmeyi de pek istemeyecektir – Rusya ile Batı arasındaki gerilimler, Pekin’i çok-merkezli bir dünyada en avantajlı pozisyona yerleştiriyor. Çelişkili bir şekilde Çin, Batı ile (Rusya’nın temsil ettiği) Doğu arasındaki ilişkileri dengeleyen bir etmene dönüştü – tam da Moskova’nın her zaman istediği pozisyon.

Rusya’daki dış politika yapıcılar ve diplomatlar yirmi yıldır Amerikan tek kutupluluğuna bir alternatif olarak çok-merkezli bir dünya kavramını savundular. Ancak aslında Moskova, bu tür bir ilişkiler sistemine hazırlıklı görünmüyor; keza bu sistemin –19.yüzyıldaki Rus şansölyeleri Karl Nesselrode ve Alexander Gorchakov’un iyi bildiği- temel kuralını henüz kavramış değil. Kural şu: Diğer güç merkezleriyle daha yakın ilişkilere sahip olmak için münferit konularda tavizler vermek gerekir. Bunun ardından herkesten tavizler almak, gerçekleşen çıkarların sıfır toplamından kazançlı çıkmak mümkün hale gelir.

Öte yandan, Rusya’nın ABD ve AB ile mevcut ilişkileri, onlarla Çin arasındaki ilişkilerden daha kötü durumda. Bu etmen, öngörülebilir gelecekte Moskova açısından büyük sorunlar doğurabilir. Moskova ile Washington (ve onun Avrupa ve Asya-Pasifik bölgesindeki müttefikleri) arasındaki ayrım, yıllar boyunca Rusya’ya zarar verecektir. Sibirya ve Rusya’nın Uzak Doğusu üzerinde Çin devi varlığını sürdürüyor; ancak Çin ile dostluk kurmak için onun kurallarına uymak gerekir. İslami aşırılığın tehdit

ettiği istikrarsız ülkeler, Rusya’nın güneyine bitişik durumda. Avrupa kısmında ise, Rusya, pek de dostane olmayan ülkelerle (örneğin Azerbaycan, Gürcistan, Ukrayna, Baltık devletleri) ve Belarus gibi pek de öngörülmeyen ortaklarla sınırdaş. Şurası kesin ki, ABD’nin yeni çevreleme politikasına rağmen, Rusya herhangi bir uluslararası tecrit veya askeri saldırganlık riskiyle karşı karşıya değil. Ancak, Sovyetler Birliği böyle risklerle karşılaşmamıştı. Bunun yanı sıra, çok daha geniş topraklara sahip, ekonomik ve askeri olarak daha güçlü bir ülkeydi; sınırlarını korumuştu ve dünyadaki petrol ve doğal gaz fiyatlarına çok bağımlı değildi. Bununla birlikte, Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında nasıl dağıldığını hepimiz gayet iyi biliyoruz.

Eğer Rusya ve Batı, Ukrayna’nın geleceğine dair bir uzlaşıya varırlarsa ve bu uzlaşı hem Kiev hem de ülkenin güneydoğusu tarafından makul karşılanırsa, işbirliğinin yeniden başlaması belli bir zaman alacak, ancak peyderpey çatışma halinin üstesinden gelinecek ve çok-merkezli bir dünya düzeni oluşumu başlayacak. Bu süreç, her ne kadar daha karmaşık ve değişken olsa da, yeni, daha dengeli ve istikrarlı bir dünya düzeni için temel oluşturabilir. Bu dönemde, geçmiş yüzyılın ve önceki dönemlerin siyasetine geri dönmektense (örneğin arzu edilmeyen rejimleri devirmek, başka uluslara kendi değer ve geleneklerini dayatmak, jeopolitik rekabete girmek ve tarihsel adaletsizlikleri telafi etmek üzere zorla ulusal sınırları yeniden çizmek) 21.yüzyılın sorunlarını ele almak gerekir.

Sadece böyle bir yeni temel, uluslararası normlar, örgütler ve ulus-üstü kurumların rolü ve etkinliğini ciddi anlamda güçlendirmeye yardımcı olabilir. Çok-kutuplu bir dünyada çıkarların ortaklığı, geçtiğimiz yüzyılda nükleer bir felaket korkusuna kıyasla çıkarların izinden gitmeye yönelik araçların seçiminde daha fazla dayanışma ve sınırlamayı garanti eder. Yeni güvenlik zorlukları da –kitlesel imha silahlarının yaygınlaşması ve İslami aşırılık ile uluslararası terörizmin artması- bunu gerektirmektedir. Diğer etmenler arasında, artan iklim ve çevre sorunları yer almaktadır: enerji kaynaklarının, temiz su ve gıda noksanlığı, nüfus patlaması, dizginlenemeyen göç ve küresel salgın hastalık tehdidi.

Avrupa Birliği, Hindistan ve Çin’in politikaları, dar bir seçenek yelpazesi içerisinde öngörülebilir. Gelecekteki dünya düzenini şekillendirmedeki belirleyici rol, ABD, Çin ve Rusya’nın benimseyeceği politika yönelimi tarafından oynanacak. Yeni tecritçiliğe düşmeksizin ABD’nin çok-merkezli ve karşılıklı bağımlı bir dünyanın gerçekliklerine kendisini uyarlaması gerekecek. Bu dünyada, gücün keyfi kullanımı, camdan bir eve taş atmaya denk görülecek. Bu tür bir dünya düzeninin en güçlü üyesi olarak Amerika uluslararası hukuk ve meşru kurumların çerçevesi içerisinde hareket ederek oldukça önemli bir rol oynayabilir. Ancak hegemonya ve gücün hakimiyetine yönelik herhangi bir girişim, ABD’nin müttefikleri tarafından sabote edilir ve diğer küresel ve bölgesel oyuncuların direnişiyle karşılaşır.

Çin, silah stokları geliştirme ve artan kaynak ihtiyaçlarını karşılamak üzere cebri bir politika yürütmenin cazibesine karşı koymalıdır. Diğer türlü, batı, güney ve doğudaki komşu ülkeler, ABD’nin liderliği altında birleşecek. Çin’in hızla büyüyen ekonomik gücü, buna uygun olarak küresel düzeyde ekonomik ve siyasi nüfuzunu güçlendirmeli; ancak bunun barışçıl bir şekilde ve diğer ülkelerin karşılıklı onayıyla yapılması gerekiyor.

Rusya konusunda ise, ancak kaynak-temelli bir ekonomiden yüksek teknoloji temelli bir ekonomiye dönüşürse tam teşekküllü bir küresel güç merkezi haline gelebilir. Bunun için, ülkeyi sert bir düşüşe sürükleyebilecek olan siyasi ve ekonomik durgunluk sürecini kırmak üzere kararlı çabalar sarf etmek gerekiyor. Ancak bunun sağlamasının tek yolu Rusya’nın metafizik ruhani gelenekler ve otarşiye ilişkin büyük güç söylemi ve narsisizmini ve (tıpkı SSCB’nin çökene kadar yaptığı gibi) savunma endüstrisini ekonomik büyümenin lokomotifine dönüştürme umutlarıterk etmesi gerekir. Tüm bunlar geçici olarak toplumdaki vatansever duyguları alevlendirebilir; ancak büyük olasılıkla Rusya’nın sorunlarını körükleyecektir. Gerçek ekonomik ilerleme, he rşey bir yana, demokratik siyasi ve kurumsal reformları, güç ayrılığını ve güçlerin düzenli olarak değişimini, adil seçimleri, hükümet yetkilileri ve yasa koyucuların iş dünyası ile bağlantılı olmamasını, aktif bir sivil toplumu, bağımsız bir medyayı ve daha fazlasını gerektirecek. Rusya’ya yüksek teknoloji ve büyük yatırımların gelmesinin başka yolu yoktur – bunlar iç kaynaklarla yaratılmayacak ve Batı veya Çin’den gelmeyecek; keza Bastı da Çin de bu varlıkları inovasyon-temelli ekonomilerden alıyorlar.

Belki de mevcut felsefeyi ve “Avrasyacılık” uygulamalarını, muhafazakarlığı ve ulusal düzeydeki romantikliği eleştiren birkaç kişi, Avrupa alternatifi fikrini, Vladimir Putin’in kendisine kıyasla daha ikna edici ve daha iyi bir şekilde ifade edebilir. Kendisi birkaç yıl önce şöyle yazmıştı: “Bu karar büyük oranda Rusya’nın ulusal tarihiyle belirlendi. Ülkemizin özel durumu ve kültürü, onu Avrupa

medeniyetinin ayrılmaz bir parçası haline getiriyor. Bugün egemen bir demokratik devlet inşa ederken birçok Avrupalıya özgü temel değerler ve ilkeleri tamamen paylaşıyoruz. […] Avrupa entegrasyonunu, yükselen dünya düzeninin ayrılmaz bir parçası olan nesnel bir süreç olarak görüyoruz.

Kamusal yaşantı ve zihniyetin temelini oluşturması gereken bu ideolojiye göre, Rusya, Avrupa’nın kalkınma modeline geri dönecek. Ancak bu model, ticari akışlar ve boruhatları yollarıyla karıştırılmamalı. Avrupa patikası, öncelikli olarak Rusya’nın ekonomik ve siyasi sisteminin, Avrupa’nın temel normları ve kurumlarına uygun olarak dönüşümünü, bir yandan da Rusya’nın tarihsel gelişiminin mevcut aşamasının özellikleri ve ihtiyaçlarının dikkate alınmasını ima ediyor.

Genel

Tarihsel Perspektiften Rusya’nın Dış Politikası

2 (1)

Sergey Lavrov – Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı

Herkesin eşit olduğu, ancak bazılarının diğerlerinden daha eşit olduğu yönünde George Orwell’in ifade ettiği ilke, uluslararası düzeyde benimsenmişe benziyor. Bu, Amerika’nın Orta Doğu ülkeleri ve diğer yerlere müdahalesinin sonucunda teyit edildi. Rusya, uluslararası işlerde hukuk ve adalet ilkelerini benimsemeye devam edecek.

Uluslararası ilişkiler çalkantılı bir dönemden geçerken, Rusya, daha önce birçok kez olduğu gibi, kendisini, gelecekte küresel gelişmelerin yönünü belirleyecek olan kilit eğilimlerin kesişim noktasında buldu.

Rusya’nın uluslararası durumu ve dünyadaki konumunu yeterince doğru şekilde değerlendirip değerlendirmediğine dair farklı fikirler ve şüpheler söz konusu. Bu, Batı yanlısı liberaller ile kendi özgün yolunu savunanlar arasında hiç bitmeyen mücadelelerin bir yansıması. Ayrıca, Rusya’nın sürekli olarak geri kaldığı ve başkalarının icat ettiği ilkeleri yakalamaya veya kendisini onlara uyarlamaya mahkum olduğuna, dolayısıyla uluslararası işlerde haklı bir rol edinme iddiasında bulunamayacağına inanan ülke içinde ve dışında da birçok kişi var. Tarihten bazı gerçekleri anımsatıp tarihsel paralellikler kurarak bu konulardaki fikirlerimi paylaşmama izin verin.

TARİHİN DEVAMLILIĞI

Üzerinde iyi düşünülmüş bir politikanın tarihten ayrı tutulamayacağı uzun zamandır kabul edilen bir durum. Tarihe yönelik bu atıf, kısa süre önce birçok önemli olayı kutladığımız bir dönemde giderek daha büyük bir anlam kazanıyor: Geçtiğimiz sene İkinci Dünya Savaşı’nın zaferinin 70.yıldönümü, bir önceki yıl Birinci Dünya Savaşı’nın 100.yıldönümü, 2012 yılında Borodino Muharebesi’nin 200.yıldönümü ve Moskova’nın Polonyalı işgalcilerden kurtarılmasının 400.yıldönümü. Aslında tüm bu önemli olaylara yakından baktığımızda, Rusya’nın Avrupa ve dünya tarihinde oynadığı özel rol gözler önüne seriliyor.

Tarihsel gerçeklikler, Rusya’nın her daim Avrıpa’nın çeperinde, siyasi bir dışarlıklı olduğu yönündeki yaygın inancı doğrulamıyor. 988 yılında Rus’un vaftizini anımsayalım – bu olayın 1025.yıldönümü de kısa süre önce kutlandı. Bu olay, devlet kurumları, sosyal ilişkiler ve kültürün geliştirilmesine ivme kazandırdı ve Kievli Rus’u Avrupa topluluğunun tam bir üyesi yaptı. Aynı zamanda, hanedanlık evlilikleri, bir ülkenin uluslararası ilişkiler sistemindeki rolüne dair en iyi göstergedir. Büyük Bilge Prens Yaroslav’ın üç kızının Norveç ve Danimarka, Macaristan ve Fransa kraliçeleri olması oldukça manidar. Kız kardeşi de Polonya kralıyla evlenirken, kızı Alman imparatoruyla evlenmişti.

Birçok çalışma o dönemde Rus’un çok yüksek bir kültürel ve ruhani gelişimi olduğunu ve bunun Batı Avrupa devletlerinden muhtemelen çok daha yüksek düzeyde olduğunu gösteriyor. Birçok saygın Batılı düşünür, Rus’un genel Avrupa bağlamına oldukça denk düştüğünü kabul ediyorlar. Bununla birlikte Rus halkı her zaman için kendi kültürel matrisine ve ruhaniliğine sahipti ve hiçbir zaman tamamen Batı ile bütünleşmedi. Burada Moğol işgalinin yaşandığı trajik ve oldukça belirleyici dönemi anımsamak gerekir. Alexander Puşkin bu konuda şöyle yazmıştı: “Barbarlar, arkalarında esir olmuş bir Rus bırakmaya cesaret etmediler ve Doğu steplerine geri döndüler. Hıristiyan aydınlanması, harabeye çevrilmiş ve ölmekte olan bir Rusya tarafından kurtarıldı.” Öte yandan, Lev Gumilyov’un ifade ettiği alternatif bir görüş de vardı. Gumilyov’a göre, Moğol işgali yeni bir Rus etnik milliyetçiliğinin ortaya çıkmasını kolaylaştırdı ve Büyük Step, gelişimimize ilave bir şekilde ivme kazandırdı.

Olaya neresinden bakarsanız bakın şurası net ki, bu dönem Rus devletinin Avrasya’daki bağımsız rolünü ortaya koymak için son derece önemliydi. Büyük Prens Alexander Nevsky’nin izlediği politikayı anımsayabiliriz. Kendisi, Avrupalı Batı’nın Rus topraklarını boyunduruğu altına alma ve onları kimliklerinden mahrum bırakma yönündeki çabalarına rağmen Rus halkının kendi inancına sahip olma ve kendi kaderini belirleme hakkını korumak üzere genellikle diğer dinlere karşı hoşgörülü olan Altın Orda devleti yöneticilerine geçici bir şekilde boyun eğmeyi kabul etmişti. Bu akıllıca ve ileri görüşlü politikanın bizim genlerimize işlenmiş olduğuna eminim.

Ruslar, Moğol boyunduruğunun baskısı altında yok olmadı ve daha sonraları hem Doğu hem de Batı’da, 1453 yılında düşene dek Bizans İmparatorluğu’nun varisi olarak görülen birleşik bir devlet olarak yükselmek üzere zorlu zamanlardan geçmeyi başardı. Avrupa’nın doğu kısmında uzanan geniş bir devlet, Urallar ve Sibirya’ya doğru genişlemeye başladı. O zaman bile Avrupa çapındaki siyasi manevralarda –devlet egemenliğine saygıyı temel alan Avrupa’daki Westfalya uluslararası ilişkiler sisteminin kurulmasına yol açan Otuz Yıl Savaşları da dahil olmak üzere- güçlü bir dengeleyici oldu. İlkeleri ise bugün halen önemini koruyor.

Ve bu noktada, birkaç yüzyıl boyunca etkileri hissedilen bir çelişkiyle karşı karşıyayız. Bir yandan Muscovy doğal olarak Avrupa meselelerinde giderek artan bir rol oynadı. Diğer yandan Avrupa ülkeleri, doğuda yükselen bir dev karşısında endişeye kapılıp onu mümkün olduğunca tecrit etmek üzere adımlar attılar ve onu Avrupa’daki en önemli süreçlerden uzak tuttular.

Geleneksel toplumsal düzen ile en ileri deneyimin kullanılması da dahil olmak üzere modernizasyon hedefi arasındaki bariz çelişki ise, o günlere dek uzanıyor. Hızla gelişen bir devletin, modern teknolojileri kullanarak ilerlemeyi denemekten başka bir yolu yoktur. Ancak bu durum, kendi “kültürel kodundan” vazgeçtiği anlamına gelmez. Geleneklerini koruyarak modernleşen birçok doğulu toplum örneği biliyoruz. Özünde Avrupa medeniyetinin kollarından biri olan Rusya için de bu durum geçerliliğini koruyor.

Şurası bir gerçek ki, Avrupa’nın başarılarını temel alan bir modernleşme talebi Rus toplumunda Çar Alexis döneminde oldukça bariz bir hal aldı ve Yüce Petro’nun yetenekli ve dinamik yönetimi sırasında da güçlendi. Ülke içinde güçlü tedbirlere ve kararlı ve başarılı bir dış politikaya bel bağlayan ilk Rus imparatoru, Rusya’yı yirmi yıl içerisinde önde gelen Avrupa devletleri arasına koymayı başardı. O zamandan beri Rusya artık gözardı edilemez bir ülke halini aldı ve Avrupa’nın hiçbir ciddi sorunu, onsuz çözülemez.

Herkesin bu durumdan hoşnut olduğunu söylemek hatalı olacaktır. Sonraki yüzyıllar boyunca ülkeyi Yüce Petro öncesi zamanlara döndürmek üzere sürekli girişimler oldu; ancak nafile. 18.yüzyıl ortasında Rusya Avrupa’daki büyük bir çatışmada –Yedi Yıl Savaşları- kilit bir rol oynadı. Rus birlikleri, yenilmez olmakla nam salmış Prusya Kralı II. Frederick’in başkenti olan Berlin’e göz kamaştıran bir giriş yaptılar. Prusya, Rus imparatoriçesi Elizabeth’in aniden ölmesi ve yerine Yüce Frederick’i çok beğenen III. Petro’nun geçmesi sebebiyle kaçınılmaz bir mağlubiyetten kurtuldu. Almanya tarihindeki bu dönemeçten halen Brandenburg Hanedanlığının Mucizesi olarak söz edilir. Rusya’nın boyutu, gücü ve nüfuzu, Çariçe Katerina döneminde ciddi oranda arttı ve o dönemin Şansölyesi Alexander Bezborodko’nun gözlemlediği gibi, “Avrupa’da bizim onayımız olmaksızın tek bir mermi bile atılamaz” şeklindeki düzeye erişti.

Tanınmış Rus tarihi araştırmacılarından ve Fransız Akademisi’nin daimi sekreteri Hélène Carrère d’Encausse’ın bir sözünü aktarayım. Kendisi, Rus İmparatorluğu’nun boyut, topraklarını yönetme yeteneği ve uzun ömür gibi tüm parametrelerde tüm zamanların en yüce imparatoru olduğunu söyler. Tıpkı filozof Nikolai Berdyayev gibi kendisi de Rusya’nın yüce tarihi misyonunun Doğu ile Batı arasında bir bağ olmak olduğuna inanmaktadır.

En azından iki yüzyıldır Avrupa’yı Rusya olmaksızın ve Rusya’ya karşı birleştirmeye yönelik tüm girişimler her daim büyük trajedilere yol açtı ve sonuçlarının üstesinden de ülkemizin kararlı katılımıyla gelinebildi. Spesifik olarak Napolyon savaşlarından söz ediyorum. Bu savaşların ardından güçler dengesine ve ulusal çıkarlara karşılıklı olarak saygı duyulmasına dayanan, herhangi bir devletin Avrupa kıtasında topyekün bir egemenlik kurmasını yasaklayan uluslararası ilişkiler sistemini kurtaran da Rusya’nın kendisi olmuştu. İmparator I. Alexander’ın 1815 yılında Viyana Kongresi kararlarını yazımında aktif bir rol oynadığını anımsıyoruz. Söz konusu Kongre, sonraki kırk yıl boyunca kıtada ciddi bir silahlı çatışma yaşanmamasını güvence altına almıştı.

Şurası bir gerçek ki, I. Alexander’ın fikirleri bir ölçüye kadar ulusal çıkarların ortak hedeflere –özellikle de Avrupa’da barış ve düzenin korunmasına- boyun eğmesi kavramının habercisi oldu. Rus imparatorunun belirttiği gibi, “Artık İngiliz, Fransız, Rus veya Avusturya politikası olmayacak. Tek bir politika olabilir – ortak mutluluk adına her iki halk ve egemenin kabul etmesi gereken ortak bir politika.”

Viyana’da kurulan sistem, bir kez daha Rusya’yı Avrupa dışına itme girişimleri tarafından tahrip edildi. Birlikte Rusya-karşıtı bir ittifak kurmak amacıyla, Fransız monarkı, talihsiz bir satranç ustası misali, diğer tüm figürleri feda etmeye hazırdı. Peki ne oldu sonrasında? Rusya, 1853-1856 yıllarında Kırım Savaşı’nı kaybetti, ancak kısa süre içerisinde bu durumun sonuçlarının üstesinden gelmeyi başardı. Bunda, Şansölye Alexander Gorchakov’un izlediği tutarlı ve ileri görüşlü politikanın etkisi vardı. III. Napolyon ise, yönetimini Alman esareti içerisinde sonlandırdı ve Fransız-Alman çatışmasının yarattığı kabus, on yıllar boyunca Batı Avrupa’nın üstünde bir gölge gibi asılı durdu.

Kırım Savaşı’ndan bir olay daha anımsatmak isterim. Bilindiği gibi, Avusturya imparatoru, birkaç yıl önce 1849 yılında Macar isyanı sırasında imdadına gelen Rusya’ya yardım etmeyi reddetti. Ardından Avusturya Dışişleri Bakanı Felix Schwarzenberg’in o meşhur sözü gelir: “Avrupa, Avusturya’nın nankörlüğünün boyutları karşısında şaşkına dönecekti.” Genel itibariyle, Birinci Dünya Savaşı’na kadar giden olaylar dizisinde Avrupa çapındaki mekanizmalarda bir dizi dengesizlikler söz konusu oldu.

O günlerde bile Rus diplomatların dönemlerinin çok ilerisinde fikirler ortaya attıklarını söyleyebilirim. Bugünlerde insanlar 1899 ve 1907 yıllarında İmparator II. Nicholas’nın girişimiyle toplanan Lahey barış konferanslarını nadiren anımsarlar. Bunlar, silah yarışını tersine çevirmek ve yıkıcı bir savaşa yönelik hazırlıkları durdurmak üzere bir uzlaşıya varmanın ilk adımı idi.

Birinci Dünya Savaşı sırasında milyonlarca kişi öldürüldü ve dört imparatorluk çöktü. Dolayısıyla, bir sonraki yıl kutlamak üzere bir jübileyi daha anımsamakta yarar var: Rus Devrimi’nin yüzüncü yıldönümü. Bu olayların dengeli ve yansız bir değerlendirmesini sağlamak üzere acilen çalışmak gerekiyor – özellikle de şu anda özellikle Batı’da birçok kişi bu vesile ile Rusya’ya yeni bilgi saldırıları gerçekleştirmek ve 1917 devrimini sözümona Avrupa’nın tüm tarihini darmaduman eden barbarca bir darbe olarak nitelendirmek veya daha kötüsü Sovyet rejimini Nazizm’le bir tutup onu İkinci Dünya Savaşı’nı başlatmaktan kısmen sorumlu tutmak için kullanmak isterken.

Söylemeye bile gerek yok, 1917 devrimi ve ardından yaşanan İç Savaş, halkımız açısından en büyük trajedi idi. Ancak o dönemde diğer tüm devrimler de eşit derecede trajikti. Bununla birlikte, bu durum Fransız meslektaşlarımızı sadece özgürlük, eşitlik, kardeşlik sloganları değil aynı zamanda giyotin ve kan akan nehirleri de beraberinde getiren devrimlerini ölmelerini engellemiyor.

Rus Devrimi’nin dünya tarihini birçok tartışmalı şekilde etkileyen büyük bir olay olduğunu kimse inkar etmiyor. Bu, sosyalist fikirleri gerçekleştirmeye dönük bir tür deneyim idi ve o dönemde Avrupa’da yayıldı ve kolektif ve topluluk ilkelerini temel alan bu tür bir sosyal örgütlenme arayışı içerisindeki çok sayıda kişiden destek gördü.

Birçok araştırmacı, Sovyetler Birliği’ndeki reformların İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Batı Avrupa’daki sosyal refah devletinin kurulması üzerinde önemli bir etkisi olduğu konusunda hiçbir şüphe duymuyorlar. Avrupa hükümetleri, Sovyetler Birliği’nin örneğinden ilham alarak, daha önce eşi benzeri görülmemiş sosyal güvenlik tedbirlerini gündeme getirdiler.

İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminin ardından gelen kırk yılın Batı Avrupa’nın gelişimi açısından sıradışı biçimde iyi dönemler olduğu söylenebilir. Batı Avrupa, kendi temel kararlarını alma ihtiyacını idareli kullanmış ve ABD-Sovyet çatışması şemsiyesi altında barışçıl kalkınmaya dönük eşsiz fırsatlardan yararlanmıştı. Bu durum ise, Batı Avrupa ülkelerinin kapitalist ve sosyalist modelleri birleştirme konusunda bir nebze başarı elde etmesine olanak tanımıştı. Pitirim Sorokin ve 20.yüzyılın diğer saygın düşünürleri, bu modeli, sosyo-ekonomik ilerlemenin tercih edilen biçimi olarak önermişlerdi. Ancak son birkaç on yıldır Avrupa ve ABD’de tersine bir sürece tanıklık ediyoruz: Orta sınıf daralıyor; toplumsal eşitsizlik artıyor ve büyük işletmeler üzerinde kurulan denetimler ortadan kalkıyor.

Sovyetler Birliği’nin sömürgesizleştirme sürecini ilerletmede ve bu ilkeleri uluslararası ilişkilerde devletlerin bağımsız gelişimi ve kendi geleceklerini belirleme hakkı şeklinde belirtmede oynadığı rolü kimse inkar edemez.

Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı’na doğru kaymasına ilişkin meseleleri irdelemeyeceğim. Şurası bariz bir şekilde görülüyor ki, Avrupa elitlerinin Rusya-karşıtı tavırları ve Hitler’in askeri makinesini Sovyetler Birliği’ne karşı kullanma girişimleri, bu süreçte ölümcül bir rol oynadı. Daha önce birçok kez olduğu gibi, bu dehşet verici felaketin yarattığı durumun, Avrupa ve dünya düzeninin parametrelerini belirlemede kilit bir rol oynamış olan ülkemizin katılımıyla düzeltilmesi gerekti.

Bu bağlamda, Avrupa halklarının zihinlerine, okul sıralarında bile, sürekli yerleştirilen “iki totaliterliğin çatışması” kavramı temelsiz ve ahlak-dışıdır. Sistemin tüm hatalarına rağmen Sovyetler Birliği hiçbir zaman tüm ulusları yok etme hedefi koymadı. Winston Churchill’i anımsarsak, kendisi tüm yaşantısı boyunca Sovyetler Birliği’ne ilkesel bir karşı duruş benimsemiş ve İkinci Dünya Savaşı sırasında ülkemizle yeni bir çatışmaya doğru Sovyetler Birliği ile müttefiklerin ilişkilerinin bozulmasında kilit bir rol oynamıştı. Bununla birlikte, merhametli olmanın, yani vicdanının gereklerine göre yaşamanın, Rus tarzı iş yapma biçimi olduğunu samimi bir şekilde kabul etti.

Daha önceleri Varşova Paktı’nın parçası olan, şimdiyse NATO ve AB üyesi olan Avrupa’nın küçük devletlerine yansız bir şekilde bakarsak, Batılı ideologların borazan çalarak ilan etmeyi sevdiği gibi, itaatten özgürlüğe doğru herhangi bir geçiş yaşamadıkları bariz bir şekilde görülüyor. Onlar daha ziyade liderlerini değiştirdiler. Rusya Başkanı Vladimir Putin buna kısa süre önce oldukça uygun bir dille değindi. Bu ülkelerin temsilcileri de özel konuşmalarında, Brüksel veya Washington’un onayı olmaksızın herhangi bir önemli karar alamayacaklarını kabul ediyorlar.

Rus Devrimi’nin yaklaşan yüzüncü yıldönümü bağlamında, bazı dönemlerini silerken düzeltilemeyecek olan Rus tarihinin devamlılığını ve halkımız tarafından tarihsel deneyimleri sonucunda güçlü bir şekilde ilerlemenin ve modern dünyanın önde gelen merkezlerinden biri olarak haklı rolümüzü ortaya koymanın temeli ve kalkınma, güvenlik ve istikrara yönelik değerlerin bir kaynağı olarak geliştirilen tüm olumlu eğilimleri bir araya getirmenin önemini anımsamamızın son derece önemli olduğuna inanıyorum.

Savaş sonrası iki sistem arasındaki çatışmayı temel alan dünya düzeni, elbette idealin çok ötesindeydi; ancak küresel barışın temellerinin korunmasına ve daha kötü şeylerin yaşanmasını –özellikle de nükleer silahlar başta olmak üzere kitle imha silahlarının yaygın bir şekilde kullanılmasını- önlemeye yardımcı oldu. Soğuk Savaş’taki zafere dair efsane –ne de olsa Sovyetler

Birliği’nin çöküşünün ardından Batı’da son derece popülerdi- temelsizdir. Aslında, bu, halkımızın değişim iradesi ile talihsiz koşulların bileşkesinin sonucuydu.

SIKICI TEKDÜZELİK YERİNE MODEL ÇEŞİTLİLİĞİ

Bu etkinliklerin, dünya siyasetinde çarpıcı değişimleri ve küresel ortamda tektonik değişiklikleri tetiklediğini söylesek abartmış olmayız. Soğuk Savaş’ın bitimi ve bu durumun doğurduğu iflah olmaz ideolojik çatışma ortamı, Avrupa sistemini bölünmez ve eşit güvenlik ile ayrım çizgileri olmaksızın kapsamlı işbirliği temelinde revize etmeye yönelik eşsiz fırsatların kapısını araladı.

Buradan, Avrupa’nın bölünmesinin üstesinden gelmek ve birçok Avrupalı düşünür ve politikacının – Fransa cumhurbaşkanı Charles de Gaulle de dahil- ileri sürdüğü ortak bir Avrupa evine dair rüyayı gerçekleştirmek için gerçek bir şans doğdu. Ülkemiz bu şansı kullandı ve bir dizi öneri ve girişimi gündeme getirdi. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın askeri-siyasi bileşenini güçlendirmek suretiyle Avrupa güvenliği için yeni bir temel oluşturmak mantıklı olacaktır. Alman Bild gazetesiyle kısa süre önce yaptığı bir mülakatta Vladimir Putin, benzer görüşleri olan Alman politikacı Egon Bahr’dan alıntılar yapmıştı.

Ne yazık ki Batılı ortaklarımız, NATO’yu doğuya doğru genişletmek ve kontrolleri altındaki jeopolitik alanı Rusya sınırlarına yaklaştırmak suretiyle farklı bir yörünge izlediler. Bu, Rusya’nın ABD ve Avrupa ile ilişkilerine bela olan sistemsel sorunların kökeninde yer almaktadır. Ne ilginçtir ki, Amerika’nın Sovyetler Birliği’ne yönelik çevreleme politikasının yazarlarından biri olarak kabul edilen George Kennan, yaşamının sonlarında NATO’nun genişlemesini trajik bir hata olarak tarif etmişti.

Bu Batılı söylemle bağlantılı temel sorun ise; küresel bağlama yeterince özen gösterilmeksizin ortaya atılmasıdır. Ancak, modern küreselleşen dünya, daha önce ülkeler arasında görülmemiş bir karşılıklı bağımlılıkla tanımlanıyor. Bugün Rusya ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler, dünya siyasetinin merkezinde oldukları Soğuk Savaş dönemindeki gibi kurulamaz. Asya-Pasifik bölgesi, Orta ve Yakın Doğu, Afrika ve Latin Amerika’da süregiden dinamik süreçleri de dikkate almak gerekir.

Mevcut dönemin başlıca işareti; uluslararası yaşantının tüm alanlarında yaşanan hızlı değişimler. Bunlar genellikle beklenmedik yönlere evriliyor. Örneğin, 1990’lı yıllarda oldukça popüler olan ve Amerikalı sosyolog ve siyaset bilimci Francis Fukuyama’nın ortaya attığı “tarihin sonu” kavramının yanlış olduğu zaman içerisinde kanıtlandı. Buna göre; hızlı küreselleşme, liberal kapitalist modelin nihai zaferi olacak ve diğer tüm modeller Batı’nın zeki öğretmenlerinin yönlendirmesi altında mümkün olduğunca hızlı bir şekilde uyumlaştırılacaktı.

Bununla birlikte, aslında küreselleşmenin ikinci aşaması (bir önceki aşama, Birinci Dünya Savaşı’ndan önce gerçekleşti), küresel ekonomik gücün ve dolayısıyla siyasi nüfuzun yeni güç merkezlerine –özellikle de Asya-Pasifik bölgesine- doğru dağıtılmasına yol açtı. Bunun en çarpıcı örneği; Çin’in yaşadığı sıçramadır. Son otuz yıldır daha önce eşi benzeri görülmemiş ekonomik büyümesi, onu dünyanın ikinci en büyük ekonomisi ve hatta satın alma gücü paritesi açısından birinci ekonomisi yaptı. Bu durum, kalkınma modellerinin kaçınılmaz şekilde çoğulculuğunu gösteriyor ve Batılı koordinat sisteminin ima ettiği sıkıcı tekdüzeliği dışlamaktadır.

Sonuç olarak, kendisini neredeyse beş yüzyıl boyunca insanoğlunun kaderinin efendisi olarak görmeye alışan sözümona “tarihsel Batı”nın etkisinde görece bir düşüş yaşandı. 21.yüzyılda dünya düzenini şekillendirmeye yönelik rekabet arttı. Soğuk Savaş’tan yeni uluslararası sisteme geçiş süreci, 20-25 yıl önce umulana göre çok daha uzun ve daha acılı oldu.

Bu bağlamda, uluslararası ilişkilerdeki temel meselelerden biri, önde gelen dünya güçleri arasındaki bu doğal rekabetin son kertede neye yol açacağıdır. ABD ve Batı ittifakı her ne pahasına olursa olsun başat pozisyonlarını korumaya veya Amerikan terminolojisiyle “küresel liderliklerini” sağlamaya çalışıyorlar. Her türlü zorlayıcı yöntem bu amaç doğrultusunda kullanılıyor: ekonomik yaptırımlardan doğrudan silahlı müdahalelere dek. Bu süreçte büyük çaplı bilgi savaşları taktikleri de kullanılıyor; “renkli devrimler” de dahil olmak üzere anayasaya aykırı rejim değiştirme teknikleri tamamlanıyor. Ancak, bu tür “demokratik” devrimler, hedef

ülkelerde yıkıma yol açıyor. Ülke dışında yapay dönüşümleri teşvik ettiği bir dönemden geçmiş olan Rusya, evrimsel bir değişim tercihine tüm kalbiyle inanıyor.

Batılı propaganda sürekli olarak Rusya’yı “revizyonculukla” ve 1999 yılında BM Şartı ve Helsinki Nihai Sözleşmesi’ni ihlal ederek Yugoslavya’yı sanki biz bombalamışız gibi; 2003 yılında Irak’ı işgal ederek uluslararası hukuku hiçe sayan, BM Güvenlik Konseyi’nin kararlarını 2011 yılında Libya’da Muammer Kaddafi’yi devirmek suretiyle tahrif eden sanki Rusya’ymış gibi, mevcut uluslararası sisteme zarar vermeye dönük sözde girişimlerle suçluyor. Bu liste devam ettirilebilir.

“Revizyonculuğa” ilişkin söylenenlerden hiçbirisi ayrıntılı bir şekilde incelenmiyor ve esasında bugün sadece Washington’un uluslararası ilişkilerde borusunun öttüğü şeklindeki ilkel bir mantığı temel alıyor. Bu mantık, George Orwell’in seneler önce herkesin eşit olduğu, ancak bazılarının diğerlerinden daha eşit olduğu yönünde ifade ettiği ilkeyi anımsatıyor. Ancak, bugün uluslararası ilişkiler tek merkezden yönetilmeyecek kadar karmaşık bir mekanizma. Bu, Amerika’nın müdahalesinin sonucunda teyit edildi. Ve artık Libya’da bir devlet yok. Irak, dağılmanın eşiğinde. Vesaire vesaire.

BAŞARI İÇİN ÇABALARI TOPLAMAK

Modern dünyadaki sorunlar, ancak önde gelen devletler ve onların ortak görevler doğrultusunda bir araya gelmesi arasında ciddi ve adil bir işbirliği ile etkin bir şekilde çözülebilir. Bu tür bir işbirliği, modern dünyanın çok-boyutlu doğasını, kültürel ve medeniyet çeşitliliğini dikkate almalı; uluslararası topluluğun kilit unsurlarının çıkarlarını yansıtmalıdır.

Deneyimler gösteriyor ki bu ilkeler pratikte uygulandığında, somut ve elle tutulur sonuçlara ulaşmak mümkün. İran nükleer programı, Suriye’de kimyasal silahların yok edilmesi, Suriye’de ateşkes koşullarının koordinasyonu ve küresel iklim anlaşmasının kilit parametrelerinin geliştirilmesi gibi meselelerin çözümüne yönelik anlaşmalardan söz etmek yeterli. Bu durum, uzlaşı kültürünü yeniden sağlama ve zorlu ve hatta yorucu olabilen, ancak özünde karşılıklı olarak kabul edilebilir ve barışçıl çözümler bulmanın tek yolu olmayı sürdüren diplomatik çabalara güvenme ihtiyacını gözler önüne seriyor.

Bunlar savunduğumuz yaklaşımlar olup Çinli ortaklarımız, diğer BRICS ve SCO ülkeleri, Avrasya Ekonomik Birliği, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü ve CIS’teki dostlarımız da dahil olmak üzere dünyadaki ülkelerin çoğunluğu tarafından paylaşılıyor. Bir diğer deyişle, Rusya, birine karşı savaşmıyor; uluslararası ilişkilerin uzun vadeli iyileşmesi için tek güvenilir temel olarak tüm meselelerin eşit ve karşılıklı olarak saygı içerisinde çözülmesini savunuyor.

Öncelikli görevimizin zoraki değil gerçek zorluklara karşı –en başında da terörist saldırganlığa karşı- çabalarımızı bir araya getirmek olduğuna inanıyorum. IŞİD, Jabhat al-Nusra ve benzeri terör örgütleri, Suriye ve Irak’ta ilk kez geniş çapta toprakları kontrolleri altına alabildiler. Diğer ülkelere ve bölgelere doğru nüfuzlarını genişletmeye çabalıyorlar ve dünya çapında terör saldırıları gerçekleştiriyorlar. Bu tehdidin yok sayılması, kriminal açıdan bir dar görüşlülükten ibaret olacaktır.

Rusya devlet başkanı, askeri olarak teröristleri mağlup etmek üzere geniş bir cephe kurma çağrısında bulunuyor. Rusya’dan Aerospace Forces bu çabalara ciddi bir katkıda bulundu. Aynı zamanda, kriz içerisindeki bölgedeki çatışmaların siyasi çözümüne yönelik kolektif bir eylem başlatmak için sıkı bir çalışma içerisindeyiz. Ancak şunu vurgulamama izin verin: Uzun vadeli bir başarı ancak farklı kültürler ve dinler arasında saygılı ir işbirliğini temel alan bir medeniyetler ortaklığına doğru ilerlersek mümkün olur. Evrensel insan dayanışmasının, dünyanın önde gelen tüm dinleri açısından ortak olan geleneksel değerlere dayalı ahlaki bir temeli olması gerektiğine inanıyoruz. Bu noktada, Moskova ve tüm Rusya Patriği Kirill’in ve Papa Francis’in ortak bir açıklamasına dikkatinizi çekmek isterim. Bu açıklamada, bireyler ve toplum için doğal bir yaşam merkezi olarak aileye verdikleri desteği yinelemişlerdi.

Bir kez daha; ne ABD ile ne Avrupa Birliği ile ne de NATO ile bir çatışma arayışı içerisinde olmadığımızı söylemek isterim. Tam tersine, Rusya, Batılı ortaklarıyla mümkün olan en geniş çerçevede işbirliğine açıktır. Avrupa’da yaşayan halkların çıkarlarını korumanın en iyi yolunun

Atlantik’ten Pasifik’e dek uzanan ortak bir ekonomik ve insancıl alan kurmaktan geçtiğine dair inancımızı koruyoruz. Böylelikle kısa süre önce kurulan Avrasya Ekonomik Alanı, Avrupa ile Asya-Pasifik bölgesi arasında bir bağlantı halkası haline gelecek. Bu süreçte önümüze çıkan engellerin üstesinden gelmek için elimizden gelen çabayı gösteriyoruz – 2014 yılı Şubat ayında Kiev’deki darbenin yarattığı Ukrayna krizinin çözümüne yönelik Minsk anlaşmalarının uygulanması da buna dahil.

Kısa süre önce Moskova’da konuşma yapan duayen politikacı Henry Kissinger’dan bir alıntı yapmak isterim: “Rusya, öncelikli olarak ABD’ye yönelik bir tehdit olarak değil, herhangi bir yeni küresel dengenin asli bir unsuru olarak algılanmalıdır. Burada, çatışmalarımızı karmaşıklaştırmak yerine geleceğimizi birleştirmeyi isteyen bir diyalog olasılığından söz ediyorum. Bunun için her iki taraf da birbirinin temel değerlerine ve çıkarlarına saygı göstermeli.”

Rusya, bu yaklaşımı destekliyor ve uluslararası ilişkilerde hukuk ve adalet ilkelerini benimsemeye devam edecek.

Rus filozof Ivan Ilyin, Rusya’nın bir büyük güç olarak dünya sahnesindeki rolüne dair düşünüp taşınırken şunları vurgulamıştı: “Büyük güç olmak, topraklarının boyutu veya bu topraklarda yaşayan insan sayısıyla değil, halkların ve hükümetlerin büyük uluslararası görevlerin yükünü üstlenme ve bu görevlerle yaratıcı bir şekilde başa çıkma yeteneğiyle belirlenir. Büyük bir güç, kendi varlığı ve çıkarlarını savunurken, bir yandan da tüm uluslar topluluğu için yaratıcı ve uygun bir yasal fikri, halklar ve devletlerin “uyumunu” ortaya atan güçtür.” Bu görüşlere ters düşmek zor.

Kaynak: http://eng.globalaffairs.ru/number/Russias-Foreign-Policy-in-a-Historical-Perspective-19445

Genel

Marx’ın Mirasından Yardım Almak

3 (1)

2008 yılında başlayan küresel kriz, neoliberal küreselleşme çağının sonunun işaretiydi; ancak sebep olduğu süreçler sona ermedi. Bize Aydınlanma Çağı’nın büyük düşünürleri ve özgürleşme hareketinin ideologları tarafından bırakılan kuramsal mirası kullanarak ilerleyebiliriz. Beğenseniz de beğenmeseniz de Karl Marx, içlerinde en büyüğü olmaya devam etmektedir.

Marksizm’den, 1989-1991 yıllarında Sovyet bloğunun çöküşünün ardından Doğu Avrupa’da ilerlemeci veya etkili bir teorik okul olarak söz etmek tuhaf olacaktır. Marksist fikirler, totaliter Stalinci dönemin baskıcı uygulamalarıyla, başarısız Sovyet ekonomisiyle ve piyasa ekonomisine entegre olamayan küçük bir genç grubun ve daha yaşlı kuşağın nostaljik ve muhafazakar fikirleriyle bağlantılı hale geldi. Doğal olarak, Marksist teori karşısındaki bu tavır, Sovyet tarzı yönetilen bir ekonomiden neoliberal kapitalizme hızla geçen eski komünist ülkeler için tipik bir durumdu. “Sosyalist” kelimesi, bu ülkelerde büyük oranda prestijini yitirdi.

Buna karşın, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’daki üniversitelerde Marksizm konulu dersler, sosyoloji bölümlerinde verilmeye devam etti; radikal sol eğilimli entelektüeller bu konudaki kamusal tartışmalara aktif şekilde katıldılar. Bununla birlikte, Marksist düşünceye olan güvende yaşanan kriz, sadece eski Sovyet bloku ülkeleriyle sınırlı kalmadı. Liberal ideolojik ana akımın savunucuları, 1968-1974 yıllarında yaşanan olaylar (Vietnam Savaşı, Fransa ve İtalya’daki öğrenci ayaklanmaları, Şili devrimi ve Portekiz, İspanya ve Yunanistan’daki sağ eğilimli diktatörlüklerin devrilmesi sonucunda entelektüellerin Güney Avrupa’nın ötesine geçerek yaygın şekilde radikalleşmesi) sonucunda pozisyonlarının ciddi bir şekilde zarar görmesinin ardından, 1990’lı yıllarda Batı’da kapsamlı bir karşı saldırı başlattılar.

1970’li yılların sonunda, ideoloji ve uygulama açısından ana akım liberalizmin yaşadığı krize, Batılı tüketim toplumlarının yaşadığı ciddi ekonomik yenilgiler eşlik etti. Bu krizin üstesinden gelindi; ancak solun ileri sürdüğü sosyal reformlar ve anti-kapitalist bir dönüşümle değil. Tam tersine, bu durum, Keynes’in savunduğu kavramlar üzerine inşa edilen karma ekonominin reddinin, refah devletinin adım adım yok oluşunun, özelleştirmenin, deregülasyonun ve finans sermayesinin önceliklendirilmesinin ürünüydü. Bir diğer deyişle, ana akım, sağa doğru radikal bir kayma yaşadı; ilerlemeci liberalizmin merkezci fikirlerinin yerine modern liberalizmin sağlam ilkeleri geldi.

NEOLİBERALİZMİN ZAFERİ VE SOLUN KRİZİ

Sol küresel kapitalizmdeki değişimler karşısında kapsamlı bir stratejik yanıt sunamamakla kalmadı; aynı zamanda yapıcı olmayan yaklaşımlar öneren iki kampa bölündü. Kamplardan biri, gerçekliği yok sayıp kapitalizmin bir zerre bile değişmediğini kanıtlamaya çalıştı. Diğeri ise, değişimleri efsaneleştirdi ve yönetici sınıfın ideologları ve propagandacılarının sunduğu kavramlar ve konseptleri göründüğü gibi kabul etti. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının, neoliberallerin saldırılarına dair bir sinyal oluşturması şaşırtıcı değil; keza neoliberaller siyasi ve ekonomik kazançlarını ideolojik ve kültürel bir hegemonyaya dönüştürerek zaten o dönemde çoktan konsolide ediyorlardı. Komünist gelenekleri temsil eden veya bir şekilde Sovyet projesiyle bağlantılı olan kuramcılar ve partiler, onların tek hedefi değildi. Batılı solcular ve komünistler, SSCB’yi 1968 yılından beri alenen eleştiriyorlardı; ancak bu durum hiçbir şekilde onların 20.yüzyıl sonundaki ideolojik mücadeledeki davalarına katkı sunmadı. Neoliberaller, Sovyet sisteminin çöküşünü, modern kapitalizmden farklı herhangi bir başarılı sosyal model inşa etmenin son derece imkansız olduğunun ampirik bir kanıtı olarak yorumladılar. Onlara göre, Sovyetlerin başarısızlığı, “piyasanın görünmez elinin” yönettiği herhangi bir ekonomi politikasının tanım gereği fiyasko olduğunu gösterdi. Dolayısıyla, sadece Sovyet deneyimine bel bağlayan merkezi planlama destekçileri değil, diğer tüm solcular da – en ılımlı sosyal demokratlardan en radikal işçi destekçilerine dek- umutsuz ütopyacılar olarak “ciddi bir söylem” alanından dışlandılar.

Bir dizi siyasi yenilginin ardından ayağa kalkan sosyal-demokrat ve komünist partiler, muzaffer olanın merhametine teslim olmaya başladılar birer birer. Neoliberal sisteme katıldılar ve yeni uzlaşının mantığını kabul etmeye başladılar. Birçok komünist parti artık yok. Sosyal – demokrat partiler, varlıklarını sürdürüyorlar, ancak sadece seçimlerde bir marka olarak. Artık kapitalist politikayı köklü bir şekilde değiştirmeye çalışan bir toplumsal güç olarak yoklar. Bu tartışmalar, “kültürel farklılıkların” nüanslarına, taktik yönetim meselelerine ve doğru personelin istihdamına indirgendi.

Soldaki küçük gruplar, sıkı bir dogmatizmde çareyi buldular. Tek bir görevi olan –Marksist ve sosyalist geleneği gelecek kuşak devrimcilere aktarmak- “ateşin bekçileri”ne dönüştüler. Arkalarındaki siyasi desteği kaybeden birçok entelektüel paniğe kapılmışlardı. İdeologları Marx’ı yeterince radikal olmamakla eleştiren post-modernist teorinin farklı şekillerine ideolojik olarak sığındılar. 19.yüzyıl düşünürünün yaşının yaygın görüşlerine aşırı bel bağladığını ve Avrupa Aydınlanması’nın geleneklerinin, bilme inanç ve ilerleme kavramlarının –ki bunlar aynı zamanda burjuvazinin değerler sisteminin parçasıdır- ötesine geçemediğini kanıtlamaya çalıştılar. Hiç şaşırtıcı olmasa gerek, Marx’ı tarihsel olarak dar görüşlü ve “burjuva” olarak görüp reddederken, post-modernistler kendi kültürel sınırlamalarını ve neo-liberal kapitalist kurumlara müdahale meselesini gündeme getirmediler.

Marksist proje, hem devrimci hem de reformist versiyonlarında uygunsuz görülüp reddedildiği için, yerine, modern medeniyetin ilkelerine dair esaslı bir eleştiri konması gerekti. Bu yaklaşımın güzelliği, destekçilerinin entelektüel radikalizme dair iddialarını toplumu değiştirmeye yönelik herhangi bir girişimin ilkeli ve tutarlı bir şekilde reddedilmesiyle birleştirmesine olanak tanımasından ileri geliyordu. Bu eğilimi en iyi tanımlayan ise, Antoni Hardt ve Michael Negri’nin İmparatorluk aldı kitabı oldu. Kitap derhal ses getirdi. Radikal retoriği bir kenara bırakırsak, bu kitap, komünizme bir giriş olarak neoliberal kapitalist modelin ilerlemeci niteliğini kanıtlama girişimi idi.

Pratik anlamda yazarların Avrupa Birliği’nin azimli destekçileri olması ve Avrupa Anayasası’na yönelik kampanyada yer alıp, Avrupa’da Batı Avrupalıların çoğunun beklenmedik şekilde sert direnişiyle karşılaşan piyasa entegrasyonuna yönelik stratejik süreci tutarlı bir şekilde desteklemeleri şaşırtıcı olmasa gerek. Birçok durumda, bu direnişin başında, halk üzerinde güçleri olan solcular bulunmuyordu. Bu direniş genellikle siyasi olarak biçimsizdi ve zaman zaman ideolojik çelişkilere konu oluyordu. Ancak, SSCB’nin dağılmasının ardından Avrupa ve Kuzey Amerikalı elitler açısından başlıca meydan okuma haline geldi.

Bu durum, Meksikalı yazar ve aktivist Subcomandante Marcos tarafından ironik bir şekilde anlatıldı. Kendisi, Chiapas eyaletinde yerlilerin isyanı sırasında, yerel sakinlerin Berlin Duvarı’nın düştüğü veya SSCB’nin dağıldığını dahi bilmediklerine ve sanki ideolojik bir devrim olmamış gibi sadece kendi çıkarlarını ve haklarını savunmaya devam ettiklerine dikkat çekmişti. Aslında 1994 yılında Zapatistas’ın isyanı, yeni bir küresel direniş hareketinin başlangıcının işaretini vermişti. Bir başka dönüm noktasına ise 1999 yılında Seattle’da, binlerce gösterici Dünya Ticaret Örgütü’nün bakanlar toplantısını sekteye uğrattıkları ve daha fazla ticari serbestleşmeye dair yeni bir toplantı aşamasına start verildiği zaman erişildi.

“ANTİ-KÜRESELLEŞME” HAREKETİ

20.yüzyılın son yıllarında neoliberal sistem karşısındaki bu spontane direniş örgütlenmeye başlandı. Her ne kadar ilk başta katılımcılar kendilerini bu etiketten arındırmaya çalışmış olsalar da, gazeteciler, bu hareketleri “küreselleşme karşıtlığı” olarak nitelendirdi. Kendilerini “sosyal adalet için küresel hareket” olarak tanımlamayı tercih ettiler. Yeni ve geniş çaplı hareketler, ortak bir gündem koordine etmeye çalışan geniş çaplı koalisyonlar altında birleşti. Bunlar son kertede Dünya Sosyal Forumu’nu kurdular ve bu forum da onların birleşme ve tartışmaya yönelik küresel platformları haline geldi. 2002 yılında Avrupa Sosyal Forumu ortaya çıktı. 2008 yılındaki dünya ekonomik krizinin ardından ise, nihayetinde yeni siyasi partiler ortaya çıkmaya başladı: İspanya’da Podemos ve Yunanistan’da Syriza. Birçok analistin beklentileri aksine, 2008 krizi, önde gelen Batılı ülkelerin ekonomi politikasında bir değişime yol açtı. Küreselleşme karşıtı hareketin büyümesine de katkı sunmadı. Avrupa Sosyal Forumu, 2008 yılından sonra sert bir şekilde gücünü kaybetti ve ardından hep birlikte yok oldu. Dünya Sosyal Forumu halen bir takım toplantılar için bir araya geliyor; ancak artık bir ilgi odağı olma özelliğini yitirdi. Sosyal hareketler dikkatlerini yerel ve ulusal meselelere çevirdi.

Fransa’da, genç işçilerin haklarını kısıtlayan İlk İstihdam Sözleşmesi’ne karşı geniş çaplı ve başarılı protestolar gerçekleşti. Emeklilik reformuna karşı ise daha geniş çaplı ancak daha az başarılı protestolar oldu. Yunanistan ve İspanya’da, AB ve uluslararası bankalardan gelen baskı altında birbiri ardı sıra başa geçen hükümetlerin izlediği sert kemer sıkma politikalarına karşı devasa protestolar yaşandı. Bu protestolar, New York’ta Occupy Wall Street hareketinde birleşti. Bu hareketin medya yönü oldukça başarılı oldu, keza dünyanın dört bir yanındaki farklı protesto hareketleri, her ne kadar gündemlerinin New York’taki “işgalcilerin” düşünceleri veya talepleriyle alakalı olmasa da, bu hareketi taklit etti.

Elbette, medya ayağının başarısı hiçbir şekilde siyasi bir zafere dönüşmedi, 1999 yılında Seattle’da gerçekleşen ve Dünya Ticaret Örgütü’nün karar alma sürecini aksatan protestoların aksine, Occupy Wall Street’in herhangi bir pratik sonucu olmadı ve güçleri, herhangi bir değişim yapmaya doğru yöneltmedi.

Bu kitlesel protesto hareketlerinin etkisizliği, katılımcıları, veya en azından bir kısmını, örgütlenmiş bir politika ihtiyacı hakkında düşünmeye teşvik etti. Bu noktada, kapitalizmin ve aynı zamanda bir siyasi eylem teorisi olarak Marksizm’in çelişkilerini incelemiş büyük bir ekonomist olarak Marx’ın mirasına başvurdular. Ancak, yüzyıllık Marksist sloganları dini bir şevkle söylemekle yetinmek yerine, Marksist analist temelinde yeni bir gündem ve yeni siyasi projeler formüle etmeleri gerekti.

DEĞİŞEN BİR TOPLUM İÇİN SINIF ANALİZİ

Toplumun sınıf yapısı 20.yüzyıldan beri –yani endüstriyel devrimin zirve noktasına ulaştığı sırada- çarpıcı bir biçimde değişti. Birbirlerini tamamlayan ve birbirleri karşısında çelişkiye düşen iki küresel sosyal süreç, 20.yüzyıl sonu ve 21.yüzyıl başında gerçekleşiyordu. Bir yandan bu dönem küresel nüfusun daha önce eşi benzeri görülmemiş bir şekilde proleterleşmesine tanıklık etti. Daha önceleri geleneksel mesleklerle iştigal eden çok fazla sayıda kişi, Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerindeki modern ekonomi ve endüstriyel üretimin parçası haline geliyordu.

Sanayileşmiş Avrupalı ülkelerde, liberal mesleklerin eski üyeleri, teknik uzmanlar, entelektüeller, bilim insanları ve evden çalışan yazılım mühendisleri, tasarımcılar ve “yaratıcı sınıfın” diğer temsilcileri giderek istihdam edilen işgücüne yöneliyorlardı. Amerika’nın önde gelen sosyologlarından Emmanuel Wallterstein, bu dönemi, topyekün proleterleşme şeklinde tanımlamıştı. Ancak öte yandan, sınıf yapısı giderek sönükleşmeye başladı, geleneksel çizgiler giderek zayıfladı ve dayanışma ve kolektif çabalara

yönelik geleneksel mekanizmalar artık işlemez hale geldi. Yeni proleterler, 20.yüzyılın endüstriyel işletmelerinin çalışanlarına kıyasla birbirlerine giderek daha az bağlı hale geldiler. İşletmeler daha küçük hale geldi; işgücü azaldı; yapıları giderek farklılaştı. Eski endüstriyel bölgeler – Batı Avrupa’da, eski Sovyet bloku ülkelerinde veya Amerika’da olmaları fark etmez- üretimlerinin büyük kısmını kaybettiler; keza üretim Latin Amerika ve Doğu Asya’ya, özellikle de Çin’e kaydı.

Örgütlenmiş endüstriyel proletaryanın yerine hizmet sektörünün çalışanları, eğitim ve sağlık uzmanları ve bilim insanları geldi. Bunun karşılığında, daha önceleri serbest sendikalar ve sol eğilimli siyasi partiler kuracak koşullara ve sosyalist geleneklere sahip olmayan ülkelerde yeni bir işçi sınıfı şekillenmeye başlıyordu. İstihdam edilen işgücüne dair farklı gruplar arasındaki ücret uçurumu sert bir şekilde arttı ve bu da kaçınılmaz olarak bu grupların dayanışmalarının gücünü gündeme getirdi. Bir diğer deyişle, işgücü ve sermaye arasındaki çelişki yok olmadı; ancak işgücü dünyası çok daha karmaşık ve daha az birleşik bir hal aldı. Bir anlamda, proleterleşmeye, toplumun atomlaşması ve sınıflardan ayrışmasının yanı sıra, dünya siyasetinin geleceğini etkilemeye namzet, yeni bir küresel sosyal coğrafyanın oluşması eşlik etti.

Bu yeni koşullar altında, örgütlenme, sloganlar ve siyasi uygulamalara dair genel yöntemlerin ciddi düzenlemelerden geçmesi gerekmişti. Bununla birlikte, bu durum, Marksizim’in, toplumun pratik dönüşümüne yönelik bir teori olarak daha az önemli hale gelmesi anlamına gelmemektedir. Sadece eski dogmalara inatçı bir şekilde dört elle sarılan ve değişen tarihsel koşulları eleştirel bir gözle analiz etmek konusunda çekimser kalan kuramcılar ve uygulayıcılar, bu açmazın ötesine geçememişlerdir. Değişen gerçekliği Marksist analiz penceresinden incelemek yerine eski Marksist sonuçları tekrarlayıp durmuşlardır – hem de artan sosyal değişimlerin tam bu dönemdeki taleplerini yok sayarak.

YENİ BİR REFAH DEVLETİ Mİ?

Sol eğilimli partiler genel modellerine saplanıp kaldıklarında veya tam tersine liberal ideoloji, modernizm ve siyasi doğruculuğun izinden gittiklerinde, güçleri peyderpey –ve bazen oldukça hızlı bir şekilde- azalır ve yerlerine dayanışma kavramını yeniden tanımlayan yeni popülist hareketler gelir.

Çelişkili olarak, istihdam edilen işgücü dünyasının çok daha heterojen olması sebebiyle, yeni koalisyonların temelini oluşturan hedefler ve sloganlar ile dayanışma inşasına yönelik yöntemler çok daha kapsamlı ve daha genelleşmiş bir hal aldı. Geçmişte, benzeri işletmelerde benzer tür işler için istihdam edilen işçilerin ortak çıkarları, sınıf topluluğu kavramının temelini oluşturuyordu ve giderek de ortak bir sendika veya siyasi örgütlenme ihtiyacına yol açtı. Ortaya çıkan yeni perspektife göre, koalisyonlar artık yaygın şekilde paylaşılan sosyal ve ekonomik meseleler etrafında tesis ediliyor. Bu, birçok sosyal gücün bir araya gelmesi ve pratik işbirliği sürecinde ortak anlayış ve dayanışmalarını derinleştirmesi için bir çıkış noktası.

Dolayısıyla; refah devletinin temelini teşkil eden ve 20.yüzyılın son on yılları ve 21.yüzyılın başında kaybedilen veya zarar gören temel sosyal hakların –serbest sağlık hizmetleri, ücretsiz eğitim, maliyeti karşılanabilir konut, toplu taşıma ve yukarı yönlü sosyal hareketliliği teşvik eden kurumların- korunması, geliştirilmesi veya yeniden kazanması doğrultusunda ortak bir çıkarları var. Bir diğer deyişle, dayanışma aşağıdan yukarıya doğru şekillenirken, şu anda tam ters yönde ilerliyor: yukarıdan aşağıya – yani, sosyal hareketlerin geniş çaplı birleşmesi ve koalisyonlarından, yerel düzeyde birleşme ve karşılıklı yardımlaşmaya doğru. Temel sosyal güvencelere yönelik mücadelenin kendi başına nihai bir hedef teşkil etmemesi veya yapısal sosyal dönüşüme yönelmeye devam eden solun yeni politikasının yegane anlamı olmaması da bir başka mesele.

Başlığı oldukça provokatif olan (“Yirmi Birinci Yüzyılda Sermaye”) tanınmış Fransız ekonomist Thomas Piketty, refah devlerinin günümüzde kilit bir konuyu kanıtladığını ileri sürüyor. Piketty şöyle yazmıştı: “Bugün, yirmi birinci yüzyılın ikinci yarısında, yok olduğu ileri sürülen refah eşitsizlikleri, tarihsel gücünü yeniden kazanmaya ve hatta o gücü geride bırakmaya yaklaştı.” 20.yüzyılda eşitsizliğin azalması, hiçbir şekilde kapitalizmin doğal mantığının sonucu değil; tam tersine savaşlar ve devrimlerin etkisi altında bu mantığın sapmasından kaynaklanmaktadır. Kapitalizmin sosyo-ekonomik açıdan yozlaşmasına dair kasvetli bir teşhiste bulunduktan sonra Piketty, oldukça mütevazi çözümler sunuyor ve yapısal reformlar önermek yerine çözüm olarak sermayenin aşamalı bir şekilde vergilendirilmesi yoluyla Batı’nın sosyal refah kurumlarının modernleştirilmesi ve güçlendirilmesini öne sürüyor.

Refah devleti kavramının tarihsel deneyim temelinde yeniden değerlendirilmesi gerektiği giderek net bir hal almaktadır. Filipinli halk aktivisti Tina Ebro, bu bağlamda Dönüştürücü Sosyal Gündem’den söz etmektedir. Rus sosyolog Anna Ochkina ise, hedefin sadece çalışan halkın yaşam standartlarını korumak değil, aynı zamanda toplumun kendisi tarafından denetlenen yeni sosyal ve ekonomik yeniden üretim mekanizmaları yaratmak olduğunu vurgulamaktadır. Kendisi, refah alıcılarından oluşan “pasif demokrasiden” çoğunluğun çıkarlarının bilinçli bir şekilde örgütlendiği “aktif bir demokrasiye” geçiş ihtiyacı hakkında yazmaktadır.

POPÜLİZM VE POLİTİKA

Siyasi olarak bakıldığında, söz konusu hareketler genellikle artık geleneksel sosyal-demokrat veya komünist partiler değillerdir; daha ziyade “popülist” gözüken geniş kapsamlı birleşimlerdir. Bununla birlikte, popüler bir liderin etrafında birleşen, alelade unsurlardan da oluşmamaktadır. Daha ziyade söz konusu toplumsal güçler, ülkelerini ve dünyanın geri kalanını dönüştürmek gibi ortak bir pratik hedef etrafında bir araya gelmektedir. Bu iki çarpıcı örnek, Yunanistan’da Syriza ve İspanya’da Podemos’a aittir. Bu iki parti, ülkelerinde düşüşe geçen “eski sol” karşısında hızla sahneye çıkmışlardır.

Politikalarının benzerliği ise, kökenlerinin ne denli farklı olduğu dikkate alındığında çarpıcıdır. Syriza’nın geçmişi birkaç on yıl öncesine dayanmaktadır. İlk başta, partinin Moskova yanlısı çizgisini terk ettikten sonra, Yunanistan Komünist Partisi’ne paralel, “yerli” bir alternatif olarak var olmuştur; ardından ise sol eğilimli sosyalist Synospismos partisine dönüşmüş, son olarak da görece kısa süre önce bir araya gelen radikal solculardan oluşmuş bir koalisyona dönmüştür. Buna karşın, Podemos’un üzerinde konuşulacak bir geçmişi bile yoktur. Ekonomik kriz sırasında yaşanan protestolardan ortaya çıkmıştır. 2014 yılında, Madrid sokaklarına dönülen “indignados” adlı kitlesel hareketin siyasi kanadı bir partiye dönüşmüştür. Ardından 2015 yılında lideri Pablo Iglesias, İspanya başbakanlığı için meşru bir aday olarak kabul edilmiştir.

Syriza’nın politikası, “eski solcuların” on yıllardır süren deneyimlerinin kritik bir şekilde yeniden değerlendirilmesini temel alıyor. Podemos, en başından beri, “eski” solcu partilerle yollarını ayırdığını açıkladı ve bu partilerin, yeni koşullar altında çalışan halkların çıkarlarını koruyamadığını ileri sürdü. Bununla birlikte, bu kopuş hiçbir şekilde Marksist geleneğin reddi anlamına gelmedi. Podemos lideri Pablo Iglesias, kariyerine Komünist Parti’nin gençlik örgütünde başladı ve ardından bir siyaset bilimci olarak akademide edindiği kuramsal becerilere başvurdu. Aynı zamanda, küreselleşme-karşıtı bir hareketin içerisinde yer aldı. Partinin başkanı olarak, genç siyasetçi, mücadelenin sınıflar arasında geleneksel bir çatışmaya indirgenemeyeceği konusunda ısrar etti. Ona göre, “şu anda yaşanan esaslı ayrışma; oligarşi ve demokrasi, sosyal çoğunluk ve ayrıcalıklı azınlık arasında”.

Ortodoks Marksizm’in bakış açısından bakıldığında, söz konusu formül, kabul edilmiş öğretilere tamamen aykırı görülüyor – çalışan sınıf – köylü sınıfı bloğu fikriyle Lenin’den, kırsal silahlı mücadeleye odaklanan Mao Zedong, Fidel Castro ve Ernesto Che Guevera’ya dek. Aslında, proletaryayı kapitalizmin yerini alabilecek türden en tutarlı tarihsel güç olarak tanımlayan Marx hiçbir zaman sosyal ve devrimsel mücadelenin endüstriyel işçiler ve onların partilerinin münhasır ayrıcalığı olduğunu söylememişti. Dahası, 20.yüzyıl Marksist teorisi, Antonio Gramsci’nin şahsında, tüm toplum düzeyinde ideolojik ve siyasi hegemonya için mücadele etmek ve geniş çaplı sosyal bloklar kurmak meselesini gündeme getirmişti. On yıllardır süregelen sorun ise şuydu: Bu tür fikirler, geleneksel partilerin bürokrasisi tarafından hiçbir zaman göz ardı edilmedi veya tam tersine yönetici elit içindeki bazıları veya bazı gruplarla ahlaksız nitelikteki gizli anlaşmalarını gerekçelendirmek için kullanıldı. Buna karşılık, Avrupa’da Syriza ve Podemos’un temsil ettiği yeni popülizm, geniş tabanlı bir halk bloğu oluşturulmasına ve kitlesel sosyal hareketlerden oluşan bir birlik kurulmasına dayanıyor. Örgütsel biçimlerin yanı sıra, siyasi davranış biçimi değişiyor – tıpkı aktivistler ve toplum, imajları, konuşmaları ve hatta görüntüleri arasındaki işbirliği yöntemlerinde olduğu gibi.

Yeni popülizmin temelini oluşturan siyasi bloğun ne kadar radikal, etkin, başarılı ve tutarlı bir şekilde ayakta kalacağı sorusu ise, şu an için henüz yanıtlanabilmiş değil; keza ne hareketin ölçeği ne de demokrasi taahhüdü, örgütsel, reklam ve entelektüel çabalar gerektiren ciddi bir siyasi stratejinin yerini alamaz. Ve mantıklı olarak bakıldığında, Marksist kuramsal gelenek de yeniden çok rağbet görüyor ve muhtemelen yeri doldurulamayacak.

Avrupa’da sol kanattaki (ve bazı ülkelerde sağ kanattaki) popülizmin artan dalgası bir ölçüye kadar siyasi bir yenilik iken, Latin Amerika ve diğer eski Asya sömürgelerinde bu tür hareketlerin uzun bir

geçmişi vardır. Popülist koalisyonlar, sömürge-karşıtı mücadele sırasında ve ulusal özgürleşme ayaklanmaları sırasında şekillendi. Bugün öncelikli hedefleri; geleneksel elitlerin siyasi bağlılıklarından bağımsız olarak on yıllardır devam ettirdikleri siyasi yolsuzluk ve iktidar üzerindeki tekel.

Hindistan’daki Aam Aadmi (Ortak Adam) Partisi, bunun çarpıcı bir örneği. Yeni Delhi’deki seçimlerde büyük bir zafer elde etti. oyların yarıdan fazlasını kazanmasına ek olarak, meclisteki koltukların yüzde 95’ini kaptı (bunu Hindistan’ın en başarılı partileri bile gerçekleştirememişti). En yoksul Hintlilerin olduğu gibi etnik ve dini azınlıkların çıkarlarını savunan parti, dışarlıklı bir noktadan ulusal politikada öncü güçlerden birine dönüştü.

Hintli siyaset bilimci Praful Bidwai şöyle yazmıştır: “Bu, Hint solunun bir zamanlar olduğu türden bir güçtü; ancak kısa süre önce bu özelliğini yitirdi: “Otorite karşısında saygısız; doğumdan kaynaklı ayrıcalıklar ve hiyerarşiye karşı çıkmada militan; tutkulu bir şekilde eşitlikçi ve yöneticilerin halka daha fazla hesap verebilmesini sağlayarak Hindistan’ın “dünyanın en geniş çaplı demokrasisi” olduğu yönündeki abartılı iddialarını tamamen yok saymaya hazır.”

BRICS ÜLKELERİ

Asya ve Latin Amerika’da endüstriyelleşme ve küresel sosyal coğrafyadaki değişim ile eski Sovyet bloku ülkelerinin dünya piyasasına dahil edilmesi, kapitalist sistemin merkezi ve periferisi arasındaki düzeni değiştirdi. 1990’lı ve 2000’li yıllarda çok-uluslu şirketler, sürekli olarak Batı’dan Latin Amerika’ya doğru endüstriyel üretimlerini kaydırdılar, daha sonra da Doğu Asya ve Çin’e yöneldiler. Bunun tek amacı ise, sadece ucuz işgücüne erişmek ve yüksek vergiler ve çevresel kısıtlamalardan kaçınmak değildi. Bunu, organize işgücünü zayıflatmak ve işçi hareketlerini ülkeye geri getirmek amaçları doğrultusunda bilinçli – ve başarılı- bir politika olarak uyguladılar.

Bununla birlikte, son kertede bu çabalar, periferinin önde gelen ülkelerinin endüstriyel kapasitesinde hızlı bir artışa yol açtı ve bu da mantıklı olarak yeni endüstriyel güçleri ve onların elitlerini daha hevesli hale getirdi; dünya düzenini değiştirebileceklerine ve değiştirmeleri gerektiğine inandılar. Dolayısıyla, kendi işçi hareketinden gelen iç tehdidi durduran Batılı kapitalizm, şimdi de bir dış tehditle karşı karşıya gelmişti.

BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin’e kısa süre sonra Güney Afrika’nın katılmasıyla ortaya çıkan birlik) ekonomik blokunun kurulmasıyla birlikte bu tehdit ortaya çıktı. Böylesi bir birliğin tasavvur edilmesi 1990’lı yılların sonunda bile zordu; keza katılımcıların ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel gerçeklikleri son derece farklıydı. Çelişkili bir şekilde bakıldığında, bu birlik, ilk başta, dört büyük periferi ekonomisinin ortak özelliklerini –özellikle de 2000’li yılları başında deneyimledikleri yüksek endüstriyel büyüme oranlarını- tespit eden Batılı uzmanların zihinlerinde ortaya çıktı. uzmanlar arasında moda bir konu haline gelen BRICS, daha sonraları resmi bir uluslararası ittifaka dönüştü.

Elbette Rusya, sosyo-ekonomik, kültürel ve tarihi özellikleriyle diğer BRICS ülkeleri arasında dikkat çekiyor. Brezilya, Hindistan ve Çin, 21.yüzyıl başında endüstriyel devrimlerden geçtiler. Rusya ise, devasa bir endüstriyelleşmeden kaçış sürecinin eşlik ettiği derin bir krizden kendisini toparlıyordu ve bunun korkunç sonuçları oldu. 1980’li yıllardan beri ekonomisi ciddi anlamda geriledi; ancak ülke bilimsel ve üretim kapasitesini korudu.

Bununla birlikte, BRICS’i, küresel ekonominin yapılanmasını değiştirme potansiyeli olan jeopolitik bir güç haline getiren şey, Rusya’nın varlığıdır. BRICS’in tek Avrupa ülkesi ve tek eski endüstriyel büyük gücü olarak, Rusya, iki dünya arasında bir tür köprü vazifesi görüyor; tarihi, entelektüel, askeri ve endüstriyel gelenekleri taşıyor ve ancak bu şekilde yeni endüstriyelleşmiş ülkelerin Batı ile bir çatışma durumunda çıkarlarını tam olarak koruyabilmelerini sağlıyor.

Bu durum, Batı’da yönetici durumundaki oligarşilerin Rusya-karşıtı tutumlarının, BRICS’in isminden söz ettiren bir uluslararası birliğe dönüşmesinden sonra neden bir anda arttığını da açıklıyor. Batılı elitlerin Rusya-karşıtı tutumu, Moskova’nın AB ve ABD ile Ukrayna krizi üzerinden yaşadığı çatışmadan yıllar önce şekillenmeye başlamıştı. Batılı yönetici sınıflar için sorun; Rusya’nın pratik dış politikası değildi; keza söz konusu politika 2000’li yıllar boyunca oldukça muhafazakar ve ılımlı kalmıştı. Ekonomi politikası da neoiberalizmin genel ilkelerini tamamen benimsemişti. Onlar

Rusya’nın uluslararası düzeni yeniden şekillendirmedeki potansiyel rolü konusunda endişeliydiler. Ne çelişkilidir ki Batı’da neoliberal ideologlar ve analistler, Rusya’nın bu rolü, bu tarihsel misyondan açıkça kaytarmaya çabalayan Rus elitlerinin kafalarına dank etmeden önce oynayabileceğini fark ettiler.

SOSYAL ÇATIŞMA VE KÜRESEL MÜCADELE

Olayların doğal gidişatı, BRICS’i Batı’ya olan bağımlılıklarının ve periferi kalkınma mantığının üstesinden gelmek isteyen diğer devletler için bir kilit noktaya dönüştürmektedir. Bununla birlikte, uluslararası sistemi değiştirebilecek olan bir ittifak kurmak için tüm bu ülkelerin bir iç krizden ve radikal bir dönüşümden geçmesi gerekmektedir. Ekonomik büyüme ve bu ülkelerin 2000’li yıllardaki ekonomik kriz sırasında yaşadığı orta sınıfın konsolidasyonu, kapitalist sistemin istikrara kavuşmasının kanıtı değildi. Tam tersine, yükselen çelişkilere ışık tutmuştu; keza büyük çaplı yeni talepler de ortaya çıkmıştı ve bunlar mevcut düzen tarafından karşılanamazdı. “BRICS ülkelerinde orta sınıfların sorunları oldukça spesifiktir,” diye yazar ekonomist Vassily Koltashov. “Bunlardan biri, halkın özgürlük düzeyine dair bir taleptir. Bir diğer ise, temsilcilerin psikolojisine dairdir ve bu da çevrelerindeki koşulların bir ürünüdür. Bir devletin sosyal politikası, bu bağlamda önemli bir rol oynayabilir.”

BRICS ekonomilerinin hızlı büyümesi de büyük oranda neoliberal küreselleşmenin sonucuydu ve bu da küresel düzeyde ürünleri ve kaynaklar için artan bir talep doğurmuştur. Ancak söz konusu talep, çelişkileri sonucunda aşırı bir üretim krizini tetiklemiş olan ve mevcut tüketim modelini tüketen yerleşik sistem içerisinde sonsuza dek karşılanamaz. Ve bu durum aynı zamanda küresel ve ulusal düzeylerde yeni çelişkilere, yeni fırsatlara ve yeni taleplere yol açtı. Daha düne kadar periferide olan ülkeler artık dünya çapında tamamen farklı bir yere sahip olabilir. Ancak bunu sağlamak için onların ve çevrelerindeki dünyanın değişmesi gerekmektedir. Şurası barizdir ki, bu sürecin yumuşak veya çatışmasız bir şekilde geçmesini ummanın herhangi bir mantıklı tarafı yoktur.

Toplumdaki yeni güç yapılanmasını yansıtan geniş ve yeni koalisyonlar, BRICS ülkelerinde gündeme gelmelidir. Bu durumda, Avrupa’da süregiden süreçler – yani, neoliberalizm karşısında yükselen direnç- Rusya ve diğer BRICS ülkelerinde yaşanan olayları etkileyebilir.

Modern küresel sistemin yapılanması, tek bir ülke veya muzaffer bir tarafın onu radikal bir şekilde değiştirmesine imkan tanımıyor. Sol eğilimli Yunan hükümetinin seçimden sadece bir ay sonra yaşadığı zorluklar, modern siyasi süreçlerin içinde bulunduğu çelişkileri gözler önüne seriyor. Bu çelişkiler sadece ulusal değil küresel düzlemde de karşımıza çıkıyor. Egemen Yunanistan devletinin halkı, meşru bir şekilde bir hükümet seçti ve ona ekonomi politikasında radikal bir değişiklik yapma ve ülkeye Brüksel’deki bürokratların neoliberal teorinin gerekleriyle tamamen uyumlu şekilde dayattığı kemer sıkma politikalarına son vermesi için yetki sundu. Bununla birlikte, AB’nin mali ve siyasi kurumlarının kimse tarafından seçilmeyen ve herhangi bir demokratik yetkisi olmayan temsilcileri halen Atina’yı Yunan halkının ağırlıklı çoğunluğu ve Syriza’nın parti programına ters düşen bir anlaşmayı imzalamaya itmeyi başardı. Yunan hükümetinin tavizleri, seçmenler, aktivistler ve uluslararası sol arasında güçlü eleştirileri gündeme getirdi. Daha önceleri ABD’li ekonomist ve Nobel Barış ödülü sahibi Paul Krugman, Yunanistan’da iktidara gelen solcuların ana sorununun “yeterince radikal olmamaları” olduğunu yazmıştı.

Söylemeye bile gerek yok, Syriza, kararlılık ve daha da önemlisi net bir stratejisi olmayışı sebebiyle eleştirilebilir. Ancak, küresel güç dengesini akılda tutmak önemlidir. Yunanistan, İspanya ve potansiyel olarak İtalya’daki yeni popülist hareketlerin, AB oligarşisiyle tek başına yüzleşmek zorunda kalırlarsa net bir zafer elde etmeleri zordur. Aynı şekilde, Batı ile geniş çaplı bir çatışma durumunda BRICS ülkelerinin koşulsuz bir zafer kazanması mümkün değildir. Bunun tek koşulu Batı’da aktif ve sadık müttefikler bulmalarıdır. Bununla birlikte, ortaya çıkan küresel yapılanma, bir fırsat penceresi açıyor: Avrupa’daki sosyal hareketlerin protestoları, periferideki olaylar için bir katalizör işlevi görüyor ve yeni bir siyasi durum ve yeni küresel koşullara yönelik bir olasılık yaratıyor. Bu olasılığın, periferi ülkelerde – öncelikle de BRICS ülkelerinde- ciddi değişimler yaşanmadığı sürece bir hakikate dönüşmemesi de ayrı bir mesele.

DEĞİŞİM İHTİYACI

Küreselleşme ve onun sonuçları, Marx’ın küresel devrime dair görüşlerini, giderek daha anlamlı hale getiren küresel bir sosyal dönüşüm haline getiriyor. Bu her yerde aynı anda gerçekleşmiyor; ama tek bir bölge veya ülkeyle sınırlı değil. Tüm gezegenleri peyderpey kapsıyor; birçok sosyal gücü ve toprağı büyük bir girdaba sürüklüyor. İvedi değişimler kapitalizmi sonlandıracak mı, yoksa mevcut neoliberal modelin ötesine geçmek üzere bir fırsat yaratacak ve onu yeni bir refah sistemiyle idame ettirecek mi? Bu soru daha şimdiden kuramsal olmak yerine pratik nitelikte. Yanıtı da, etkinliklere katılanlara, güçlerin nihai yapılanmasına ve değişimlerin olmayışına bağlı olacak. Küresel kalkınmaya dair neoliberal modelin peyderpey yıkımı bizi Sovyet deneyimini yeniden düşünmeye mecbur bırakıyor – hem pozitif hem de negatif şekilde.

1950’li yılların başında Batılı uzmanlar, bir başarı öyküsü olarak Sovyet planlı ekonomisinin başarılarını gördüler. Ancak bu başarılar, ekonomik, insancıl ve moral açıdan devasa kayıplar ve fedakarlıkların gölgesinde kalmıştı. 1990’lı yıllarda aynı sistem, en başından beri günü geçmiş bir projeye benziyordu. Öte yandan bugün bu deneyimin kritik bir şekilde yeniden değerlendirilmesi, sosyal gelişim önünde yeni yaklaşımlar benimsememize ve krizin gündeme getirdiği sorulara yanıtlar bulmamızı sağlıyor.

“Bugünün Rusyası’nda, Sovyet vatandaşlar tarafından yeterince ilgi görmeyen ve hükümetin reformları sonucunda yok edilen sosyal refah devleti, sosyal bir bilinçlenme olgusu olarak, rus vatandaşlarının gerekçeler ve değerler sisteminde yeni bir unsur olarak yeniden doğuyor,” diye yazmıştı Anna Ochkina. “Bu, Sovyet sistemini geri getirmeye yönelik bilinçli bir arzu değil; şu veya bu harekete dair sosyal veya siyasi programlarla ilgili bir hedef de değil. Şu an için, bu, hükümetin farklı erişilebilirlik derecelerine yöneldiğini açıklamak için yarı bilinçli bir çaba. Bu, Sovyet geçmişinin mirasını oluşturan sosyal haklar olarak eğitim, sağlık, kültür ve sosyal garantilere dair bir algı. Bugün söz konusu miras, ideal bir imaja dönüşüyor.”

Bu, Friedrich Engels’in yaşadığı dönemde küçümsediği adalet arayışına benzer bir durum değil. Tam tersine, bu mücadele, yepyeni, nesnel ve modası geçmiş sosyal taleplere dair ahlaki bir farkındalığı yansıtmaktadır. Bununla birlikte, statüko karşısında duyulan memnuniyetsizlik pozitif değişimleri garanti etmemekte ve hatta yıkıcı bir etmene, toplumsal düzeyde bir öz yıkım mekanizmasına dönüşebilmektedir.

Kriz nesnel nitelikte olduğu için, yaşanan gelişmelere veya yapıcı herhangi bir alternatif olmamasından bağımsız olarak gelişmeye devam edecektir. Kapsamlı bir ekonomik, sosyal ve siyasi stratejinin, bu krizi sosyal bir dönüşüme döndürmesi ve anlamsız felaketlerden oluşan bir zinciri tetiklemesini önlemesi talep ediliyor. Ciddi bir kuramsal temel olmaksızın böylesi bir strateji hazırlamak imkansızdır. Bugün Marksizm’in kuramsal başarıları olmaksızın böyle bir şey düşünülemez.

YENİ BİR KALKINMA STRATEJİSİ

Bu yeni kalkınma stratejisinin temel unsurları daha şimdiden mevcut krizin derinleşmesiyle birlikte gözler önüne seriliyor. Siyasi olarak bakıldığında, karar alma süreçlerinin demokratikleştirilmesi ve sadece dar bir “sivil toplum temsilcileri” kesimini değil vatandaşların tümünü daha fazla kapsayan yeni hükümet kurumları kurulması son derece gereklidir.

Ekonomik olarak bakıldığında, etkin bir kamu sektörü kurmak ve onu hem ulusal hem de devletler-arası düzeylerde yeknesak bir bütüne (ekonomik, sosyal ve kurumsal) entegre etmek önemlidir. Post-endüstriyel çağın ideologları bize ne kadar ilgi çekici hikayeler anlatırlarsa anlatsınlar, post-endüstriyel teknolojilerin gerçek zaferi, endüstrinin, ileri üretim yöntemlerinin ve uygulamalı bilimlerin hızlı gelişimi ve dönüşümü olmaksızın imkansız olacaktır.

Aynı durum, mühendislik bilgisinin yayılması ve çok yetenekli ve iyi maaşlı işçilerin materyal üretimi, bilim ve eğitim alanında eğitilmesi için geçerlidir. Önümüzdeki dönemde Rusya ve birçok diğer “eski endüstriyelleşmiş ülkenin” pahalı ve oldukça verimli bir işgücü temelinde yeni bir endüstri geliştirmeleri gerekecek ve bu da kamu sektöründe ileri teknolojili, entegre enerji ve ulaştırma ağları kurulmaksızın imkansız.

Stratejik planlama ve yönetmeliğe yönelik kurumlar inşa etmek ve ülke içinde halkın ihtiyaçlarına yönelik iç piyasayı sürekli olarak geliştirmek de gereklidir. Bu durum, iyi örgütlenmiş ve demokratik

olarak düzenlenmiş ulusal ekonomilerin etkileşimi yoluyla dünya piyasasını yeniden örgütlemeyi mümkün kılacaktır.

Son olarak, zamanımızın ve çağımızın en büyük görevlerinden biri; sosyal gelişimi ekonomik bir genişleme aracına dönüştürmek ve sosyal politika yoluyla talep yaratmaktır.

Hükümetin ekonomi politikası, yaşam ortamının insanlaştırılması, bilim, eğitim, sağlık hizmetleri ve çevresel sorunların çevreciler yerine toplumun çıkarları lehine çözülmesini önceliklendirmesi gerekmektedir.

Tüm bu görevler, ne kadar pragmatik görünürlerse görünsünler, hiçbir zaman radikal sosyo-politik değişimler olmaksızın başarılamaz; keza söz konusu gelişimi engellemektense teşvik eden ilgili kurum ve sosyal ilişkileri yaratmanın tek yolu budur. Hedef; mevcut elitlerin yerine diğerlerini koymak değildir. Hedef; sosyal açıdan yeniden üretim mekanizmasını tamamen yeniden inşa etmek ve sadece demokratik gelişimle ilgili olmayan, aynı zamanda bunu gerçekleştirecek yeteneğe de sahip olan yeni bir toplumsal tabakayı da üretmektir.

Doğal olarak, geleneksel Marksizm’in, proleter devrim araçlarıyla sosyalizmin bir anda ortaya çımasını bekleyen birçok temsilcisi, bu olasılığı aşırı “mütevazi” ve “reformcu” bulacaklardır; ancak derin bir sosyo-ekonomik dönüşüme yönelik olarak halkın enerjisini harekete geçirmenin ve bunu gerçekleştirmeye hazır ve istekli olan geniş çaplı bir ittifakın kurulmasını kolaylaştırmanın yegane yolunu sunmaktadır.

Marksizm’in devrimsel niteliğinin, burjuva-karşıtı sloganların yinelenmesiyle herhangi bir alakası yoktur. Bu, en zeki destekçilerinin gerçekliğe dair tarafsız bir analiz yapma yeteneğiyle alakalıdır. Vardıkları sonuçlar üzerinden düşünmekte ve sosyal sorunların kökenine inmektedirler. Sosyal adaletsizlikten yakınmak yerine, adaletsizliği kaçınılmaz olarak yeniden üreten güç yapıları ve egemenliği mercek altına almayı tercih etmektedirler.

2008 yılında başlayan küresel kriz, neoliberal küreselleşme çağının sonuna işaret etti, ancak sebep olduğu süreçlerin sonu anlamına gelmedi. Bu bağlamda, mevcut dönem, “küreselleşme sonrası” çağ olarak tanımlanabilir. Mevcut değişimlerin geri dönülmez olduğu ancak benzersiz de olmadığını Kabul etmeksizin, neoliberalizmin sonuçlarının üstesinden gelmek imkansızdır. 19 ve 20.yüzyılın başarıları ve ideolojilerinin ne kadar önemli ve cazip olduğunun hiçbir önemi yok; artık geriye dönüş imkanı kalmadı. Ancak, bu deneyimin yardımıyla ilerleyebilir, alınan dersleri inceleyip bize Aydınlanma Çağı’nın büyük düşünürleri ve özgürleşme hareketinin ideologlarının bıraktığı kuramsal mirası kullanabiliriz. Sevseniz de sevmeseniz de Karl Marx, onların en büyüğü olmaya devam ediyor.

Genel

Amerika’nın Emperyalist İmparatorluğu

1

Prof. James Petras

 

Sömürge-sonrası imparatorluklar, karmaşık örgütlenmelerdir. Çok-katmanlı bir şekilde düzenlenmişlerdir – görece olarak otonom ulusal ve bölgesel müttefiklerden itaatkar vasal devletlere dek uzanırlar ve aralarında bir takım varyasyonlar olur.

 

Günümüzde imparatorluk fikri, istikrarlı bir küresel yapı olarak faaliyet göstermez – her ne kadar hedefi ve çabaları bu yönde olsa da. ABD en büyük emperyalist güç iken, Rusya ve Çin gibi bazı önde gelen küresel siyasi-ekonomik ve askeri güçleri egemenliği altına almamaktadır.

 

ABD gibi emperyalist güçlerin yerleşik bölgesel uyduları vardır, ancak aynı zamanda bağımsız yerel ekonomik ve siyasi zorluklardan dolayı bir takım yenilgiler yaşamakta ve geri adım atmaktadır.

 

İmparatorluk, askeri veya ekonomik yapılara sıkı sıkıya içkin, sabit bir yapı değildir. Bir dizi rakip güç ve ilişki içerir ve bunlar zaman ve koşullara göre değişir. Dahası, emperyalist ülkelerin müttefikleri ve müşterileri, sabit itaat modelleri üzerinden hareket etmezler. İdeoloji, askeri doktrin ve emperyalist yöneticilerle bağlantılı ekonomi politikasına dair genel anlaşmalara itaat olsa bile, bazı tebaa devletler emperyalist olmayan piyasalar, yatırımcılar ve ihracatçılarla olan bağlantılarının izinden gidebilmektedir.

 

Eğer emperyalist gücün küresel dünyası karmaşıksa ve belli bir düzeye kadar belirsizse, emperyalist devletin iç siyasi, ekonomik, idari ve askeri yapısı da öyledir. Emperyalist siyaset aygıtı, güvenlik kurumlarına, diplomatik ve temsili birimlerden daha çok bağlıdır. Ekonomik kurumlar, yerel piyasalar ve üreticiler karşısında çok-uluslu şirketler tarafından yönetilen denizaşırı piyasalara göre örgütlenmişlerdir. “Piyasa ekonomisi” ise bir isimlendirme hatasıdır.

 

Askeri-güvenlik kurumları ve bütçeleri, birçok devlet görevlisini ve kamu kaynağını kullanmakta, piyasaları ve diplomatik kurumları askeri önceliklere bağımlı kılmaktadır.

 

Emperyalist devlet operasyonları askeri ve sivil idari aygıt üzerinden işlerken, göz önünde bulundurulması gereken rekabetçi sosyo-siyasi bir sınıf ve etnik-askeri yapılanmalar söz konusudur.

 

Emperyalist devletin temel kurumlarının etkin veya “gerçek gücünü” analiz ederken, hedefler ile sonuçlar, amaçlar ve gerçek performans arasında bir ayrıma gitmek gerekiyor. Yorumcular genellikle “emperyalist güç ve egemenlik” arasında yeterince fark gözetmezler; ancak aslında bazı politikalar spesifik ulusal, yerel veya bölgesel ittifaklar sebebiyle maliyetli kayıplarla ve geri çekilmelerle sonuçlanabilir.

 

Dolayısıyla, emperyalist devlet politikasının ivedi ve uzun vadeli yapıları ve yönelimini anlamak için birçok katmandaki müttefikler ve rakipler arasındaki emperyalist etkileşime yakından bakmak oldukça önemlidir.

 

Bu makalede ilk olarak lider-takipçi şeklindeki emperyalist ilişkiler dört bölgede tarif edilecek:

 

  • ABD-Batı Avrupa-Kanada;
  • Asya-Pasifik;
  • Orta Doğu-Afrika; ve
  • Latin Amerika

 

Ardından ise, çatışmalar ve mücadele alanları tespit edilecek. Bunun akabinde, çağdaş “imparatorluk haritası” incelenecek. Bundan sonraki aşamada ise, Batılı emperyalist müttefikler ile onların halihazırdaki rakipleri arasındaki güç uyuşmalarını ele alacağız. Son bölümde, emperyalist devlet ve ekonomik küreselleşme arasındaki ayrışma kaynakları ile emperyalist müttefikler ile onların takipçileri arasındaki ayrışma ve kopuşları inceleyeceğiz.

 

Batı’daki Emperyalist Müttefikler Tabakası

 

Batı emperyalizmi, dominant ABD’nin beş katmanlı bir sistem üzerinden etkileşime geçtiği, karmaşık, piramit şeklinde bir yapıdır. Lider ve takipçi devletler arasında yatay ve dikey bir yapılanma söz konusudur ve basite indirgeyici türden “merkez, yarı-periferi ve periferi”ye dair “güneş sistemi” metaforları üzerinden anlaşılmaları mümkün değildir.

 

İmparatorluğun ikinci katmanı, askeri destek ve ekonomik bağlar sağlamak suretiyle üst katmanları alt katmanlarla bağlantılandırır; bir yandan da kendi jeopolitik alanlarını genişletmek üzere otonom katmanları güvence altına alır.

 

Batı’daki üçüncü emperyalizm katmanında Polonya, İskandinavya, Benelüks ülkeleri ve Baltık devletleri bulunur. Bunlar coğrafi ve ekonomik olarak Batı Avrupa’nın kapsam alanı içerisinde olup, ABD-NATO askeri egemenliğine de askeri açıdan bağımlıdırlar. Üçüncü katman heterojen bir gruptur; çok ileri ve sofistike refah devletleri olan İsveç, Norveç, Danimarka, Hollanda ve Belçika gibi ülkelerden görece olarak geri kalmış Letonya, Estonya, Litvanya ve Polonya’ya dek uzanır. Bu ülkeler, çok az bağımsız güç girişiminde bulunurlar ve birinci ve ikinci katmandaki emperyalist merkezlerden gelecek korunmaya bağımlıdırlar.

 

“Dördüncü katman” devletleri arasında; Yunanistan, İspanya, Portekiz, Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya, Bulgaristan ve Romanya var. Bunlar özünde uydu ülkeler; lider emperyalist ülkelerin izinden gidip onlara üs, birlik ve turistik tesis sağlıyorlar. Genel itibariyle, bölgesel veya küresel çatışmalarda bağımsız bir söz hakkı veya karar alma gücüne sahip değiller. İstikrarsızlıkları ve zaman zaman radikal muhalefetlerinin patlak vermesine rağmen, düşük katmandaki ülkelerin AB ve NATO hiyerarşisinin kontrolündeki üst katmanlarla ilişkisini kesmesi gerekiyor.

 

Beşinci katman uydular arasında, kısa süre önce “üretilen” Arnavutluk, Kosova, Makedonya, Slovenya ve Hırvatistan gibi mini-devletler var ve bunlar askeri üs, turistik cennet ve ekonomik olarak bağımlı devletler gibi işliyorlar. Birinci ve ikinci katmanın “rejim değişikliği” politikalarının olduğu kadar, NATO öncülüğünde çok etnisiteli ve sosyal refah devletlerinin kalıntılarını yok edip Rusya’nın özellikle Yugoslavya’daki etkisini yok etmeyi amaçlayan savaşlar sonucunda dağılan devletlerin birer sonucu.

 

Batı imparatorluğunun lider-takipçi yapısının haritalandırılması, askeri kaynakların dağılımına ve bunların Rusya sınırı boyunca konumlanmasına bağlıdır. ABD-AB İmparatorluğu, çok-katmanlı imparatorluğun artan ekonomi taleplerini karşılama sorunuyla karşı karşıya bulunmaktadır. İmparatorluk, kapasitesini aşmıştır ve bu durum değişen ticaret ittifaklarına ve emperyalist liderlerin dikte ettiklerinin “ötesine” geçmeye dönük bağımsız baskıya yol açmıştır.

 

Lider emperyalist devletler, takipçileri üzerindeki ekonomik ve siyasi denetimi sıkılaştırdılar – özellikle de imparatorluğun askeri sonuçları, günlük yaşantıyı, güvenliği ve ekonomiyi sekteye uğrattığında. Bu konuda süregiden bir örnek, ABD’nin Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki emperyalist savaş politikaları sonucunda Avrupa’ya giriş yapan biçare milyonlarca mültecidir. Bu kitlesel göç, Avrupa’nın siyasi ve sosyal istikrarını tehdit etmektedir. ABD’nin Ukrayna’daki darbesinin ve Moskova’nın buna verdiği kaçınılmaz yanıtın ardından, Washington, Rusya’nın ekonomik ablukaya alınmasını emretti. ABD’nin dev Rus piyasası karşısında dayattığı yaptırımların ekonomik sonuçları, Avrupa’nın ihracatını ciddi anlamda etkiledi – özellikle de tarım ve ağır endüstride- ve şu anda yasaklı olan Rus petrol ve doğalgaz ihracatçılarının egemenliğindeki enerji piyasasında istikrarsızlığa yol açtı.

 

Doğu’nun Emperyalist İmparatorluğu

 

ABD’nin Doğu Asya’daki emperyalist tasarısının yapısı, müttefikleri ve rakipleri, Batı’dan son derece farklıdır. Liderler ve destekçileri, Doğu’da oldukça heterojendir. Asya’daki çok-katmanlı ABD imparatorluğunun amacı, Kuzey Kore ve Çin’in altını oyup onları egemenlik altına almaktır.

 

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, ABD, Pasifik imparatorluğunun merkezi oldu. Kore ve Hinduçin’de ciddi askeri gerilemeler de yaşadı. Çok-katmanlı yardımcılarının desteğiyle, ABD, Hinduçin ve Güney Kore’deki etkisini geri kazandı.

 

İlk katmandaki emperyalist güç olarak ABD’nin pozisyonu, ikinci katmandaki emperyalist müttefikler –örneğin Avustralya, Yeni Zelanda, Hindistan ve Japonya- sayesinde devam ediyor.

 

Bu ikinci katman müttefikleri, farklı birimlerdir. Örneğin, Hindistan rejimi, ABD imparatorluğundan daha sonra sessiz sedasız ortaya çıkmıştır ve Çin ile ilişkilerde halen yüksek düzeyde bir otonomiye sahiptir. Buna karşın, Avustralya ve Yeni Zelanda ABD ile olan bağımlı askeri ilişkilerini sürdürürken, giderek de Çin’in emtia piyasaları ve yatırımlarına bağımlı hale gelmektedir.

 

ABD’nin güçlü bir geleneksel ekonomik müttefiki olan Japonya ise, ABD-Asya imparatorluğunun zayıf bir askeri uydusu olarak kalmaya devam etmektedir.

 

Üçüncü katman ülkeler arasında Güney Kore, Tayvan, Filipinler, Malezya, Tayland ve Endonezya bulunmaktadır. Güney Kore, tıpkı kalabalık nüfuslu Endonezya Cumhuriyeti gibi, her ne kadar Çin piyasasına kademeli olarak yakınlaşmakta olsa da, ABD’nin en önemli askeri sömürgesidir.

 

ABD’nin askeri bir sömürgesi olmasına karşın Tayvan’ın Çin ile ekonomik ve etnik bağları, ABD ile olduğundan daha güçlüdür.

 

Filipinler, ABD’nin geri kalmış bir askeri tebaası ve eski bir sömürgesidir; Çin karşısında emperyalist anklav olma mirasını sürdürmektedir. Tayland ve Malezya ise, arada sırada milliyetçi veya demokratik halk ayaklanmaları yaşasa da, üçüncü katmandaki emperyalist tebaa pozisyonunu sürdürmektedir.

 

ABD’nin Doğu Asya İmparatorluğu içindeki dördüncü katman ülkeler ise, kendilerine en az güvenilenler; keza görece olarak “yeni ortak” sayılırlar. Vietnam, Kamboçya, Laos ve Myanmar, bağımsız devletçi ekonomilerden ABD-Japonya ve Çin-merkezli piyasalara, finansal ve askeri bağımlı ülkelere dönüştüler.

 

ABD imparatorluğu, ordusu üzerinden Çin ile mücadele etmeye, Güney Çin ticaret yollarını kontrolü altında tutmaya ve Çin’i dışlar şekilde bölgesel ekonomik ticaret anlaşmaları geliştirmeye odaklanıyor. Bununla birlikte, emperyalist çok-katmanlı yapı, büyük oranda, ABD’nin müşterileri ve müttefikleriyle ortak “savaş oyunu” tatbikatları ve askeri tacizleriyle sınırlı. Bu, en yakın müttefiklerinden bile asgari düzeyde ekonomik destek alan bir durum. ABD’nin Doğu İmparatorluğu, Çin karşısındaki çatışmacı yaklaşımından dolayı ekonomik muadilleri arasında önemli olanlarını kaybetti. Provokatif ticaret anlaşmaları, Çin’in dinamik ekonomisi ve ticaretine zarar veremedi.

 

ABD Doğu İmparatorluğu, çok-katmanlı müttefiklerinin, tebaasının ve son dönemde çark edip onun yanında saf tutanların üzerinde ordusu yoluyla egemenlik kurabilir. Çin ile ciddi bir askeri çatışmayı provoke etmeyi başarabilir. Ancak, bir savaş halinde emperyalist üstünlüğünü sürdürmek üzere Asya içinde dominant bir yapıyı yeniden tesis etme noktasında ABD’nin çuvalladığı kesin.

 

Çin, Asya’nın büyümesi ve dinamizminin kaynağı olup, bölgesel ürünler için kritik bir piyasa ve mineraller, değerli madenleri, endüstriyel ürünler, ileri teknoloji ve hizmet faaliyetleri açısından bölge çapında önemli bir tedarikçi konumunda.

 

ABD, dönem dönem Tibet ve Hong Kong’daki devlet-dışı birimler ve Güney Çin’deki etnik-İslamcı terörist-ayrılıkçı gruplar arasında “beşinci katman” müttefiklerine rotayı çevirdi ve “insan hakları” propagandası kullandı. Ancak bunlar da Çin’i zayıflatmada veya bölgesel nüfuzuna zarar vermede ciddi bir etki doğurmadı.

 

Doğu İmparatorluğu, Batı İmparatorluğu’nun Rusya’da sahip olduğuna benzer bir ekonomik gücü Çin üzerinde kullanamıyor. Çin, Rusya’nın Batı ile olduğuna kıyasla Asya’da çok daha etkin ekonomik ilişkiler kurmuş durumda. Ancak, Rusya, Çin ile kıyaslandığında, Batı’nın emperyalist askeri tehditlerini geri püskürtmek konusunda çok daha büyük bir askeri yeteneğe ve daha fazla kendini adamış bir siyasi iradeye sahip.

 

Son yıllarda Pekin, ileri teknoloji askeri ve deniz yeteneklerini güçlendirmeye dönük bir politika benimsedi. ABD’nin Ukrayna’daki darbesinin ve Batı’nın Rusya karşıtı ekonomik yaptırımlarının ardından Moskova, Çin ile stratejik askeri-ekonomik bağlarını güçlendirmek zorunda kaldı. Rusya ve Çin arasındaki ortak askeri tatbikatlar ve daha fazla ticaret olanakları, ABD ve AB’yi Japonya, Avustralya ve Güney Kore’ye bağlayan çok-katmanlı ittifaklar karşısında mükemmel birer karşıt ağırlık oluşturmaktadır.

 

Bir diğer deyişle, Doğu’da ABD’nin farklı coğrafi çok-katmanlı emperyalist yapıları, her ne kadar başka güçlü askeri müttefikleri ve müşteri devletleri olmasa da, Rusya ve Çin’in stratejik ve üst düzey katmanlı bir ittifakı üzerinde egemenlik kur(a)mamaktadır.

 

İmparatorluğun Avrupa ve Asya’daki nüfuz alanlarının ötesinde Orta Doğu ve Latin Amerika’ya baktığımızda, ABD’nin emperyalist varlığı, hızla gelişen güç ilişkilerine tabidir. ABD’nin, Rusya’nın ve Çin’in rekabetine yeni bir şey eklemek veya ondan bir şey eksiltmek mümkün değil, keza bunlar illaki yeni bir “emperyalist” veya “otonom” güç odağına eklemlenmiyor.

 

Orta Doğu’daki Emperyalist Güç: Çok-Katmanlı İmparatorluk Geriliyor  

 

ABD’nin Orta Doğu’daki emperyalist imparatorluğu, Doğu ile Batı, imparatorluğun en üst ve ikincil katmanları ile İslamcı ve İslamcı-karşıtı ittifaklar arasında kritik bir noktada yer alıyor.

 

Eğer “Orta Doğu”yu genişleterek Güney Asya ve Kuzey Afrika’yı içine alacak hale getirirsek, Batı’nın üstünlük sağlamaya dönük emperyalist arayışlarının boyutlarını kavrarız.

 

Orta Doğu’daki emperyalist imparatorluk, ABD ve Batı Avrupa’daki güç katmanlarını yansıtmaktadır, keza yerel muadiller ve uydu devletlerle etkileşim içerisine girmektedir.

 

ABD-AB’nin en üst katmanları, Rusya ve bölgesel rakipleri – örneğin İran- çevrelemek ve altlarını oymak yönündeki hedeflerini NATO müttefikleri Türkiye’nin bölgesel hevesleriyle bağlantılandırmaktadır.

 

Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki emperyalist güçler, yerel müttefikleri, yardımcıları ve uyduları üzerinden faaliyet göstermektedir, keza ABD’nin “rejim değişikliğine yönelik savaşlarının” ardından toprak parçaları ve güç üsleri elde etmek için bir rekabet halindedir.

 

ABD en üstte olacak şekilde, Avrupa Birliği, İsrail, Türkiye ve Suudi Arabistan ikinci katman müttefikleri oluşturmaktadır. Mısır, Tunus, Irak ve Ürdün –ki imparatorluğun finansal ve siyasi bağımlılarıdır- üçüncü katmanda yer almaktadır. Dördüncü katmanda ise, Körfez devletleri, Kürt savaş baronları, Suudi monarşisinin Lübnanlı ve Yemenli yerel kuklaları ve İsrail’in Batı Şeria’daki müşterisi Filistin Bantustan’ı yer almaktadır.

 

Bölgede Suudilerin ve Batı’nın finanse ettiği terörist gruplar, Suriye’de başarılı bir “rejim değişikliği” ve toprak bölüşümünün ardından dördüncü katmanda yer almayı hedeflemektedir.

 

Terörist anklavlar; Suriye, Irak ve Libya’da yer almakta olup, emperyalist egemenliği sağlamak üzere rakipleri dinamitlemede “spesifik ve çok-amaçlı” bir rol oynamaktadır.

 

Orta Doğu İmparatorluğu, en az istikrarlı bölge ve iç düşmanlar karşısında en açık durumda olandır.

 

İsrail, ABD’nin finansal ve askeri kaynaklarının güvenliğini olduğu kadar Filistin ve Suriye toprakları ile esaret altındaki halklar üzerinde sert bir sömürge denetimine yönelik siyasi desteği sağlamada kendine has ve benzeri olmayan bir güce sahiptir. Suudi Arabistan, krallığın Pakistan, Yemen, Afganistan, Irak, Suriye, İran ve Körfez’deki siyasi-toprak planlarını geliştirme politikasının bir parçası olarak otonom İslamcı terörist grupları finanse edip silahlandırmaktadır. Türkiye’nin kendine has bölgesel hevesleri ve terörist paralı askerleri var. Bu kırılgan bağlamda, ABD imparatorluğu kendisini aynı Orta Doğu müşterileri üzerinde kontrol sağlamak üzere yardımcılarıyla rekabet halinde bulmaktadır.

 

Orta Doğu imparatorluğu, ihtilafın her bir noktasında güçlü rakiplerle doludur. İran gibi devasa ve bağımsız bir ulus, Batı, Suudiler ve İsrail karşısında güçlü bir engel olarak durmakta ve Körfez, Yemen, Irak, Suriye ve Lübnan’daki uydular arasında nüfuz sahibi olmak için rekabete girişmektedir. Lübnan içindeki güçlü bir milliyetçi grup olan Hizbullah ise, Suriye’nin dağılmasını önlemede kritik bir rol oynamaktadır ve İsrail müdahalesi karşısında İran ile bağlantılıdır. Rusya’nın Suriye ve İran ile –Batı’nın emperyalist ittifakının aksine- askeri ve ticari ilişkileri bulunmaktadır. Buna karşın, ABD’nin Afganistan, Irak, Libya ve Mısır’daki emperyalist uydu devletleri, yaygın yolsuzluk, İslamcılığın yeniden yükselişi, politik açıdan yeteneksizlik ve ekonomik krizler karşısında hızla dağılmaktadır.

 

Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın devasa bölgelerindeki bir “Batılı emperyalist imparatorluktan” resmi olarak söz etmek ise birçok sebeple yanlış bir tanımlama olacaktır:

 

Afganistan’da, Milliyetçi-İslamcı Taliban ve onun müttefikleri, birkaç garnizon şehir dışında ülkenin büyük bölümünü kontrol altında tutuyor.

 

Yemen, Libya ve Irak ise, savaş alanına benzeyen devletler olup, işler bir emperyalist memlekete yakından uzaktan benzemeyen, tartışmalı topraklara sahipler. Irak’ın kuzeyi Kürtlerin, ortası IŞİD’in, güneyi ise milliyetçi Şii milisler ile Bağdat’ta büyük ölçüde yolsuzluğa saplanmış Amerikan emperyalizminin desteklediği kuklalarla çekişme halindeki kitlesel örgütlerin kuşatması altında.

 

Suriye’deki ABD-AB paralı askerleri, bağımsız Kürtlerin desteklediği Suriye-Rusya-Hizbullah-İranlı güçler tarafından mağlup edildiler.

 

İsrail, sadık bir emperyalist işbirlikçi olmak yerine, daha ziyade, Filistin’in tarihi topraklarını gasp eden, askeri bir “yerleşimci” avcı gibi davranıyor.

 

Bu zamana değin Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki imparatorluk projesi, Batı emperyalizmi açısından en çok maliyetli ve en az başarılı olan olmuştur. Öncelikle, halihazırda Orta Doğu’daki emperyalist fiyaskonun sorumluluğu, doğrudan, üst düzey siyasi ve askeri liderlere aittir; keza normal olarak imparatorlukların izlediği emperyalist talimatlarla uyumlu olmayan politikalar ve stratejiler (rejim değişikliği ve ulusal parçalanma) izlemişlerdir.

 

ABD emperyalist-askeri elitin en üst katmanı, ABD’nin devlet aygıtının içine yerleşik durumdaki Siyonist Güç Yapılanması’nın (ZPC) dikte ettiği şekliyle, İsrail’in askeri ayrıcalıklarının izinden gitmektedir. Politikaları, (ABD’nin Asya ve Avrupa’da yapabildiği gibi fethedip Batılı emperyalist kurumlar içine dahil edilmek üzere yeniden kurgulanmaları yerine) İslamcı ve Arap milliyetçisi yapı ve güç kurumlarını yok etmek yönünde olmuştur. Bu, İsrail’in “haritadan silmeye” dönük yerleşim politikasının taklididir ve bölgeyi emperyalist ticaret için tamamen istikrarsız bir hale getirmiştir. Irak’ın tüm sosyal-siyasi-güvenlik kurumsal yapısının amaçsız bir şekilde parçalanması, ABD’nin Siyonist danışmanlarının geniş ölçekte teşvik ettiği “İsrail-tarzı bir silme” politikasının baş örneklerindendir. Aynı danışmanlar, 15 yıldır yaşanan küçük düşürücü başarısızlığa rağmen, emperyalist karar alma aygıtının en üst tabakasında kalmayı sürdürmektedir.

 

En yukarıda ABD ve Batı Avrupa’dan en aşağıda Kosova’ya dek Batı imparatorluğunun çok-katmanlı yapısı, emperyalist zorunlulukları izlemiştir. Buna karşın İsrail ile bağlantılı zorunluluklar, ABD’nin askeri gücünü nüfuzlu ZPC üzerinden Orta Doğu’da daimi bir savaşa sürüklemektedir.

 

Bu ayrı yol ve yönelimi değiştirip emperyalist politikayı düzeltmede yaşanan başarısızlık, korkunç mağlubiyetleri de beraberinde getirmiştir ve bunun küresel imparatorluk çapında etkileri olmuştur –özellikle Asya ve Latin Amerika’da kendisine rakip ve düşman kazandırmıştır.

 

Latin Amerika’daki imparatorluk katmanları

 

ABD emperyalist imparatorluğu, 19.yüzyılın büyük bölümü boyunca Orta Amerika ve Karayipler’e doğru genişledi ve 20.yüzyılın ilk yarısında tek egemen oldu. Bunun istisnaları, 19.yüzyıl başında Haiti ve 19.yüzyıl ortasında Paraguay’daki milliyetçi devrimler oldu. ABD İç Savaşı’nın ardından, Latin Amerika’daki İngiliz imparatorluğu yerini ABD’ye bıraktı; ABD de –başarılı Meksika devrimi haricinde- bölgede başat bir pozisyon tesis etti.

 

20.yüzyılın ortasında ABD’nin emperyalist egemenliği karşısında birçok büyük mücadele alanı doğdu.

 

Anti-emperyalizmin ana odağı, 1959 yılındaki Küba Devrimi idi ve kıta çapında bir meydan okumaya siyasi, ideolojik ve maddi destek sağladı. Daha önceleri ise 1953 yılında Guyana’da sosyalist bir hükümet başa geldi ama daha sonra devrildi.

 

1965 yılında Dominik Devrimi, ABD destekli zalim bir diktatöre meydan okudu, ancak o da ABD’nin doğrudan işgali sonucu mağlup oldu.

 

1970-73 yılları arasında, Şili’de demokratik sosyalist bir hükümet başa geldi, ama o da kanlı bir CIA darbesi sonucu devrildi.

 

1971 yılında, “işçiler ve köylüler” koalisyonu, Bolivya’da milliyetçi bir askeri hükümeti desteklediler, ancak bu hükümet de ABD’nin desteklediği bir askeri darbe sonucunda devrildi.

 

Arjantin’de (Peron), Brezilya’da (Goulart) ve Peru’da (Alvarez) ise, ABD emperyalizmine karşı çıkan milliyetçi-popülist hükümetler, 1960’ların ortası ila 1970’lerin ortası arasında başa geldi. Her biri, ABD’nin askeri darbeleri sonucu devrildiler. Küba devrimi haricinde ABD imparatorluğu başarılı bir şekilde karşı saldırıda bulundu, anti-emperyalist ve milliyetçi siyasi partiler ve hareketleri bastırmada askeri cuntaları destekleyen ABD ve yerel ticari elitlere sırtını dayadı.

 

ABD imparatorluğu, en başında ABD’nin kendisinin bulunduğu çok-katmanlı askeri ve piyasa yönetimi temelinde kendi hegemonyasını yeniden tesis etti. Arjantin, Brezilya ve Şili, ikinci katmanı oluşturdu – yani, geniş çaplı devlet terörü ve ölüm mangası cinayetlerine girişen, yüz binlerce kişiyi sürgüne ve hapse gönderen bir grup askeri diktatörlük.

 

Üçüncü katman ise, ABD’nin Kolombiya, Venezüella, Peru, Bolivya, Paraguay ve Uruguay’daki vekillerine, generallere, oligark ailelere dayanıyordu.

 

Dördüncü katmandaki uydu rejimler arasında; Nikaragua hariç Orta Amerika ve Küba ve (kısa bir süreliğine) Grenada hariç tüm Karayipler yer alıyordu.

 

ABD imparatorluğu, “avcı” müttefikler ve uydu oligarklar yoluyla buraları yönetti ve neo-liberal politikalar temelinde yeknesak bir emperyalist yapıyı başarılı bir şekilde dayattı. ABD-merkezli bölgesel ticaret, yatırım ve askeri anlaşmalar, ABD’nin emperyalist üstünlüğünü sağladı ve bu yolla Küba devriminin engellenmesi ve çökertilmesi için uğraşıldı. ABD’nin emperyalist sistemi, 1970’lerin ortasından 1990’ların sonuna dek en üst noktasına erişti – bu döneme “Altın Yağma Çağı” deniyor. 1990’ların yağmalarından sonra, imparatorluk, halk ayaklanmaları, seçimlerde değişiklikler ve yolsuzluklara batmış neo-liberal rejimlerin çöküşünden kaynaklı devasa bir sorunlar yumağıyla karşı karşıya kaldı.

 

ABD’nin emperyalist imparatorluğu, Venezüella, Arjantin, Brezilya, Bolivya ve Ekvator’da 1999’dan 2006’ya dek başa gelen popüler-milliyetçi rejimlerden kaynaklı güçlü sorunlarla karşılaştı. Uruguay, Honduras ve Paraguay’daki muhalif liberal-milliyetçi hükümetler, emperyalist denetim karşısında meydan okudular.

 

ABD imparatorluğu, Orta Doğu’da (Irak, Libya, Suriye), Asya’da (Afganistan) ve Avrupa’da (Ukrayna, Gürcistan ve Yugoslavya) çoklu emperyalist savaşlara saplandılar ve tüm bunlar Latin Amerika’ya askeri olarak müdahalede bulunma kapasitesini zedeledi.

 

Anti-emperyalist politikaların yarımküredeki merkezi olan Küba, Venezüella’dan ekonomik yardım aldı ve müdahale-karşıtı merkez sol ile diplomatik, ticari ve güvenlik ittifaklarını güçlendirdi. Bu, bağımsız bölgesel ticaret örgütleri kurulmasına itici bir güç kazandırdı. Söz konusu örgütler ise, ABD’nin emperyalist rakipleri olan Çin, İran ve Rusya ile “emtia patlaması” sırasında yoğun bir ticaret içerisine girdiler.

 

ABD’nin Latin Amerika’daki emperyalist imparatorluğu geri çekilme durumuna geçerken, stratejik bir mağlubiyet yaşamadı, keza güçlü iş, siyaset ve devlet desteği yapılarını sürdürdü ve bunlar da “doğru zamanda” – yani “küresel emtia patlamasının” sonunda- yeniden toplanıp karşı saldırıda bulunmaya hazır durumdalardı.

 

21.yüzyılın ilk on yılı sona erdiğinde, ABD imparatorluğu karşı saldırıda bulundu; siyasi-askeri müttefikleri en zayıf bağlantılar olan Honduras ve Paraguay’da başa geçti. O zamandan beri, neoliberal aşırılık yanlıları, Arjantin’de cumhurbaşkanlığına seçildiler; oligarkların başını çektiği, yolsuzluklara batmış bir kongre, Brezilya cumhurbaşkanını yolsuzlukla itham etti ve Venezüella’da denetimi ele geçirmek için ortam hazırlanıyor.

 

ABD imparatorluğu ise, yeni veya harekete geçirilmiş çok-katmanlı bir yapı eşliğinde, on yıllık bir aranın ardından Latin Amerika’da yeniden ortaya çıktı.

 

En üst katmanda, ikinci katman ülkeleri olan Kolombiya, Arjantin, Brezilya ve Meksika arasında kendisine bağlı askeri ve iş elitleri üzerinden denetiminin kurulmasına ihtiyacı olan ABD bulunuyor.

 

Üçüncü katmanda Şili, Peru, Uruguay ve Venezüella’daki iş-siyasi elitler var ve bunlar ABD’yle ve ikinci katmandaki ülkelerle bağlantılı durumda.

 

Dördüncü katman ise, Orta Amerika (Panama, Guatemala, Honduras ve El Salvador), Karayipler (özellikle Santa Domingo, Haiti ve Jamaika) ve Paraguay’daki zayıf ve itaatkar rejimlerin yönetimi altındadır.

 

ABD, Latin Amerika’daki emperyalist yapısını hızla yeniden toparladı, aşırı kırılgan, tutarsız ve dağılmaya müsait bir bileşim yarattı.

 

İmparatorluğun kalbi olan Arjantin’deki yeni neoliberal rejim, derhal kitlesel tutuklamalar, ekonomik kriz ve kuşatma altındaki zayıf bir rejim tehdidiyle karşı karşıya kaldı.

 

Brezilya’nın yeni Amerikan neoliberal gruplaşmalarının tümü yolsuzluk suçlamalarıyla karşı karşıya olup, haklarında türlü davalar açıldı; ekonomik durgunluk ve toplumsal kutuplaşma ise, emperyalist denetimlerini konsolide etme yeteneklerine zarar veriyor.

 

Venezüella’nın sağ kanattaki destekçilerinin ise, petrol ekonomisinin yok oluşu, hiper-enflasyon ve Sağ kanattaki güçlü ve her iki taraf için de öldürücü olan çatışmalardan kaçmak için yeterli ekonomik kaynakları yok.

 

Latin Amerika’daki ABD emperyalist imparatorluğu, Asya-Pasifik ticaret anlaşmasıyla bağlantılar kurarak en iyi şekilde faaliyet gösterebilir. Ancak, Asya’da yeni bağlantılar kursalar bile, Latin uydular, Asyalı muadillerinin istikrarını hiçbir şekilde sergileyemiyorlar. Dahası, Çin’in her iki bölgedeki başat ekonomik rolü, imparatorluğun başlıca sacayakları üzerinde ABD’nin hegemonyasını sınırlandırmış durumda.

 

ABD Küresel İmparatorluğu Efsanesi

 

ABD’nin küresel bir imparatorluğu olduğuna dair “söylem” derinde birçok yanlış algıya dayanıyor ve bunlar da ABD’nin dünya siyasetine egemen olma kapasitesini sekteye uğratıyor. ABD’nin bölgesel imparatorlukları, kuvvetli karşıt-güçlerin emperyalist egemenliği sınırladığı tartışmalı bölgelerde faaliyet gösteriyor.

 

Avrupa’da ise, Rusya güçlü bir karşıt-güç konumunda. Asya’da (Çin), Orta Doğu’da (İran) ve sınırlı bir düzeyde de BRIC ülkelerinde artan ittifaklarıyla destekleniyor.

 

Dahası, Washington’un Avrupa’daki çok-katmanlı müttefikleri, zaman zaman otonom politikalar izlediler. Bu politikalar arasında, Almanya’nın Rusya ile petrol ve doğalgazda bağımsızlık kazanmaya dönük anlaşmaları yer alıyor ve ABD’nin Moskova’nın altını oymaya dönük çabalarını sarsıyor.

 

“Emperyalist askeri, bankacılık, çok-uluslu kurumsal yapı”, yüksek bir soyutlama düzeyinde, ortak bir emperyalist girişim dahilinde faaliyet gösterebilirken, günlük politika yapımı, bütçeleme, savaş politikaları, ticaret anlaşmaları, diplomasi, hükümet devirme ve kapitalist piyasa meselelerinde birçok dengeleyici güç bulunuyor.

 

İmparatorluğun çok-katmanlı müttefiklerinin kendilerine ait talepleri ve ABD’nin emperyalist merkezi karşısında yaptıkları fedakarlıklar söz konusu.

 

Emperyalist yapının iç üyeleri ise, ülke içinde gücü kontrol eden odaklar yoluyla rakip öncelikleri tanımlıyor.

 

ABD imparatorluğu, dünya çapında 700’ü aşkın üste askeri operasyonlarını yaygınlaştırmış durumda; ancak her bir operasyon bir takım kısıtlamalara ve ani değişikliklere tabi.

 

ABD’nin çok-uluslu şirketlerinin milyarlarca dolarlık operasyonları var, ama yine de karşıt-emperyalist güçlerin (Çin) taleplerine kendilerini uyarlamak zorunda kalıyorlar. Bir yandan neredeyse bir trilyon dolar vergi kaçırırken, diğer yandan sübvansiyonlar, altyapı ve güvenlik düzenlemeleri şeklinde ABD hazinesinden çok fazla miktarda varlığı cebe indiriyorlar.

 

Özet olarak, güneş hiç batmıyor olabilir, ama imparatorlar artık önlerini göremez durumdalar.

Genel

Küresel Etkilere Sahip Yeni Eğilimler

2

Çin, dünya sahnesinde yükselen bir güç olup nüfuzunu Asya ötesine doğru hızla genişletmektedir. Çinli firmalar şimdilerde Latin Amerika’ya yoğunlaşmakta, bölgede geleneksel ortakların rolünü yeniden dengelemektedir. Çin’in ülke dışındaki angajmanı yeni bir mesele değildir; ancak bu “dışarıya açılma stratejisine” ayrılan kaynaklar çarpıcı şekilde artmıştır ve Çin’in küresel liderlik rolünü artırmaktadır. Bu, Batı’dan Doğu’ya büyük çaplı bir ekonomik ve siyasi yeniden dengeleme sürecine –bir diğer ifadeyle “refahın yer değiştirmesine”- eklemlenmektedir. (1)

 

Çinli şirketler hızla Latin Amerika’ya doğru ilerlemektedir ve 2003 yılından beri 110 milyar doların üzerinde bir yatırımları olmuştur. Bu yatırımların büyük kısmı ise son 5 yılda yapılmıştır. Bir zamanlar küresel doğrudan yabancı yatırım akışları için en favori ülke olan Çin, şimdilerde yurtdışından varlık elde etme yollarını araştırıyor. Geleneksel olarak Çinli şirketler Latin Amerika’daki yatırımlarını madencilik sektörüne odakladılar. Şimdilerde, tüm yatırımların yarıdan fazlası hizmet sektörünü – özellikle de ulaştırma, finans, elektrik, bilgi ve iletişim teknolojileri ve alternatif enerji- hedefliyor; Çin’in bölgedeki varlığının önemini artırıyor.

 

Çin’in artan etkisi, aynı zamanda dikkatini başka noktalara yöneltmiş olan ABD’nin azalan angajmanının bir sonucudur. Kısa süre önce Trans-Pasifik Ortaklığı’ndan (TPP) çıkması, bu eğilimin devam edeceğinin göstergesi olabilir. (2)

 

Küresel ekonomik düzende aktif bir rol oynama iradesiyle Çin, bölgeye ekonomik ve finansal destek sağlıyor. Bu, aynı zamanda Çinli firmalara genişlemeleri için kapıları açmanın bir yolu (3). Krediler vererek, doğrudan yabancı yatırımları artırarak ve daha güçlü ticaret bağları kurarak, Çin, şirketlerinin ihracat sektörü için piyasa erişimini korumalarını ve kapasite fazlası olan altyapı gibi sektörlere yeni pazarlar açılmasını sağlıyor.

 

Güçlü ekonomik büyümenin sürdürülmesi aynı zamanda Çin’in sosyal ve siyasi istikrarı açısından önemlidir. Ekonominin sağlığını korumasını sağlamak, bir açıdan, makul fiyatlandırılmış enerji kaynakları ve diğer emtiaları güvende tutmak demektir. Çin Ulusal Petrol İşletmesi CNPC ve Sinopec gibi –Çin’in birinci ve ikinci en büyük petrol firmaları- devlete ait petrol şirketleri, ülke dışındaki faaliyetlerini hızla yaygınlaştırdılar. Bu firmalar, Çin’e petrol ihracatının uzun vadeli istikrarını koruyorlar, aynı zamanda Latin Amerika’daki birçok hükümetin finansal geleceğinde artan bir rol oynuyorlar.

 

Doğrudan Yabancı Yatırımın Yumuşak Güç Etkileri

 

Teoride, alıcı ülke için doğrudan yatırımın ekonomik faydaları nettir: daha fazla istihdam, daha yüksek maaşlar, bilgi transferi, verimlilik artışı ve ticaretin artması. Ancak bunlar ülkeye yatırım yapmanın stratejik faydalarıdır ve önemlidir. Doğrudan yabancı yatırımın yatırımcı ülke açısından yumuşak güç etkileri oldukça önemli olabilir: Yurtdışındaki imajın iyileştirilmesi ve diğer ülkeleri, uluslararası örgütlerde kendisiyle aynı tarafta saf tutmaya ikna etmek ve diğer ülkelerde politikaları dostane bir şekilde şekillendirmek bunlardan bazılarıdır. Uluslararası yatırımdaki diğer aktörlerde olduğu gibi, Çinli şirketler –çoğunluğu devlet şirketleridir- ekonomik eğilimleri hükümetlerin öncelikleriyle uyumlaştırma kapasitesine sahiptir. Aynı zamanda Çin, ülkelerin iç işlerine karışmama ve karşılıklı olarak saygı gösterme ilkesini açık bir şekilde belirtmektedir. (4)

 

Çin’in doğrudan yabancı yatırımları aniden artırması, Latin Amerika ile işbirliğine dönük bir stratejinin parçası olarak anlaşılabilir. Çin aynı zamanda bölgede devlet-öncülüğünde bir kalkınma politikasını da teşvik etmektedir. Buna göre, artan küresel yatırımlar aynı zamanda uluslararası arenada artan nüfuz anlamına gelebilir. Latin Amerika, meseleleri uluslararası düzeyde şekillendirmeye dönük olarak Çin’in çabalarında önemli bir rol oynayacaktır. Aynı zamanda Çin’in doğrudan yabancı yatırımları, bölgeye, geleneksel ortaklarla – örneğin ABD ve Avrupa Birliği ile- müzakere ederken daha büyük bir koz verebilir. (5)

 

Yeni Gerçeklik: Çinli şirketler gözlerini Latin Amerika’ya dikmiş durumdalar

 

Brezilya’nın güneydoğusundaki Campinas şehrinde Çinli şirket BYD (“Build Your Dreams” – “Hayallerini İnşa Et” sloganının kısaltılmışı) son teknolojiyi kullanarak bir solar panel fabrikası açtı. “Çifte cam” adı verilen bu yeni teknoloji, güneş gücünü daha etkin bir şekilde aktarıyor ve panellerin ömrünü elli yıla çıkartıyor. BYD, Latin Amerika’da otomobil endüstrisi de dahil olmak üzere birçok stratejik yatırım yapmış olan, son derece yenilikçi bir küresel şirkettir.

 

Bu örnek, bölgedeki bir dizi örnekten sadece biridir. Çinli şirketler, önlerindeki birçok yatırım fırsatını fark etmişlerdir. Ve yeni veriler, petrol ve madenciliğe yapılan geleneksel yatırımların yanı sıra, hizmet sektörü ve otomotiv ve IT gibi endüstrilerin büyüyen hedefler olduğunu göstermektedir.

 

Çinli şirketler artık Latin Amerika’nın elektrik üretimi ve aktarımında artan bir payı kontrol ediyorlar. Kritik altyapıya yapılan bu tür bir yatırım, Latin Amerika ülkelerini daha verimli ve rekabetçi hale getirmede yardımcı olabilir. Elektrik gücü, Çin’in inşa ettiği yenilenebilir enerji kaynakları –örneğin su, rüzgar ve güneş- tarafından giderek daha fazla üretilecek. Ve giderek artan sayıda ticari işlem, Çin devletine ait bankaların üzerinden yapılacak. Bu, Latin Amerika’daki Çinli doğrudan yabancı yatırımların giderek yeni çehresi haline geliyor.

 

Çinli şirketler, Latin Amerikalı yeni orta sınıf tüketici kuşağı İnternet’e bağlamada daha büyük bir rol üstlenecek; keza son birkaç yılda ağ ekipmanı ve telekomünikasyon alanlarında çok fala anlaşma yapıldı. Çin, tek taraflı veya çok-taraflı İnternet yönetişiminin tanımında giderek artan bir rol oynayabilir; keza beriki, Brezilya ve Arjantin gibi ülkeler tarafından bölgesel olarak desteklenmektedir. (6)

 

Latin Amerika’ya Gelecekte Yapılabilecek Yatırımlar

 

Latin Amerika, ekonomisini ayakta tutabilmek için birçok zorlukla karşılaşmıştır. Büyümeyi yönlendiren temel etmenler, son birkaç yılda ortadan kalkmış; küresel ticaret artışı ciddi anlamda yavaşlamış ve emtia fiyatları düşmüştür. Bu durum 2015 ve 2016 yıllarında, iki sene boyunca negatif büyüme sergilenmesine yol açmıştır (büyüme tahminleri 2017 yılı için daha pozitif olsa da). Beklenen büyümenin yüzde 1’in üzerinde olacağı belirtiliyor. Latin Amerika’nın büyümesine dair olasılıklar altüst edilirken, doğrudan yabancı yatırım, yukarı yönlü gidişatın sürdürülmesinde önemli bir rol oynayabilir. Bölgenin potansiyelinin büyük kısmı, resesyondan çıkan ülkelere (Brezilya, Venezüella, Ekvator ve Arjantin) ve bu ülkelerin kendilerini ekonomik ve kurumsal bir çalkantıdan kurtarma yeteneklerine dayanmaktadır.

 

Latin Amerika, birçok dış etmenden dolayı Çin’den çok fazla miktarda doğrudan yabancı yatırım çekmeye devam edecek bir pozisyonda. Çin ile ABD arasındaki ilişkinin belirsizliği, teoride, ABD’de Çin’in büyük çaplı işlerinin yavaşlamasına ve bazı yatırımların potansiyel olarak bölgeye kaymasına yol açabilir. ABD aynı zamanda ulusal güvenlik sebepleriyle Çin devletine ait şirketlerden gelen yatırımları gözden geçirmeyi tasarlıyor. (7) Benzeri bir durum Avrupa’da da yaşanıyor. Almanya’da bazı kesimler, ulusal çıkarlara zarar verebilecek türden işlemleri engellemek üzere daha fazla güve sahip olmaları gerektiğini ileri sürüyor (8). Çin’in başka yerlerdeki yatırımlarının önündeki engellerin artması ise, Latin Amerika’nın avantajına olabilir – her ne kadar diğer etmenler, Çin’in doğrudan yabancı yatırım akışlarının artmasında bir rol oynasa da.

 

Son on yılda Latin Amerika’da siyasi spektrumun farklı noktalarındaki hükümetler, yabancı yatırımın önündeki engelleri azalttılar. OECD’nin hazırladığı Doğrudan Yabancı Yatırımın Önündeki Kısıtlamalar Endeksi’ne göre, birçok ülke, ABD’nin düzeyinde veya ona yakın – bunlar arasında Arjantin, Şili, Kolombiya ve Brezilya da var.

 

Çinli şirketler aynı zamanda biraz nakit para arayışı içerisinde. Çin’in ekonomisi, yüzde 6,6 dolaylarına gerileyerek iki haneli büyüme rakamlarından bir gerileme gösterdi (OECD’nin 2017 tahmini) (9) ve birçok büyük Çinli firma gelirleri için ağırlıklı olarak iç piyasaya bel bağlıyorlar. Buna ek olarak ve ekonominin etkileyici performansı ve daha önce görülmemiş yoksulluk azaltma girişimlerine rağmen (1980 yılından beri yaklaşık 700 milyon kişi yoksulluktan kurtuldu), ekonomik dengesizlikler baş gösterdi (10). Aynı zamanda Çin’i büyümesi de uzun zamandır yatırımlar eliyle gerçekleşiyor. Yüksek tasarruf oranları da bunu destekliyor. Büyüme modelinin bariz finansal riskleri olup, ağır endüstri ve gayrimenkul alanlarında kapasite fazlası söz konusu. (11)

 

2016 yılında ülkeye çok yüksek miktarda sermaye bırakıldı ve bu da Çin’in para birimi olan renminbi’nin değerini kaybetmesi yönünde bir baskı doğurdu (12). Yatırımcılar ve hatta Çin’deki sıradan aileler, varlıklarını diğer para birimlerinde –özellikle de ABD dolarında- çeşitlendirmenin yollarını aradılar. Yetkililer, para kaçışlarını durdurmak üzere sıkı sermaye kontrolleri uyguladılar (13). Bu durum ise, dışarı giden doğrudan yabancı yatırım akışları üzerinde ciddi bir etki doğurdu; ancak bu kısıtlamalar ağırlıklı olarak finansal piyasa yatırımcılarını ve tüketicileri hedefledi ve büyük Çinli çok-uluslu şirketler üzerinde pek fazla bir etki doğurmadı. Çinli şirketlerin temel uzmanlık alanlarının dışına yatırım yaptıklarında hedef haline gelme olasılıkları daha yüksek – örneğin bir sigorta şirketi gayrimenkul sektörüne girdiğinde (14) Çinli firmalardan maden, elektrik, alternatif enerji gibi alanlara yapılan yatırımların çok fazla etkilenmesi pek mümkün gözükmüyor; keza bunlar bunlar, Çin’in gelecekte Latin Amerika’ya yapacağı yatırımın işareti. 2017 yılında, ülke dışına akan paraların kontrolünün hafiflediğine dair bazı işaretler alınmaya başlanmıştı.

 

Çin’in Küresel Doğrudan Yabancı Yatırımının Profili

 

Çin’in ekonomi, son otuz senede iki haneli rakamlarda büyüdü; bu da enerji güvenliğine dair önceliği ve ucuz doğal kaynaklara erişim gereğini artırdı. Keza herhangi bir aksaklık olması durumunda, kalkınma modelleri üzerinde sonuçlar doğurabilirdi. Ülkenin kurumsal istikrarı aynı zamanda sıradışı ekonomik başarısına dayanıyor. Dolayısıyla Çin, şirketleri, gereken kaynakları güvence altına almanın ve güçlü ekonomik büyümeyi kolaylaştıran gelir kaynaklarını çeşitlendirmenin gerekli bir bileşeni olarak yurtdışına yatırım yapmaya teşvik etti.

 

2000’li yılları başında, Çin hükümeti, Çinli şirketlerin “dışarıya çıkış stratejisi” açıklamak suretiyle uluslararasılaşması yönündeki arzusunu ifade etti. bu strateji, küresel mali krizin ardından gelen yıllarda önem kazandı; keza Çinli politika yapıcılar, özellikle doğal kaynaklar ve enerji kaynaklarındaki varlıklarının değerinin azaldığını gördüler. Şimdilerde Çin, aldığından daha fazlasını ülke dışına yatırıyor – bu, çok önemli bir dönemeç. Ve şirketleri ülke dışındaki portföylerini genişlettiler.

 

Çin’in ülke dışına giden doğrudan yabancı yatırımı 2016 yılında yeni bir zirve noktasını gördü ve 200 milyar doları aştı. Bu durum, piyasaları ve politika yapıcıları şaşırttı. O sene Çinli şirketler, dünya çapında doğrudan yabancı yatırımların yüzde 10’undan fazlasını oluşturdular. Bu, on yıl önce yüzde 2’nin altında bir yatırımın söz konusu olduğu bir ülke için çarpıcı bir başarıdır. Aslında, Çinli firmalar tarafından 2016 yılındaki şirket birleşmeleri ve şirket alımları, tamamlanan işlemlerde 140 milyar doları buldu – yani ABD’li şirketlerden hemen sonra geliyorlardı. (15)

 

Son iki sene, Çin’in ülke dışına yapılan yatırım stratejisinde bir dönüşüm söz konusu oldu. Çin’in geleneksel yatırımları ağırlıklı olarak fosil yakıtlar, metaller, tarım ve diğer doğal kaynaklardaydı. Son yatırım faaliyeti genellikle aynı hedefleri izliyor; ancak Çin’in ekonomisini kökten dönüştürme çabalarının da izinden gidiyor. Gayrimenkul, bilgi teknolojisi, eğlence, finans ve ulaştırma alanlarındaki anlaşmalar, büyük şirket alımlarının hedefi oldu. (16) Tarihte en büyük şirket birleşmesi & şirket alımı anlaşması 2016 yılında yaşandı: ChemChina, İsviçreli bir tohum ve böcek ilacı şirketi olan Syngenta’yı satın aldı. Çin’in HNA Grubu aynı zamanda Hilton otellerinde 6 milyar dolarlık bir hisse aldığını açıkladı ve Çinli bir şirket, yaklaşık 5 milyar dolar karşılığında merkezi Almanya’da bulunan önemli bir robot firmasını satın alma konusunda uzlaştı. Çinli firmalar, teknolojik bilgiye, marka değerine ve stratejik varlıklara –örneğin yarı iletken ve diğer ileri imalatçılar- sahip olan daha yüksek değerli şirketleri açık bir şekilde hedefliyorlar.

 

Çin’in bölgede yatırımının kalitesi de dikkat çekti; keza çevresel düzenlemeler, yerel çalışma yasaları ve diğer yatırım standartları Çinli şirketlerle tartışılıyor. Çevresel etki, Latin Amerika hükümetleri açısından kısa süre önce ortaya çıkan bir tartışma konusu olmuştur; çünkü bölgenin Çin’e ihracatı halen çevresel açıdan hassas sektörlere odaklanıyor. Bu ihracat sektörlerine yatırım yapılması ise görece daha az iş yaratıyor ve Latin Amerika ve Karayiplerin ortalama ihracatlarına kıyasla çok daha büyük bir çevresel etki doğuruyor. Keza, Boston Üniversitesi’nin Küresel Ekonomik Yönetişim Girişimi’ne göre, “2009-2012 yılları arasında bölgenin Çin’e ihracatı, ihracat değeri açısından 1 milyon dolar başına kırk dört ila kırk yedi doğrudan iş yarattı. Dünya çapında yapılan aynı ihracat değeri ise, söz konusu dönemde elli dört ila elli altı arasında doğrudan iş yarattı. (17) Dahası, Çin’e yapılan satışlar çok daha fazla seragazı emisyonu doğuruyor ve bölgenin dünya çapındaki ihracatına göre dolar başına daha fazla su tüketiyor.” (18)

 

Bölgesel Odakta Bir Değişim

 

Çin’in Latin Amerika’daki doğrudan yabancı yatırımının kökenleri, petrol, doğalgaz, bakır ve demir cevheri gibi maden endüstrilerine yatırım yapan Çin devletine ait şirketlerde (SOE’ler) yatmaktadır. Bu, Çin’i güçlenen ekonomisini beslemek üzere doğal kaynakları destekleme stratejisidir. Emtiaya yapılan yatırım, 2015 yılında diğer yabancı firmalar Latin Amerika’da madencilik alanına yaptıkları geniş çaplı yatırımlardan geri çekilmeye başladıklarında ciddi bir şekilde düşüş yaşadıktan sonra bile devam etti.

 

Ancak şimdilerde Çinli şirketler, hizmetlerin artık GSYİH’nın yüzde 50’sinden fazla olduğu Çin’in ulusal ekonomisindeki değişimle uyumlu olarak, odak noktalarını hizmet sektörüne kaydırıyorlar.  Hizmetlere yönelik bu artan ilgi – elektrik üretimi ve aktarımından bilgi teknolojisi ve iletişime, finans ve ulaştırmaya dek- Latin Amerika’da orta sınıf tüketicilere ürün satışı konusunda artan bir güven doğuruyor.

 

Çin hükümeti de bu değişimi kolaylaştırdı. 10 sene önce Çin’in Latin Amerika’daki doğrudan yatırımı, çok düşüktü. Bu ortam kesinlikle değişti; keza Çin hükümeti 2007 yılında Latin Amerika’ya angajmanına dair ilk strateji (beyaz) raporunu yayımladı. İkinci rapor ise 2016 yılı sonunda geldi. Her iki rapor da, Çinli şirketlerin Latin Amerika’daki artan yatırımına atıfta bulunuyor. İkinci raporda ise, Çinli şirketlerin, ülkelerin bağımsız gelişme ihtiyaçlarına uygun hareket edeceğinden söz ediyor. (19)

 

Latin Amerika’da Çin’in doğrudan yabancı yatırımlarının kümülatif akışı, 110 milyar doların üzerine çıkmış durumda. Sadece Brezilya’ya 60 milyar dolar yatırım söz konusu. Avrupa halen bölgenin en geniş doğrudan yatırım kaynağı. Ancak Çin ona yetişmek üzere. Çin’den gelen yıllık doğrudan yabancı yatırım akışı son dört yılda 10 milyar doların üzerine çıktı. 2014 ve 2015 yıllarında Çin, Latin Amerika’ya dünya çapında yapılan doğrudan yabancı yatırımların ortalama yüzde 10’unun kaynağı. Bu, birkaç yıl önce düşük seyreden yatırımlara kıyasla çarpıcı bir değişim.

 

Daha önce sözü edildiği gibi, veriler, yeni endüstrilere doğru büyük çaplı bir kaymayı gösteriyor. Madencilik endüstrilerine yönelik yatırımlar bölgede Çin’in 2003-2012 yılları arasındaki toplam doğrudan yabancı yatırımlarının yüzde 60’ından fazlasına karşılık geliyor. Ancak, 2013-2016 yılları arasında Çin’in bölgeye yönelik doğrudan yabancı yatırımları yüzde 37’ye geriledi. Hizmet sektöründeki yatırımlar, 2003-2012 yılları arasında yüzde 21’den sonraki dört yıl yüzde 50’nin üzerine fırladı (alternatif enerji kaynakları dahil).

 

Elektrik üretimi ve dağıtımı, devlete ait Three Gorges’in Brezilya’daji hidroelektrik tesislerini Duke Energy’den satın alması da dahil kilit yatırımlara konu oldu. Bilgi teknolojileri, finans ve ulaştırma, hizmet sektörü yatırımında sıçrama yaşayan endüstrileri oluşturuyor. Huawei, ZTE, Hainan Airlines (HNA Group) ve Bank of Communications gibi Çinli şirketlerin tümünün son birkaç yılda Latin Amerika’da büyük yatırımları oldu. Bu durum, Çin’in ulusal ekonomisindeki değişimleri yansıtıyor; keza söz konusu ekonomi sağlık, kültür ve ticari hizmetler gibi hizmet alanlarına doğru kayıyor ve imalat sektörüne giderek daha az bağımlı hale geliyor.

 

Brezilya, bu yatırım akışlarının tercih ettiği bir destinasyon. Brezilya’ya dünya çapında gelen doğrudan yabancı yatırım 2016 yılında iki yıl öncesine kıyasla daha az olsa da (keza firmalar siyasi ve ekonomik belirsizlikten endişeleniyorlar), Çinli firmaların sayısı ikiye katlandı ve ülkeye bu zamana kadar yaptıkları en büyük yıllık doğrudan yabancı yatırımı gerçekleştirdiler: 11 milyar doların üzerinde. Çin’den Brezilya’ya finansal akışın sürekli artması da 2016 yılında ülkeye verilen büyük çaplı hükümet kredilerinde yansımasını buluyor; keza Çin Kalkınma Bankası’ndan gelen ve ağırlıklı olarak enerji projelerini finanse etmeye yönelik krediler yaklaşık 15 milyar doları buldu.

 

Brezilya’nın dışında bir dizi ülke de kısa süre önce Çin’den çok fazla miktarda yatırım aldılar. Meksika, üç yılda (2014-2016) Çin’le 4 milyar doların üzerinde kırkı aşkın anlaşma yaptı. Bu, daha önce en fazla beş anlaşma yapmış bu iki ülke açısından oldukça ciddi bir rakam. Bu anlaşmaların büyük kısmı; otomotiv, IT ve alternatif enerji endüstrilerinde. Arjantin de Çin’den gelen kümülatif doğrudan yabancı yatırımlarında yaklaşık 5 milyar dolar gördü. Buna, Chongqing Grain Group, ICBC, Chery Auto ve Sany’den yapılan yatırımlar da dahil. Bolivya, iki anlaşmayla 3,5 milyar dolar alırken, bu anlaşmalar Shengli International Drilling Co ve Bolivya devletine ait YPFB isimli petrol şirketinin 3 milyar dolarlık ortak girişimi ve Sinosteel’den madencilik ve metal endüstrisine 450 milyon dolarlık yatırımından oluşmaktaydı.

 

Peru ise, Çin ile uyumlu siyasi ilişkilerinden ve çok fazla doğal kaynağa sahip olmasından dolayı, Çin devletine ait madencilik şirketlerinden özel ilgi gördü. Sadece 2014 yılında, madencilik ve metal sektöründe 13 milyar doları aşkın dört anlaşma yapıldı. Genel itibariyle, 2014 yılında China Minmetals’in öncülüğündeki bir grup (MMG), 7 milyar dolarlık bir anlaşma ile Glencore Xstrata’dan bir bakır madeni satın aldı. CNPC, 3 milyar dolar karşılığında Petrobras Energia Peru’yu aynı sene satın aldı. Çinli bir alüminyum şirketi olan Chinalco ise, ilk başta 2008 yılında 2milyar dolarlık yatırım yaptı ve o zamandan beri söz konusu miktarı ikiye katladı.

 

Çinli firmalar, 2017 ve 2018 yıllarında 10 milyar dolar daha yatırım yapmayı ve bu yatırımları bakır ve demir cevheri çıkarma alanlarında gerçekleştirmeyi planlıyorlar (21). Çin, inşaat sektöründeki hızlı büyümesini sürdürmek için ucuz bakıra ihtiyaç duyuyor. Demirin önemi ise, Çin’in dünya çapındaki en büyük çelik üreticisi olmasından kaynaklanıyor. Çin’in çelik endüstrisi artık ciddi bir kapasite fazlalığı sorunuyla uğraşıyor ve bu durumun küresel sonuçları var, keza Çinli firmalar dünya çapındaki diğer çelik üreticilerini saf dışı bırakıyorlar ve dünya çapında şirketler –ABD ve Avrupa Birliği’ndekiler dahil- çelik ithalatlarının önüne yüksek engeller getirmeye başlıyorlar.

 

Şu noktada net olmak gerekiyor: Petrol ve doğalgaz ve madencilik ile metal endüstrileri halen Çin’in bölgedeki doğrudan yabancı yatırımlarında önemli bir yere sahip; kümülatif yatırımlarda 50 milyar doların üzerinde bir hacimleri var. Ancak, yıllık yatırımlar içindeki yüzdeleri daralıyor.

 

İmalat ve hizmetler sektöründe anlaşma sayısında bir artış gözlemlendi; keza Çinli firmalar Latin Amerika ekonomisinin diğer kısımlarına da nüfuz etmek için acele ediyorlar. Huawei, ZTE, Beijing Automotive ve BYD gibi şirketlerin tümü son yıllarda bölgeyi hedeflediler. Çin devletine ait bankalar da varlıklarını artırmak üzere bir dizi ofis açtılar. Elektrik üretimi ve dağıtımı konusunda Çin devletine ait State Grid şirketi kendi başına Brezilya’ya 7 milyar doları aşkın yatırım yaptı ve bunu da sıfırdan yatırım ve şirket birleşmesi & şirket alımı faaliyetlerinin bir bileşkesiyle gerçekleştirdi.

 

Sıfırdan yatırım

 

Çinli şirketler Latin Amerika’da birçok yeni şirket de kuruyorlar ve bunlar “sıfırdan yatırım” olarak biliniyor (22). Bunlar tipik olarak daha küçük çaplı yatırımlar olup, endüstriler arasında yayılmış durumdalar. Sıfırdan yatırımlardaki artış; Çin’in yatırımının varlık değerleri üzerinde daha büyük bir ekonomik etkisi olacağını gösteriyor. Sıfırdan yatırımlar, Çinli şirketlerin, işe alım, sermaye yatırımı ve strateji alanları dahil olmak üzere birçok alanda daha fazla kontrol sağladıkları anlamına geliyor. Bu yatırımlar aynı zamanda ülke içinde sermaye yaratımı için daha fazla finansal kaynağın erişilebilir hale gelmesini ve daha etkin teknolojiler için transfer edilmelerini hızlandırmayı da sağlıyor (23). Bunun sonucundaki etkilerden birisi; Çin’in bölgedeki doğrudan yabancı yatırımlarının endüstriyel açıdan çeşitlendirilmesinin, sıfırdan yatırımlar yoluyla sağlanmasıdır.

 

Latin Amerika’da sıfırdan yatırıma yönelik iki öncü kategori; metal ve madencilik ile otomotiv endüstrisidir. Aslında, Meksika ve Brezilya odak noktası olacak şekilde otomotiv sektöründe değeri 10 milyar doların üzerinde olan yetmişin üzerinde anlaşma söz konusudur. Bununla birlikte, araçların ithalatını kısıtlayan ticaret engeller, Brezilya’nın bazı anlaşmalarının ardındaki temel sebeptir. Piyasaya erişim, ülke içinde bir montaj tesisi kurulması anlamına gelmektedir.

 

Birçok Çinli şirket, Meksika’da yatırım yapmanın değerini anlamaya başlıyor. Güçlü bir imalat şirketi olan Meksika, üretim tedarik zincirine iyi bir şekilde entegre olmuş durumda. Bu da, orada yerleşik fabrikalar açısından etkinlik yaratıyor. Bunun kısmen sebebi, Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’nın (NAFTA) ABD ve Kanada piyasalarına açılması ve ara mal tedarikini sürdürmesidir. Meksika’nın da fabrika çalışanları için rekabetçi ücretleri vardır – ve bunlar bazı açılardan Çin’dekinden daha ucuzdur. Bu sebeplerden dolayı, Meksika’da otomobil montajı yapmak, her iki taraf açısından da karlıdır.

 

Şirket Birleşmeleri & Şirket Satın Alımları 

 

2010 yılından önce, Çinli firmaların içinde yer aldığı şirket birleşmeleri ve şirket satın alımları Latin Amerika’da oldukça az sayıdaydı. Ancak o zamandan beri Çinli şirketler bu gerçeğe uyandılar ve her yıl 6 milyar doların üzerinde bir şirket birleşmesi & şirket satın alımı faaliyetinde bulundular. Dolar üzerinden bakıldığında, anlaşmalar; petrol ve doğal gaz, madencilik ve metal ve finans açısından yüklüydü. Anlaşma sayısından bakıldığında ise, tarım, kimyasallar, otomotiv, IT ve tüketim malları ile elektronik dahil olmak üzere birçok endüstride anlaşmalar görüyoruz.

 

Brezilya yeniden lider olup; 2003 yılından beri Çinli firmalardan elli yedi anlaşma aldı. Şili, Arjantin ve Meksika’daki firmalar da Çinli yatırımcıların ortak hedefleri. Anlaşma sayısına bakıldığında, birçoğu bölgeyi yeni tanıyan Çinli yatırımcılar, farklı endüstriler arasında şirket birleşmeleri & şirket satın alımları faaliyetlerini yaygınlaştırıyorlar. Madencilik ve metal; yirmi beş anlaşma ile öncü durumda. Ancak petrol ve doğal gaz, finans, elektrik, tüketim ürünleri ve elektronik ile kimyasal ve kauçuk alanlarında da oldukça önemli sayıda anlaşmaya varılmış durumda.

 

2010 yılından beri Çinli bankalar ve finans firmaları Latin Amerika’da yirmiyi aşkın yatırımda bulundular. Şirket alımları arasında; BTG Pactual, Banco BBM ve BicBanco gibi Brezilyalı finans firmalarından Arjantin’in Standard Bank’ına kadar birçok şirket yer alıyor. Bank of Communications ve ICBC gibi daha niceleri de yeni perakende noktaları açıp kapsam alanlarını genişletiyorlar.

 

Devlet İşletmeleri

 

Madencilikten petrol ve doğalgaza, altyapıya, hidro-elektrik tesislerine dek Çin devletine ait işletmeler Latin Amerika’da yatırımlara hakim durumda. Bazıları aşırı kapasiteyi doldurmaya gelirken, bazıları da Çin’in uzun vadeli enerji ihtiyaçlarını güvence altına almaya çalışıyorlar. Örneğin Çin devletine ait Three Gorges Corp, dünyanın yenilenebilir enerjiye ihtiyaç duyan diğer yerlerine doğru rotasını çevirdi. Sinopec gibi diğerleri ise, varlıklar satın alıp Çin’e geri göndermek üzere petrol sondajına yönelik yeni alanlar araştırıyorlar. Finansal yatırımlar, Bank of China ve ICBC gibi devlet bankaları üzerinden yapılıyor. Bu durum, Çin’in ABD ve Avrupa’daki yatırımlarına tezat oluşturuyor; keza buralarda özel şirketler son yıllarda yatırım yapmaktan vazgeçiyorlar.

 

Peki Çin’in SOE’leri neden bu kadar baskın? SOE’ler, mali kriz sırasında hükümetin geniş çaplı teşviklerinin başlıca destinasyonu oldular ve rekabetçi endüstrilerde –inşaat, perakende ve toptan ticaret, otel ve restoranlar- ağırlıklı durumdalar. Buna ek olarak, Çin, dinamik sektörlerde özel yatırımı kısıtlıyor. Buna finans, lojistik ve telekomünikasyon gibi hizmetler de dahil. (24) Birçok endüstriyi kontrol etmeleri sayesinde ülke içindeki elverişli pozisyonları, çok daha fazla Çinli SOE’nin denizaşırı bölgelerde girişimlerde bulunmasına imkan tanıyor.

 

Çin’in doğrudan yabancı yatırımlarına dair derinlikli analiz

 

Brezilya ve Kilit Endüstriler

 

Brezilya

 

Brezilya Latin Amerika’da Çin’in 2010 yılında yükselişine başlayan doğrudan yabancı yatırımlarını çekmek konusunda öncü bir rol oynuyor. Toplam kümülatif yatırım, 60 milyar doların üzerine çıktı. Petrol ve doğalgaz sektörüne yaklaşık 14 milyar dolar yatırım yapıldı – her ne kadar birçok endüstri, madencilik, metal, ulaştırma, otomotiv, finans, elektrik ve kamu hizmetleri dahil her birine 5 milyar doların üzerinde yatırım alsa da.

 

Brezilya, Latin Amerika’da Çin’in doğrudan yabancı yatırımlarının yarıdan fazlasını kendisine çekti ve bu rakam artabilir. Brezilya-Çin Sanayi ve Ticaret Odası başkanı Charles Tang, 2017 yılında Çin’in 20 milyar doları aşkın şirket birleşmesi & şirket alımı faaliyeti yaşayabileceğini belirtti; keza daha fazla Çinli şirket dikkatini ekonomik ve siyasi krizler sebebiyle değerinin altında fiyatlandırılan Brezilya varlıklarına çevirmiş durumda.

 

Dünyanın en büyük elektrik şirketi olan devlete ait China State Grid Corp., Brezilya’daki elektrik piyasasının içinde yer alıyor. Firma, 2012 yılından bu yana Brezilya’ya 7 milyar doları aşkın yatırım yaptı. Bu yatırımlar, şirket alımları, ortak girişimler ve sıfırdan yatırımlar şeklinde oldu. Avustralya, İtalya, Filipinler ve diğer yerlerde elektrik şebekelerine yönelik anlaşmalara varan State Grid, 2015 yılında 330 milyar dolarlık yıllık satış yaptı (25). Firmanın CEO’su elektrik hatlarının sadece ulusal sınırları değil kıtaları da aştığı küresel bir elektrik şebekesi kurmayı planlıyor. Aynı zamanda, Belo Monte Barajı’nda üretilen elektriğin güneydeki daha kalabalık kentlere ulaşmasına yardımcı olacak aktarım hatları da inşa ediyor. State Grid, ve dolayısıyla Çin, Brezilya’nın gelecekteki başarısında büyük bir paya sahip olmak istiyor.

 

2016 yılında karamsar büyüme düzeylerine (OECD’ye göre -%3,6) ve kendini toparlama hızının yavaş olacağına dair öngörüler ışığında (2017 yılı için yüzde 0,7; 2018 yılı için ise %1,6 öngörülüyor) (26), Çin’in Brezilya’daki yatırımları memnuniyetle karşılanıyor – özellikle de ülkenin ciddi dış dengesizlikler ve büyük bir ticaret açığı yaşadığı bir dönemde. Çin’in elektrik, madencilik, otomotiv ve ulaştırmaya odaklanması, çok daha uzun vadeli bir stratejiye işaret ediyor; özellikle de ülkenin dış kaynaklarının giderek kıtlaştığı bir dönemde. Bu tür bir yatırımın getirebileceği kısa vadeli istikrarın yanı sıra, Çin’in doğrudan yabancı yatırımlarına dair olasılıklar ulusal ve ulus-altı düzeylerde de önemli olabilir. Çin’in bölgesel ve kentsel yönetimlere verdiği krediler (Çin’in kredileri söz konusu olduğunda Brezilya’nın yeri ayrıdır), altyapı geliştirmeye (özellikle de elektrik ve ulaştırma) yapılan doğrudan yapancı yatırımlara dek uzanabilir.

 

Enerji

 

Çin’in Latin Amerika’daki yatırımının kökenleri, geleneksel enerji sektöründedir – özellikle de kendi enerji güvenliğinin devam ettirilmesini amaçlamaktadır. En büyük yatırımlar; devlet firmaları olan Sinopec ve CNPC’nin kıta çapında şirket alımları ve petrol değerlerinin ortak girişimleri olmuştur. Çin devletine ait diğer büyük petrol şirketi olan CNOOC, 2016 yılı Aralık ayında Meksika hükümetinin açtığı on derin su bloğu ihalesinden ikisini kazandı. İhalelerin her birinin değerinin birkaç milyar dolar olduğu tahmin ediliyordu. Peru, Bolivya, Kolombiya ve Venezüella da bu firmalardan çok büyük yatırımlar çektiler. Brezilya’da yedi enerji tesisinin satın alınması ve 2010 yılında Brazil Iberdrola yan şirketinin alımı ile State Grid ve Sinhydro gibi firmaların daha önce sözü edilen ülkelerde geliştirdiği hidroelektrik tesisleri; Çin’in elektrik sektöründe büyük bir oyuncu olacağını gösteriyor.

 

Latin Amerika’nın elektrik sektöründe Çin’le ortaklığı, kesinlikle avantaj sağlayacaktır. Artan yetenekler ve ölçek, net bir avantajdır. Çin’in kurduğu istasyonların sayısı 2000 yılında 20 iken 2013 yılında bu rakam 529’a ulaştı. Deneyim; ikinci bir avantajdır – özellikle de teknolojik ilerlemeleri gündeme getirirken (yüksek voltaj, uzun menzilli elektrik aktarımı). Kırsal alanlara elektrik taşınması açısından da deneyim gereklidir. Fiyatlandırma konusunda ise, birçok Çinli elektrik şirketi, yüksek borç yükleriyle karşı karşıya olup kendi iç piyasalarının ötesine genişliyorlar. Dolayısıyla, rekabetçi düzeyde kalmaları gerekiyor. Ancak bunun bazı riskleri de var; özellikle de Çin menşeli ekipmanların uyumu ve bakımı konusunda. Kalite standartlarının güçlendirilmesi de giderek ivedi bir mesele halini alacaktır.

 

Alternatif enerji de büyük bir rol oynamaya başlayacak. Latin Amerika daha şimdiden yenilenebilir enerji projelerinde bir dünya lideri. Brezilya, Meksika ve Şili, güneş ve rüzgar projelerine büyük bir vurgu yapıyorlar. Çin, hidro-elektrik üretimi, güneş ve hatta nükleer enerji alanlarında çok fazla yatırım yapıyor. Çin’in Three Gorges şirketi gibi şirketler, bu tür birçok projeye müdahil oluyorlar.

 

İmalat

 

Ulaştırma hizmetleri giderek Latin Amerika’daki imalat sektörünün rekabet gücü açısından önemli hale gelmektedir (27). Çin’in lojistik ve dağıtım şirketleri Latin Amerika piyasalarına girdikçe (iki en büyük yatırım, Nova ve Shenzhen Investment Limited, nakliyata odaklanmaktadır), başarıları bölgenin genel performansı açısından kritik hale gelecektir.

 

Çin’i Brezilya ve Arjantin gibi ülkelerdeki imalat yatırımının önemli bir kısmı, otomobil ve elektronik gibi ürünlere yönelik ithalat engellerine bağlanabilir. Her iki ülke de, yerel düzeyde fabrika kurmak üzere yabancı şirketlere teşvik vermek amacıyla tarifelerini ve tarife-dışı koruma tedbirlerini artırmışlardır.

 

Diğer yatırım biçimleri ise o kadar iyi bir performans sergilememiştir. Arjantin’in deneyimi olarak Tierra del Fuego vergisiz bölgesi, beklenenden daha az başarılı olmuştur. Hükümet, yabancı şirketleri, ithal etmek yerine yerel düzeyde ürünleri üretmeleri için ortak girişimler kurmaya zorlayınca bu durum cep telefonu gibi unsurların fiyatını artırmış ve tüketicileri satın almaktan caydırmış; bir yandan da çok az miktarda teknoloji transferi yapılmasını sağlamıştır. Burada üretilen ürünlerin üretim maliyetleri yüksek olunca da küresel piyasalarda rekabet güçleri ortadan kalkmıştır.

 

Otomotiv Endüstrisi

 

Çinli firmalar, Latin Amerika’da otomotiv endüstrisine akın ediyorlar. Şu ana kadar 10 milyar doların üzerinde değere sahip yetmiş beşin üzerinde anlaşmaya varılmış durumda. Bu anlaşmaları yarısı Brezilya’da yapılırken; Meksika, Arjantin ve Venezüella da bu bileşimin içerisinde. Neredeyse tümü sıfırdan yatırım olup çok az şirket alımı veya ortak girişim var. Chery Auto, JAC, Great Wall Motors ve Geely (2010 yılında Ford’dan Volvo’yu satın almıştı) gibi firmaların, araçların montajını Latin Amerika’da yapmak üzere fabrikaları var veya fabrika inşa ediyorlar.

 

Görünen o ki Çin, otomotiv endüstrisini stratejik bir sektör olarak görüyor ve hükümet de Çinli şirketleri ülke dışındaki operasyonlarını artırmaya teşvik ediyor. Çin’in ulusal endüstri politikası, yabancı şirketlerin Çin’de kurulan herhangi bir otomobil üretim şirketindeki hisse payını yüzde 49’la sınırlandırıyor. Dahası, Çin, araç ithalatları üzerinde en az yüzde 25 vergi koyuyor ve bazı araçların vergileri çok daha yüksek. Bu iki tedbir – yüksek vergiler ve yerel Çinli şirketlerin ortak girişimlerinde mülkiyet kontrolü- yabancı araçların Çin piyasasında sadece yüzde 5’lik bir dilime sahip olmasını kısmen açıklıyor. (28)

 

Dünyanın en büyük otomobil piyasalarından birine sahip olan Brezilya’da da ithalat vergileri son derece yüksek; ancak bu ülkede yabancı mülkiyet üzerinde aynı sınırlandırmalar söz konusu değil. Bir zamanlar artan düzeyde –ve özelikle de Japonya ve Kore’den- otomobil ithal eden bir ülke iken, Brezilya 2013 yılında kotalar getirdi; limitin üzerindeki araçlara ağır vergiler koydu. Halen yabancı şirketler, bu ülkede çok az kısıtlamayla fabrika kurabilir veya teknolojik bilgilerini aktarabilir. Bu, küresel değer zincirlerini güçlendirmeye ve inovasyon teşvikleri getirmeye yönelik hedefli programlarla birlikte ele alındığında, Brezilya’da son birkaç yılda otomobil endüstrisine yatırımdaki ciddi artışın ardındaki sebeptir. Sonuç itibariyle, bunun gibi korumacı politikalar, iyilik etmekten daha çok zarar verir; keza Brezilyalı tüketiciler son kertede otomobillerine daha fazla para ödüyorlar ve Brezilyalılara ait otomobil şirketleri, piyasada artan sayıdaki yabancı şirketin daha az inovasyon paylaşımına tanıklık ediyor. (29)

 

Meksika gibi diğer ülkeler de doğrudan yabancı yatırımı çekmek konusunda (ProMexico Fund, PRODIAT ve diğer programlar aracılığıyla) otomotiv sektörüne yönelik bir takım politikalar uyguladılar. Bugün Meksika’nın ABD piyasası haricinde başlıca ihracat destinasyonları arasında; Çin, Brezilya ve Hindistan gelmektedir. Ancak, sektör, Çin piyasasından gelen yeni taleplere kendi uygulamalarını uyarlarken bir takım zorluklarla karşılaşıyor. Orijinal parça üreticilerine (OEM’ler) ev sahipliği yapan bu ülkede, hafif araç modellerine dair teknik bilginin Çin piyasalarında yaygınlaştırılması elverişli olacaktır. Ulusal içeriğin artırılması ise, gelecekte otomotiv sektöründeki yatırımların artırılması amacıyla bir meydan okuma teşkil edecektir. (30)

 

Hizmetler sektörü

 

Hizmetler sektörü; finans, ulaştırma, bilgi teknolojileri, elektrik ve inşaat alanlarına akan sermayenin de etkisiyle göze batar şekilde büyüdü. Hizmetler sektörü, 2013-2016 yılları arasında Çin’deki yatırımın yarıdan fazlasını kendisine çekti. Bu bir önceki on yıldaki rakamın neredeyse iki katıydı.

 

Çin’in orta sınıf tüketicilerinin yeni neslini İnternet’e bağlamada büyük bir rolü olacak. Keza elliyi aşkın anlaşma, ICT alanında yapıldı. Çin’in telekomünikasyon devi Huawei, Latin Amerika çapında bir düzineyi aşkın yatırım yaptı. Onun peşinden, China Unicom, ZTE ve TP-Link geldi. İletişim hatlarından yönlendiricilere dek Çinli firmalar, dijital verilerin yeni neslinin sınır noktasında yer alıyor.

 

Kredi vermek ve Doğrudan Yabancı Yatırım: Finansal Akışlar arasındaki farklar

 

Çin’in bölgeye doğrudan yabancı yatırımlara, Çin’in politika bankalarının verdiği krediler eşlik ediyor. Söz konusu bankalar, devlete ait dört ticari bankanın hükümet-güdümündeki harcama işlemlerini devralmak üzere kuruldu. Bu kredilerin miktarı ise, 2005 yılından bu yana 140 milyar doları aştı. (31) Bu finansmanın önemli bir kısmı, dört ülkeye gitti: Arjantin, Brezilya, Ekvator ve Venezüella. Diğer borç vericilerin yerini almaktan ziyade, bu krediler tamamlayıcı nitelikte olup, sermaye piyasalarına erişimin daha pahalı olduğu ve uluslararası mali kurumların sınırlı olduğu ya da aktif portföylerinin bulunmadığı ülkelere odaklanmaktadır.

 

2016 yılı itibariyle, Inter-American Dialogue verilerine göre, Çin’den bölgeye verilen kredilerin büyük kısmı altyapı, enerji ve madencilik alanlarında yoğunlaşmayı sürdürüyor. Buna karşın, Latin Amerika CAF Kalkınma Bankası, Inter-American Kalkınma Bankası (IDB) ve Dünya Bankası dahil olmak üzere uluslararası mali kurumlar, diğer alanlara da yayılıyor ve portföylerinin yüzde 60’ı, eğitim, sağlık, çevre ve kamu idaresine odaklanıyor – özellikle de devletin modernizasyonu, hukukun üstünlüğü ve adalet.

 

Çin’in bölgeye verdiği krediler, birçok açıdan diğer uluslararası finans kaynaklarından farklı. Çin’in bugün Latin Amerika’ya verdiği kredilerin yaklaşık yüzde 15’inin emtia-destekli bir hükmü var – örneğin petrole yönelik krediler ve alım anlaşmaları. Dünya Bankası veya IDB’nin aksine, Çin’in politika bankalarından verilen krediler, ekonomik veya siyasi reforma dair koşullarla verilmiyor. Bununla birlikte, altyapı ve diğer fonlanan inşaat projelerinin Çin’in hizmetini veya parçalarını kullanması zorunluluğu getiriliyor – Çin’in politika bankalarının finansal destek verdiği günümüzde de bu yaygın bir uygulama. Maliyetler veya kredi koşulları açısından, Çin’in kredileri, çok-taraflı bankaların sağladıklarına benziyor. Ancak, Çin’in kredilerinin alıcı ülkelerde son iki yılda –özellikle de Ekvator ve Brezilya’da- oynadığı istikrar sağlayıcı rolü gözardı etmemek gerekiyor.

 

ABD, LATİN AMERİKA VE ÇİN: YENİDEN DENGELEYİCİ İLİŞKİLER

 

Arjantin Devlet Başkanı Mauricio Macri, 2017 yılı Mayıs ayında Pekin’e yaptığı bir resmi ziyaret esnasında Çin’i “stratejik bir ortak” olarak nitelendirirken; nükleer enerji tesislerinden ulaştırmaya dek toplam değeri 17 milyar doları aşkın anlaşmalar yapıldığını duyurdu. (32) Çin’in yükselen statüsü, Latin Amerika’da kendini sergiliyor. Çin’in bölge ile olan ekonomik ilişkileri daha önce ham madde ithalatına dayanıyordu; şimdiyse çok hızlı artan doğrudan yabancı yatırımlar ve altyapı yatırımlarında kendini gösteriyor.

 

Öte yandan, ABD TPP’den çekildi. TPP, Latin Amerika’dan 3 ülkeyi, Şili, Peru ve Meksika’yı içeriyordu. Amacı ise, NAFTA’yı yeniden müzakere etmekti (33). Bu belirsiz bağlamda, Meksika’nın dikkatinin bir kısmını Çin’e kaydırması şaşırtıcı olmayacaktır. Asyalı dev ile daha yakın ilişki kurulması Meksika’ya gelecekteki NAFTA müzakerelerinde belli bir üstünlük sağlayabilir.

 

Latin Amerika’nın Çin ile daha fazla ekonomik entegrasyonu, gelecekte üç blok arasındaki bağların yeniden tanımlanmasını sağlayabilir. Çin’den gelen doğrudan yabancı yatırımın artırılması – özellikle de hizmetlere doğru kayışın devam etmesi durumunda- ekonomik kalkınmada yapıcı bir rol oynayacaktır. Çin’in Latin Amerika’daki altyapının geliştirilmesine katılımı, bu zamana değin olumlu oldu ve bu şekilde devam edebilir. Ancak bir takım zorluklar devam ediyor. Bir çalışmada belirtildiği gibi, Çin’in Latin Amerika’dan ithalatı halen ağırlıklı olarak doğal kaynaklar ve kaynak-temelli mamul ürünlere dayanıyor (34).  Ve Latin Amerika’da Çin’in doğrudan yabancı yatırımı, diğer yabancı yatırımcılara kıyasla, madencilik sektöründe halen orantısız bir düzeyde (35). Peki bu etmenler, bazı Latin Amerika ülkelerinin madencilik sektöründen hizmetler ve imalat sektörüne kaymasını yavaşlatmış olabilir mi?

 

Dahası, Çin’in Latin Amerika ile artan ilişkisine bakıldığında, bunun siyasi ektileri ne olacaktır? Çin’in bölge ile ilişkisini belirleyen 2016 yılındaki politika raporu, farklı gruplara –Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu CELAC, Güney Amerika Ulusları Birliği UNASUR ve ALBA gibi- destek verilmesinden yanaydı. (36)

 

Çin’i bölgedeki nüfuzu ekonomik alanın ötesine geçerken, bölgenin hazırlanması ve Çin’le müzakere etmesi gerekiyor. Çin ile giderek iç içe geçen ekonomik bağlar, ülkelerin uluslararası alandaki bağımlılığı ve otonomisini etkilememelidir; keza bu durum ABD ve diğer müttefiklerle ilişkileri etkileyebilir. Otonomilerini sürdürmeleri amacıyla,  bölgesel platformların kullanımı, bölgenin Çin ile yaklaşan müzakerelerdeki pazarlık gücünü artırmalıdır.

 

SONUÇLAR

 

Çinli şirketler, önümüzdeki on yılda yoğun bir şekilde yatırımlarını sürdürecekler. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in 2025 ılına kadar 250 milyar dolarlık yatırım hedefine erişmek mümkün. Bu, eğer yatırımlar tüm bölge ekonomilerine fayda sağlarsa, Latin Amerika açısından oldukça pozitif bir gelişme olacak. Bu süreçten başarıyla çıkmak için, Çin ve Latin Amerika ülkeleri gelecekteki sınır-ötesi akışlar için güçlü bir temel inşa etmelidir.

 

Bu hedefi yerine getirmek üzere aşağıdaki tavsiyeler verilebilir:

 

Çin açısından:

 

  • Sürdürülebilir bir şekilde yatırım yapmaya dönük çabaların sürdürülmesi; yatırım yapılan topluluklara fayda sağlayan uzun vadeli projelere odaklanılması; bunun da yerel şirketlerle bağlantılar ve istihdam yaratımı aracılığıyla sağlanması.

 

  • Yatırımların saydam olmasını sağlanması; böylelikle yatırımın ardındaki gerekçeye dair pek fazla kuşku bırakılmaması.

 

  • Çinli şirketlerin daha fazla kurumsal sosyal sorumluluk almaya, topluluklarına katkı sağlamanın yeni yollarını bulmaya teşvik edilmesi. Çin hükümeti, ülke dışında faaliyet gösteren şirketleri için en iyi uygulamalar rehberi hazırlayabilir – özellikle de enerji ve hizmetler gibi daha hassas sektörlerde. Veya mevcut rehberleri daha etkin şekilde paylaşabilir. (38)

 

  • Daha fazla endüstrinin yabancı yatırıma açılması – özellikle de Latin Amerika şirketlerinin Çin piyasasına erişimde benzer fırsatlara sahip olduğu sektörlerde.

 

Latin Amerika açısından:

 

  • Piyasanın doğrudan yabancı yatırımlara açılması için daha fazla çalışılması; vergi anlaşmaları yapılması (çifte vergilendirmenin önlenmesi) ve yatırımcılar için daha fazla koruma sağlanması. Brezilya ve Arjantin gibi ülkeler, Çin ile ikili yatırım antlaşmalarını müzakere etmeye çalışırken, aynı zamanda müzakereler için elini güçlendirmek üzere Pasifik İttifakı, Mercosur gibi bölgesel platformlarda avantaj sağlayabilirler.

 

  • Yatırıma yönelik standartları yüksek tutmak. OECD’nin küresel yatırıma dair yönlendirici ilkeleri, bu hedefe yönelik kapsamlı adımlar sunmaktadır. Bu ilkeler, saydamlığı, tarafsızlığı ve küresel yatırımların etkisini artırmayı amaçlamaktadır.

 

  • Kamu ve özel yatırımcıları, yerel çevresel standartlara uyumda hesap verebilir kılmak. Güçlü düzenleyici çerçeveler çevresel alanda son derece önemlidir. Latin Amerika’nın topraklarını, haklarını, geçim olanaklarını ve temel maden çıkarma endüstrilerine (Çin ve diğer yabancı yatırımlar bu noktaya yoğunlaşmış durumda) odaklanılmasının çevresel sürdürülebilirliği riske atabileceği endüstrileri koruması gerekiyor. Yaratılabilecek veya güçlendirilebilecek düzenleyici çerçeveler arasında, değerlendirme ve izleme mekanizmalarının güçlendirilmesi, bakanlıkların maden çıkarma projelerine dair yasa ve standartları uygulama kapasitesinin iyileştirilmesi ve yerel düzeydeki sivil toplum endişelerini ele almak üzere net bir istişare süreci kurulması yer almaktadır.

 

  • Çin ve diğer yerlerden yapılan doğrudan yabancı yatırımları, ulusal ekonomileri küresel değer zincirlerine daha fazla entegre etmek üzere yönlendirmek. Bunu yapmanın bir yolu; etki değerlendirme olduğu ve eğer bu bölgeler işe yaramazsa revizyon süreci uygulandığı sürece, entegrasyona yönelik stratejik sektörleri hedefleyen özel ekonomik bölgelerin desteklenmesidir.

 

  • Etkin bir altyapı inşa edip sürdürmek suretiyle şirketlerin faaliyet gösterecekleri verimli bir ortam yaratılması. Kaliteli yollar ve limanlar, dinamik ekonomik büyümenin temelidir.

 

  • Latin Amerika’nın imalat sektörü için Çin’in aracı hizmetlerinin potansiyelinin –özellikle dağıtım ve lojistik gibi Çin’in küresel düzeyde rekabet gücüne sahip olduğu alanlarda- artırılması.

 

  • Daha fazla inovasyon ve verimliliği kolaylaştırmak üzere Ar&Ge harcamalarını güçlendirecek politikalara odaklanılması.

 

  • Becerilerin geliştirilmesi, teknolojik adaptasyon, bilgi aktarımı ve yenilikçi ürün geliştirmeyi ön planda tutan ulusal politikaların uygulanması; böylelikle Çin’in yatırımlarının faydalarının somut düzleme aktarılması.
Genel

Başarılı Bir Mülteci Entegrasyonu, Ev Sahibi Ülke Ekonomilerine Nasıl Katkı Sağlar?

3

Bu rapor, ülkelerin aniden karşılaştıkları mülteci veya sığınmacı akınına karşı yanıt verebilme yeteneklerini şekillendiren etmenleri incelemek üzere ülke düzeyinde dört vaka çalışmasını analiz etmekte (1) ve bir dizi entegrasyon başarısı örneği göstermektedir. Raporda, özellikle 2011 yılından bu yana çok fazla sayıda sığınmacıya ev sahipliği yapan üç Arap ülkesi -Lübnan, Tunus ve Mısır- ve 2015 yılından itibaren gönüllü olarak 1 milyon Suriyeli sığınmacı ve mülteciyi kabul eden Almanya incelenmektedir. Almanya bu rapordaki diğer ülkelerle birçok sebepten dolayı taban tabana zıttır: Ne Orta Doğu ülkesindedir, ne de bir çatışma bölgesine sınırdaştır veya yakındır. Güçlü bir ekonomisi vardır ve mültecileri entegre etmeye yönelik sofistike bir yasal sisteme sahiptir. Avrupalı komşularına kıyasla, mültecileri gönüllü olarak kabul etmiştir, ancak diğerleri bu mültecileri büyük ölçüde istemdışı almıştır.

 

Mülteci krizi bir insanlık felaketidir. Pew Araştırma Merkezi’ne göre; Orta Doğu’da yirmi kişiden birinden fazlası ya ülke içinde yer değiştirmiştir, ya da ülke dışına çıkmıştır (2). Arap ülkelerindeki çatışmalar ise, mülteci krizinin başlıca sebepleri olmuştur. Suriye ve Lübnan birlikte altı milyon kadar mülteci yaratmaktadır. Bu mültecilerin büyük kısmı komşu ülkelere sığınmış, zaten zorluklarla mücadele eden ekonomiler ve altyapılar üzerinde ani bir yük doğurmuştur.

 

Mültecilerle ilgili literatür, ev sahibi ülkeler üzerinde doğurdukları külfete odaklanma eğilimindedir. Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da yüksek yoğunluklu çatışma bölgeleriyle sınırdaş olan ev sahibi ülkeler –örneğin Mısır ve Lübnan- çatışmaların çevreye yayılması sonucunda GSYİH artışlarında ortalama yüzde 1,9 puan kaybetmişlerdir. Aşırı yük altındaki ve zayıf kurumlar da ev sahibi ülkelerin kendilerini toparlamaları için gereken ekonomik reformları gerçekleştirme yeteneklerine zarar vermektedir.

 

Bununla birlikte, mülteciler önemli faydalar da sağlamaktadır. Örneğin sığınmacılar, yerel işletmelere sık sık giderek ve kendi işletmelerini kurarak ekonomiye katkı yapmaktadırlar. İçlerinden çoğu yüksek eğitimli ve vasıflı kişiler olup, istihdam piyasasındaki ihtiyaçları karşılarlar. Birçok durumda, sosyal ve siyasi zorluklar – örneğin ikametgah ve çalışma izni meseleleri- ekonomik zorluklara kıyasla mültecilerin uyumunun önünde çok daha önemli engeller doğurmaktadır.

 

Her ne kadar Orta Doğu’daki ev sahibi ülkeler genel itibariyle çatışma bölgelerine yakın olmaları sebebiyle çatışmalardan kaçan insanlara ev sahipliği yapmaya mecbur kaldılarsa da, sığınmacıları ve mültecileri daha iyi entegre etmek üzere adımlar atabilirler. Bu tür çabalar, ekonomik faydaları güçlendirebilir ve ani bir insan akınından kaynaklanabilen risk ve yükleri azaltabilir. Bu noktada Almanya, güçlü bir entegrasyon programının neye benzediğini kanıtlamak suretiyle Orta Doğu ülkeleri karşısında yararlı bir “karşı sürüm” oluşturmaktadır. Bu vaka araştırmalarının ötesinde, kendi sınırları dahilinde bir yeniden yerleştirme programını uygulamak zorunda kalmaksızın sığınmacılara yardım etmek isteyen ülkeler aynı zamanda salt insancıl yardımın ötesine geçmek üzere fonlama veya teknik uzmanlığı nasıl en iyi uygulayabileceklerini ve uzun vadeli entegrasyon ve istikrarı nasıl teşvik edebileceklerini de tasavvur etmeliler.

 

Bununla birlikte, sığınmacıların ev sahibi ülkelere getirecekleri herhangi bir faydanın da abartılmaması gerekmektedir. Özellikle sığınmacıları nüfusun yaklaşık yüzde 20’sini oluşturduğu Lübnan ve Tunus vakalarında (belki de Lübnan’da daha fazlasıdır), sığınmacılar, hükümetten hizmet (örneğin sağlık ve eğitim) talepleri ve birçok kişiyi kayıtdışı sektöre iten istihdamdaki rekabet hali sebebiyle zaten gergin durumdaki kaynaklar ve zor durumdaki ekonomi üzerinde devasa bir yük oluşturmaktadır. Dahası, ev sahibi ülkenin ekonomisine yapılan herhangi bir ekonomik “enjeksiyon”, sığınmacıların geldikleri ülke açısından bir maliyet doğurur: Yeni piyasaya yatırılan fonlar, menşe ülkenin alabileceği türden fonlardır. Dolayısıyla, bir ülkenin görece faydası, diğer ülkeleri münferit nakit rezervlerinin suyunun çekilmesi gibi bir maliyet doğurur. İkinci olarak, her ne kadar daha müreffeh ve eğitimli sığınmacılar ev sahibi ülke için bir lütuf olsalar da, bir açıdan da menşe ülkelerinden de bir beyin göçü anlamına gelirler. En sürdürülebilir çözüm ise, savaşların çözülmesi ve yerlerinden edilmiş kişilerin anavatanlarına geri dönmelerinin sağlanmasıdır.

 

LÜBNAN

 

Genel bakış

 

Lübnan, bir ülkenin geniş mülteci topluluklarını entegre etme yeteneğini etkileyen bir dizi etmenin incelenmesinde özel bir vakadır. Lübnan’ın mülteci krizinin ölçeği ve oranı kendine özgüdür: Lübnan’daki yaklaşık 1,5 milyon Suriyeli mülteci, ülkenin yerli nüfusunun dörtte birine eş değerdir. Bu durum Lübnan’ı dünya çapında kişi başına en çok mülteci alan ülke haline getirmektedir (3). Lübnan aynı zamanda Suriye ile Avrupa’ya veya Suriye’nin çok fazla mülteci nüfusu barındıran Ürdün ve Türkiye gibi diğer komşularına kıyasla sosyal ve ekonomik olarak çok daha yakın ilişki içerisindedir.

 

Mültecilerin Lübnan’daki etkilerini şekillendiren ve belki de başka yerlerde benzeri sonuçları doğurabilecek olan faktörleri incelemek yararlı olacaktır. Bu analiz, mülteci krizinin Lübnan’da bazı ekonomik sektörlere yarar sağladığını ve hatta sermaye akışlarını, gayrimenkul ve ticari yatırımları artırdığını göstermektedir. Ancak bu ekonomik katkılara ve birçok Suriyeli ve Lübnanlı arasındaki yakın bağlara rağmen, kriz, Lübnan’ın bunlarla başa çıkma kapasitesini de aşan, makro düzeyde baskılar doğurmaktadır. Bunun ardındaki sebepler, mültecilerin eylemlerine kıyasla Lübnan’ın bağlamıyla çok daha yakından alakalıdır.

 

Etki

 

Çok sayıda oluşları ve Suriye’deki acımasız savaşın politikleştiren etkilerine rağmen mültecilerin Lübnan’daki genel güvenlik üzerinde çok fazla etkileri bulunmamaktadır. Mülteciler, Lübnanlılara kıyasla suça daha çok yatkın değillerdir (statü ve resmi belge ihlalleri hariç) ve askerileşmeye çalışmamışlardır (4). En kötü ihtimalle, Suriye’den gelen militanlar, mülteci nüfus arasına gömülü durumdadır. Bununla birlikte, onlar ve aileleri, Hizbullah ve Lübnan güvenlik güçleri yoluyla Lübnan’ın dışına çıkarılmışlardır.

 

Lübnan’ın altyapısı ve kamusal servisleri zaten 1,5 milyon kişinin gelişinden de önce geri durumdaydı. Devlet, on binlerce Suriyeli çocuğu okullaştırdı ve bu durum da kamusal eğitim sistemi üzerinde devasa bir baskı doğurdu. Yetersiz bir durum söz konusudur ve daha fazla uyum gerekmektedir. Elektrik ve su hizmetleri ise –zaten daha önce de pek iyi işlediği söylenemez- aşırı bir baskı altındadır – aynı şekilde sağlık hizmetleri de. Araç trafiğinde ciddi bir artış söz konusudur ve bu durum hayat kalitesini azaltmakta, ekonomik kaynakların israf edilmesine yol açmaktadır.

 

Ekonomi, mülteci nüfusunun etkisinin çok fazla olduğu bir alandır. Veriler, hızlı değişimden dolayı her zaman güvenilir olmasa da, mali göstergeler negatiftir. Büyümedeki ciddi yavaşlamaya ek olarak (bu kısmen Suriye’deki mücadeleden kaynaklanmaktadır), on binlerce Lübnanlı yoksullaşmış, çeyrek milyon vasıfsız işçi ise işsiz kalmış, yerlerini özellikle kayıtdışı sektörde Suriyeli ucuz işgücü almıştır (5). Artan talep, rant maliyetini yüzde 50’ye kadar artırmıştır. Gıda ve yakıt fiyatları artmıştır – özellikle de savaş sebebiyle Suriye’den yapılan ithalatın kesintiye uğraması sebebiyle. Çok fazla sayıda mülteci aynı zamanda Lübnan’ın kamu maliyeti üzerinde ciddi bir baskı doğurmuştur. Tahminlere göre, Lübnan, Suriye krizinin başlangıcından bu yana 13,1 milyar dolarlık bir kayıp vermiştir (buna sadece 2015 yılında verilen 5,6 milyar dolarlık kayıp dahil).

 

Bununla birlikte, mülteci krizi bazı pozitif ikincil etkiler doğurmuştur. Bu kapsamda, yerel düzeyde dayanıklılık geliştirilmesi amacıyla yapılan projelere uluslararası finansmanın çekilmesi de dahil (7). Örneğin 2017 yılı Mart ayı itibariyle Dünya Bankası, kredi ve hibeler yoluyla 1,3 milyar dolar yatırımda –su sektörü de dahil- bulunmuştur.  Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı UNDP ve Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği UNHCR, BM’nin Lübnan’daki Suriyeli mültecilere yaptığı 800 milyon dolarlık yıllık yardımın ekonominin geneli üzerinde etkileri olduğunu tahmin etmektedir. İnsancıl yardıma harcanan her bir doların ekonomik sektörlerde 1,6 dolarlık bir çoğaltıcı değeri vardır. Bu, özünde BM’nin Lübnan ekonomisine 1,28 milyar dolar enjekte etmesine denk gelmektedir (8). International Finance Corporation, altyapı ve imalat sektörlerine ek olarak Lübnan’ın finans, perakende ve inşaat sektörlerine yüz milyonlarca dolar para yatırdı. Ayrıca, bir araştırmaya göre, Suriyeli mültecilerde ilave yüzde 1 artış, Lübnan’ın hizmet ihracatını da yüzde 1,5 oranında artırıyor (9).

 

İşletme sahipleri de ucuzlaşan işgücü maliyetlerinden yarar sağladılar ve Lübnan’da oldukça fazla sayıda çalışan Suriyeliler, Suriye’ye göndermek yerine paralarının bir kısmını Lübnan’da harcamak suretiyle Lübnan ekonomisine katkı sağlıyorlar. Avrupa Birliği’nin fonladığı ve Dünya Gıda Programı WFP’nin yürüttüğü nakit destek girişimi, Lübnan’da yüz binlerce Suriyeliyi güçlendirdi ve yerel ekonomilerin kuvvetlenmesine yardımcı oldu. 2017 yılı Ağustos ayı itibariyle WFP, nakit-temelli müdahalelerin 2012 yılından beri Lübnan ekonomisine 926 milyon dolar katkı sağladığını söyledi (10). Bekaa Vadisi’ndeki Lübnanlı vatandaşlar, borç şeklinde kaydedilen elektronik kartlar yoluyla idare edilen nakit destek programını methettiler ve Suriyeli mültecileri aktif tüketicilere dönüştürmede oynadığı rolden övgüyle söz ettiler. (11)

 

Bu ekonomik enjeksiyonların, mülteci krizi geçtikten sonra uzun vadeli ekonomik değer yaratacak olması muhtemeldir. Bununla birlikte, bu etkiler, potansiyel olarak umut vaat ederken, özellikle kısa vadede ekonomi üzerindeki baskıları telafi edememektedir. Benzer şekilde, insancıl yardım ekonomik baskıları hafifletirken, onları hiçbir şekilde silememiştir. Sosyal etki açısından, mültecilere duyulan sempati ilk başlarda Lübnan’da yüksekti ve bunda birçok Lübnanlı ve Suriyeli aile arasındaki bağlar yardımcı olmuştu. Birçok mülteciye Lübnan’daki evler kucak açmıştı. Tahmin edilebileceği gibi, destek, mülteci sayısının artmaya devam etmesi ve ekonomik etkilerinin hissedilmeye başlanmasıyla birlikte zayıfladı. Şimdiyse, mültecilere karşı yaygın bir öfke söz konusu. Siyasi elit bunu bazen yansıtıyor ve körüklüyor. Örneğin, Lübnan cumhurbaşkanı Michel Aoun ülkesinin artık bu kadar fazla sayıda Suriyeliye ev sahipliği yapmayı “kaldıramayacağını” söyledi ve uluslararası topluluğa, mültecilerin Suriye’deki güvenli bölgelere geri dönmesinde yardımcı olması çağrısında bulundu (12). Lübnanlılar, mültecilerin işgücü piyasası üzerindeki etkisine ve uluslararası yardım almalarına çok kızıyorlar. Birçok Suriyeli sözlü veya fiziksel şiddetle karşılaşıyor; Suriyelilere uygulanan akşam sokağa çıkma yasağı ise, halktan destek görüyor.

 

Edinilen dersler 

 

Lübnan mültecilere ev sahipliği yapma ve entegre etme konusunda ne bir modeldir ne de korkunç bir uyarı… Başarıyı sağlayan ancak daha önemsiz birçok bileşen Lübnan’da mevcuttur. Buna, Lübnan’ın yoğun baskıya rağmen istikrarını korumasına yardımcı olan birkaç hafifletici etmen de dahil.

 

Lübnan’ın ekonomisinin can damarı, mültecileri entegre etme yeteneğini etkileyen birçok başat etmenden biridir. Ülkenin altyapısı ve kamusal hizmetleri, mültecilerin akın etmesinden önce ciddi anlamda eksikti ve kamu açığı ve borç-GSYİH oranı da endişe verici düzeydeydi. Suriye’deki çatışmanın başlangıcından bu yana mülteci krizi Lübnan ekonomisindeki bu mevcut zorlukları daha da yoğunlaştırdı. Çatışma öncesinde Lübnan görece olarak yüksek GSYİH artış oranları yakalamıştı ve mali dengelerini ve kamu borcunu iyileştirmeye yönelik adımlar atmıştı. Bununla birlikte, krizden bu yana GSYİH artışı ciddi anlamda yavaşladı; Suriye’deki iç savaştan önce yaklaşık yüzde 9 düzeyindeyken 2015 yılında yüzde 1’e geriledi. Lübnan’daki GSYİH artışının artması ancak bu artışın orta vadede ve son derece yavaş olması bekleniyor (14). Öte yandan, gelir toplamadaki düşüşler ve kamusal harcamalardaki artışlar da Lübnan ekonomisi üzerinde ciddi bir baskı doğurdu. 2013 yılında Dünya Bankası bu tür artan maliyetlerin, Lübnan’ın zayıf kamu maliyesi sebebiyle “istikrarsız” bir hal aldığı konusunda uyarıda bulundu. Durum biraz iyileşti. 2016 yılında ise kamu borcu GSYİH’nın yüzde 148’ine ulaştı.

 

İşsizlik de mültecilerin gelmesiyle birlikte daha da arttı. Suriye krizinden sadece iki sene önce Dünya Bankası, Suriyeli mültecilerin gelmemesi durumunda bile Lübnan ekonomisinin yeni gelenleri işgücü piyasasına dahil etmek üzere daha önce yarattığı iş sayısının altı katı kadar daha istihdam yaratması gerekti (15). Bugün işsizlik yaklaşık yüzde 30 civarında (16). Mültecilerin gelişinden önceki işgücü noksanlığı ve işgücü yoğun ekonominin olduğu bir ortamda, devlet, kendi halkının Suriye’deki iç çatışma öncesinde taleplerini karşılayabilecek durumda değildi.  Lübnan’da bu açık, teknik kapasite noksanlığına ve işlevsiz bir siyasi sisteme yol açarken, mezhepsel bir tıkanıklık yaşanıyor ve hükümet felce uğruyor. İlave 1,5 milyon kişinin gelişi ise, işgücü piyasasındaki açıkları kapamaya yardım etmek yerine işgücü piyasası üzerinde baskı doğuruyor.

 

Lübnan’a yaptığı son ziyaret sırasında, IMF, ülkedeki ekonomik koşulların zorlayıcı olmaya devam ettiğini söyledi ve bölgesel taşma etkilerinin yakı dönemde devam edeceğini vurguladı (17). 2017 yılı Ekim ayında Lübnan on yıllık ilk devlet bütçesini kabul etti. Bu, kamu maliyesi krizini çözme doğrultusunda kritik bir adım idi. Bununla birlikte, kamu borcundaki artışı durdurmak üzere gerekli büyük yapısal reformların gerçekleştirilmesi, mevcut ortamda zor olacaktır.

 

Öte yandan, Lübnan’ın tarihinden dolayı, yerel halkın ilk başlarda ülkelerine sığınan Suriyelilere yönelik gösterdiği sempatiye rağmen, yerel halk ile mülteciler arasındaki gerilim ciddi boyutlara ulaşmış durumda. On yıllardır Lübnan yüz binlerce Filistinli mülteciye ev sahipliği yaptı. Bu mülteciler bazen ağır silahlarla donatılmıştı ve bir iç savaşın patlak vermesine yardımcı oldular. Bu tarih hiç kuşku yok ki entegrasyonu köstekliyor. Suriye’nin Lübnan’ı yaklaşık otuz sene işgal etmesi de Suriyelilere yönelik karamsarlık dolu bir miras bıraktı ve işte bu miras da sonraki yıllarda Suriyeli mültecilerin entegrasyonunu zedeledi.

 

Mültecilerin sosyo-ekonomik statüsü de Lübnan’da önemli bir etmen oldu. Lübnan’daki Suriyeli mülteciler büyük oranda eğitimsiz. Üçte biri okuma yazma bilmiyor veya daha önce hiçbir şekilde okula gitmemişler (18). Bu mültecilerin yarıdan azı ilkokul mezunu. Bu durum da ucuz işgücü olarak onları kayıtdışı istihdama yöneltiyor; işsizliği artırıyor veya en kırılgan durumdaki Lübnanlılar arasında ücretleri düşürüyor. Mülteci nüfusunun büyük kısmı Lübnan’ın en yoksul alanlarına yerleşmiş durumdalar (Akkar, Bekaa ve Güney Lübnan) ve özellikle kırılgan durumdaki işgücü piyasalarını dolduruyorlar. Etkin bir iskan planı bu eğilimi hafifletebilir; ancak Lübnan devleti böyle bir planı kabul edemedi veya bu yönde bir istek gösteremedi.

 

Lübnan’ın kendine has siyasi durumu da hükümetin mülteci akınına yanıt verme yeteneğini etkiliyor. Lübnan’daki Şii ve Hıristiyan topluluklar, bir milyonun üstünde ve çoğu Sünnilerden oluşan Suriyeli mültecinin aralarına katılmasını “demografik bir tehdit” olarak görüyorlar. Suriye’deki çatışma sürekli olarak Lübnan topraklarına yayıldı; zaman zaman Lübnanlıların öldürülmesine veya yaralanmasına yol açtı ve bu durum Suriyeli mültecilere yönelik öfkeyi derinleştireceğe benziyor. Lübnan’ın güvenlik güçleri, tutuklulara –belki de özellikle de mültecilere- yönelik hak ihlalleriyle biliniyor. Bu sosyal bölünmelerden ve mültecilere yönelik halkın öfkesinden nemalanan bazı politikacılar mültecilerin varlığını, dikkatleri kendi zayıf performanslarından başka yöne çevirmek için kullandılar.

 

Spesifik koşulları bağlamında Lübnan, bu denli geniş bir mülteci nüfusunu içine alıp entegre etmek konusunda pek uygun durumda değil. Bununla birlikte, siyasi, ekonomik ve sosyal bir çöküşün önüne geçti. Suriyeliler ciddi bir güvenlik tehdidi doğurdular ve zorluğun ölçeğine bakıldığında iç ayaklanma ve siyasi olmayan şiddet sınırlı düzeyde kaldı. Suriyeli mülteciler, farklı bir bağlamda olsalar, artan tüketim ve sermaye akışları yoluyla ekonomiye net faydalar sağlayabilirlerdi. Bununla birlikte, Lübnan’ın böylesi bir potansiyeli içermesini önleyen birçok yapısal, siyasi, ekonomik, kurumsal ve idari zayıflığı bulunmaktadır ve çok sayıda mültecinin bulunması, zayıf kurumlar üzerinde çok yoğun bir baskı doğurmaktadır.

 

 

TUNUS

 

Genel Bakış

 

Tunus’taki sığınmacıların toplam sayısının belirlenmesi zor; keza çok az kişi kendisini mülteci olarak kaydetmiş durumda. Tunus Ticaret Bakanlığı sayının 1 milyon olduğunu ileri sürse de, başka tahminler 0,5 milyon ila 1,8 milyon arasında (19). Libyalılar, en büyük oranı oluşturuyor ve çoğu, başkent Tunus gibi kentsel merkezlere doğru kayıyor. Muhtaç durumdaki sığınmacılar ise genellikle güneyde Ras Jedir’e ve Gabes’e gidiyorlar.

 

Libyalı mültecilerin ilk dalgası, 2011 yılı ilkbaharında Libya’da bir mücadele patlak verdiğinde geldiler. Tunuslular, ilk gelen sığınmacı grubu memnuniyetle karşıladılar; çünkü ev sahibi ülkede rahat bir şekilde yaşama araçlarına sahip olan orta ve ortanın üstü gelir düzeyine sahip ailelerden oluşmaktalardı ekseriyetle. Apartman daireleri kiraladılar, otellerde oda tuttular ve restoranlarda yemek yediler, dolayısıyla Tunus’taki misafir ağırlama sektörünü güçlendirdiler. Ancak 2014 yılından sonraki ikinci mülteci dalgası ile birlikte daha düşük düzeyde bir Libyalı sosyo-ekonomik sınıf gelmeye başladı ve bu durum ev sahibi ülke için çok daha fazla zorluk yarattı.

 

Sığınmacılara Tunus’ta nasıl muamele edilmesi gerektiğini tanımlayan yasal bir yapı yok. 2011 yılından önce, her yıl sadece az sayıda sığınmacı Tunus’a girerdi; bazı raporlara göre bu sayı yılda 100 gibi düşük bir rakamdı. Dolayısıyla, ülke hiçbir zaman çok yüksek oranda göçmenle başa çıkacak yasa ve prosedürler geliştirmedi. Tunus’un yabancı uyruklulara dair mevcut yasası 1968 yılına dayanıyor. Ülke, 2004 yılında Tunus’taki düzensiz göçe karşı yaptırımlarını sıkılaştıran reformlar gerçekleştirdi. Bununla birlikte, her ne kadar Tunus 1951 yılında kabul edilen ve ev sahibi ülkede mültecileri ve haklarını tanımlayan Mülteci Sözleşmesi’ne ve bu sözleşmeyi değiştiren 1967 yılındaki Protokol’e taraf olsa da, Tunus’a gelen ancak mülteci statüsü henüz belirlenmemiş olan kişileri korumak üzere yasal bir yapıya sahip değil (20). Örneğin, mülteci olarak sınıflandırılmadan önce bir göçmenin Tunus İçişleri Bakanlığı üzerinden standart bir ikamet sürecinden geçmesi gerekiyor.

 

Eğer göçmenler (sığınmacılar veya diğerleri) Tunus’a yasadışı yollardan girerken veya buradan yasadışı yollarla ayrılırken yakalanırlarsa, otomatik olarak tutuklanırlar ve genellikle tutukluluk süreleri 15 gündür. Ancak bu süre bir aya kadar uzayabilir. Serbest bırakıldıklarında bunu teyit eden belgeler alırlar ve Medenine’deki Tunus Kızıl Haçı’na gönderilirler. Eğer Tunus Kızıl Haçı bu kişilerin anavatanlarında zulme uğrama riskiyle karşı karşıya olmadıklarına karar verirse, derhal sınırdışı edilebilirler. Örneğin ülkeleri Tunus Kızıl Haçı tarafından istikrarlı addedilen Senegalliler ve Mısırlılar derhal geri gönderilmektedir. Tunus Kızıl Haçı’nın “istikrarsız” gördüğü ülkelerden gelen göçmenlerin ise, eğer arzu ederlerse, Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komiserliği’ne (UNHCR) başvurma hakları bulunmaktadır. Ancak Suriyelilerin Tunus’taki Mülteci Statüsü Belirleme sürecinden geçmelerine gerek yoktur; keza kendilerine otomatik olarak mülteci statüsü verilmektedir. (21)

 

Mülteciler ve sığınmacılara ikametgah izni verilmemektedir. UNHCR’ın mülteci olarak belirlediği kişilere bir kimlik kartı verilir ve bu kimlik kartı sayesinde bazı temel yasal korumalara sahip olurlar. UNHCR verilerine göre; 2016 yılı sonu itibariyle Tunus’ta 685 kayıtlı mülteci yer almaktaydı. (22). Sayı 2014 yılında 1135’e fırladı; ancak UNHCR’ın sayıyı kontrol altında tutabildiği oranda kişi sığınmacı statüsüne başvurmaktadır. UNHCR, her sene birkaç yüz başvuruyu işleme almaktadır. Bununla birlikte, az sayıda sığınmacı, UNHCR’a kayıt olabilmekte veya bunu istemektedir; zira Tunus’u genellikle bir transit ülke olarak görmektedir. 1973 yılında Tunus ile Libya arasındaki bir sözleşmeye göre, Libyalıların ülkede kaldıkları ilk üç ay için Tunus’a girerken bir vizeye veya diğer resmi bir statüye ihtiyaçları yoktur. Gerekli belgeleri almak üzere başvurmaları ve eğer çalışmak istiyorlarsa çalışma izni için başvurularını yapmaları gerekmektedir.

 

Bununla birlikte, Tunus’taki sığınmacıların belgelendirilmesi de eksiktir. İkametgah izinleri olmaksızın sığınmacıların çalışma izni almaları zordur. Bu da, resmi istihdam sektörlerine mültecilerin ve sığınmacıların katılımını kısıtlamaktadır. İşsizlik oranının yaklaşık yüzde 15 olduğu Tunus’ta, sığınmacılar işgücü piyasası üzerinde ilave bir baskı doğurmaktadır. Birçok mülteci, Tunus’ta zaten geniş olan (yaklaşık GYSİH’nın yüzde 30’u kadar) kayıtdışı ekonomide çalışmaktadır (23). Tunuslular, işsizliği ülkelerinin en büyük ekonomik sorunu olarak görmektedir (24). Libyalı mültecilerin etkisi haricinde, Tunus’ta yapısal ekonomik reformları gerçekleştirmek konusunda devrim-sonrası hükümetlerin gecikmesi, güvenlik tehditlerinden dolayı turizmdeki düşüşle birleştiğinde, Tunus ekonomisini ciddi şekilde zayıflatmıştır.

 

Etki

 

Mültecilerin Tunus’taki etkisi karma bir etkidir. 2015 yılında yayımlanan bir makaleye göre, Libyalı mülteciler Tunus ekonomisine yılda 2 milyar Tunus dinarı kadar (yaklaşık 800 milyon dolar) katkı sağlamaktadır (25). Bir başka makaleye göre ise, Libyalı mülteciler Tunus ekonomisine bir milyar Euro enjekte etmişlerdir (26). Bununla birlikte, bu durum, mülteci krizi ve Libya savaşının daha geniş bağlamıyla ilintili diğer maliyetlerle dengelenmelidir. Libya’daki 2011 devriminden ve sonrasında yaşanan savaştan önce, yaklaşık yüz bin Tunuslu göçmen Libya’da yaşamış, her yıl Tunus’taki yakınlarına 276 milyon dolarlık döviz göndermiştir (Tunus’un GSYİH’sının yüzde 0,6’sı) (27). Tunus da Libya ile ticaretinin bir kısmını yitirdi. 2010 yılında Tunus-Libya ilişkileri tarihinin en iyi noktasındaydı ve Tunus’un Libya’ya ihracatının 730 milyon doların biraz üzerinde olduğu tahmin ediliyordu. (28) 2015 yılında bu ihracat neredeyse 200 milyon dolar kadar düşerek 540 milyon dolara geriledi ve bu fark bir türlü giderilemedi.

 

Özel eğitim ve özel klinikler, Tunus’ta Libyalı mültecilerin varlığından fayda sağlayan birincil piyasalardan ikisidir. Tunus hükümeti, devlet okullarını sığınmacılara (Libyalılar veya diğerleri) açmamış; zengin Libyalıları çocuklarını özel okullara göndermek zorunda bırakmıştı (29). Buna ek olarak, özel kliniklerin gelirleri de, Libya’da uygun tedavi imkanı bulamayan birçok yaralı ve hasta sayesinde ciddi anlamda artmıştır. Tunus’un doğu kıyısında bir kent olan Sfax, tedavi almak isteyen Libyalılar arasında meşhur oldu (30). Tunuslu otel ve restoranlar ile perakendeciler de Libyalı mültecilerin gelişinden ciddi anlamda fayda sağladılar.

 

Tunus ekonomisi açısından daha nesnel ve ölçülebilir pozitif etkilerin haricinde, toplum ve kurumlar üzerinde de bazı pozitif etkiler söz konusu oldu. örneğin, mevcut veya yeni işletmelerde artan yatırım ihtiyacı –ki Libyalı mülteciler buna katkı sağlayabilir- Tunus’ta yasama organını yabancı yatırımlar üzerinde dayattığı birçok engel ve bürokrasisini kapsamlı bir şekilde gözden geçirmeye başlamak zorunda bıraktı. Aynı zamanda iddia edilene göre Tunus hükümeti sığınmacıları korumak üzere bir yasal çerçeve oluşturmayı tasarlıyor; keza ülkenin şu anda böyle bir şeye ihtiyacı var. Tunus devriminin 2011 yılı Ocak ayında sonlanmasının ardından hükümet yeni bir sığınmacı yasası geliştirmek üzere bir parlamenter komisyon kurdu. 2015 yılında Al Monitor’un aktardığına göre, yasa tamamlanmak üzere olup 2016 yılında hazır olacağı tahmin ediliyor (31). Bununla birlikte, 2015 yılında, yasa üzerinde çalışan komisyonun üyelerinden Amor Boubakri, dış baskı olmaksızın bu yasanın sonuçlandırılması için üç ila beş yıl daha zaman gerekeceğini söyledi. Dolayısıyla, hükümetin bu yasanın geçmesini öncelikleri arasına alması için dış baskı ve teknik kaynaklara ihtiyaç var. UNHCR’ın belirtilen önceliklerinden biri, Tunus’a ulusal bir sığınma sistemi geliştirmede yardımcı olmaktır. Dolayısıyla, desteği, bu sürecin hızlandırılması açısından kritik öneme sahiptir. (32)

 

Öte yandan, Tunus ekonomisi içinde sığınmacılar Tunus’un toplam nüfusunun yüzde 5 ila 18’i kadarını oluşturmakta; kaynaklar üzerinde bir baskı doğurmaktadır. Örneğin Tunuslular, artan kira maliyetlerinden şikayetçidir. Ayrıca sığınmacıların, özellikle de mültecilerin, Tunus hükümetinin sübvansiyon verdiği gıda, petrol gibi malları satın almaları da bir şikayet konusudur (33). Öte yandan, Tunuslular üzerindeki baskıyı hafifletmeye dönük bazı tedbirlere rağmen –bunlar arasında sosyal korumadaki artışlar ve KOBİ’lere ilave kaynak sağlanması da var- düşük büyüme ve yüksek istihdam oranları Tunusluları etkilemeye devam ediyor.

 

Edinilen Dersler

 

Birçok değişken Tunus’un mülteci akınına tepki verme yeteneğini şekillendirmektedir. Bu değişkenler arasında; ev sahibi ülkedeki ekonomik koşullar ve ilgili zorluklar ile Tunus’a gelen mültecilerin sosyo-ekonomik statüsü de bulunmaktadır. Sofistike bir entegrasyon programının uygulanması, mültecilerin Tunus’taki geçiş süreçlerine yardımcı olacak ve onlara yasal bir statü, eğitim ve mesleki hazırlık programları –Arapça bilmeyenler için dil kursları da dahil- kazandıracak bir yasal çerçeve ve iş arayan yüz binlerce yeni kişiyi içine alabilecek bir işgücü piyasası gerektirmektedir. Bununla birlikte, Tunus’un mültecileri entegre edecek bir yasal çerçevesi bulunmamaktadır. Mülteci çocuklar devlet okullarına gidememekte; yetişkinler için çok az sayıda mesleki eğitim programları bulunmaktadır. Tunus’taki işgücü piyasası, mültecileri içine alacak bir teçhizata sahip değildir. Tunus’ta işsizlik oranı yüzde 19 olup, diğer bir yüzde 25’lik kesim işsizdir ancak iş aramamaktadır. Sadece yüzde 28’lik bir kesim, tam zamanlı olarak çalışmaktadır.

 

Tunus’a gelen mültecilerin sosyo-ekonomik statüsü de önemlidir. Birçoğu Tunus’u Avrupa’ya gidiş yolculuklarında bir transit ülke olarak görmektedir. Dolayısıyla Tunus, ülkede uzun süreliğine kalmakla ilgilenmeyen sığınmacıları entegre etmeye çalışırken zahmetli bir mücadele içerisindedir. Dahası, Libyalı mültecilerden oluşan ilk grup daha zenginken, sonraki dalgalar o kadar zengin kesimlerden olmadı. Daha az zengin kesimlerin çoğunun da, müreffeh kesimin elindeki entegrasyon seçeneklerinden mahrum oldukları görüldü. Bu kişilerin ayrıca Tunus’taki işletmelere yatırım yapacak, gayrimenkul alacak paraları ve düzenli bir iş bulmak için gereken vasıfları yoktu.

 

MISIR

 

Genel Bakış

 

Mısır uzun süre mülteciler için öncelikli bir destinasyon oldu; Suriye, Sudan, Libya, Etiyopya, Somali, Eritre, Filistin ve Irak’tan gelenlere ev sahipliği yaptı. Mısır hükümeti, ülkede beş ila altı miyon arasında “mülteci ve göçmen” olduğunu tahmin ediyor (34). Ancak bu rakamın net olarak belirlenmesi birkaç sebepten dolayı neredeyse imkansız: Mısır’da mülteci kampı yok. Tüm mülteciler de bu şekilde kayıt olmuyorlar. Mısır hükümetinin göçmenler ile mülteciler arasında nasıl ayrım yaptığı konusu ise belirsiz. Göçmen nüfusun büyük kısmı Sudanlı: Mısır, üç ila beş milyon arasında Sudanlıya ev sahipliği yapıyor. Bunların çoğu, burada yıllardır yaşıyor ve 1976 yılında kabul edile Wadi El Nil Antlaşması ve diğer yasal uygulamalar temelinde özel bir yasal statüden faydalanıyor (35). Mısır’daki tüm sığınmacılar yasal olarak kamusal eğitim, sağlık hizmetleri, sübvansiyonlu ulaştırma ve enerji ve gıda hizmetlerinden yararlanma hakkına sahipken – tıpkı Mısır vatandaşları gibi- ortak bir tarihsel miras, Sudanlıların özel bir statü almasını sağlamıştır. Bu statü, mülkiyet sahipliği ve istihdamı içermektedir (36). Bu düzenleme, 1995 yılında eski Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’e yönelik cinayet girişimiyle birlikte son buldu. Keza bu girişimde Sudan hükümetinin dahli veya işbirliği olduğundan şüphelenildi.

 

Suriyeli mültecilerin bu son dalgası, Mısır’ın birçok ciddi makro-ekonomik zorlukla karşılaştığı bir dönemde yaşandı. Zorluklar arasında, özellikle gençler arasında yüksek seyreden işsizlik ve yüksek enflasyon oranları da yer almaktaydı. 2016 yılında pound’un devalüasyonu, gerekli görülen parasal ve mali reforma doğru pozitif bir adım idi. Ancak dolar kıtlığı, kısa vadede birçok işletmeyi etkiliyor. Benzer şekilde, enerji ve kamu hizmetindeki son dönem kesintiler ve mali reformlar, ulaştırma maliyetlerinde sert artışlara yol açtı ve kısa vadede vatandaşları etkilemeye devam edecek. Döviz kuru oranı bir şekilde istikrara ulaşmış görünürken, IMF’den alınan destek paketinin parçası olarak yapısal reformlara dair devam eden ilerleme, kolay olmayacak. Büyüme oranının 2018 yılında yüzde 5’in altında kalması bekleniyor. Bu, 2011 yılından beri ciddi bir artış olsa da, Mısır’ın ihtiyaçlarını karşılamak konusunda halen yetersiz kalıyor.

 

Suriyeli mülteciler konusunda ise, sayılarının fazla olması, bir ev sahibi ülkede aniden yaşanan bir mülteci akınının etkisine ve bu etkinin Mısır’ın yararına veya zararına nasıl şekillendirilebileceğine dair bir fikir sahibi olmamızı sağlayan bir dizi özel koşula yol açtı. 30 Eylül 2017 tarihi itibariyle Suriye Bölgesel Mülteciler Yanıtı (Syria Regional Refugees Response), 124.534 Suriyeliyi kaydetti. Bunlar, 41.618 hane anlamına geliyordu (37). Mısır hükümeti ise, sayılarının 300.000 ila 500.000 arasında olduğunu tahmin ediyor. Tüm sığınmacıların hükümet nezdinde kayıt yaptırmamasından dolayı bu rakamlar konusunda net olmak imkansız. UNDP’ye, Uluslararası İşçi Örgütü ve Dünya Gıda Programı’na göre, her ne kadar medyada zaman zaman bir “güvenlik riski” olarak sunulsalar da, genel anlamda Mısırlılar Suriyeli mültecileri memnuniyetle karşıladılar. (38)

 

Mısır, Suriye krizinin patlak vermesinin ardından mültecilere yardımcı olmak üzere birçok önemli adım attı. 2012 yılı Eylül ayındaki bir cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile tüm Suriyeli mülteci çocuklara devlet okullarında eğitime erişim hakkı tanınırken, aynı zamanda Suriyeli mültecilerin Mısırlılarla eşit ücrette sağlık hizmetlerine eşit erişim hakkı kazanmaları sağlandı (39). Bununla birlikte, Mısırlı kurumlar, Suriyeli mültecilere bu geniş çaplı desteği vermek konusunda daha fazla destek talep ediyorlar.

 

Dolayısıyla, Mısır Dışişleri Bakanlığı, Birleşmiş Milletler 3RP Bölgesel Mülteci ve Dayanıklılık Planı 2017-2018 ve onun dört ortağı ile (Birleşmiş Milletler Ülke Ekibi, Kurumlar-arası Çalışma Grubu, Sektörler-arası Çalışma Grubu ve Sektörel Çalışma Grubu) ortaklık kurdu (40). Bununla birlikte, sadece eğitim ve sağlık sektörlerinde, 3RP’nin Mısır hükümetine yönelik maliyet tahminleri, 2017 ve 2018 yılları için sırasıyla 116 milyon dolar ve 121 milyon dolardır. Eğitim sektöründe geriye kalan zorluklar arasında; aşırı kalabalık sınıflar ve kaynak noksanlığı vardır. 2015 yılında yapılan bir ankete göre, Suriyeli mülteci çocukların yüzde 12 ila 14 kadarı okula gitmiyor veya genel yoksulluk, çocuk işçiliği ve devlet okullarındaki aşırı kalabalık sınıflardan dolayı haftada en fazla üç kez okula gidiyorlardı. (41)

 

Bu sorunu çözmek amacıyla Suriyeliler topluluk eğitim merkezleri kurdular. Burada yedi bin mülteci çocuk eğitim gördü. Bu merkezler, yüzlerce mülteci öğretmen çalıştırdı. Hükümet aynı zamanda Suriyelilere yönelik birçok istisna getirdi. Bunlar arasında doktorlar gibi meslek grupları için ilave bir belge veya asgari bir yeni belgelendirme gerektirmeksizin kendi alanlarında çalışma olanağı tanındı. Toplamda Mısır okullarında iki binin üzerinde Suriyeli öğretmen bulunuyor. Buna ek olarak Suriyeli doktorlara ve hemşirelere de, akreditasyon kurallarına dair istisnalar tanınmış ve Suriyeliler tedavi etmeleri olanağı verilmiştir.

 

Etkisi

 

Öte yandan Suriyeliler, ekonomisi üzerinden Mısır toplumuna karışmak üzere girişimlerde bulundular. Mısır Genel Yatırım Mercii verilerine göre, 2011-2016 yılları arasında Suriyeliler Mısır ekonomisine yaklaşık 792 milyon dolar katkı sağladı (42). Bu sayının gerçek rakamı yeterince yansıtmaması mümkündür; keza sadece Suriyelilere ait olan veya onların ortak olduğu işletmeleri saymaktadır; Mısırca başlıklarla kaydolanları değil. Keza birçok mülteci Mısır’ın geniş kayıtdışı ekonomisinde, hazır giyim, gıda, el sanatları ve endüstriyel sektörlerde iş buldular (43). Mısır Uluslararası Yatırım Derneği ise 2015 yılında Mısır’a 2011 yılından beri gelen yaklaşık 15.000 Suriyeli işletme sahibi olduğunu ve 500 milyon dolarlık yatırım sağladıklarını açıklamıştır. Bu rakam, savaştan önce Suriye’de ortaya çıkan işletmelerin neredeyse yüzde 30’unu oluşturmaktadır. Buna ek olarak, Suriyelilerin Mısır borsası üzerinden dolaylı bir yatırımı, 2011 yılından sonra sıçradı; 2011-2012 yılları arasında neredeyse üç katına çıktı ve ardından neredeyse ikiye katlanarak 2014 yılında 57,6 milyon dolara yükseldi (44). Suriyeliler, istihdamı güçlendirebilirler; keza emek yoğun küçük ve orta ölçekli işletmeler açma eğilimindeler ve Mısır çalışma yasası herhangi bir işletmenin çalışanlarının yüzde 90’ının Mısırlı olmasını talep ediyor. (45)

 

Suriyeli mültecilerin ekonomiye ciddi katkıları; bir ev sahibi ülkenin mültecileri başarılı şekilde entegre edip içermesi içi en iyi ve en etkin yollardan birinin, ekonomiye mümkün olduğunca sorunsuz ir şekilde katılımlarının sağlanması olduğunu gösteriyor. Bununla birlikte, bazı kesimlerin ekonomik başarısına karşın, Suriyeli sığınmacıların yüzde 88’i, “kırılgan” durumda kabul edilmeyi sürdürüyor.

 

Edinilen Dersler

 

Suriyelilerin Mısır ekonomisine yaptığı başarılı katkılar bir dizi etmene bağlıdır. Başlıca etmenler arasında; Suriyelilere yönelik gösterilen genel iyi niyet, Mısır’ı geniş bir tüketici piyasasına sahip olması ve belki de en önemlisi mevcut bir iş ağının –Suriye İş Derneği- bulunması yer almaktadır.

 

Suriyelilerin entegre olma ve ekonomiye katkı sağlama yeteneklerini belirleyen en önemli etmen; yasal çerçeve gibi görünmektedir. İş açmaya çalışanlar açısından, Mısır hükümetinin tüm yardım çabalarına karşın bazı engeller vardır. Mısır’ın özel sektörü, yabancıların kolaylıkla işin içinden çıkamayacağı kadar uzun ve labirenti andıran bir kayıt süreci söz konusudur. Dünya Bankası, Mısır’daki bürokrasinin potansiyel büyümeyi sekteye uğratabileceğini vurgulamıştı (46). Bununla birlikte, hükümet, Mısır’ı işletme açma kolaylığı konusunda küresel ülkeler sıralamasında daha güçlü bir konum kazandırmak üzere uyumlu çabalar içerisindedir. (47) Mısır da girişimciler ile hükümet kurumları arasındaki etkileşimleri kolaylaştırıp uyumlaştırmak üzere işletme kayıt sistemi için bir birim kurmuştur. Böylelikle, Mısır’daki girişimcilerin birlikte çalışması gereken bir dizi düzenleyici kurumu azaltmak suretiyle süreç kolaylaştırılmıştı. Bir ila dört arasında çalışanı olan küçük işletmeler, Mısır’ın özel sektöründe istihdamın yaklaşık yüzde 60’ına karşılık gelirken Suriyeli girişimciler, sektöre yeni teknik uzmanlık ve yetenekler getiriyorlar beraberlerinde (48). Suriyeli İş Adamları Grubu-Mısır’a göre, Suriyeli yatırımcılar, teknik vasıflara odaklanan küçük ve orta ölçekli işletmeler açmak suretiyle ekonomiye katkı sağlıyorlar. (49)

 

Öte yandan, Suriyeli girişimcilerin bu reformlardan faydalanmaları belli bir zaman alabilir. Kimileri,  başkalarını çalıştırmayı, çalışmak için seyahati, Mısırlı çalıştırma kotasını doldurmayı veya finansman ya da krediye erişimi zor bulabilir. İstihdamın totem direğinden aşağı inildiğinde ise, Mısır’ın devasa kayıtdışı sektöründe çalışmak çok daha fazla zorluğa sebep olabilir. Özel sektörde işletme sayısının artmasını teşvik etmeye dönük reformlara rağmen, istihdamın süregiden yüksek oranları, hem Mısırlıları hem de sığınmacıları kayıtdışı ekonomiye itmeye devam edecek. Buna ek olarak, her ne kadar UNDP raporu için mülakat yapılan Suriyeli mültecilerin büyük kısmının makul çalışma saatler ve ücretleri olsa da, bu durumdan avantaj sağlandığına dair haberler de mevcuttur. (50)

 

2013 yılından beri Suriyelilerin hem çalışma izni hem de ikametgah sahibi olmaları talep edildi. Çalışma izinleri, ikamet izni olup da Birleşmiş Milletler tarafından mülteci olarak sınıflandırılmamış kesimlere çıkarılıyor. İkamet izinlerini elde emek zor olabilirken, bunlar altı ayda bir yenilenmek zorunda. Onları alma sürecindeki zorlukları bir yana bırakırsak, altı aylık dönem, bir çalışanın güvenliğine katkı sağlamaz. İkamet izinlerinin geçerlilik sürecinin uzatılması, Suriyelilere gündelik hayatlarında ve istihdamda güvenlik sağlamanın basit bir yoludur.

 

Sözü edilmesi gereken bir diğer mesele ise; Suriyelilerin piyasaya uyum sağlamasına yardımcı olan mesleki eğitimin etkinliğidir. Bu alanda elde edilecek başarı “karma” bir başarı olacaktır; keza mevcut kurumlara entegre değildir ve ihtiyaç-temelinde ilerlememektedir.

 

ALMANYA

 

Genel bakış

 

Son iki yıldır yaklaşık 1,5 milyon mülteci ve sığınmacı, Orta Doğu, Balkanlar ve Orta Asya’daki mevcut ve eli kulağında çatışma bölgelerinden kaçarak Almanya’ya geldiler. Almanya, bu raporun dört vaka araştırmasının dışında bir örnek. Alman Şansölye Angela Merkel, üzerindeki tüm siyasi baskılara ve Macaristan gibi bu göçmenleri geri göndermesi yönündeki taleplere rağmen 2015 yılı yaz döneminde mülteci ve sığınmacıları kabul etme kararı aldı. Almanya’nın kararı, bir yıl önce sığınmacıların çok fazla miktarda gelmesinden ve bu doğrultuda ilgili mevzuatın güncellenmesi gereği ortaya çıktıktan sonra alındı. (51)

 

Almanya, sığınmacıları entegre etme doğrultusundaki çabalarını revizyondan geçirdi. Alman hükümeti, 2015 yılında artan sayıda mülteci ve sığınmacıyı dikkate alarak sığınmacı sürecine dair yasalarını değiştirdi (52). Bu vaka incelemesi, Almanya’nın mültecileri entegre etme çabalarını, göçün ekonomi üzerinde doğurabileceği pozitif etkiyi ve Almanya’nın ekonomiye mültecileri entegre etmede ve yasalarını uygulamada karşılaştığı kilit zorlukları ele alıyor. Göçü Alman iç siyaseti üzerindeki etkisi, bu araştırmanın kapsamı dışındayken, göç ve mülteci politikasının göze çarpan bir siyasi mesele haline geldiğini ve Almanya için Alternatif gibi aşırı sağ bir partinin yükselişine katkı sağladığını unutmamak gerekiyor. Aynı şekilde, 2017 yılında Almanların yaklaşık yüzde 37’s, ülkelerinin göçmen akınlarının sebep olduğu zorlukların üstesinden gelebileceğine inandığı ortaya çıktı. Bu, kuşkucu olanların çoğunlukta olduğu 2015 yılına göre bir geriye dönüş anlamına geliyor (53)

 

Etki

 

Almanya’ya giden göçmen sayısındaki çarpıcı artış, ülkenin mültecileri entegre etme kapasitesini zorluyor. Alman ekonomisi, ekonomiye yeni insanları entegre etmek konusunda oldukça yetenekli; ancak ülke sadece 2015 yılında sığınmacı kabul etmeye yönelik prosedürleri geliştirmeye başladı ve bu süreç halen gelişme aşamasında. 2015 yılında Almanya göçmenlere GSYİH’sının yüzde 0,5’ini, yani 16 milyar Euro harcadı (54). Alman hükümeti, 2016 yılında önümüzdeki beş yıl içerisinde mültecileri desteklemek üzere 93,6 milyar Euro harcamayı hedeflediğini açıklamıştı (55). O sene Berlin göçmenlere destek olmaya ve zorunlu göç ve yer değiştirmeyle mücadele etmeye dönük tedbirlere 20,3 milyar Euro harcadı. (56)

 

Almanların göç yasası, üç temel dayanağa sahip: uluslararası hukuk, Avrupa Birliği hukuku ve Alman anayasal ve yazılı hukuk (57). Federal hükümet, mevzuatı geçirmekten sorumlu olup, federal eyaletler uygulama konusunda yetkili. Aynı zamanda federal hukukun kapsamına girmeyen konularda fderal eyaletler mevzuat çıkarıyorlar. Alman belediyelerinin de bir uygulama rolü var ve birçok durumda OECD’ye göre bu belediyelere önemli bir hareket alanı bırakılıyor (58). Federal Göç ve Mülteci Ofisi, sığınma sürecini izliyor ve dil ve entegrasyon derslerini tasarlayıp yönetiyor. Bir sığınmacı kayıt altına alındığında, bu kişi üç kategoriden birine yerleştirilebilir:

 

  • Anayasal sığınmacı (devlet aktörleri tarafından siyasi gerekçelerle zulme uğrayan kişilerle sınırlı);
  • Mülteci statüsü (1951 Mülteci Konvansiyonu ve Vasıflar Yönergesi’ne göre);
  • Diğer koruma biçimleri (sınır dışı etmenin önlenmesi şeklinde adlandırılıyor) (59)

 

Sığınma süreci boyunca göçmenler, altı aya kadar uzayan bir süre zarfında hükümetin işlettiği merkezlerde yaşıyorlar ve bu süre boyunca başvuruları gözden geçiriliyor. Alman hükümeti bu kişilere beş yüz saatlik dil eğitimi ve yüz saatlik vatandaşlık eğitimi veriyor. Ardından başvuru sahipleri toplu halde yaşanılan bir konuta taşınıyor; bir apartman dairesi bulmaları için destek alıyorlar veya kendi başlarına ev bulmaları isteniyor. Sığınmacı statüsü verilen veya bu statüyü talep edenler ve mülteci statüsü alanlar, Almanya’da çalışabilirler (60). Federal İstihdam Ajansı’na, sığınmacılara ve mültecilere iş bulmada ve onları işgücü piyasasına entegre etmede yardımcı olma görevi verilmiştir (61). 2017 yılı Şubat ayı itibariyle 455.000 sığınmacı ve mülteci, federal otoriteler tarafından kayıt altına alınmış durumda. Bu da, Almanya’da tüm kayıtlı iş arayanların yüzde 9’una karşılık geliyor (62). Bununla birlikte, OECD’ye göre, “bu 455.000 kişi arasında büyük çoğunluğu halen entegrasyonla alakalı tedbirlere katılıyorlar. Dolayısıyla sadece 177.000’i, yani toplam iş arayan işsiz kesimin yüzde 6,4’ü, işsiz ve çalışmak için uygun olarak kaydediliyor.” (63)

 

Alman işgücü piyasası, mültecileri ve sığınmacıları kabul etmek konusunda oldukça elverişli. Ülkede düşük bir işsizlik oranı söz konusu –işsizlik oranı, Eylül 2017’de yüzde 5,5 gibi rekor bir düzeye geriledi. Ekonominin geneli de, işgücüne dahil olan genç göçmenlerden faydalanabilir durumda (64). 2015 yılında Ekonomi Bakanı Sigmar Gabriel, mültecilere yönelik hükümet harcamalarının artmasının Almanya ekonomisi açısından bir teşvik paketi gibi işleyebileceğini söyledi. Bu, Alman ekonomistler arasında da yaygın kabul gören bir hissiyat (65). Bu, hükümetin mültecilere yaptığı harcamadan ayrı bir şey olup, özel sektör açısından da bir avantaj doğuruyor. 2017 yılında, sadece yeni yerleşimlere 800 milyon Euro harcandı. Bu para, bir devletin başka koşullar altında alamayacağı bir nakit paradır.

 

Uzun vadede, ülkenin yaşlanan nüfusu ışığında mülteci akını, büyümede orta vade için öngörülen azalma eğilimini önlemede yardımcı olabilir. IMF, Almanya’yı, mültecileri mevcut işgücü piyasasına entegre etmeye dönük politikalar benimsemesi konusunda zorladı ve bu tür reformların “sadece orta vadede öngörülen büyümede düşüşü önlemekle kalmayıp aynı zamanda kısa vadede özel tüketim ve yatırımı da teşvik edeceğini” vurguladı. 2016 yılında Alman ekonomisi, beş yılın en hızlı ivmesiyle büyüdü. Bunda kısmen, haneiçi ve devlet harcamalarında mülteci akınının ardından yaşanan artışlar etkili oldu.

 

Bununla birlikte, Almanya’nın önünde bir dizi zorluk var. Financial Times’ın yaptığı bir analize göre, Almanya’da kişi başına en yüksek mülteci sayısını barındıran bölgelerin yüzde 10’u, ülke ortalamasına kıyasla daha fazla işsizlik ve daha az iş olanağına sahip. (68). Sığınmacıların dağılımı, “yerleşim olanaklarının mevcudiyeti, devletin nüfus oranı ve vergi gelirleri ile mültecilerin geldikleri ülkeyi” temel alıyor (69). Bunun sonucunda birçok kişi, yüksek işsizliğin olduğu alanlara orantısız şekilde yerleşmiş durumda ve bu da fırsatları sınırlandırıyor. (70) Dahası, bazı Almanlar, Suriyeli mültecilerin aldıkları konut yardımları gibi destekler karşısında öfkeli olduklarını ifade ediyorlar. (71)

 

Genel anlamda, Almanya’da iş arayan kişilerin nitelikleri, düşük vasıflı istihdama uygun. 2017 yılında Almanya’daki İşgücü Piyasası ve Mesleki Araştırma Enstitüsü, Almanya’daki sığınmacıların yaklaşık yüzde 50’sinin ülkeye gelişlerinin ilk beş yılında istihdam edilecekleri öngörüsünde bulundu. 2016 yılının ilk yarısında, Almanya’ya 2015 yılında gelen mültecilerin yüzde 10’u, 2014 yılında gelenlerin yüzde 22’si ve 2013 yılında gelenlerin yüzde 31’i iş buldu. Ancak, bu rakamlar, ücretsiz stajları ve geçici işleri kapsıyor. Tam istihdamla ölçüldüğünde, 2015 yılında ülkeye gelen mültecilerin 2016 yılının ilk yarısında sadece yüzde 5’i, 2014 yılında yüzde 13’ü, 2013 yılında ise yüzde 21’i istihdam edildiler (72). Bu rakamlar düşük görünse de, aslında tutarlı bir yukarı yönlü eğilimi temsil ediyorlar.

 

İşverenler, temel sorunlar olarak teknik ve dil vasıflarının olmayışından söz ettiler. Bu, staj programları yoluyla istihdam etmeyi tercih eden büyük Alman şirketleriyle ilgili bir durumdur (73).  Bununla birlikte, OECD, Münih ve Yukarı Bavarya Ticaret Odası ve UNHCR’ın ortaklaşa yaptığı Alman işverenlerine yönelik bir araştırmaya göre, “katılımcıların yüzde 80’inden fazlası, bu kişilerin işlerinden büyük ölçüde veya tamamen memnunlar” (74). Bununla birlikte, bu işverenlerin yüzde 60’ından fazlası, çalışanların yeterince Almanca bilmemesinin bir sorun teşkil ettiğini söylerken, yüzde 25’i de mesleki vasıflar, yüzde 23’ü ise kalış süreleri hakkındaki belirsizlikten şikayet etmiştir (75).

 

Dil engelleri, Almanya’ya özgü değildir; ancak önemli bir zorluk oluşturmaktadır. Alman eğitim sistemi ve belgelendirme / kalifikasyon / mesleki eğitim sistemi karmaşık olup Almanların dil yeterliliğini gerektirmektedir. İleri ekonomilerde “göçmenler genellikle ekonomiye düşük düzeyli katılırlar” ve bu durum ev sahibi ülkelerde kalış sürelerinin artmasıyla birlikte iyileşir. IMF’ye göre, “göçmenler, dil yeteneklerini ve ilgili iş deneyimini bu süre zarfında artırırlar.” (76) Alman hükümeti, dil engeli meselesini azaltmak üzere adımlar attı; ancak sorunlar devam ediyor.

 

Uzun vadede Almanya, eğitimi noksan veya aktarılabilir vasıfları az olan veya hiç bulunmayan sığınmacıları ve mültecileri işgücü piyasasına dahil etmek konusunda zorluklar yaşayacak. Alman hükümetinin ayrıca kişileri Alman ekonomisinin farklı alanlarına nasıl entegre edeceğini daha iyi belirlemek üzere sığınmacı ve mültecilerin vasıf düzeyini belirlemek için ciddi bir çaba sarf etmek zorunda kalacak. Buradaki temel mesele; dil ve vatandaşlık eğitiminin ötesinde son derece düşük eğitimli mültecileri entegre etmeye yönelik bir yaklaşımın nasıl tasarlanacağı ve mültecilerin düşük vasıflı işgücü piyasasına girmelerini sağlayan temel vasıfların tam olarak nasıl hazırlanacağı konusunda kafa yürütmektir.

 

Edinilen Dersler

 

Alman hükümeti, devasa mülteci ve sığınmacı akınına uyum sağlamak ve bu kişilere hükümetin hizmetlerini ulaştırmak üzere çok büyük bir çaba sarf etti. Almanya dil eğitimi ve okul olanakları sağlarken, uzun vadeli zorluk, söz konusu politikaların etkin hale getirildiğinden ve kişilerin ekonomiye entegrasyonuna giden süreci açtığından emin olunmasıdır. Bu zamana dek Almanya krizle başa çıkmak konusunda iyi iş çıkarmıştır. Ancak, krizin acil boyutu azaldıkça, Alman hükümetinin farklı düzeylerinde ve bu sürece müdahil olan farklı ajanslar tarafından politikaların uygulanmasıyla ilgili sorunlar doğacaktır. Alman hükümeti daha şimdiden bireysel vasıf setleri ve eğitim düzeylerini belirlemede zorluklar yaşamaktadır – bunlar ise, sığınmacıların ekonomiye entegrasyonuna yardım etmenin temel bir unsurudur. Sorun, yetenekli işçilerin iş bulmalarından ve düşük vasıflı işler için uygun olmayan kişilerin çoğunluğu arasından ayrılmalarından sonra daha akut bir hal alabilir. Yetişkinlere yönelik eğitim noksanlığı bu sorunu daha da çetrefilleştirmekte; dil engellerine ek olarak potansiyel bir “vasıflar sorunu” yaratmaktadır. Alman hükümeti bu konuların farkındadır; ancak uygulanabilir politika çözümlerinin bulunması pek de kolay değildir.

 

Zorluklar ve fırsatlar iyi anlaşılmaktadır. Şu andaki sorun ise; hükümetin kişileri işgücü piyasasına dahil etmek üzere tasarlanmış politikaları uygulama çabasını sürdürüp sürdürmeyeceğidir. Berlin, öngörülebilir bir gelecekte bu meseleyle ilgilenmeye devam edecek ve mültecilerin ileri ekonomilere nasıl en iyi şekilde entegre edilebileceğine dair bir vaka örneği sunmayı sürdürecek.

 

SONUÇ

 

Bu çalışma, sığınmacı akınının ev sahibi ülke üzerindeki etkisini şekillendiren etmenlere ışık tutmaktadır. Bu etmenlerden ve ilgili zorluklardan bazılarının ele alınması, diğerlerine göre daha kolaydır; ancak bunların anlaşılması, ev sahibi ülkelerin mülteci entegrasyonuna nasıl daha iyi yaklaşacaklarını ve mültecilerin ev sahibi ülke üzerindeki etkisinin nasıl optimal düzeye çıkarılacağını belirlemeye yardımcı olacaktır. Almanya, bu raporda incelenen Orta Doğu ülkeleriyle taban tabana zıttır; keza sadece iki yıl içerisinde kapsamlı bir entegrasyon programı hazırlamak üzere ciddi adımlar atmıştır.

 

Ev sahibi ülkenin temel ekonomisi, sığınmacılar için yeterli iş fırsatları olup olmayacağına dair bir göstergedir. Dahası, ev sahibi ülkeler sığınmacıların iş olanaklarına erişimi için net bir yasal süreç talep etmektedirler.  Hem Tunus hem de Lübnan’ın böylesi bir yasal yapısı yoktur. Lübnan’ın durumunda, bu yasal yapının oluşumunu engelleyen spesifik sosyo-politik zorluklar bulunmaktadır. Öte yandan Tunus yıllardır üzerinde çalıştığı söylenmesine karşın net bir sığınmacı yasası henüz geliştirmemiştir. Mısır’ın ikametgah izni almak veya UNHCR’a kaydolmak üzere sığınmacılar için sunduğu net olanaklar vardır; ancak bürokratik süreçlerde halen bir takım engeller bulunmaktadır. Örneğin devlet okulları mültecilere açık iken ve Eğitim Bakanlığı Suriyeli öğrencileri okul sistemine entegre etmek üzere uzlaşıya dayalı bir çaba sarf ederken, Suriyeliler, Mısır vatandaşlarıyla aynı okul ücretlerini ödemekte ve bu durum mülteciler için finansal bir yük oluşturmaktadır (77). Buna ek olarak Mısır’ın büyük bir işgücü piyasası varken, işletmelerin kayıt altına alınması bürokratik bir zorluk olmayı sürdürmektedir. Almanya’nın mültecileri içerebilen güçlü bir ekonomisi olup, onları entegre etmeye dönük sofistike bir yasal yapı da geliştirmiştir.

 

Mültecilerin sosyo-ekonomik statüleri de ev sahibi ülkenin toplumuna entegre olma kolaylıklarını etkilemektedir. Orta Doğu ülkelerindeki sığınmacıların büyük bölümü, daha iyi ekonomik fırsatlara sahip ülkelere gidecek araçlara sahip olamadıklarından burada bulunmaktadır. Genel itibariyle bunun anlamı, söz konusu sığınmacıların düşük gelirli ve düşük eğitimli olmalarıdır. Dahası, Orta Doğu’daki birçok sığınmacı transit durumdadır: Ya başka ülkelere gitmektedirler, ya da ülkelerindeki çatışma sona erdiği anda anavatanlarına geri dönmeyi ummaktadırlar. Dolayısıyla, ikametgah başvurusunda bulunmayı ve yeni toplulukları içinde kendilerine bir yer bulmayı geciktirmektedirler. Almanya da bu anlamda büyük bir tezatlık içerisindedir. Dilin birçok sığınmacı için bir engel teşkil ettiğini fark eden Almanya, ülkeye gelen herkese kapsamlı bir dil eğitimi verilmesini zorunlu kılmaktadır. Sığınmacıların dilde belli bir yeteneğe erişmelerinin ardından büyük bölümü devlet tarafından fonlanan okul sistemi onlara açılmakta; mesleki vasıflar elde etme olanakları verilmektedir. Aynı zamanda sığınmacılar Almanya’yı bir transit ülke olmaktan ziyade nihai bir destinasyon olarak görmektedir. Ancak Almanya’da bile daha az eğitimli mültecilere iş bulmalarında yardım etmek, bir sorun alanı teşkil etmektedir.

 

Politika Önerileri

 

Orta Doğu ülkelerinin karşılaştıkları ve bu raporda ele alınan zorluklara rağmen, bu vaka incelemeleri, ülkelerin mültecileri daha iyi entegre etmelerine yardımcı olmak üzere finansal ve teknik yardımın farklı şekillerde uygulanabileceğini ileri sürmektedir:

 

  • Hükümetler, meşruiyet ve yerel aidiyet sağlamak üzere hükümet-dışı kuruluşlarla yakın işbirliği içerisinde çalışmalıdır (78).
  • Mevzuat son kertede ev sahibi ülke açısından belirlenmesi ve uygulanması gereken bir konu iken, mülteci topluluklarını ilgili tartışmalara dahil etmek, ihtiyaçlarının daha net şekilde tanımlanmasını sağlamaya yardımcı olabilir. (79)
  • İkametgah başvuru sürecinin kolaylaştırılması ve ikametgah izinlerinin statüsünün uzatılması, mültecilere yaşam koşullarında güvenlik ve istihdam kolaylığı sağlamanın basit bir yolu olacaktır.
  • Teknik ve mali destek sağlanması, mültecilere ev sahipliği yapmayan ülkelere, mültecilerin ev sahibi ülkelere entegre olmasına yardımcı olma olanağı tanır. Örneğin, mesleki eğitim genellikle bir ev sahibi ülkenin yönetebileceğinden daha fazla fon gerektirir; ancak hem mülteciler hem de ülke vatandaşları açısından popüler ve yararlı olacaktır.
  • Yasal ve kurumsal çerçevelerin değiştirilmesi, ciddi bir finansman gerektirmektedir. Mültecilerin bir iş ortamının bürokratik ve idari alanında hareket etmelerine yardımcı olan atölye çalışmalarına oldukça fazla ihtiyaç vardır; ancak bunlar da maliyetlidir.
  • Programlama ve bağış projeleri, hem mültecilere yönelik yardımı hem de ilgili maliyetlerle –örneğin sığınmacıların bürokratik işlemlerini gerçekleştirmek için gerekli yasal yapıların geliştirilmesi ve mültecilere daha iyi ev sahipliği yapılması için yabancı yatırım yasalarının bir üst seviyeye geçirilmesi- sık sık uğraşmak zorunda kalan ev sahibi ülkeler için yardımı içermektedir.
  • Mültecilere dair süreklilik arz eden olumsuz klişelerle mücadele etmeye yönelik farkındalık programları geliştirilmelidir.
  • Mülteci krizinden orantısız şekilde etkilenen alanları hedef alan programlar geliştirilmesi elzemdir. İvedi insancıl yardım önemli iken, ev sahibi ülkenin spesifik ihtiyaçlarını karşılamaya dönük finansman sağlanması, sığınmacıların olumsuz etkisini hafifletmede yardımcı olabilir.

 

 

Genel

Devrim, Savaş ve İmparatorluğun Uluslararası Bağlamı

4

Dominique Lieven

 

Şayet Rusya muzaffer güçlerden biri olsaydı, savaş-sonrası düzen çok daha istikrarlı olurdu. Şayet Fransa-Rusya ittifakı bu düzeni ayakta tutmak üzere varlığını sürdürseydi, bu durumda Hitler’in yükselişi ve Avrupa’nın ikinci bir dünya savaşına sürüklenişi önlenebilirdi.

 

Bu çalışmayı yazarken amacım; Rus Devrimi’nin uluslararası bağlamına bakmak ve devrimin sebepleri, gidişatı ve sonuçları üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Hem devrim yıllarına hem de Rusya İmparatorluğu’nun 1917 öncesindeki iki yüzyıl boyunca geliştiği uluslararası bağlama bakıyorum. Kendimi genel itibariyle yumuşak gücün unsurlarını – bir diğer deyişle; jeopolitik, diplomasi, savaş ve ekonomik faktörler- ele almakla sınırlandıracağım. Avrupa ve küresel düzlemin kültürel ve entelektüel bağlamı hakkında ise az şey söyleyeceğim.

 

Bu demek değildir ki dış entelektüel veya kültürel bağlamı önemsiz görüyorum: çok daha farklı bir durum söz konusu. Örneğin yirminci yüzyılın başında Çarlık rejiminin meşruiyeti konusunda Avrupa kamuoyunun mutlak monarşiyi tamamen kadük ve gerici bir yönetim biçimi olarak görmesi son derece önemli ve sakıncalıydı. Sadece Avrupa’da değil dışarıda da Rusya’dan çok daha geri kalmış olarak görülen bazı ülkelerin anayasaları vardı. Bu durum, yönetici elitin birçok üyesi arasında da olmak üzere Rusya’nın eğitimli toplumunda “otokrasiye” yönelik bir küçümsemeyi teşvik etti.

 

Rusya’nın dış politikasına ilişkin olarak da, kimlik sorunları ve Rusya’nın dünyadaki yeri ve tarihsel rolüne dair görüşler de oldukça önemliydi. Bu, Rusya’nın bir Slav ve Ortodoks büyük gücü olarak kimliğine dair inanç konusunda kendisini en net şekilde gösteriyordu. Benzer etmenler, diğer büyük güçlerin dış politikaları hakkında da düşündürüyor.

 

1914 yılından çok önce, dünyanın etnik-ideolojik-jeopolitik bloklara bölündüğüne dair güçlü bir kanıt vardı. Bunların en güçlüsü ise; Britanya İmparatorluğu ve ABD’nin devasa kaynaklarını potansiyel olarak bir araya getirmiş olan İngiliz-Amerikan bloğu idi. Orta Avrupa’daki Germanik blok potansiyel olarak daha az güçlüydü; ancak diplomatik ve askeri birliği daha şimdiden antlaşma ile belirlenmişti ve aynı durum İngiliz-Amerikalılar için geçerli değildi. Hem İngilizce konuşan hem de Germanik dillerini konuşan bloklar yeni bir olguydu: On dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinden önce Britanya ve ABD hem jeopolitik hem de ideolojik rakiplerdi. Britanya elitinin önemli bir kısmı “karma monarşiye” bağlıydı ve demokrasiyi sosyal düzen ve uluslararası barış ve istikrar karşısında bir tehlike olarak görmüşlerdi. Avusturya ile Prusya arasındaki dini ve siyasi rekabet çok daha derinlere indi. Bu iki yeni ulus-üstü bloğun kurulmasının kökenlerinde, on dokuzuncu yüzyıl sonunun zihniyetlerine dair etnik-dilsel ve ırksal yaklaşımların artan etkisi vardı. Ancak eğer bu bloklar hayal gücünün ürünüyse, aynı zamanda oldukça önemli birer güç ve siyasi gerçekliktiler. Yirminci yüzyıldaki uluslararası rekabetin ve çatışmanın önemli bir kısmı, bu blokları birbirleriyle ve ortak bir Slav ve daha sonra da ortak sosyalist ilkeler üzerine temellenmiş, Rusların öncülüğündeki bir bloğa karşı rekabete sürükledi. Etnik-ideolojik dayanışma, özellikle yirminci yüzyılın bu rekabetinden muzaffer çıkan İngiliz-Amerikan bloğunun tutarlılığını büyük ölçüde güçlendirdi.

 

RUSYA’NIN HEDEFLERİ VE ARAÇLARI

 

“Sert güç” ve uluslararası siyasete bakıldığında; çarlık Rusya’sının yöneticilerinin baş önceliği, ülkelerinin bir Avrupa büyük gücü olarak pozisyonunu güvence altına almaktı. Rusya, on sekizinci yüzyılda bu statüyü elde etti ve on dokuzuncu yüzyılda da elinde tuttu. Rusya’da ekonomi, hükümet ve toplum, bu öncelikten çok fazla etkilendiler. Rus gücünün kökenlerinde Avrupalı bir askeri-mali devlet ile bir Avrasya imparatorluğu arasında eşi benzeri görülmemiş bir evlilik yatmaktadır. Çarlık Rusyası’nın uluslararası gücü ve prestiji, 1812-1815 yıllarında Napolyon’un mağlubiyetinde oynadığı temel rol ile zirve noktasına ulaştı. Rusların askeri gücünün anahtarı; Avrupa tarzı birleşik silah (topçu/piyade/süvari) ordusu idi ve bu ordu, yanaşık düzen formasyonunda manevra yapıp, koordine olup savaşmak üzere eğitim almıştı. Ancak, Rusların gücü, Avrasya askeri geleneği açısından tipik olan unsurlarla da yakından bağlantılıdır.

 

Özellikle Avrupa’nın büyük güçleri arasında, Napolyon Savaşları’nda büyük etki gösterecek şekilde “sömürgeci” birimleri kullandı: bunlar gelenekleri Avrupa steplerinde savaş yapmaya uygun olan Kazaklar idi. Modern-öncesi savaş ortamında, at, modern tankın, uçağın, mobil topçu sınıfının ve kamyonun karşılığıydı. Bir diğer deyişle, keşif, şok, takip ve mobil ateş gücü için asli öneme sahipti.

 

Avrasya’daki bozkır topraklarından dolayı Rusya, atlar konusunda büyük güç rakiplerinin herhangi birinden daha zengindi. Kazaklar, Rusya’nın Napolyon karşısındaki zaferinde büyük bir rol oynadılar; ancak Rusya’nın elindeki devasa at gücü rezervi çok daha önemliydi. Çarlık döneminin otokratik rejimi, tebaasına acımasızca davrandı ve eğitimli Ruslardan bile Avrupalı akranlarının giderek daha fazla yararlandıkları ve hatta çantada keklik gördükleri haklardan mahrum bıraktı. İmparatorlukların başarıyı ölçtüğü güç-siyaset bağlamında, bu etkili oldu. Dahası, Romanovların imparatorluğunda Rus edebiyatı ve müziği, küresel yüksek kültürün süslerinden biri halini aldı.

 

Osmanlı İmparatorluğu ile yapılan kıyaslamalar oldukça aydınlatıcıdır. Romanovlar ve Osmanlılar, Avrupa’nın gücünün çok arttığı ve dünya çapında yaygınlaştığı bir çağda Avrupa’nın periferisindeki imparatorlukları yönettiler. On beşinci yüzyılda Osmanlılar, daha sonraları Rusya’nın örnek aldığı politikalar izlediler – örneğin, büyük oranda Avrupa’dan kadro ve teknoloji ithal ederek sıfırdan bir donanma kurdular. Ancak, on sekizinci yüzyılda Osmanlılar, zamana uygun bir Avrupa askeri-finansal devlet modeli geliştiremedikleri için Rusya ile rekabetlerinde kaybettiler. Başarı ve başarısızlığın sebeplerine dair tartışma, Rus Ortodoksluğu ile İslam’ın muhafazakar ve Batı-karşıtı siyasi ve kültürel güçler olarak kıyaslanması gibi temel önemdeki meseleleri içermektedir. Rus halkı çarlık devletinin gücüne çok fazla önem atfetmişse de, Osmanlı İmparatorluğu’nun Müslüman halkları da devletlerinin zayıflıklarına en az o kadar dikkat etmişlerdi. Yirminci yüzyıldan itibaren bunun bedeli, büyük çaplı etnik temizlik ve imparatorluğun kuzey ve doğu sınır topraklarındaki Müslüman nüfusun katliamı ve hatta Avrupa’nın İslam’ın ana kalbindeki toprakların bir kısmını sömürgeleştirmesi şeklinde kendini gösterdi. Ancak Rusya’nın ödediği bedel, 1917 devrimi ve hatta ötesine dek gitmektedir.

 

Bence, on sekizinci yüzyıl çarlık devletinin Osmanlılar karşısındaki zaferinin iki temel sebebi; emperyalist elitlerin Batılılaşması ve ittifakı monarşi ile üst tabakadaki seçkinler arasında sağlama bağlayan ve askeri-mali makinenin temelini oluşturan acımasız kölelik sistemi oldu. Bir ölçüde 1917 devrimi Rusya’nın kitleleri ile onun Avrupa’daki elitleri arasında kültürel bir savaşın boyutlarını kapsamaktadır – her ne kadar hikaye sadece bununla ibaret olmasa da. Hiç kuşku yok ki 1917, aynı zamanda devletin halkı genellikle acımasız bir şekilde sömürmesine ve Romanovların mali-askeri devleti ile devasa imparatorluklarının kurulmasında gerekli ve elzem bir unsur olan kölelik ve otokrasinin bileşkesinin uzu vadeli etkisine verilen bir yanıttı.

 

On dokuzuncu yüzyılda Rusya’nın görece gücü azaldı. 1800-1815 arasında Rusya’nın savaşları genellikle kazanırken; 1815-1918 arasında genellikle kaybetmesinin temel sebebi budur. Başarısızlık ve düşüş, bir rejimin meşruiyeti ve tebaanın birlik, iyimserlik ve sükunet algısını azaltmaya meyillidir. Büyük güç ilişkilerinin öbekleşmesindeki değişimler, Rusya’nın düşüşünün ana sebeplerinden biriydi.

 

RUSYA’NIN ÇÖKÜŞÜNÜN ARDINDAKİ ETMENLER

 

On sekizinci yüzyılda Batı Avrupa’da Fransa ve Britanya, Orta Avrupa’da ise Prusya ve Avusturya arasındaki rekabet kökleşmişti. Rusya, böylesine yerleşik bir büyük güç düşmanına sahip olmayan tek büyük güçtü ve bu pozisyonunu özellikle II. Katerina’nın becerikli yönlendirmesi altında bir avantaja dönüştürdü. 1815 yılında, İngiliz-Fransızlar arasında imparatorluğa yönelik uzun savaş serileri, Britanya’nın net bir zafer kazanmasıyla sonuçlandı ve iki gücün genellikle Rusya’nın aleyhine işbirliği yaptıkları on dokuzuncu yüzyıldaki uzun dönemlere giden yolu araladı. 1854-1856 yıllarındaki Kırım Savaşı, bir Rus perspektifinden bunun en felaket sonucu oldu. Daha da kötüsü; 1866 yılından sonra Prusya-Avusturya arasındaki uzlaşı, 1871 yılında Hohenzollern Reich’in kurulması ve 1879 yılında Avusturya-Almanya ittifakının tesis edilmesiydi. Şimdilerde Rusya, tüm açık batı sınırı boyunca ve Rusya’nın ekonomik, demografik ve siyasi gücünün çekirdeğine çarpıcı bir mesafede, birleşik Germanik blokla karşı karşıya bulunuyor.

 

Daha da kötüsü, Batı Avrupa’da başlayan ve on dokuzuncu yüzyılın tümünde doğuya doğru ilerleyen Sanayi Devrimi’nin etkisi oldu. Bu süreçte, uluslararası ilişkilerin istikrarı ve Avrupa’daki güç dengesi bozuldu. Sanayi Devrimi’ni yönlendiren güçler, büyük oranda herhangi bir hükümetin –Rusya bir yana- kontrolü ötesindeydi. Bugünlerde ekonomi tarihçileri Sanayi Devrimi’nin niçin Çin veya Hindistan’da başlamadığını soruyorlar. Niye Rusya’da başlamadığı sorusuyla vakit harcamıyorlar; keza yanıt onlar için son derece açık. İlgili etmenler arasında; düşük nüfus yoğunlukları, kömür ve demir rezervleri arasındaki devasa mesafeler ve Rusya’nın küresel ticaret ve kültüre dair geleneksel merkezlerden coğrafi uzaklığının sonuçları yer alıyordu. Kırım Savaşı’ndaki mağlubiyet, Rusya’yı yönetenlerin ülkeye artan bir ekonomik gerilemenin sonuçlarını taşımasına sebep oldu. Batı Avrupalı düşmanları harekete geçtiler ve sanayi çağının teknolojisini kullanarak onunla mücadeleye tutuştular: Bunun yarattığı refahla, kendi savaş çabalarını finanse ettiler. Rusya’nın elinde demiryolları, buharlı gemiler, av tüfekleri veya uygun finansal güç yoktu.

 

1856 yılından sonra hükümet, bu bariz geri kalmışlığın üstesinden gelmek üzere tasarlanmış bir dizi reform ve politikayı uygulamaya koydu. 1914 yılı itibariyle bunların büyük kısmı başarıldı. Rus ekonomisi o denli hızlı gelişiyordu ki birçok yabancı onu geleceğin Amerika’sı olarak gördü. Ancak kişi başına düşen refah ve “İkinci Endüstriyel Devrim”in teknolojisi (örneğin elektronik, kimyasallar, optik, vs) açısından, Rusya 1914 yılında halen Almanya’nın gerisindeydi. Öte yandan, hızlı ekonomik büyüme, Romanovların rejiminin kendisini uyarlamakta oldukça zorlandığı, modern kentsel bir toplum yaratıyordu. 1914-1917 arasında, tüm bu üç unsur bir araya gelerek monarşiyi alaşağı eden bir kriz yarattılar. Almanya’nın liderlerinin niçin Birinci Dünya Savaşı’nı başlattığının kilit bir sebebi – muhtemelen de en önemlisi- Rusya’nın ekonomik büyümesine imrenerek ve korkuyla bakmalarıydı. Bir nesil sonra Rus gücünün ağırlıklı bir hal alacağına ikna olan bu kesim, zafer şanslarının halen yüksek olduğu bir dönemde neredeyse kaçınılmaz olarak gördükleri Avrupa savaşını başlatmaya karar verdiler. Almanya karşısında ekonomik gerilemenin ardından yaşanan savaş, Rusya açısından büyük bir maliyet doğurdu. Ancak, 1917 yılı Temmuz ayında monarşiyi alaşağı eden devrimin kilit sebepleri siyasiydi. 1918 yılında ülke içinde devrimin ardından askeri mağlubiyetin yaşandığı Almanya’dan farklı olarak, Rusya’da mağlubiyet ve dağılma geri planda başlamıştı. Her şey bir yana, öncelikle hızla değişen barış dönemi toplumu, ardından da savaşın devrime yol açan devasa ilave zorlukları karşısında monarşi meşruiyet kaybetmişti.

 

Bu kısa makalede, uluslararası bağlam ve kıyaslamaların çelişkileri ve çarlığın başarısızlığını açıklamaya yardımcı olduğu iki şekilden bahsedeceğim. Bunlardan biri, Rusya’yı “İkinci Dünya”nın üyesi olarak görmekti – yani Avrupa’nın batı, güney ve doğu kısmındaki ülkelerden oluşan ve Birinci Dünya çekirdeğinin standartlarına göre geri kalmış olan ülkelerden biri. Elbette Avrupa’nın periferisi oldukça çeşitliydi; ancak ortak bir unsur, kıtanın periferisindeki halkın genellikle daha yoksul ve daha kırsal olması, orta sınıfın daha küçük oluşu ve bir ülkenin birçok eyaletinin daha az entegre olmasıydı. Devlet, Avrupa’nın daha gelişmiş çekirdeğine kıyasla gerçek anlamda daha az güçlüydü. Yirminci yüzyılın başlangıcında kitlesel siyaset ve sosyalist hareketlerin yeni bir meydan okumasıyla karşı karşıya kalan hükümetler ve mülkiyet sahipleri, Avrupa periferisinde, çekirdeğinde olduğundan daha kırılgan hissettiler kendilerini…

 

Yirminci yüzyılda Avrupa’nın batı, güney ve doğu periferilerindeki çok az sayıda ülkenin liberal demokrasiye barışçıl bir geçişten yararlanması, bir tesadüf olmasa gerek. İki savaş arası dönemde neredeyse tümü, sağ veya soldaki otoriter rejimler tarafından yönetildiler. Rusya, İkinci Dünya’nın kriterlerinden çoğuna göre bile geri kalmıştı. İtalyan devletinin okulları, köylüleri veya hatta güneyin kentsel kitlelerini sadık İtalyanlara dönüştürmek konusunda hem çok ilkel düzeydeydi, hem de sayıları azdı. Ancak İtalya’nın Rusya’ya kıyasla kişi başına düşen öğretmen sayısı iki kat idi. Rusya’nın ülkenin büyük güç statüsüne yükselişine hizmet etmiş olan otoriter geleneği, giderek kentli ve okur-yazar bir toplumun zorluklarına başarılı bir şekilde uyum sağlamayı çok daha zorlu hale getirdi. İtalyan ve İspanyol ticaret birliklerine izin verilen sınırlı yasal alan, işçi sınıfın devrimci mizacının baskı altına alınmasına dair belli bir umut aşıladı – ancak bu konuda bir kesinliğe ulaşılamadı.

 

Çok daha kapsamlı bir şekilde, Rusya rejimi, birçok periferideki akranından daha kırılgan durumda. Rusya bir imparatorluk idi ve imparatorluk olmanın çok devasa bir toprağı kontrol etmek ve milliyetçiliğin zemin kazandığı bir çağda birçok halkı idare etmek gibi ilave zorluklarını da yaşadı. Çarlığın karşılaştığı zorlukları düşünürsek, dünyanın tüm imparatorluklarının yirminci yüzyılda benzer sorunlar yaşadıklarını ve hiçbirinin bu zorluk karşısında sağ çıkmadığını anımsamak gerekecektir.

 

ALMANYA’NIN KİLİT ROLÜ

 

1975 yılında okuldan mezun olup mesleğe ilk atıldığımda, Batılı tarihçiler iki kampa ayrılmışlardı: “iyimserler” ve “kötümserler”. İyimserler; 1914 yılı itibariyle Rusya’nın elinde, liberal bir demokrasiye geçiş için gereken kilit unsurların olduğuna inanıyorlardı. Bunlar arasında; sivil toplum, yasal sistem ve parlamenter kurumlar vardı. İyimserler; savaş ve belki de II. Nikola olmasaydı liberal demokrasiye başarılı bir geçişin mümkün olabileceğine inandılar. Buna karşın karamsarlara göre, çarlık rejimi barışçıl bir evrime muktedir değildi; devrim kaçınılmazdı ve Bolşevik rejimi Rus tarihinin en olası ve en meşru varisiydi.

 

Üniversite yıllarımda Rusya’nın imparatorluğun son evresine dair tarihinin bu şekilde algılanmasının, 20.yüzyılın ilk dönemindeki Rus gerçeklerinden ziyade, Soğuk Savaş bağlamı ve Batı’daki entelektüel kesim içindeki ideolojik mücadelelerle daha alakalı olduğunu düşünüyordum. Demokrasiye barışçıl bir geçişin hiçbir zaman mümkün olmadığına inanmıştım. Hiç kuşku yok ki benim kendi kökenlerimin de bununla alakası var. Rus tarihi hakkında ilk okuduğum belge, Petr Durnovo tarafından 1914 yılı Şubat ayında II. Nikola’ya sunulan o meşhur rapordu. Bu raporda, Rusya’da o dönemde liberalizmin yükselişinin imkansız olduğu ve Avrupa çapında bir savaşa girişin neredeyse kesin bir şekilde sosyalist bir devrimle sonuçlanacağı yönünde bir uyarı vardı. Bu bana eski Rusya’nın ve Beyaz göçün çocuğu dayım Leonid tarafından on ikinci yaş günümde verilen bir kitaptı. Kendisinin özel ders aldığı kişilerden biri ise, şans eseri, eski bir sosyal demokrat olan Georgii Salomon idi. Benim tezim bu görüşü daha da güçlendirdi. O günlerde “İkinci Dünya” veya emperyalist kıyaslamalar konusundaki fikirlerimi tam olarak geliştirmemiştim; ancak her ikisine dair unsurlar zihnimde canlanıyordu ve beni iyimserlerin bakış açısı konusunda çok daha kuşkucu hale getiriyordu.

 

Bence karamsarların bakış açısı çok daha mantıklı. Ancak birçok sebepten ötürü, Bolşeviklerin zaferinin kaçınılmaz olmadığını ve savaşın yaşanmadığı bir ortamda bunun en olası senaryo da olmadığını düşündüm. Kuşkuculuğumun kilit sebeplerinde biri; uluslararası bağlam ve yabancı müdahale meselesiydi. Burada 1905 ila 1917 arasındaki kıyaslamalar anlamlı olacaktır. 1905-1906 yıllarının kış döneminde monarşi çökmek üzereydi. Ayakta kalması, silahlı güçlerin kesin olmayan ve sürekli istikrarsızlık sergileyen sadakatine bağlıydı. Çarlık çökseydi ve –ki bu neredeyse kaçınılmazdı- devrimin bir anda sola çevrilseydi, Rusya’nın uluslararası sistemden çıkması, kendisini sosyalist devrimin ana merkezi olarak kurgulaması ve ekonomisi ve hükümetinde devasa yabancı yatırımları tehlikeye atması karşısında Avrupalı büyük güçlerin tarafsız bir şekilde durması düşünülemezdi.

 

Rusya’nın komşusu ve Avrupa’nın önde gelen askeri gücü olan Almanya her daim başarılı bir müdahalenin kilit unsuru olacaktır. Berlin’in diğer güçlere kıyasla müdahalede bulunmak konusunda daha ivedi gerekçeleri vardı; keza Rusya’daki Alman topluluğu oldukça genişti ve sosyal devrim karşısında kırılgandı. Tüm bunlar özünde Hohenzollern rejimiyle bağlantıları güçlü olan Baltık Alman eliti açısından anlamlıydı. 1905-1906 yıllarının kış döneminde II. William, Baltık Almanların temsilcilerine; şayet Rus monarşisi devrilirse onların canını ve mülkünü korumaya Alman ordusunun geleceğini söylemişti. Kısa ila orta vadeli sonuçların ne olacağını kimse söylemez; ancak büyük olasılıkla müdahale karşı-devrimin zaferiyle sonuçlanırdı.

 

Bu senaryo ile 1917’de olanlar arasındaki kıyaslamalar çarpıcıdır. Barış döneminde Almanya, karşı-devrimin tarafında uluslararası müdahalenin öncüsü oldu. Birinci Dünya Savaşı bağlamında, devrimi desteklemek için elinden geleni ardına koymadı. Almanların desteği olmasaydı Lenin 1917’de muhtemelen Rusya’ya ulaşamazdı. Bolşeviklerin iktidara gelmelerinden bir yıl sonra Birinci Dünya Savaşı onları etkin bir yabancı müdahalesinden kurtardı. O sene, yeni rejim Rusya’nın merkezindeki gücünü konsolide etti; iletişim merkezleri, askeri dükkanlar ve halkın büyük kısmı buraya yoğunlaştırıldı. Ana merkez ve kaynaklar üzerindeki bu kontrolleri, Bolşeviklerin İç Savaş sırasındaki zaferinin ardındaki temel sebep idi.

 

Şüphesiz ki monarşi 1917 yılı Mart ayında devrildiğinde, Bolşeviklerin zaferi kaçınılmaz olmaktan çok uzaktaydı. Örneğin, 1917 yılı yaz döneminde geçici hükümet bir askeri saldırı gerçekleştirmemiş olsaydı, ılımlı sosyalistlerin egemenliğindeki bir bakanlığın savaşın sonuna doğru tökezlemesi beklenebilirdi. Bence, böyle bir şey olsaydı bile ılımlı sosyalistler, savaşın ardından yaşanması kaçınılmaz zorluklara karşı koymakta oldukça zorlanırlardı – 1930’lu yılların ekonomik buhranının yıkıcı etkilerine değinmiyorum bile. Avrupa’daki kıyaslamalar, bir askeri darbe ve sağ eğilimli otoriter bir rejim türünün iktidara gelmesi olasılığına kuvvetle vurgu yapıyorlar. Ancak, 1917 yılındaki alternatif senaryolara bakarken bile, Birinci Dünya Savaşı ile Rus Devrimi’nin nasıl iç içe geçtiklerini anımsamak gerekiyor. 1916-1917 yıllarının kış dönemi, yirminci yüzyıl Avrupa tarihinin kilit noktalarından biriydi. Devrimin Rusya’nın hızlı bir şekilde dağılma sürecini tetiklediği anda Almanların yanlış hesaplaması sonucunda ABD savaşa girmemiş olsaydı, Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanların zafer kazanması düşünülebilirdi. Bu durum ise hem Avrupa hem de dünya açısından çok mühim sonuçlar doğururdu.

 

 

PEKİ YA ŞAYET ŞÖYLE OLSAYDI…

 

Bu iddiayı anlamlandırmak için, on sekizinci yüzyıl ortası ve yirminci yüzyıl ortası arasında Avrupa’daki jeopolitik gerçeklikleri incelemek gerekiyor. Bu dönemde tek bir gücün Avrupa’nın Karolenj çekirdeğini ele geçirip kontrol altında tutması zor ancak mümkündü. Bununla kast ettiğim, Charlemagne’ın imparatorluğunu oluşturan ve daha sonraları da Avrupa Birliği’nin kurucu üyeleri haline gelen topraklardır. Hem Napolyon hem Hitler bunu başardı. Bu noktada, Avrupa’ya hükmedecek olan herhangi bir müstakbel yöneticinin önündeki en büyük meydan okuma, Avrupa’nın iki farklı ucundaki iki büyük güç merkezi – yani Britanya ve Rusya- şeklinde ortaya çıktı. Hem denize yakın Britanya hem de kara merkezli Rusya’yı mağlup etmek üzere Karolenj çekirdekten yeterince gücün harekete geçirilmesi, imkansız değildi, ancak çok zordu. Hem Napolyon hem de Hitler bu zorlukla başa çıkamadılar. Bunu kısmen başardılar, çünkü coğrafyası ve kaynakları karşısında –Rus ordusunun hakiki performansından söz etmiyorum bile- Rusya’yı salt bir askeri yıldırım harekatı politikasına boyun eğdirme girişiminde bulundular. Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya Rus devletinin altını oymak için çok daha etkin bir askeri-siyasi strateji kullandı. Devrim, bu stratejiyi başarıyla taçlandırdı; ancak bu demek değildir ki Devrim büyük oranda Almanya’nın çabalarının bir ürünüdür. Fakat Devrim’in sonucunda Avrupa tarihinde iki yüz yıldır ilk kez iki büyük periferi güç merkezi geçici olarak denklemden çıkarıldılar. Bu sebepten dolayı ve başat görüşe karşın bence II. William, Hitler veya Napolyon ile kıyaslandığında Avrupa’ya hakim olma noktasına daha fazla yaklaştı. Almanya’nın elinden olası bir zaferi alan, mücadeleye Amerika’nın müdahalesi oldu.

 

Birinci Dünya Savaşı’nı kazanmak için Almanya’nın Batı cephesinde bir zafere ihtiyacı olmadığını anımsamak gerekiyor. İhtiyacı olan tek şey, Batı’da bir beraberlik, doğuda ise Brest-Litovsk barışı idi. Amerika’nın müdahalesi olmasaydı bu tür bir senaryo oldukça mümkündü. Rusya veya ABD olmaksızın Fransızlar ve Britanyalılar hiçbir zaman Almanya’yı mağlup edemeyebilirlerdi. Amerika’nın yardım etme olasılığı olmaksızın Batılı müttefiklerinin Rusların dağılması, İtalyanların Caporetto’daki bozgunu ve 1917 yılında Fransız ordusunu saran ayaklanmalar karşısında mücadele etmeye devam etme iradesini sürdüreceklerini hayal etmek zor.

 

Bu irade devam etmiş olsaydı bile, araçları muhtemelen eksik kalırdı. 1916 sonbaharında bile Woodrow Wilson müttefiklerin savaş çabalarının bel bağladığı Amerikan mali yardımını geri çekme tehdidinde bulunuyordu. 1917 yılında müttefiklerin davasını etkileyen musibetler karşısında Amerika’nın barış, ablukanın kaldırılması ve uluslararası ticaretin yeniden tesis edilmesi yönündeki baskısına karşı koymak mümkün olmayabilirdi. Bu koşullar altında, Fransız ve Britanya halkını Doğu Avrupa’daki Alman egemenliğini durdurmak için savaşı sürdürmeye ikna etmek oldukça zor olurdu. Ve Rus gücünün dağılması kaçınılmaz olarak Doğu-Orta Avrupa’daki birçok kozu Almanya’nın elinde bıraktı.

 

Bölgenin geleceğinin anahtarı büyük oranda Ukrayna’nın geleceği etrafında dönüyor. Ukrayna, Brest-Litovsk antlaşması sonucunda bağımsız bir devlet olarak ortaya çıktı. Ukrayna cumhuriyetinin toprakları içinde Rus İmparatorluğu’nun kömür, demir ve metalürji endüstrileri ile tarım ihracatlarının kalbi yer alıyordu. Onlar olmaksızın Rusya en azından Urallar- Sibirya bölgesi bir alternatif olarak gelişene dek artık büyük bir güç olamazdı. Bunun beraberinde getirdiği Avrupa’daki güç dengesinde yaşanan çarpıcı değişim, sözde bağımsız olarak Ukrayna’nın ancak bir Alman uydusu olarak hayatta kalabileceği gerçeğiyle birlikte daha da arttı. Sadece Kiev’deki hükümet Ukrayna içindeki düşman Bolşevik, Rus ve Yahudi azınlıklarla karşı karşıya olmakla kalmamıştı, aynı zamanda etnik olarak Ukraynalı olan köylü çoğunluğun da büyük bir kısmının Ukrayna kimliği hakkında oldukça az bir farkındalığı bulunmaktaydı. Sadece Almanya Ukrayna’yı iç ve dış düşmanlara karşı koruyabilir. Almanya ve bağımsız bir Ukrayna aslında düşmanları – yani Ruslar ve Polonyalılar- ortak olduğu için doğal müttefiktiler. Konuya bu açıdan yaklaşmak, Ukrayna’nın devlet olarak meşruiyetinin inkar edilmesi anlamına gelebilir. Benim amacım ise bu değil. Zaman içerisinde bağımsız bir devlet Ukrayna’nın köylü kesimine Ukrayna kimliği duygusu aşılamak için kendi okullarını kullanabilirdi. Ukrayna potansiyel olarak örneğin Britanya’nın müttefiklerin zaferinin ardından bölge petrolü üzerindeki kontrolünü güvenceye almak üzere Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopardığı Irak’a kıyasla çok daha kalıcı bir ulus devlet idi.

 

Her ne kadar bu öneri birçok ülkede anlaşılır bir şekilde hakaret olarak algılanacak olsa da, Almanların Birinci Dünya Savaşı’ndaki zaferinin ve Doğu-Orta Avrupa’daki Alman hegemonyasının savaşın mevcut sonucuna göre daha iyi olabileceğini ileri sürebiliriz. Şundan emin olunuz ki bölgenin geleceğini Erich Ludendorff’un insafına teslim etmek, hiç de arzu edilir bir sonuç değildi; ama 1918 yılından sonra Doğu-Orta Avrupa’nın kaderi de değildi.

 

Birinci dünya Savaşı, Doğu – Orta Avrupa’da Rus ve Alman imparatorlukları arasında bir güç mücadelesi olarak başladı. Ne büyük bir ironidir ki, bunun sonunda hem Rusların hem de Almanların mağlup olacağını kimse öngöremezdi. Doğu ve Orta Avrupa’daki Versay toprak düzenlemeleri ve barışı, Rusya ve Almanya’nın katılımı olmaksızın ve hem Almanların hem de Rusların çıkarlarına ters düşecek şekilde yapıldı. Ancak Almanya ve Rusya, potansiyel olarak bölgedeki, Avrupa kıtasının genelindeki en güçlü devletler olarak varlıklarını sürdürdüler.

 

Kalıcı barış olasılıkları elbette Amerika’nın tecrit haline sürüklenmesi ve Britanya’nın kalıcı bir askeri ittifak içerisinde barışı garanti altına almak üzere Fransa’ya katılmayı reddetmesiyle zarar gördü. Ancak Britanya ve Amerika farklı şekilde bile davranmış olsalardı, Avrupa çapında kıtanın en güçlü iki devletine karşı yaratılan bir barış aşırı kırılgan olmaya mahkumdu.

 

Fransa-Rusya ittifakı bu düzeni ayakta tutmak üzere devam etseydi, bu durumda Hitler’in yükselişi ve Avrupa’nın ikinci bir büyük savaşa sürüklenişi muhtemelen önlenirdi. Rus halkı muhtemelen Dünya Savaşı’nda iki kez savaşmak zorunda kalmazdı ve bu durum hem kendileri hem de dünya için korkunç bir maliyet doğurmamış olurdu. Bu düşünme, bu kısa makalede vurgulamaya çalıştığım temel noktayı güçlendiriyor: Yani, Rus Devrimi üzerinde çalışan tarihçiler, uluslararası bağlamı, dış politikayı ve savaşı kendilerini tehlikeye atarak ve öğrencilerini ve okurlarını yanlış yönlendirme pahasına görmezden geliyorlar.

 

RAHATSIZ EDİCİ BENZERLİKLER

 

Bazen Rus Devrimi konulu derslerin bir dış denetmeni olarak hareket ederken, öğrencilerin Geçici Hükümet’e yönelik olarak savaştan tek taraflı olarak çekilmemesini eleştirdiklerine tanıklık ediyorum. Sanki savaştan çekilme kolaylıkla yönetilen ve herhangi bir sonuç doğurmayan bir şeymiş gibi.

 

Günümüzde dünyanın durumu ise, uluslararası bağlamların veya büyük güç siyasetin göz ardı edilmesinin bugünün tarihçileri açısından hassas bir konu olduğunu da göstermemektedir. 1914 öncesi uluslararası siyaset ile bugünkü dinamikler arasında rahatsız edici benzerlikler mevcut. Güç dengesindeki sarsıcı değişimlerin yönetilmesi hiçbir zaman kolay değil; en azından çünkü bu değişimler bazı güçlerde bir takım hevesler doğuruyor ve bazen diğerlerinde görece düşüş algılarına eşlik eden bir histeriye sebep oluyor. Eğer Avrupalı, Hıristiyan ve kapitalist Almanya’nın İngilizce konuşan ulusların ağırlıkta olduğu iktidardaki bir dünya kulübüne entegre edilmesi 1014 yılından önce zor olsaydı, çok daha farklı nitelikte olan Çin’in entegrasyonu mantıken bugünün dünyasında çok daha zor olmalıydı. Şimdi, tıpkı 1914’ten önce olduğu gibi, teknolojik ilerleme, daha önceleri sömürülemeyen ve dolayısıyla büyük güç rekabetine tabi olmayan topraklara değer katıyor. 1914’ten önce demiryolları ve derin maden teknolojisi, kıtaların ana merkezlerini sömürülmeye açıyordu. Bugün aynı durum denizlerin dibi için geçerli.

 

Yüksek Emperyalizm’in jeopolitik temeli, gelecekte sadece kıta çapındaki (yani imparatorluk) kaynakların bir Avrupa ülkesine büyük güç statüsünü gelecekte de sürdürebilme imkanı sağlayacağı inancıydı. Bunda, küreselleşmenin etkisi ve potansiyel Amerikan iradesinin çok fazla artması da etkiliydi. Bu inanışın en tehlikeli boyutu ise, ne yazık ki doğru olmasıydı. Avrupa kıtasının kendisi, hem tarih hem de jeopolitik açısından bir çok sebepten ötürü bir imparatorluk olmaya pek elverişli değildi; ancak bugün ve yarın dünyayı yöneten ve yönetecek olan ülkeler, devasa kıtasal çapta birimlerdir – ABD, Çin ve belki de Hindistan. Avrupa Birliği bir açıdan Avrupalıların masada kalmalarını ve gezegenimizin geleceğini belirleyecek olan büyük kararlarda söz sahibi olmalarını sağlamaya yönelik bir girişimdir. Gezegenimizin temel sorunu ise, 1914 yılı öncesinde devlet adamlarında olduğu gibi, bölgede modern milliyetçiliği icat eden kıtasal çaplı (yani emperyalist) hükümetin nasıl meşruiyet kazanacağıdır. Tarihsel imparatorlukların yönetilmesi her zaman zor olmuştur; çünkü devasa ölçekleri vardır ve çok çeşitlidirler. Ancak yöneticiler en fazla elitlerin fikirlerini önemserler. Elitler ise, yerel patronaj ve baskıya dayalı yerel sistemler yoluyla kitleleri genellikle kontrol altında tutarlar. Kitlesel okur yazarlık ve siyasetin olduğu günümüzde, dinleyecek ve dengelenecek çok daha fazla ses vardır. Uluslararası ilişkileri belirleyen kıtasal çapta devletlerin yönetilmesi giderek zorlaşmaktadır. Birbiriyle çatışan iç baskılar, dış politikada mantıklı karar alınmasını giderek daha zorlu hale getirmektedir.

 

Öte yandan, küresel ekolojik krizin siyasi sonuçlarıyla da karşı karşıya kalmak üzereyiz. Eğer su ve gıda gibi köklerini kaçınılmaz olarak topraktan alan temel insan ihtiyaçları akut kıtlık ve rekabetin nesnesi haline gelirlerse, bu durumda giderek liberal küreselleşme dünyasının gerisine düşüp tarihte büyük güç siyasetinin büyük kısmını destekleyen daha eski ve çok daha ölümcül jeopolitik gerçekliklere geri dönmek zorunda kalacağız. Eğer benim kuşağımdaki tarihçilerin güç siyaseti, diplomasi ve savaşı gözardı etmesinin ardında bir nebze de olsa mantık olsa da, aynı durum ne yazık ki çocuklarımızın dünyası için pek gerçek olacağa benzemiyor.

 

Genel

İsrail’in Tecrit Hali Azalıyor mu?

isolas

 

Elliott Abrams 

2017 yılı Aralık ayında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul etme kararını reddeden ve eleştiren bir karar aldı. Oylamada 128 lehte, 9 aleyhte (İsrail ve ABD dahil), 35 çekimser ve 21 namevcut oy verildi. Bu sonuç, kimileri tarafından ABD ve İsrail açısından bir tür zafer olarak nitelendirilirken; kimileri de Siyonizm’i ırkçılıkla eşdeğer gören 1975 yılı Genel Kurul kararını anımsatırcasına büyük bir mağlubiyetle karşı karşıya olunduğunu ileri sürüyor (söz konusu karar, 1991 yılında ilga edilmişti).

 

Ancak, İsrail’in 2018 yılı başındaki uluslararası tavrı, 1975 yılındakinden çarpıcı şekilde farklıdır. 1975 yılındaki oylama, İsrail’in dünya sahnesindeki tecrit halini yansıtmıştır. 2017 yılındaki oylama ise, İsrail’in bu tecrit halini azaltma doğrultusundaki yakın tarihli başarılarını yansıtmaktadır. Bu süreçte gelişebilecek bir model ise; İsrail’in Genel Kurul ve BM’nin diğer kurumlarındaki oylarını yitirmesi (her ne kadar zaman zaman azalan marjlarla olsa da), bir yandan da giderek daha fazla ülkeyle – hatta Müslüman çoğunluklu olanlarla, ikili ilişkilerini geliştirmesidir.

 

İsrail birçok ülkeyle diplomatik ilişkilerini sürdürürken, otuz iki BM üyesi Yahudi devletiyle diplomatik ilişki kurmayı reddediyor ve bunların çoğu da Müslüman çoğunlukta ülkeler. İsrail uzun zamandır BM sisteminde oldukça katı bir muameleye tabi tutuluyor; İsrail’i eleştiren veya Filistin davasını destekleyen herhangi bir karara –İsrail’in kurduğu yerleşimler olsun, insan hakları ihlalleri yönündeki iddialar olsun, İsrail’in terör saldırılarına yanıtları veya diğer iddialar olsun- neredeyse otomatik bir çoğunluk oyu geliyor.  Coğrafi konumu, onu komşularıyla birlikte Birleşmiş Milletler içinde Asya-Pasifik grubuna dahil etmesi gerekirken, Arap devletleri bunu engelledi ve sonuç itibariyle İsrail, Batı Avrupa ve Diğerleri Grubu’na dahil olmak zorunda kaldı.

 

Cenevre merkezli gözlem grubu UN Watch’a göre, 2006 yılı Haziran ayında kurulmasının üzerinden on yıllık bir süre zarfında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi, münferit ülkeleri eleştiren 135 karar kabul etti: Bunların 68’i, veya yarıdan biraz fazlası, İsrail karşıtıydı. Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü UNESCO, her yıl yaklaşık 10 İsrail karşıtı karar kabul etti. Bu süre zarfında sadece bir ülkeyi – Suriye- 2013 yılında eleştiren bir karar aldı. Bu odak noktası, büyük ölçüde ABD ve İsrail’in 2017 yılında UNESCO’dan ayrılma kararlarını açıklamasının ardındaki sebebi açıklıyor. BM Genel Kurulu, geçtiğimiz on yıl zarfında, her yıl münferit ülkeleri eleştiren yaklaşık otuz beş karar aldı ve bunların yüzde 75’inden fazlası İsrail’i hedef almaktaydı.

 

BM Oylarının Anlamı

 

İsrail’in son diplomatik başarısı nasıl ölçülebilir? Öncelikle, 2017 yılı Aralık ayında Genel Kurul oylamasının ardından somut herhangi bir adım atılmadı (bazı önceki kararlar, İsrail’i hedef alan özel BM prosedürlerini getirmiş veya devletlerin İsrail’e karşı birçok adım atmasını talep etmişti). BM oyları, Filistin davası veya iki devletli çözüm için sembolik desteğin önemli göstergeleridir; ancak hiçbir ülke BM’nin son oylamasının ardından – Guatemala hariç- İsrail ile ekonomik veya diplomatik ilişkisini değiştirmemiştir. Guatemala ise, büyükelçiliğini Kudüs’e taşımak konusunda ABD’nin izinden gideceğini açıklamıştı.

 

İkinci olarak, son iki yıldır İsrail’in diplomatik erişim alanını genişletmesine dair çarpıcı örnekler oldu. 2016 yılı Genel Kurulu oturumunda İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, Afrika kıtasının on beş devlet başkanı ve büyükelçisiyle bir araya geldi. 2016 yılı Kasım ayında, son otuz yıldır Doğu Afrika’yı ziyaret eden ilk İsrail başbakanı oldu ve Uganda, Kenya, Ruanda ve Etiyopya devlet başkanlarıyla bir araya geldi. Kenya’yı yeniden 2017 yılı Kasım ayında ziyaret eden Netanyahu’yu Devlet Başkanı Uhuru Kenyatta rezidansında ağırladı; göreve geldiği gün kutlamaları vesilesiyle törenlere katılan tek Batılı lider oldu; tüm kutlama yemeği boyunca Kenyatta’nın yanında oturdu. Netanyahu’dan ayrıca yemek sırasında konuşma yapması istendi. Benzer şekilde, 2017 yılı Eylül ayında Netanyahu bir diğer diplomatik teamül oluşturdu ve Güney Amerika’da Arjantin, Kolombiya ve Meksika’ya giden ilk İsrail başbakanı oldu.

 

Asya ile gelişen ticaret

 

İsrail’in “rotasını Asya’ya çevirmesi” çok daha çarpıcı oldu. Asya’nın büyük güçleriyle diplomatik ilişkiler yeni değilken, aralarındaki ticaret hızla artıyor. Bunun bir boyutu; silah ticareti: Çin’in en büyük silah tedarikçisi olarak Yahudi devletini sadece Rusya geride bırakıyor. Ancak İsrail-Çin ilişkisi çok daha geniş kapsamlı: Ticaretleri, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin tesis edildiği 1992 yılından beri peyderpey arıyor. Çin (Hong Kong dahil), İsrail’in ithalat kaynakları olarak ABD’nin hemen ardından geliyor ve İsrail’in ihracatları için bir destinasyon halini almış durumda. Çin devletine ait Bright Food Group, İsrail’in süt ürünleri holdingi Tnuva’da yüzde 56 çoğunluk hissesi satın aldı. Tnuva, İsrail’in süt ürünleri piyasasının yüzde 70’inden fazlasını kontrol ediyor. “İsrail-Çin arasında yeni bir girişimin ilan edilmediği tek bir gün daha yok. Ya İsrail’in bir teknoloji şirketi Çin’de ofis kuruyor, yeni yatırımlar yapılıyor, ortak girişimlerde bulunuluyor, ticaret konferansları yapılıyor veya delegasyon ziyaretleri oluyor.”

 

Hikaye Hindistan’da da aynı. 2017 yılı Haziran ayında İsrail’in Ekonomi Bakanı, iki ülke arasındaki ticaretin son yirmi beş yılda 200 milyon dolardan yaklaşık 4 milyar dolara yükselerek yüzde 2000 oranında artış sergilediğini belirtti. 2017 yılı Haziran ayında Başbakan Narendra Modi, İsrail’i ziyaret eden ilk Hintli hükümet başkanı oldu. Jerusalem Post’un aktardığına göre, İsrail’in Hindistan’a olan ihracatı son on yılda yüzde 60 oranında arttı. Modi ile seyahat edenler arasında Hindistan’ın dev şirketlerinin yöneticileri de vardı. Netanyahu, 2018 yılı Ocak ayında bir iade-i ziyarette bulundu ve beraberinde 130 kişilik bir ticaret delegasyonu getirdi.

 

Arap ve Müslüman dünyaya açılımlar

 

İsrail’in Arap ve Müslüman çoğunluklu devletlerle olan ilişkileri de gelişiyor. 2017 yılındaki Genel Meclis oturumu çerçevesinde Mısır cumhurbaşkanı Abdel Fatah al-Sisi, Netanyahu ile ilk toplantısını gerçekleştirdi. Uluslararası Kriz Grubu’ndan kıdemli bir analistin söylediği gibi, “Mısır-İsrail ilişkileri bugün tarihinin en üst düzeyinde.” Resmi ve genellikle de soğuk diplomatik ilişkiler 1979 yılında başladı. Bugün iki ülke Gazze ve özellikle Sina yarımadasıyla ilgili güvenlik meselelerinde yakın işbirliği içindeler; aşırılık yanlısı grupların tehdidine karşı birlikte savaşıyorlar.

 

Hiç kuşku yok ki bu değişimin bir kısmı, İsrail ve birçok Sünni çoğunluklu ülkenin –özellikle de Körfez ülkelerinin- İran’a dair paylaştıkları endişelerden kaynaklanıyor. 2015 yılında İsrail Abu Dabi’de bir diplomatik misyon açtı. Rice Üniversitesi bünyesindeki Baker Enstitü’nün yaptığı bir analize göre, “İsrail ordusu ile güvenlik yapılanmasının önemli kısmının Körfez İşbirliği Konseyi ile kurmak istediği yakınlaşma, 2011 yılından beri devam ediyor; keza Arap Baharı sonrası tesis edilen ortam, paylaşılan endişe alanlarında gayriresmi bağların derinleştirilmesi için bir fırsat sundu.” İsrail bakanlar kurulu üyesi ve Likud partisi lideri Yuval Steinitz’in 2017 yılında söylediği gibi, “Bu, Orta Doğu’da neredeyse bir devrimdir.” Üstelik Netanyahu, 2016 yılında Müslüman çoğunluklu Kazakistan ve Azerbaycan’ı ziyaret etti ki bu da bir İsrail başbakanı açısından bir ilktir.

 

2005 yılında başlatılan boykot, tecrit hali ve yaptırımlar hareketine rağmen İsrail’in ihracatları büyük oranda etkilenmedi. Hareket Avrupa’da ve Amerikan üniversitelerinin kampüsünde büyük ses getirdi; ancak İsrail’in Avrupa Birliği’ne olan ihracatı peyderpey artmaya devam ediyor. Avrupa Birliği ile İsrail arasındaki toplam ticaret 2006 yılında 23,8 milyar Euro iken 2016 yılında 34,3 milyar Euro’ya ulaştı.

 

İsrail ekonomisi, sıradışı bir başarı öyküsü olarak kalmaya devam ediyor: Dünya Bankası’na göre, kişi başına düşen GSYİH 1990 yılında 12.000 dolar iken 2017 yılında 36.000 dolara yükseldi. Aynı dönemde GSYİH 59 milyar dolardan 318 milyar dolara sıçradı. İhracatlar, söz konusu dönemde 20 milyar dolardan 90 milyar dolara tırmandı.

 

Üçüncü olarak, İsrail’in diplomatik talihi, artık umutsuz olmaktan ziyade, karma nitelikte. Kudüs konusunda Genel Kurul’daki son oylama, İsrail’in UNESCO’dan çekilmesi ve İnsan Hakları Konseyi’nde İsrail’e karşı sürekli kararlar alınması; Birleşmiş Milletler’in Yahudi devleti için düşmanca bir toprak olmayı sürdürdüğünü gösteriyor. Ancak karşı-eğilimler de mevcut. Meksika, İsrail-karşıtı kararlara otomatik destek vermeyi sonlandırdığını açıkladı. Hindistan da ilk kez 2017 yılında Arap devletleriyle olan bağını kopardı; İsrail’i kınayan birçok karara olan desteğini kesti. Daha birçok teşvik edici işaret var: 2006 yılında, ülke-özelinde İnsan Hakları Konseyi’nin aldığı kararların yüzde 60’ı İsrail’i hedefledi. Bu durum, ABD’nin Konsey’e 2009 yılında katılımının ardından yüzde 40’a geriledi; 2016 yılında ise yüzde 20’nin altına düştü.

 

Genel bir model mi var? İkili diplomatik ve ekonomik düzeyde İsrail Müslüman çoğunluklu ülkelerde bile zemin kazanıyor. BM sistemi, gecikmeli bir gösterge. İsrail, oyları kaybetmeye ve olağandışı bir dikkatin ve kınamanın hedefi olmaya devam edecek – Yahudi devletiyle kendi ikili ilişkilerini verdikleri oya yansıtmayan devletler tarafından bile. Belki de, Birleşmiş Milletler’de verilen oyları devletleri eski oylama modellerini sürdürmeye yönlendiren somut adımların takip etmemesi, sembolik bir anlam ifade ediyor. Belki de tüm oylar aleniyken, ikili ilişkiler gizli olabilir. Ancak genel eğilim net bir şekilde ortada: İsrail birçok ülke ile yeni diplomatik ve ekonomik bağlar kuruyor, diğerleriyle eski bağlarını iyileştiriyor ve ticaret ve finans ortaklıklarını genişletiyor.

 

Kaynak: https://www.cfr.org/expert-brief/israels-international-isolation-diminishing

Genel

AB-Rusya İlişkileri Nereye Gidiyor?

eu

 

Ukrayna krizi, Rusya ile Avrupa Birliği arasındaki merkezkaç ilişkinin temel yönlendiricisi haline geldi; ancak başlangıç noktası değildi. İlişki, özünde 2000’li yılların başında AB’nin doğuya doğru genişlemesi ve 2004 yılında Ukrayna’da yaşanan Turuncu Devrim’den bu yana özellikle durgun seyrediyor. Önemli miktarlardaki ticaret hacmi, Brüksel ile Moskova arasındaki artan jeopolitik rekabeti telafi edemiyor. AB, ortak komşu bölgesinde bir reform gündemini teşvik ederken (çekimser bir revizyonizm pozisyonundan), Rusya ayrıcalıklı çıkar alanını korumayı arzu etti.

 

2014 yılı bir oyun değiştirici oldu; keza o tarihten itibaren AB artık etkileşimsel işbirliği modelinin zevahirlerini idame ettiremedi. Doğu Ukrayna’da Malezya’ya ait MH-17 uçak trajedisinde yüzlerce AB vatandaşının ölümü bir zirve noktası oldu ve Rusya’ya dostane yaklaşan birçok AB üye ülkesi açısından bile Moskova’ya karşı anlamlı ekonomik yaptırımlar dayatılmasını engellemek imkansız hale geldi.

 

2014 yılında yaşanan bu zirve noktasından sonra AB-Rusya ilişkilerindeki kilit gelişmeler nelerdir? Önümüzdeki üç ila beş yıl içerisinde ikili ilişkilere dair nasıl senaryolar söz konusu? Üç temel olasılığı öngörmek mümkün:

 

  • İyileşme;
  • Mevcut çatışma düzeyinde bocalama; veya
  • İlişkilerin kötüleşmesi.

 

Muğlak bir tablo söz konusu ve üç senaryodan hiçbirinin tam olarak gerçekleşmemesi olası. (1)

 

Avrupa Birliği: “Ne Yardan Ne Serden” Çözümü Arayışı

 

AB, Ukrayna konusunda Rusya ile derin bir çatışma içerisinde. Doğu Ukrayna’daki barış sürecinin ana sponsorlarından Almanya ve Fransa’nın diplomatik prestiji de tehlikede. Her ne kadar karşılıklı yaptırımlar rejiminin genişletilmesi, bazı AB üye ülkelerine ciddi ekonomik kayıplar yaratsa da, AB Konseyi 2015 yılı Mart ayında yaptırımların Minsk II barış planı uygulanana dek yürürlükte kalması gerektiğine karar verdi. Dolayısıyla, Ukrayna, yaptırımlar kaldırılmadan önce Rusya ile sınırları üzerinde egemen denetimi tesis etmeli.

 

Bununla birlikte, daha geniş çerçeveden bakıldığında Brüksel, Rusya politikası konusunda kaybeden tarafta görünüyor. AB’nin konuya dair yakın tarihli belgeleri ikna edici değil. Üye ülkeler için kabul edilebilir olan ve bir vizyon veya eylem planı sunan bir uzlaşı formülüne dair çaresiz bir arayış içerisinde olunduğunu gösteriyor. Avrupa Birliği Komisyonu’nun 2015 yılı Kasım ayında hazırladığı bir belge olan Avrupa Komşuluk Politikası’nın gözden geçirilmesi ise, şununla sınırlı: “AB’nin Rusya Federasyonu ile olan ilişkileri, Kırım ve Sivastopol’ün yasadışı şekilde ilhak edilmesi ve Doğu Ukrayna’nın istikrarsızlaşması sonucunda bozuldu”; “Birçok bölgesel konuda, koşullar elverdikçe yapıcı bir işbirliğine gidilmesi yararlı olacaktır.”

 

Avrupa Birliği’nin 2016 yılı Haziran ayında kabul ettiği Küresel Stratejisi, biraz daha uzun bir açıklama içeriyor; ancak özünde AB’nin Rusya’dan beklentisinin “uluslararası hukuka ve Avrupa güvenlik düzenini destekleyen ilkelere tam riayet edilmesi” olduğunu ve Kırım’ın ilhakını kabul etmeyeceğini, “çıkarlar örtüşürse ve örtüştüğünde işbirliğine gitmek üzere Rusya’yı angaje edeceğini” yineliyor.

 

AB Dış İlişkiler Konseyi’nin 2016 yılı Mart ayında açıkladığı Rusya’ya yönelik AB politikasının “beş temel ilkesi” çok daha uygulama-odaklıdır ve aynı mantığı temel alır. Bir yandan Brüksel, Minsk anlaşmalarının tam uygulanmasını talep ettiğini yineler; Doğu Ortaklığı ülkeleriyle “enerji güvenliği ve hibrit tehditler” konusunda dayanıklılık inşa etmek üzere” ilişkilerini geliştirmeye ve Rus sivil toplumunu desteklemeye hazır olduğunu teyit eder. Ancak diğer yandan Rusya ile seçici bir angajman arayışındaki bir uzlaşıyı vurgular.

 

Böylesine muğlak ve kararsız bir tutum, AB üye ülkeleri açısından öngörülebilir gelecekte olası en yüksek ortak payda gibi görünüyor. Bunun pratik anlamda “az” veya “çok” olup olmadığı tartışmaya açıktır; ancak birçok gözlemci, AB’nin ilk aşamada beklenenden daha büyük bir birlik sergilediği konusunda hemfikir.

 

Birçok AB üye ülkesi, Rusya’ya karşı farklı şekilde yaklaşmaktadır ve farklı ulusal tutumları bulunmaktadır. Bu tutumlar daha sonra AB düzeyinde uyumlaştırılır. Şu noktada belirtmek gerekir ki, bir devletin bir kriz sırasında ilkeli bir duruş sergileyip sergilemediği ile kriz öncesinde Rusya ile ilişkilerini yakınlığı arasında sadece zayıf bir bağıntı söz konusudur. Örneğin, “Putinversteher” (Putin destekçiliği) kelimesinin ilk olarak geliştirildiği bir ülke olan Almanya, Rusya ile derin bağlarına rağmen Moskova’ya karşı sert bir tutum benimsemiştir.

 

En temel sorulardan birisi, Ukrayna’nın mücadele etmeye değer olup olmadığı ve Rusya ile ilişkilerin bozulmasının doğru bir tavır olup olmadığı. Aslında, buna doğrudan bit yanıt vermek gereksiz. Rusya’nın Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü zedelemeye yönelik eylemleri, çoğunluk tarafından kabul edilmez bulundu ve Avrupa’nın Ukrayna’ya yönelik sempatisini artırdı. Ancak esasında, ve özellikle Ukrayna’nın reformları geciktirmesi ve Proshenko hükümetinin yolsuzlukla mücadele ederken karşılaştığı zorluklarla bağlantılı olarak mesele çok daha ivedi hale geliyor. Hollanda’da 2016 yılı Nisan ayında gerçekleşen ve Ukrayna ile AB Ortaklık ve Serbest Ticaret Anlaşması’nın onaylanmasına yeşil ışık yakmaya yönelik referandumun başarısızlığı, Ukrayna’nın geleceği konusunda Avrupa kamuoyunun bir kısmı nezdinde önemli kuşkular doğurdu.

 

Aynı şey, genel anlamda AB Doğu Komşuluğu konusunda da söylenebilir. Her ne kadar Avrupa başkentleri bölgenin Rusya tarafından yönetilmesini istemese de, ona bir üyelik hedefi sunmak veya önemli miktardaki fonlarla tedrici ve fiili bir entegrasyon politikası başlatmak doğrultusunda bir istek hiçbir zaman olmadı. Tam tersine, AB’nin bölgedeki hevesleri halihazırda azaldı ve yerel aktörlerin “ortaklaşa yürüttükleri”, sınırları belli olmayan “ortaklıklara” ve “diyaloglara” yöneldi. Bu da onlara etkileşim hedeflerini ne olması gerektiği konusunda söz hakkı veriyor.

 

Bir başka mesele ise; Ukrayna üzerinden yaşanan krizin, AB-Rusya arasındaki etkileşiminin diğer alanlarından (terörle mücadele, Orta Doğu, Arktik, enerji meseleleri) ne ölçüde ayrıştırılabileceği. “Rusya’ya ihtiyacımız var” yaklaşımı, Moskova’yı terörizm ve göç konularını ele alırken asli bir ortak olarak kabul ediyor ve AB’nin bazı güney ülkelerinde oldukça güçlü olup, Rusya ile ticarete dair paralel işleyen güçlü ekonomik çıkarlarıyla da elele gidiyor. Dolayısıyla, “bölümlere ayrılmış” yaklaşım, Avrupa’nın Suriye konusunda Rusya ile yaşadığı köklü görüş ayrılıkları sebebiyle işe yaramış görünmüyor; ancak bu yaklaşım bu şekilde ortadan kalkmayacak. Benzer şekilde, AB’nin politikasını belirlemede ekonomik gerekçeler yeterince güçlü olmasa da, sürekli olarak gündeme gelmeye devam ediyor ve Rusya ile yeni bir ortaklık kurulmasını destekliyor.

 

Rusya: Kazanmaya Kararlı

 

Buna karşın, Rusya’nın pozisyonu çok daha vizyoner ve uyumlu. Taktik hedefler değişkenlik gösterebilir, ancak stratejik olarak Moskova Batı’dan tecrit edilmeyi ve Batı ile bir cephe halinde çatışmayı net bir şekilde önlemek isteyecektir. Kırım’daki kazanımlarını meşrulaştıran, ayrılıkçı birimlere önemli anayasal yetkiler vermek suretiyle Ukrayna’yı yapısal olarak zayıflatan yeni bir uzlaşıya varmayı tercih edecek, ardından da bir sonraki sayfaya geçecektir. Şu nokta önemli: Moskova, AB-Rusya ilişkilerinde Brüksel’in norm belirleyici olduğu eski ilişki sistematiğine geri dönmeyi de istememektedir. Hem Rus elitleri arasında hem de genel halk nezdinde “ekonomik olarak durgunlaşan”, “ahlaki olarak çöküşte”, “siyasi olarak egemen olmayan” ve daha şimdiden dağılmakta olan bir AB gruplaşmasının örneğinin izinden gitmek konusunda genel bir ret hali söz konusudur.

 

Bununla birlikte, çatışma paradigması, Rusya’nın lider kadrosunun gerçek veya potansiyel planlarının ne olduğundan bağımsız olarak kök salmaktadır. Öncelikle, Vladimir Putin’e ekonomik açıdan kötü gidişatın yaşandığı dönemlerde yeni bir meşruiyet kazandıran şeyin Batı ile çatışma olduğu birçok kez gözlemlenmiştir ve Putin’in reytingini artıran şey “bayrak etrafında toplanma” etkisi olmuştur. Batı ile, özellikle de Avrupa ile normalleşme, rejimin ulusal tavırlarının çok daha kırılgan görünmesine sebep olabilir. Savunmaya yapılan devasa harcamaları gerekçelendirmek zorlaşabilir; kesintiler ise bundan doğrudan yararlananlar arasında –profesyonel ordu ve güvenlik ajanslarından savunma endüstrisindeki işçilere dek- bir memnuniyetsizliği körükleyebilir.

 

AB’nin çöküşteki bir siyasi proje olarak görülmesi, Rusya’nın kendi pozisyonu ve statüsüne dair öforik bir hissiyata yol açmıştır. Örneğin, Rusya’nın Dış Politika ve Savunma Politikası Konseyi, 2016 yılında yayımlanan “Rusya için Strateji” raporunda, Rusya’nın halihazırdaki durumunu “son derece başarılı” olarak değerlendirmiş; bunun da temel sebebi olarak ülkenin “Batılı yapıların ve ittifakların Rusya tarafından güvenliği için elzem görülen topraklara yayılmasını durdurabilmesi ve Sovyet-sonrası ve tarihi Rus imparatorluk alanının dağılmasını kısmen durdurup büyük olasılıkla da tersine çevirebilmesi” olarak göstermiştir.

 

Saygın bir kurum olan Levada Center’ın yaptığı kamuoyu yoklamalarına göre, hem Ağustos 2015 hem de Ağustos 2016’da yüzde 58’lik istikrarlı bir çoğunluk, Rusya’nın (Avrupa ve ABD’den) gıda ithalatı yasağının etkin olduğunu ve politik olarak olumlu sonuçlar doğurduğunu düşünmekteydi. Yani Rusya’nın dünyada çok daha saygın bir yerde olduğunu ve çıkarlarının dikkate alındığını düşünüyorlardı. Ankete katılanların çeyreğinden az bir kısmı, yasağın “anlamsız, tuhaf, zararlı ve özelikle Rusya nüfusuna zarar verir nitelikte” olduğuna inanıyorlardı.

 

Bu iddiaların ekonomik anlamda doğru olup olmadığı ikincil önemde bir konu. Sembolik olarak bakıldığında, hız ve karar alma sürecinin birliği açısından Moskova’nın AB karşısında avantajları var. Kremlin’in kaynaklarını önceliklendirme ve yoğunlaştırma, muhaliflerini şaşırtma ve inisiyatifi elde tutma yeteneği söz konusu. Risk almaya hazır ve en önemlisi de gerekli kararlılığa sahip. Rusya’dan gelen sinyal ise, hiçbir şeye teslim olmayacağı yönünde, dolayısıyla AB’nin kendisine teklifte bulunması gerekiyor.

 

Olasılıkların Haritalandırılması

 

AB-Rusya ilişkilerine dair kısa ila orta vade için akla uygun olan üç varsayımsal senaryo var. Aşağıda açıklandığı gibi, en pozitif senaryoya doğru kayışa olanak tanıyacak olan kilit faktör, Moskova’daki “yeniden düşünme”dir. Bu olmaksızın, olası tüm diğer değişimler (AB’nin yaklaşımının yumuşaması veya ABD’deki yeni yönetimle “anlaşmaya” varılması) ilişkilerdeki krizin çözümü için bir garanti sunabilecek gibi durmuyor. Buna karşın en negatif senaryo ya herhangi bir tarafın kasıtlı veya kasıtsız eylemlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkabilir, ya da bazı eğilimler (örneğin askeri yapılanma) kontrolden çıkabilir.

 

  1. Eğer Moskova’daki siyasi yönelimde herhangi bir değişim yaşanmazsa AB-Rusya ilişkileri bu süreçte zor bela başarıya ulaşacak, ya da “yüzüne gözüne bulaştıracak”. Bu en olası senaryo; keza Moskova tavrını değiştirmeye pek hazır durmuyor. Bu yaklaşımda, her iki taraf da mevcut siyasi ve diplomatik çatışmayı “yönetmeye” devam edecek. Ekonomik karşılıklı bağımlılık, önemli bir istikrarlaştırıcı rol oynamayı sürdürecek. Öte yandan, enerji akışlarının karşılıklı olarak çeşitlendirilmesi hızlanabilir ve birçok Avrupa ülkesi Rusya’ya olan kritik enerji bağımlılıklarının üstesinden gelmek için çaba gösterecektir. Buna karşılık Rusya, “Asya’ya dönüş” hedefine bağlı kalacaktır – bu hedef yararlı olsa da olmasa da. Avrupa’daki güvenlik durumu kötüleşmeyecek. Ukrayna’nın doğusundaki çatışmalar, mevcut duruma kıyasla biraz hızını kaybedecek; ateşkese genel olarak riayet edilecek; ancak herhangi bir siyasi çözüm ufukta görünmüyor. Transnistria’daki durumda herhangi bir istikrar bozucu durum olmayacak; Rusya’nın Baltık devletlerine yönelik doğrudan askeri bir provokasyonu şöyle dursun Rusya ile Belarus arasında “yeniden birleşmeye” yönelik bir girişim de yaşanmayacak. Suriye ve Orta Doğu’daki siyasi etkileşimin inişleri çıkışları olacak; ancak bunlar da toplu olarak sekteye uğramayacak. Aynı zamanda, Kremlin ile Avrupalı liderler arasındaki güven geri kazanılmayacak ve bu da Avrupa ve genel anlamda Batı’da, ilişkilerde kalıcı bir iyileşmeye ulaşılabileceği yönündeki umutları azaltacak. Öte yandan, Avrupa’nın enerji-dışı iş alanları, zayıflayan ekonomisi ve artan öngörülemezliği sebebiyle Rusya’ya olan ilgilerini yitirecek.

 

  1. Şayet Rusya mevcut açmazın Rusya’nın çıkarlarına hizmet etmediğini ve onun elindeki seçenekleri / pozisyonlarını peyderpey zayıflattığını anlarsa, bir diğer deyişle, zamanın Moskova’nın lehine işlemediğine ve nihayetinde daha karlı alışverişler yapmasının daha yerinde olacağına karar verirse, AB-Rusya ilişkilerinde bir normalleşme ve tedrici bir iyileşme yaşanabilir. Ekonomik ve finansal önceliklerin de bir rolü vardır; tıpkı Rus elitlerin Avrupa ile bağlarını koparmak istemeyişi gibi. Rusya’nın Çin’le yakınlaşmasının tatmin edici olmayan sonuçları da bir etmen olacak. Bu senaryoda, Avrupa’nın pozitif ve hızlı bir şekilde karşılık vermesi beklenebilir; özellikle de eğer attığı adımlar Washington ile koordineli ise. Bununla birlikte, eğer Avrupa inisiyatifi ele almaya karar verirse, örneğin Almanya ve Fransa gibi ülkelerde lider kadrosunda değişimler yaşanırsa ve Moskova bu anlayış düzeyine ulaşmadan önce yaptırımlarda yumuşamaya gidilirse sonuçlar en iyi ihtimalle geçici olacak; keza böylelikle sadece Rus politika yapıcılara nüfuz eden “muzaffer zihniyeti” güçlenecektir.

 

Sürdürülebilir bir normalleşme, aşağıdaki hususlarda ilerlemenin bir bileşkesine işaret edecektir.

 

  • Ukrayna çatışmasının sadece dondurulması yetmez, kısmen çözülmesi gerekir. Batı’nın yaptırımlarının kaldırılmasına yanıt olarak ayrılıkçı toprakların Ukrayna’ya Kiev için kabul edilir koşullar çerçevesinde yeniden entegrasyonuna dair gerçekçi bir perspektifin ortaya çıkması ve Doğu Ukrayna’da yeniden inşa sürecine yardımcı olmak üzere Avrupa’nın ekonomik yardım garantilerinin verilmesi gerekir.
  • Suriye’de bir yöntem izlenmesi gerekir.
  • Enerji alanında yeni bir kapsamlı anlaşmaya varılması, Rus gazının Ukrayna üzerinden transit geçişinin güvence altına alınması gerekir. Bu durum, Slovakya gibi birçok AB üye ülkesi açısından önemlidir. Ayrıca, Rusya’nın Avrupa doğalgaz piyasalarındaki oyunun tekelci olmayan kurallarını kabul etmesi, karşılığında da bu piyasalardaki payını koruması gerekir.

 

Tüm bunlar işbirliğini mevcut bürokratik ve iş yapılarını hızla yeniden canlandırabilir ve böylelikle siyasi süreç güçlenir.

 

  1. İlişkilerin kötüleşmesi ihtimali de tamamen gözardı edilemez. Eğer Doğu Ukrayna’da gerginlik yeniden tırmanmaya başlıyorsa, AB’nin buna tepki vermesi gerekir – özellikle de Washington’un doğrudan müdahale ihtimalinin daha düşük olduğu göz önüne alınırsa. (Bununla birlikte, 2016 yılı Ekim ayındaki AB zirvesinde Rusya’nın Halep’i kapsamlı şekilde bombalamasına tepki olarak yeni yaptırımlar üzerinde uzlaşılamamasının da gösterdiği gibi, Suriye’de gerginliğin tırmanması aynı etkiyi doğurmayacaktır.) Batı sınırlarında Rusların askeri faaliyetleri sürekli artacak, yeni saldırı yetenekleri kullanılacak; AB’nin hava sahası ihlal edilecek. NATO’daki AB ülkeleri, bu gelişmelere tepki verecekler ve savunma alanındaki harcamalarını artıracaklar. Bu durum da muhtemelen askeri bir restleşmeye yol açacak. Rusya’nın ulusal seçimlerin sonucunu etkilemek, düzen-karşıtı radikal parti ve hareketleri fonlamak ve/veya AB’deki siber güvenliğe zarar vermek üzere (önde gelen) AB devletlerindeki iç siyasi süreçlere müdahale edebilen ve bundan da hoşlanan bir ülke olarak algılanması durumunda, (birçok) yönetici elit arasındaki köprüler de yıkılacak. Buna karşılık, eğer Avrupalı liderler bir takım adımlar atarlarsa, benzer bir etki doğabilir; bu durum da Moskova’nın kasıtlı provokasyonları görmesini tetikler – örneğin sanık olarak Rusya ile MH-17 konusunda bir kamu davası açılır ve bu davanın tanıtımı yapılırsa.

 

SONUÇ

 

AB-Rusya ilişkileri, “izlek-bağımlıdır” ve halihazırda her ne kadar durum genel itibariyle kontrol altında olsa da, çatışma doğrultusunda bir yöne kaymaktadır. Bu izlek ne kadar uzun sürerse, olayların gidişatını iyi yöne çevirmek için o kadar çabanın ortaya konması gerekecektir.

 

 

Genel

Suud-İsrail Dostluğu, Orta Doğu’nun Geri Kalanını Birleştiriyor

suud

En üst düzey yetkilisi Veliaht Prens Muhammed bin Salman (MBS) aracılığıyla Suudi Arabistan ülke içindeki tutuklama dalgasına devam ediyor. Bu zamana değin yaklaşık 800 milyar dolarlık varlık ve banka hesabına el koydu. Birkaç gün sonra MBS, Lübnan Başbakanı Saad Hariri’yi Suudi Arabistan’a çağırarak ve burada Suudi devlet televizyonunda istifaya mecbur bırakılarak otoritesini gösterme girişiminde bulundu. Trump, Bin Salman’ın İran ve Hizbullah’a yönelik suçlamalarına desteğini gösteren tweetler attı ve müstakbel Suudi kral, İsrail’in gizli desteğini bile elde etti. Bu esnada İran, Lübnan’ın iç işlerine herhangi bir şekilde müdahil olduğunu veya Huthi isyancılar tarafından birkaç gün önce Riyad’daki Kral Khalid Uluslararası Havalimanı’na yönelik yapılan balistik füze saldırısına dahlini inkar ediyor. Öte yandan, Trump, Putin ve Xi, kısa süre önce bir araya geldiler ve realizm ve pragmatizm sergileyen bir şekilde bölgenin geleceğine karar vermiş görünüyorlar.

 

Son aylarda olayların gidişatını baş aşağı çeviren haberler giderek yaygınlaştı. Bununla birlikte, Orta Doğu standartlarında bile bu hikayenin yeni bir yanı var. Lübnan başbakanı Hariri’ye ilişkin yaşananlar, bir nebze kargaşa yarattı. Hariri görünen o ki Riyad’da tutsak tutulduğu sırada Suudi Arabistan’ın Al Arabiya haber kanalı üzerinden istifasını açıklamaya mecbur bırakıldı. Kendisinin en son verdiği mülakatta, biraz öfkeli ve yorgun olduğu görülüyordu – zoraki hapis altında tutulan ve korkunç bir stres yaşayan birinden beklenileceği gibi. Televizyon üzerinden yaptığı istifa açıklamasında Hariri kendisine ve ailesine Lübnan’da İran ve Hizbullah’ın ajanları tarafından yapılan ölüm tehditleri yüzünden ülkesine geri dönemediğini belirtmişti. Bununla birlikte, Lübnan güvenlik yetkilileri, Hariri’nin herhangi bir tehlikeyle karşılaştığından haberdar olmadıklarını açıkladılar.

 

Orta Doğu’da nüfuzunu geri kazanmaya dönük sonsuz bir çaba içerisindeki Suudi Arabistan bir kez daha bu amaca doğrudan zıt düşen sonuçları gündeme getirdi. İstifanın Suudi Arabistan’da gerçekleştiği yönünde teyit aldıktan hemen sonra tüm Lübnan siyasi sınıfı, Hariri’nin konumunu netleştirmek üzere ülkesine geri dönmesini, cumhurbaşkanıyla görüşmesini ve istifasını şahsen sunmasını talep etti. Suudilerin eylemleri, muhalif hiziplerden birleşik bir cepheyi konsolide etmeye yaradı ve Suudilerin ülkedeki nüfuzunun çökmesinin yolunu hazırladı; İran’ın rahatlıkla dolduracağı bir boşluk oluşturdu. Bir kez daha Yemen ve Suriye’de olduğu gibi Suudilerin niyetleri çarpıcı şekilde geri tepti.

 

Suudilerin egemen bir ülkenin iç işlerine bu şekilde müdahalesi, Orta Doğu’da öngörülemez senaryoları tetikledi – tam da Suriye’de gerilimin sönmeye başladığı bir dönemde.

 

Hariri’nin tutuklanması, Suudi Arabistan’da son birkaç aydır yaşananlarla yakından bağlantılı. Kral Salman’ın oğlu Mohammed bin Salman, Krallık içindeki tasfiyeyi, ABD istihbarat yapılanmasının (Brennan ve Clapper) yakın dostu Bin Nayef’in soyundan gelenleri ayıklamak suretiyle başlattı. Bin Nayef, ABD derin devletinin sadık bir ortağıydı. Suudi Arabistan ise yıllardır CIA için çalıştı, ABD’nin bölge ve ötesindeki stratejik hedeflerini ilerletti. Bandar bin Sultan Al Saud, Bin Nayef ve ABD istihbarat ajansları arasındaki işbirliği sayesinde Washington yıllardır İslamcı teröristle savaşıyor izlenimi verirken, bir yandan da aslında Afganistan’da Sovyetler Birliği’nin, 2014 yılında Irak hükümetinin, 2012 yılında Suriye devletinin ve 2011 yılında Libya’da Kaddafi’nin yaptığı gibi rakip ülkelere karşı konuşlandırmak suretiyle 1980’li yıllardan beri cihatçılığı silahlandırdı.

 

MBS hatta aileyle bağlantılı birçok prensi tutukladı, gücü kendi etrafında konsolide etmeyi sürdürdü. Dünyanın en zengin adamlarından biri olan Alwaleed bin Talal bile en sonunda MBS’nin ağına yakalandı ve Krallık’ın en yolsuz adamlarından biri olmakla suçlandı. Ortaya atılan spekülasyonlara göre, aile üyeleri ve milyarderler Riyad’da Ritz Carlton’da tutuklandılar ve tutuklanmalar başlamadan günler önce otelin misafirleri ve turistler derhal otelden tahliye edildi. Mohammed bin Salman’ın eylemleri, 800 milyar dolarlık hesaba, mülke ve varlığa el koyduktan sonra bile hız kesmedi.

 

MBS, Suudilerin para akıttığı Yemen’deki çatışmayı sonlandırmak üzere çabalarını yoğunlaştırıyor; Aden Limanı’na yönelik deniz ablukasını kaldırıyor. Riyad, Suriye’deki iki muhalif lider olan Ahmad Jarba ve Riyadh Hijab’ı, MBS’nin Suriye çatışmasını çözmeye çalışma iradesini Putin’e göstermek üzere tutukladı. Hiç şaşırtıcı olmasa gerek; Kral Salman Moskova’ya uçarak, Orta Doğu’nun yeni efendisi olan Putin ile hem kendi şöhretini hem de Suudi krallığının refahı ve ittifaklarını kamçılayan iki çatışmaya bir çözüm bulma amacıyla arabuluculuk çabalarında bulundu.

 

MBS, uluslararası ve ulusal amaçlarla yolsuzluk-karşıtı bir kampanya başlattı. Ulusal düzeyde petrol fiyatlarının çökmesi, devasa askeri harcamalarla birlikte düşünüldüğünde, kraliyet ailesini sürdürülebilirlik, kazançlar ve karlar açısından Krallık’ın geleceği için alternatifler aramaya mecbur bıraktı. MBS’nin 2030 Vizyonu, Suudi Arabistan’ı petrol bağımlılığından kurtarmak üzere geliri çeşitlendirmeyi hedefliyor. Bu, yetmiş yıldır toprağın altında bulunan kaynakların bolluğu sayesinde gelişen bir ulus için devasa bir talep. Kraliyet ailesi ile onun tebaası arasındaki bu kırılgan denge, Krallık’ın görece barış içerisinde yaşamasını sağlayan ve yerel halka verilen sübvansiyonlar tarafından 2011 yılında Arap Baharı’nın en zorlu dönemlerinde bile sağlanıyordu. Bu, halkın refahı güvence altında olduğu sürece, kraliyet ailesinin istikrarının önünde herhangi bir tehdidin olmadığı yönünde Suudi Arabistan’da geçerli olan anlayışın sebebiydi. Dolayısıyla, iki savaşı yitirdikten sonra ve petrol fiyatları en düşük düzeydeyken, MBS’nin geleceğinden endişelenmeye başlaması ve ona muhalif eliti tasfiye etmesi de son derece normal görülmeli.

 

Krallık’ın hakikati, gücü etrafında konsolide etmek ve Suudi ordusuna aşırı güvenmiş olması ve amatörlüğü sebebiyle yaptığı hataları ABD’nin desteğiyle düzeltmek suretiyle daha zor zamanları öngörmeye çalışan müstakbel Suudi kral MBS döneminde hızla değişiyor. Riyad’ı vuran balistik füze, ülkenin Suudi hava kuvvetleri tarafından 30 aydır sürekli bombalanmasının ardından Yemen’deki Huthiler tarafından fırlatıldı. Bu eylem, Krallık’ın dış saldırılar karşısında –dünyanın en yoksul Arap ülkesi tarafından bile olsa – ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi.

 

Bu bağlama, Donald Trump Suudilerin zayıflığına, korkularına ve İran-karşıtı ittifakı sıkılaştırma ihtiyacına güveniyor. Amerikan Başkanı’nın bunun karşılığında MBS’den talep ettiği şey son derece basit: ABD ekonomisine devasa yatırımlar yapılması ve ABD yapımı silahların satın alınması. MBS birkaç ay önce ABD ekonomisine, on yıllık süre zarfında 380 milyar doların üzerinde yatırım yapma sözü verdi. Trump’ın hedefi; ülke içinde yeni iş kolları yaratmak, GSYİH’yı artırmak ve ekonomiyi güçlendirmek – yani 2020 yılında yeniden seçilmesinin dayanaklarını yaratmak. Suudi Arabistan gibi zengin müttefikler bu hedefi gerçekleştirmek üzere mükemmel bir araç sunuyor.

 

MBS’nin stratejisinin bir diğer önemli boyutu, Aramco’nun New York Borsası’na kote olması ve petrol satışı karşılığında yuan üzerinden yapılan ödemeleri kabul etmesi. Her iki karar da, ABD ve Çin açısından asli önemde ve her ikisi de bir dizi görüş ayrılığını gündeme getiriyor. MBS şu anda zayıf konumda ve istediklerini elde etmesi için müttefiklere ve desteğe ihtiyacı var.  Bu sebepten dolayı, Aramco’nun petro-yuan konusundaki bir kararı muhtemelen Pekin ve Washington açısından büyük sorunlar yaratacak. MBS’nin Aramco’nun küçük bir hissesini satmaya istekli olma sebebi, bir miktar para biriktirebilmek. Bu sebepten dolayı, MBS’nin tutukladığı insanların varlıkları ve hesaplarına el koyarak Suudi Arabistan 800 milyar doların üzerinde para topladı. Bu, Aramco’nun hisse satışından elde edilecek kardan çok daha yüksek bir rakam kuşkusuz…

 

Bu adım, MBS’nin Aramco’yu New York Borsası’na kote etme kararını öteleme ve petrol satışı karşılığında yuan üzerinden ödemeleri kabul edip etmeme konusundaki kararını ötelemesini sağlıyor. Petro-yuan ve Aramco’nun ilk kamuya arzı konularının geri plana itilmesi, Pekin ve Washington’u uzakta tutmanın, ama aynı zamanda birini diğeri karşısında kayırmamanın bir yoludur. Ekonomik olarak bakıldığında, Riyad, bir yandan dolar karşılığında petrol satışıyla diğer yandan bir başka para birimi üzerinden ödemeyi kabul etmek arasında bir tercihte bulunamaz. Bu bir kabus senaryosudur. Ancak bir şekilde Suudi kraliyet ailesinin bu konuda bir tercihte bulunması gerekecek.

 

Bu durumun üçüncü tarafı, Donald Trump’ın büyük dostu ve seçim kampanyasının en başından beri destekçisi olan Netanyahu’nun kişiliğinde İsrail’dir. Trump’ın zaferi, İsrailli liderin kendisine yaptığı yatırıma pozitif geri dönüşler sağladı. Trump’ın seçimleri kazanmasından beri ABD, İran’a karşı sert ifadeler kullandı; Obama tarafından İran ile nükleer anlaşmanın çerçevesine varılmasını sağlayan pozitif yaklaşımdan dönüldü. Bununla birlikte, İsrail başbakanının kendi ülkesinde uğraşması gereken çok fazla sorun var ve tüm bunları da parlamentoda dar bir çoğunlukla ve birçok hükümet üyesinin de yolsuzluk soruşturmasından geçtiği bir ortamda yapması gerekiyor.

 

Donald Trump seçim kampanyası sırasında Tahran’a karşı çok saldırgan bir politika güttü; ardından da birkaç hafta önce İran ile nükleer anlaşmayı iptal etti. Bu kararın şimdi Kongre tarafından onaylanması gerekiyor ve anlaşmanın sonlandırılmasına muhalefet eden Avrupalı müttefikler (Çin ve Rusya haricinde) ile lobicilik faaliyetleri sayesinde birçok senatörün desteğine güvenen İsrailliler arasında zorlu bir arabuluculuk çabası gerekecek. İsrail kendi açısından Suudi Arabistan ve MBS’yi Suudi Vahabizmi ile İsrail Siyonizmi arasındaki kayıp halka olarak görüyor. Basına sızdırılan birçok özel yazışma, dünya çapında İsrailli diplomatlara, Suudilerin Lübnan’ın iş içlerine karıştığı gerekçesiyle İran’ı suçlayan açıklamalarına destek vermeleri yönünde talimat verildiğini gösterdi.

 

MBS ve Netanyahu’nun çıkarları, Suriye ve Yemen’de olduğu gibi İran ve Hizbullah konusunda oldukça uyuşuyor. İki ülkenin bir kader birliği var; keza tek başlarına İran şöyle dursun, Suriye veya Lübnan’da Hizbullah’la başa çıkabilmeleri mümkün değil. Bizzat Ruhani’nin kendisi, İran’ın Amerika’nın gücünden korktuğunu söylemişti; Suudi Arabistan’ın ve İsrail’in Tahran’ı mağlup edemeyeceğini biliyordu.

 

Trump’ın MBS tarafından gerçekleşen tutuklamalara verdiği onay bir dizi etmeni temel alıyor. İlk etmen; Amerika’ya gelecek olan ekonomik yatırımlardır. Diğeri –ki daha az bilinir- Batılı elitler arasında aylardır yaşanan gizli mücadeledir. Clinton’ın başlıca para kaynaklarından çoğu, MBS tarafından tutuklanan milyarderler olup, bunların birçok büyük bankada, sigorta şirketinde, yayınevinde ve Amerikan televizyon grubunda hisseleri olup, tüm bu kuruluşlar da açıkça Trump karşıtıdır. Bu bağlamda, Trump’ın elit tabakanın bir kısmıyla mücadelesini sürdürmesi, AT&T ve Time Warner’ın CNN de dahil olacak şekilde birleşmesinin durdurulması örneğinde görülebilir.

 

Görünen o ki Trump, Suudi ve İsraillilerin birçok niyet doğrultusunda savaşı teşvik etmesine katılıyor; potansiyel olarak da taraflar arasında çok daha geniş, bölgesel ve küresel bir anlaşmaya dair bir planı var.

 

Bölgesel düzeyde Trump ilk başta Suudilerin Katar’a karşı girişimlerini destekledi; Katar’ın taleplerinden hiçbirine erişmemesi için Riyad ile ortak duruş sergileme kararı aldı. Kriz sırasında Doha, Tahran ve Moskova’ya yakınlaştı. Bu iki ülke de, bölgede –özellikle de Suriye çatışmasında- terörist nüfuzunu ehlileştirmek üzere Katar ile müzakereleri başlatma ve ticari ilişkiler kurmak üzere bu durumdan derhal yararlandılar. Türkiye ve Katar, pratik olarak bir askeri ittifak kurduklarını açıkladılar ve bu da Çin, Rusya, İran, Türkiye, Suriye, Lübnan, Irak ve Katar’ı içeren yeni bir cephenin kurulmasını sağladı. Bu ülkeler, Suudilerin dayatmalarına ve İsrail’in İran ile bir savaş başlatma çabalarına karşı duruş sergiliyorlar ve bu konuda aynı safta yer alıyorlar.

 

ABD’nin bölgeden çekilmesiyle birlikte, Trump’ın Orta Doğu’da bir çatışma başlatma konusundaki çekimserliği giderek bariz bir hale gelirken, İsrail ve Suudi Arabistan İran’a karşı çaresiz haykırışlarını artırıyorlar; direniş ekseninin kazanımlarının Tahran’ı bölgede müttefikleriyle birlikte egemenlik kurmaya nasıl yönlendirdiğini gözlemliyorlar.

 

Kral Salman’ın Rusya’ya yaptığı ziyaret ve Putin ve Netanyahu arasında gerçekleşen dört toplantı, hangi başkentin bölgeden sorumlu olduğu konusunda bir fikir veriyor. Tüm bunlar, Riyad ve Tel Aviv’i –yani kaos ile terörün kalbini temsil eden iki ülkeyi- birbirinden daha da uzaklaştıran, çığır açan bir değişim oluşturuyor.

 

Suudilerin Katar’ı tecrit etme girişimi büyük bir başarısızlıkla sonuçlandı ve İran’ı bölgedeki gerilimin ana sebebi olarak göstermeye dönük çaba da geri dönüşü olmayan bir noktaya varmış gibi görünüyor. Bunun son örneği de Hariri, Sünniler, Hıristiyanlar ve Şiilerin akrobasisi sonucunda tek bir noktada uzlaşıya varılması oldu: Başbakan ülkesine geri dönmeli. Riyad, bölgede yeni bir iç savaşı körüklemeyi umuyor. İsrail da Hizbullah’a yönelik bir saldırının getireceği kaostan faydalanmak için can atıyor. Tüm bunlar olmayacak; Suud Hanedanlığı ve İsrail başbakanının hayal kırıklığı da hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Washington’dan yeşil ışık almadan ve Sam Dayı’nın Orta Doğu müttefikleri ile birlikte müdahale etme vaadi olmaksızın, İsrailliler ve Suudiler ne İran’a ne de Hizbullah’a saldırmak için ellerinde araç ve güç olmadığının farkındalar.

 

Trump tehlikeli bir oyun oynuyor; ancak görünen o ki uluslararası sahnedeki diğer devletle bir ölçüde koordinasyon içerisinde. Buradaki ana unsur; Washington açısından bölgede herhangi bir çatışmanın aktif parçası olmasının veya olayların gidişatını anlamlı bir şekilde değiştirmesinin imkansızlığı. “Tarihin Sonu” yıllar önce son buldu. ABD’nin etkisi düşüşte. Xi Jinping ve Putin, bölgenin geleceğiyle yakından ilgileniyorlar. Son aylarda Rus ve İran orduları, Çin’in bölgedeki ekonomik etkisiyle birlikte, yıllardır süren savaş, ölüm ve kaos ortamının yerini barış, refah ve zenginlikle değiştirmek üzere kolektif bir niyet sergilediler.

 

MBS ve Netanyahu, kaçınılmaz olarak İran’ı bölgede hegemon kılacak olan bu yeni ortamla başa çıkmak konusunda zorlu bir dönemden geçiyorlar. İsrail ve Suudi Arabistan için zaman daralıyor ve her iki ülkenin de önünde devasa iç sorunlar var ve Amerikalı müttefiklerinin tam müdahalesi olmaksızın bölgedeki olayların gidişatını değiştiremiyorlar.

 

Çok-kutuplu dünyanın yeni gidişatı, Trump’ın “Amerika Önce Gelir” politikasıyla birlikte düşünüldüğünde, ellerindeki tüm kozları, bölgede ABD’nin ekonomik ve askeri üstünlüğünün devam etmesine bağlayan ülkeleri en sert şekilde vurmuşa benziyor. Katar, Lübnan ve Türkiye gibi diğer ülkeler, yaşanan tarihsel değişimi anlamaya başladılar ve yavaş yavaş çark ediyorlar; ülkeler arasında karşılıklı olarak yararlı bir işbirliğine daha elverişli olan çok-kutuplu bir dünya düzeninin faydalarını bu süreçte anlıyorlar. Suudi Arabistan ve İsrail İran’a karşı savaşa daha fazla ağırlık verdikleri sürece, kendilerini daha fazla tecrit edecekler. Böylelikle, varlıklarını yok oluşun eşine doğru iletecekler.