close

Haberler

Haberler

Rusya ve Çin Ortaklık İlişkilerini Güçlendiriyorlar

china-russia-gas-deal-al-araby

Vitaly Vorobyov

Görünen o ki Washington Çin’i bir gövde gösterisine doğru provoke etmek istiyor. Eğer Pekin buna yanıt olarak itidal ve soğukkanlılık gösterirse, bu durum Washington üzerinde kısıtlayıcı bir etki doğurur. Rusya, Güney Çin Denizi’nin ötekinin sinirlerinin gücünü test etmek üzere bir deneme alanı haline gelmesini önlemekle ilgileniyor. 

 

Rusya ve Çin arasında son yirmi yıldır eşitlikçi ve yapıcı bir ortaklık temelinde işbirliği ve etkileşim, hem söylemsel hem de pratik açıdan gerçek anlamda stratejik ve kapsamlı hale geldi. “Daima dost, asla düşman değil” formülü, Rusya-Çin ilişkilerinin şu anda ve gelecekte neye benzemesi gerektiğine dair genel bir siyasi vizyon sunuyor ve bu ilişkilerin bir nevi kalıtımsal yapısını içeriyor.

 

2016 yılında 15 yılını dolduracak olan İyi Komşuluk ve Dostane İşbirliği Antlaşması, Rusya ve Çin arasındaki ortaklığın temel özelliklerini belirliyor. Antlaşmanın başlıca avantajı; sürekli ilerlemeci bir hareketi, daha derin bir karşılıklı anlayışı ve güveni ve somut alanlarda daha yakın bağları teşvik etmesi. Bu, iyi komşuluk ilişkilerinin gelişimi açısından önemli olmakla kalmıyor, aynı zamanda çalkantılı bir uluslararası durum da bunu gerektiriyor. Rusya-Çin arasındaki güçlü ve kalıcı ilişkilerin küresel önemde bir istikrar etmeni olduğu giderek netlik kazanıyor.

 

Ortaklık katı bir kavram değil; daha ziyade kendi iç özellikleri ve uluslararası sorunlara bağımsız yaklaşımları bulunan egemen devletler arasında bağlar ve temaslardan oluşan dinamik ve kapsamlı bir sistemdir. Ortaklığın anlamı, birbirlerinin çıkarlarını karşılamak, ortak zemin bulmak, karşılıklı yarar adına eylemlerini koordine etmek veya birlikte hareket etmektir.

 

Ortaklık modeli, uluslararası ilişkilerde giderek daha yaygın ve cazip hale gelmektedir. 15 yıl önce Rusya ve Çin’in girişimiyle Şangay İşbirliği Örgütü’nün kurulması için kullanılmıştı.

 

Askeri-siyasi bir ittifakın aksine, bir ortaklık herhangi birine yöneltilmez; çatışma veya çevrelemeye doğru vites değiştirmez; ideolojik bir birlik ve görüşlerin tam bir rekabetini ima etmez ve zorunlu iç disiplini empoze etmez.

 

Rusya ve Çin’deki bazı “meraklılar” mevcut uluslararası siyasi ve ekonomik durumu demode bir şekilde basitleştirmekte ve ortaklığın yukarıda sözü edilen özelliklerini onun zayıflıkları olarak görmektedir. İki ülkeyi bu özelliklerden kurtulmaları ve onun yerine bir ittifak inşa etmeleri doğrultusunda yönlendirmektedir – her ne kadar bir ittifakın iki ülke arasında kalıcı ilişkiler için sağlam bir temel olmadığı daha önceden kanıtlanmış olsa da.

 

Aslında, ortaklık modeli, ülkelerin çıkarlarını ve yaklaşımlarını birçok işbirliği alanında yakın plandan entegre etmelerine izin veriyor. İkili ilişkiler, öngörülebilir bir gelecekte ortaklık modelini gözden geçirerek değil –ki bu da yirmi yıldır başarılı olmuştur- onu sürekli güçlendirip iyileştirerek geliştirilebilir.

 

Özellikle iki ülke, erişilen ortaklık düzeyini ve bu ortaklığı kolaylaştırma olanaklarını uygun bir şekilde betimlemek üzere “karşılıklı bağlantı” ve “entegrasyon” gibi kelimeleri çok daha aktif bir şekilde kullanabilirler.

Siyasi düzeyden bakıldığında, iki ülkede halkın bilinçaltına 1960’lı yıllar ve 1980’li yılların başında ideolojik polemikler ve devletler-arası çatışma esnasında ekilen karşılıklı önyargı tohumlarından geriye kalanları ortadan kaldırmak üzere birbirlerine sinyaller göndermeye devam etmeleri önemlidir.

 

Hiçbir ülke, karşılıklı sınır meselelerinin tamamen ve nihai olarak çözüldüğünden emin değildir. Rusya ve Çin’in karşılıklı sınırlarının geçmişine dair sık sık birbiriyle çelişen görüşleri bulunmaktadır. Deng Xiaoping’in Mayıs 1989’da “geçmişi geride bırakıp iki ülke arasındaki eski meselelerin çözümünü unutma” çağrısında bulunduğu zaman yaptığı açıklamalara daha fazla önem atfedilmeli. Dahası, Rusya-Çin sınırının “bir defalığına ve sonsuza dek geçerli olacak şekilde” çizildiğini ve bu hattın bir ayrım çizgisi değil iki büyük komşuyu birbirine bağlayan bir kemer olduğunu vurgulamak da mantıklı olacaktır.

 

İkinci Dünya Savaşı’nda zaferin 70.yıldönümünün 2015 yılındaki kutlamaları, iki ülkenin ortak tarihsel deneyimleri temelinde dostlukları ve iyi komşuluk ilişkilerini güçlendirmek için sahip oldukları devasa kaynakları gözler önüne serdi. Önümüzdeki on yıllarda ortak yıldönümleri için iki tarafın da hazırlık yapması yararlı olacaktır. Bu çalışma, dostluk toplumlarını, büyük çaplı ikili kamusal organizasyonları ve partiler-arası bağları içerebilir.

 

Pozitif tutumları sürdürmeye ve ikili ticaret ve ekonomik işbirliğinde karşılıklı olarak destekleyici bir atmosferi devam ettirmeye özel önem verilmeli. Bu alan, iki ülkenin ekonomilerindeki zorluklar ve uluslararası ortamdaki değişimler karşısında son derece hassas. Birçok geleneksel iş kontağı askıya alındı veya büyük zarar gördü. Büyük yatırım projelerinin uygulanması –genellikle uluslararası ödemelerdeki kısıtlamalar sebebiyle- yavaşladı. İki ülke, birbirlerini karşılıklı olarak eleştirmekten kaçınmalı ve tüm sorunlarını bir iş adamı yaklaşımıyla çözmeli; karşılıklı olarak avantajlı seçenekleri ve yeni işbirliği alanları (örneğin tarım ve gıda) aramalı.

 

İki ülkenin ekonomik zorluklarının üstesinden gelme biçimlerinde ortaya çıkan farklılıklar karşısında, başlıca yaklaşımları daha profesyonel ve ayrıntılı bir şekilde analiz etmek oldukça önemlidir. Özellikle Rusya ve Çin, Avrasya Ekonomik Birliği ve İpek Yolu Ekonomik Kemer projesinin entegrasyonuna ilişkin istişarelerde bulunabilir (ki bu da EEU ve Çin’in karşılıklı olarak uyumlaşması anlamına geliyor aslında).

 

Her yerde hazır ve nazır bir “dışarlıklı” olarak ABD

 

İki ülke, stratejik uluslararası meselelerdeki eylemleri ve pozisyonlarının koordinasyonunu iyileştirmeyi sürdürmeli. Mevcut görüş alışverişleri, orta ve uzun vadede önleyici eylemleri koordine etmek üzere projeksiyonların kıyaslanmasıyla tamamlanabilir.

 

Uluslararası ilişkilerde işbirliği ve özellikle ABD’nin politikalarının farklı boyutlarında verimli etkileşime sürekli dikkat edilmeli.

 

İkinci Dünya Savaşı’ndan beri Amerika’da hangi parti iktidarda olursa olsun Beyaz Saray’ın sürekli olarak izlediği tek bir strateji vardı: ülkenin “süpergüç” pozisyonunu dünyada sürdürmek. Başkanın kişiliği ve ulusal duruma bağlı olarak tarz değişiyor, ama öz hep aynı kalıyor ve 2016 yılı sonbaharında yeni başkan seçildikten sonra da pek değişecek gibi durmuyor. Ancak, özellikle ilk dönemde ton daha sert hale gelebilir.

 

Çıkarlarını küresel ölçekte yayan ABD kendisini bir “dışarlıklı” veya “bölge dışından” bir oyuncu olarak görmüyor. Amerikan mantığına göre, Rusya ve Çin’i çevreleme politikasının özel bir yanı yok; daha ziyade ülkenin dünyadaki egemenliğini korumaya dönük olarak Amerika’nın saldırgan politikasının doğal bir parçasıdır.

 

Bu kibir, ABD’nin siyasi sisteminin örnek alınacak bir sistem olduğu, ABD’nin ekonomik yaşantısının da iyi ve etkin şekilde düzenlendiği yönündeki derin inanıştan kaynaklanıyor. Ayrıca, oldukça iyi teçhizatlandırılmış bir orduya dayanıyor. Bu etmenler, ABD’nin hegemon heveslerini uzunca bir süre beslemeyi sürdürecek.

 

Washington’un mevcut dünya düzenini reforma tabi tutma girişimlerine karşı çıkması, süper egemen pozisyonunu işgal etmeye devam etmeye dair derin arzuyu ortaya çıkarıyor. Bu durum, “çok kutuplu dünya” teorisi karşısındaki kuşkucu tavrı açıklıyor. Bu, artan nitelikte objektif bir eğilim olarak değil, ABD’nin dünyadaki nevi şahsına münhasır statüsüne saldırma olarak yorumlanıyor. Washington’a yarayan bir diğer etmen ise, propagandacıların genellikle “çok kutupluluk” kavramını Amerikalıların yorumuna yakın bir şekilde sunmasıdır. Öte yandan, bazı temel kategorileri henüz açıklığa kavuşmuş değil – örneğin, “kutuptan” ne anlaşıldığı.

 

Orta Asya’nın Rusya-Çin ilişkilerindeki rolü

Her şey, Orta Asya’nın stratejik öneminin artmaya devam edeceğini, bu sırada bu bölgedeki durumun da giderek daha karmaşık bir hal alacağını gösteriyor. İstikrarsızlık unsurları bölgede artacak; keza bazı otoriter liderler, doğal sebeplerle siyaset sahnesinden ayrılıyorlar. Finansal ve ekonomik kriz, Orta Asya ülkelerinin gelişimi üzerinde güçlü bir olumsuz etki doğurdu. İslami köktenciliğin İslam Devleti’nin nüfuzu altında yayılması, duyguların radikalleşmesine yol açıyor. Devletler-arası sınırlandırmayı içeren karmaşık sorunlar ve azalan su kaynakları, bölgedeki bölünmüşlüğün üstesinden gelmeye dönük çabaları yavaşlatıyor.

 

Orta Asya ülkelerinin izlediği çok etmenli dış politikalar, Rusya ve/veya Çin’e yönelik bir önyargıyla birlikte, Batı’nın bölgedeki ekonomik ve siyasi varlığını tesis etmesine olanak tanıyor. ABD giderek saldırgan bir hal alıyor ve Afganistan’da barışa yönelik bulanık olasılıklar ışığında Orta Asya ülkelerini kendi çıkarları doğrultusuna çekmeye dönük eski projelere yeni bir nefes vermekle kalmayıp yeni mekanizmalar da yaratıyor. Bunlardan biri olan C5+1 (ABD ve beş Orta Asya devleti), 2015 yılında Taşkent’te geniş bir gündemle kuruldu ve derhal harekete geçti.

 

Rusya ve Çin, istikrarlı bir Orta Asya’ya sahip olmakla, gerilimlerin yüksek profilli ve akut çatışmalara doğru kızışmasını önlemekle, müzakereler yoluyla sorunları çözmekle ve bölgede konsolidasyon, iyi komşuluk ilişkileri ve dostane ilişkilerin doğurduğu çıkarların bölgeye hakim olmasını sağlamakla da ilgileniyor.

 

Rusya ve Çin’in görüşlerinin uyumlaşması, yüzyılın başında Şangay İşbirliği Örgütü’nün kurulmasının ana hedefiydi ve belkemiği olmayı sürdürmesi gerekiyor – ne kadar yeni üye alırsa alsın (ne de olsa üye sayısı sonsuz olamaz). Yeni üyelerin kabulünün Şangay İşbirliği Örgütü’nün önceliklerine yönelik dikkati zedelememesi ve onun Orta Asya’dan başka noktaya kaymasına sebep olmaması önemlidir. Örgütü kuran Orta Asyalı üyeler, kendilerini örgüt içinde marjinalleşmiş hissetmemeliler; “büyük güçlerin” çıkarlarının dışına doğru itilmiş halde kendilerini bulmamalılar. Şangay İşbirliği Örgütü’nün genişlemesi, örgüt içerisinde ayrışma hatları yaratmamalı veya üyeleri arasında “Şangay zihniyetinin” yarattığı diyalog kültürünün değerini azaltmamalı.

 

Asya-Pasifik’teki tuzaklar

 

Doğu Asya, ABD Başkanı Barack Obama’nın sekiz yıl önce aldığı ve “Asya-Pasifik bölgesine doğru rotayı değiştirmekle ilgili” stratejik kararının odak noktası. ABD’de bir sonraki yönetim, bu politikadan geri adım atacağa pek benzemiyor. Washington’un diğer yerlerde olduğu gibi Asya’daki politikasının ana hedefi, ABD’nin “süpergücünün” üstünlüğünü korumak. Buradaki temel öncelik ise, Çin’in gücü ve nüfuzunun artışını ve Çin-Rusya arasındaki yakınlaşmayı kontrol altında tutmak.

 

Doğu Asya’nın kuzeydoğu bölgesinde, Pyongyang’ın eylemleri ve açıklamaları, ABD’nin planlarına hizmet ediyor. Kuzey Kore’nin maliyeti ne olursa olsun “bükülmezliğini” göstermesi, ülkeyi ve liderini uluslararası düzeyde ilgi odağında tutma amaçlı gibi görünüyor. Pyongyang, bunu yapmayı yıllardır başardı. Görünen o ki, Kore meselesinin gerçekçi ve kapsamlı şekilde çözülmesiyle de giderek daha az ilgileniyor. Kuzey Koreliler, Kore yarımadasının nükleer silahtan arındırılmasına yönelik altı taraflı görüşmelerde kontrolü ele almak ve onları bir Kuzey Kore-ABD diyaloguna indirgemek istiyorlar. Bununla birlikte, bu hassas müzakere aracının faydasız olduğunu söylemek yanlış olacaktır.

 

Kuzey Kore’nin nükleer savaş başlıklarını, füzeleri ve güdüm ve kontrol sistemlerini toplu halde üretmek üzere teknoloji-yoğun tesislerin düzenli bir şekilde çalışmasını bağımsız olarak sağlayıp sağlamayacağı şüpheli. Bununla birlikte, laboratuvar veya münferit unsurlar veya bütün birimlerin test amaçlı montajı ve bir seferlik test edilmelerini sağlayabilir. Pyongyang’ın burada sürekli olarak siyasi bir kumar oynadığı hissediliyor. Elbette bu şekilde bir kumar son derece riskli olup en kararlı şekilde engellenmeli.

 

Pyongyang, kimsenin kendisine karşı güç kullanımını planlamadığını varsayar – bunun sebebi misilleme korkusu değildir; kimsenin siyasi veya ekonomik sebeplerle buna ihtiyaç duymayacağını düşünür. ABD, Pyongyang’ın bu tür “sürprizlerini” umursamaz, keza Washington’a askeri yeteneklerini Rusya ve Çin’e yaklaştırması, dolayısıyla füze fırlatımlarını denetlemeyi iyileştirmesi ve gerektiğinde uçuşun bust safhasında düşman füzelerini yok etmesi için yepyeni bahaneler sunar. Her şey bir yana, ABD, Kuzeydoğu Asya meselelerinde daha güçlü bir ses edinmek için ilave fırsatlar kazanıyor.

 

 

Kuzey Kore, Güney Kore’ye saldıracak gibi durmuyor. Siyasi rejiminin varlığı için olası korkunç sonuçlardan haberdar olmalı. Rusya ve Çin, iki Kore arasındaki mevcut statükonun uzunca bir süre devam edeceği ve Pyongyang’ın Asya’nın bu kısmında kışkırtıcı rolünü sürdüreceği kabulünden ilerlemelidir.

 

Japonya’daki mevcut hükümet, ülkesini “muzafferlerin kurbanı” olarak sunmak için İkinci Dünya Savaşı’nı kaybeden bir ülkenin mirası ve yükünü başından savmaya açık biçimde ant içmiştir. Aynı zamanda Tokyo, Amerika’nın Pasifik’teki başlıca diyalog ortağı olarak statüsünü geri kazanmak ve Washington’un Pekin’e yönelik önceliklerindeki değişimi nötralize etmek isteyecektir.

 

Politika, ABD açısından bir engel değil; keza Japonya üzerinde müttefiklerin denetiminin yok olmasına veya zayıflamasına yol açmaz. Aynı zamanda Washington’a, Doğu Asya’daki pozisyonunu güçlendirmede ve kendi senaryolarına göre bölge ülkeleriyle ilişkilerini tesis etmede daha fazla manevra alanı sağlar.

 

ABD, Japonya’nın Güney Çin Denizi’ndeki anlaşmazlıkların tartışılmasına katılma yönündeki planlarını destekliyor. Hatta Washington, Tokyo’yu ilgili bir bölge devleti olarak denizde (esas olmasa da) öncü bir rol üstlenmeye teşvik etmeyi deneyebilir.

ABD, Japonya’nın toprak anlaşmazlıkları üzerinden Rusya ve Çin’le ilişkilerindeki soğumadan fayda sağlıyor. Rusya ve Çin’in durumları farklı: Rusya, Güney Kuril adalarını idare ederken, Japonya Diaoyu (Senkaku) adalarını yönetiyor. Ancak sorunların kökeni aynı: Her iki ada grubu da İkinci Dünya Savaşı’nda teslim olmasının ardından Japonya’nın elinden alındı. Birçok tarihsel belge ve kayda yapılan referanslar ise, bu meseleyi daha da karmaşıklaştırıyor. Japonya, tartışmalı topraklar meselesini İkinci Dünya Savaşı’nın mirasının “adaletsizliklerine” karşı ulusal bir mücadele sembolüne dönüştürdü. Buna karşın Rusya ve Çin ise bunu saldırgan için “sadece” bir cezalandırma olarak görüyorlar. Şu ana kadar her bir tarafa uygun düşecek bir çözüm işareti yok. Bunun gibi durumlar, diyalogu sürdürmek için sabır ve hazırlı olmayı ve gerilimleri ve duygusal iniş çıkışları önlemeyi gerektirir.

 

Güney Çin Denizi, birçok devletin çıkarlarının birbiriyle örtüştüğü bir alan olup burada her bir devlet duruma dair kendi yorumlarını sunuyor. Toprak anlaşmazlıklarının tarafları, iddialarını temel olarak tarihi argümanlara dayandırıyorlar ve şaşırtıcı olmayan bir şekilde bu argümanlar onların lehine işliyor. Aynı zamanda, kanıtları da zayıf. Güney Çin Denizi’nin uluslararası düzeyde kabul edilmiş sınırlarının neler olduğuna dair oldukça farklı görüşleri var. Bazı adalar, resifler ve kumsallar üzerinde birçok ülke hak iddia ediyor. Bu koşullar altında, Güney Çin Denizi’ndeki toprak anlaşmazlıklarının ikili bir temelde incelenip çözülmesini öngören bir ilkeyi uygulamak oldukça güç.

 

Eğer ASEAN ülkeleri gerçek bir uluslar topluluğu inşa etmeyi sürdürürlerse, er ya da geç birbirlerine karşı karada ve denizde toprak iddialarında bulunmaktan vazgeçmek zorunda kalacaklarını fark edecekler ve AB’nin örneğinden ilerleyerek mevcut toprak statükosunu kabul edecekler. Bu durum ise, Çin ile ikili müzakerelere başlamayı göz önünde bulunduracakları, yepyeni bir durum yaratacak.

 

ABD, Güney Çin Denizi’ndeki toprak anlaşmazlıklarında taraf olmadığı konusunda ısrarcı. Aynı zamanda bazı ülkelere açıkça destek sinyalleri gönderiyor. ABD donanması ve hava kuvvetlerinin bölgedeki eylemlerinin amacı, Washington’un Çin’in “dokuz kesik çizgili hattındaki” tüm alanın her türlü seyrüsefere –savaş gemilerinin sürekli devriye gezmesi de buna dahil- açık olduğunu kabul ettiğini göstermektir. Japonya, Avustralya ve Hindistan’ın Güney Çin Denizi’nde askeri varlıklarını sergilemelerine imkan tanıyarak, ABD, bu anlaşmazlıklar karşısındaki yaklaşımının diğer ülkeler tarafından da paylaşıldığını göstermek istiyor. Bu konuda başarılı olsa da olmasa da, ABD, Güney Çin Denizi meselelerinde Pekin üzerindeki baskıyı uluslararasılaştırmaya çabalayacak.

 

ABD, Güney Çin Denizi’nde Çin ile askeri bir çatışmaya gireceğe pek benzemiyor; ancak bölgede kontrollü gerilimleri kasıtlı olarak sürdürecek. Güneydoğu Asya’daki bazı ülkelerin kavgacı açıklamaları, ABD’nin politikasının birer yansıması. Görünen o ki Washington Çin’i bir gövde gösterisine doğru provoke etmek istiyor. Eğer Pekin buna yanıt olarak itidal ve soğukkanlılık gösterirse, bu durum Washington üzerinde kısıtlayıcı bir etki doğurur.

 

Rusya, Güney Çin Denizi’nin ötekinin sinirlerinin gücünü test etmek üzere bir deneme alanı haline gelmesini önlemekle ilgileniyor.  Ayrıca tüm tarafların itidal göstermesini ve güç kullanmaktan geri durmasını da isteyecektir. Jeopolitik açıdan Rusya stratejik ortağı olarak Çin bağlamında herhangi bir çatışma istemiyor.

Haberler

Doğu ile Batı Arasındaki Çatlak Nasıl Tamir Edilir?

rus

Alexei Malashenko *

Büyük İngiliz yazar, gazeteci, şair ve roman yazarı Joseph Rudyard Kipling şöyle yazmıştı: “Ah, Doğu Doğu’dur; Batı da Batı ve bu ikili, hiçbir zaman bir araya gelmemelidir / Ta ki Yeryüzü ve Gökyüzü, Tanrı’nın büyük adalet makamına çıkana dek.” Kipling’in şiirinin en çok ilk satırından söz edilir; ancak Tanrı’nın adalet makamı genellikle es geçilir. Öte yandan, bunun anlamı pek de küçük değildir. Daha sonra sebebini açıklayacağız.

1970’li yıllarda Sovyetler’de çok satan “Çölün Beyaz Güneşi”, Rus devriminin ardından ilk yıllarda Orta Asya’nın devasa alanlarında bir Kızıl Ordu askerinin maceralarını anlatıyordu. Romanın ana karakteri olan Yoldaş Fyodor Sukhov, Doğu ile Batı arasındaki ilişkiye dair kendi yaklaşımını şu şekilde aktarmıştı: “Doğu, hassas bir meseledir!”

Hem Kipling’in hem de Sukhov’un tutumları halen Avrupa ve Amerika’da halkın zihnindeki yerini koruyor. Bununla birlikte, Doğu’da her ne kadar bugünlerde çok az kişi 19.yüzyılın İngiliz yazarını hatırlasa da, Doğu’nun Batı ile herhangi bir uzlaşı aramasının bir anlamı yok. Yerli Doğulular açısından, onların Doğusu çok daha sofistike ve iyi durumda.

Tüm bunlar oldukça bariz görünebilir. Ancak halen bazı soruların yanıtlanması gerekiyor: “Batı nedir?” İki numaralı soru ise: “Doğu nedir?” Ve son olarak: “Her ikisi içten nasıl homojen olur?”

HERŞEY, BATI İLE BİRLİKTE AZ ÇOK NETLEŞİYOR

Batı, coğrafi, dini ve kültürel açıdan homojendir. Batı’nın kendi içerisinde çeşitli olduğunu söylemeye gerek yok. Avrupa ve Amerika, Atlantik Okyanusu’nun farklı iki köşesindedir. Amerikan ve Avrupa zihniyetleri vardır. “Daha büyük” (Batı) Avrupa ve daha küçük (Doğu) Avrupa vardır. Katolik İtalya, İspanya, Portekiz; Protestan Almanya ve İskandinavya vardır. Ayrıca Ortodoks Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan vardır. Ancak aynı zamanda edebi bir medeniyet özü söz konusu. Paradigması ne kadar renkli ve geniş olursa olsun, varlığı inkar edilemez bir gerçek. Bu günlerde söz konusu öz, kırılgan görünüyor. Bazı politikacılar ve uzmanlar, geleceğini sorguluyor. Bununla birlikte, şu an için Batı halen varlığını koruyor ve mevcut kuşaklar boyunca parçalanma riski düşük.

Dünyanın geri kalanıyla kıyaslandığında, Batı, siyasi ve askeri olarak başarılı ve kendisini oluşturanları bir arada tutan da budur. Batı, rekabette galip gelerek Doğu’yu geride bıraktı. Batı’nın modeli – Amerikan veya Avrupa versiyonu olsun, fark etmez- Doğu’nun modeline kıyasla çok daha etkin ve kalıcı oldu. Batı’nın varlığını sürdürmesini sağlayan siyasi kültür, her ne kadar her türlü “ilave maliyetle” –Engizisyondan Nazizm’e dek- gelse de, çok daha etkin olduğunu ortaya koydu. Son olarak, Batı, ortak bir dini paylaşıyor (her ne kadar farklı mezheplere bölünmüş olsa da): Hıristiyanlık. Tek bir kelimeyle, “Batı” kelimesi, belli medeniyet sınırları dahilinde var olan spesifik bir birimi akla getiriyor zaman zaman. (Burada, “medeniyet” terimini kullanıyorum. Bu konuda net bir tanım getirmeye yönelik sayısız çabaya rağmen bu mesele halen “gizemini koruyor”.)

DOĞU NEDİR?

Doğu, özünde, coğrafi açıdan Batı’nın doğusunda yer alan her şey olarak anlaşıldı. Doğu, güneşin doğduğu ve gökyüzünü aydınlattığı yerdir. Doğu ve tüm bölgeleri –Uzak Doğu’dan İslam dünyasına dek- “oryantalist” bakış açısıyla, Batı’nın zıttı olan her şey şeklinde algılandı.

Bu yaklaşım sürekli olarak eleştirildi ve bir noktada meşhur feylesof Edward Said tarafından alt edildi. Bununla birlikte, oryantalizm, çarpıcı bir şekilde varlığını sürdürdü. Oryantalist gibi bir uzmanlık alanının varlığı, bunun en canlı kanıtıdır (ancak “Batıcılık” gibi bir meslek dalı yoktur). Bu makalenin yazarı, Doğu Dilleri Enstitüsü’nden mezundur. Bu diller, farklı dünyalar gibi. Çin hiyeroglifleri, Arapça ve Burmaca harfler ve Hindu dili – Avrupa dillerindeki benzer alfabelerin aksine- Doğu’nun heterojenliğini ortaya koyuyor. Doğu, dilsel açıdan bile, kültürel kesitlerin çetrefilli bir bileşkesidir.

Doğu kültürleri ve dillerinin farklılığından yola çıkarak, Batı’nın Doğu’yla değil, birçok Doğu’yla karşı karşıya olduğunu kolaylıkla sanabiliriz. Farklı Doğu’lar arasındaki fark ise, Doğu ile Batı arasındaki farktan daha az değildir. Sadece bir örnek verelim: Din açısından Çin ile Hindistan birbiriyle kıyaslanamaz. Doğu’nun bir başka kısmını, Müslüman dünyayı ele alalım. Tekdinlilik açısından bakıldığında, diğer iki “Doğu”dan –Budist, Hindu ve Konfüçyüsçü- çok uzakta kalıyor. Bir açıdan, Hıristiyan Batı’ya çok daha yakın.

Ne tuhaftır ki, bu ontolojik ve varoluşsal benzerlik, Batı ile Müslüman Doğu arasındaki ilişkileri daha gergin hale getiriyor. Bunlar, birbirleriyle anlaşamayan iki kardeş arasındaki ilişkiye benziyor. Ortak bir tek dinli mirası bir türlü paylaşamıyorlar. Tıpkı Orta Çağ’da olduğu gibi, İslam teolojisi Hıristiyanlığın mükemmel olmadığını, tek dinliliğin primitif bir çeşidi olduğunu ve paganizmin kalıntılarından bir türlü kurtulamadığını düşünüyor. Müslüman teologlar ise, Kutsal Üçlü’nün ve Tanrı’nın insanlaştırılmasının, bunun başlıca tezahürleri olduğunu ileri sürüyor. Bugünlerde Batının Müslümanlar tarafından tektanrıcılığı saptırmaktan ziyade genel olarak dini ihmal etmekle itham edilmesi kayda değer.

Genel itibariyle, Doğu’nun “Batılı olmayan” olarak tanımlanması, Batılı bir zihniyet açısından en kolay ve en anlaşılabilir yoldur. Birçok politikacı, bununla istemeden de olsa hemfikir olacaktır.

 

 

 

 

Mevcut gerçeklikler çerçevesinde, Doğu, coğrafi olarak Güney ile bağlantılıdır. Güney ise, çatışmalara gebedir ve dünyanın geri kalanının karşısındaki birçok meydan okuma, buradan kaynaklanır. Birkaç yıl önce, meslektaşım Dimitri Trenin ile birlikte Kuzey Kafkaslar konusunda bir kitap kaleme aldık. Kitaba “Güneyin Zamanı” başlığını verdik. Kitabın İngilizce versiyonu, “Rusya’nın Vesveseli Sınırları – Sovyet-sonrası Rusya’da Çeçenya Faktörü” başlığıyla yayımlandı. Muhtemelen yabancı okur açısından İngilizce çok daha anlamlı geliyor; ancak orijinal Rusça versiyonun, çok daha derin olduğunu ve durumu daha iyi yansıttığını belirtmem gerekiyor: Rusya için Güney vakti, Müslüman Doğu’nun vaktidir. Rusya (ve Sovyetler Birliği) açısından, o zaman çok önce başladı ve bu zamana dek devam etti. Rusya’nın Orta Doğu’da ve genel anlamda Müslüman dünyadaki politikasına bir göz atmak yeterli.

Rusya meselelerini ele alırken, Rusya’nın Doğu-Batı polifonisi içerisindeki yeri hakkında da birkaç söz etmek gerekiyor. Görünen o ki, burası, henüz tam olarak belirlenmedi ve açık bir biçimde tespit edilmesi zor. Rusya, Batı’nın parçası; ancak Batı’nın doğu kısmında yer alıyor. Bu durum, dini, kültürü ve dilinden kaynaklanıyor (Kiril ve Latin alfabelerinde aşağı yukarı aynı harfler var – her ne kadar farklı grafik görüntüleri olsa da).

Öte yandan, Rusya, coğrafi konumu -doğu sınırı birkaç bin kilometre uzunluğundadır-, geleneklerindeki bazı benzerlikler ve son olarak da çok etnisiteli olması sebebiyle “Doğulardan” biri olarak görülebilir. Rusya’nın etnik azınlıklarından birçoğunun gelenekleri, Slav çoğunluğun geleneklerinden ayrı düşer. Dahası, Rusya imparatorluğu ve Sovyetler Birliği’nde ülkenin doğu kısmı hiçbir zaman mevzu bahis edilmedi; çünkü bu toprakların büyük kısmı tamamen Müslümandı. Ayrıca Rusya tıpkı Batı’nın yaptığı gibi Doğu’yu sömürgeleştirdi ve kendine dahil etti. Rus imparatorluğu ve Sovyetler Birliği, karma bir “Batı-Doğu” devletidir.

Rusya’nın ne ölçüde Batı’nın parçası olduğu uzun uzadıya tartışılabilir. Bu konudaki hararetli tartışmaların ardı arkası kesilmez. Bu noktada, Rus vatandaşların büyük kısmının kendilerini “Doğu” ile değil, Batı –ve daha da net olmak gerekirse, Avrupa- ile özdeşleştirdiklerini söylemek doğru olacaktır. Şu cümleyi sık sık işitmek mümkün: “Biz (Ruslar) Amerikalılara çok benzeriz; çok fazla ortak noktamız var.” Ve kısa süre önce, bu makalenin yazarı, Çeçenya’da genç bir entelektüelin beklenmedik bir görüş ifade ettiğini işitti: “Biz Çeçenler yüzümüzü giderek Avrupa’ya çeviriyoruz.” Bu kutsal cümleyi anımsamak gerekiyor: “Doğu, hassas bir meseledir.” Ve Rusya’nın 19.yüzyıl şairi Fyodor Tyutchev de sık sık şu cümleyi zikretmişti: “Rusya, sadece zekâ ile algılanamaz.” (Aynı durum Çeçenya için de geçerli)

Banal sözleri yinelemenin ve bir kez daha Rusya’nın çok özel olduğu ve “kendi başına bir medeniyeti” temsil ettiği yönündeki spekülasyonlardan keyif almanın hiçbir anlamı yok (Rusya’yı bir “alt-medeniyet” olarak tarif etmek çok daha doğru olacaktır). Bununla birlikte, Rusya’nın, 1990’lı yıllarda dönemin siyasi amaçlarına hizmet edecek şekilde yeniden canlanan yeni Avrasyacılık ideolojisi ve yaygın teorisiyle tam uyumlu şekilde Batı ile “Doğular” arasında özel bir yere sahip olduğu, aksi kanıtlanamaz bir gerçektir.

Belli bir noktada, Rusya’nın Müslüman Doğu ile Batı arasında bir köprü olduğu ileri sürülür. Rusya, 2011 yılından beri ismi İslam İşbirliği Teşkilatı olan İslam Konferansı Örgütü’ne 2005 yılında katıldı. Amacı, Müslüman dünya ile Batı arasındaki karşılıklı anlayışı teşvik etmek ve bir dünya gücü olarak kendi statüsünü güçlendirmekti. “Köprü kavramı”, büyük çapta yeni Avrasyacılığı andırıyor. Kültürel olarak (ve medeniyet açısından), bu bir ara kavramdır. Buradaki mesele, bu ara durumun toplumun kalkınmasına ne kadar katkı sağladığı ve toplumun refahına hizmet edip etmediğidir. Bu “Avrasya” mevkiini ne kadar uzun süre sürdürebileceği ve bunu sürdürmenin mantıklı olup olmadığı ise, tartışma konusu.

Rusya’nın Avrupa-Asya ikircikliği, klasik literatürde de kendini göstermektedir. Anton Çehov, Maksim Gorki ve Ivan Bunin, ülkelerinin Doğu ile benzerliğinin ayrımındadır; ancak aynı zamanda içkin “Asyalı” özelliklerinin, toplum üzerinde son derece olumsuz etkiler doğurduğunun ve kalkınmayı sekteye uğrattığının, dolayısıyla ülkenin kendisini Batı’ya yönlendirmesi gerektiğinin de bilincindedir. Bunin’e göre, Rusya, “Asya istikametinde batağa saplanmıştır.” Ve Çehov bir kez daha “gururumuz ve özsaygımız Avrupalıdır; kalkınmamız ve iş yapış tarzımız ise Asyalı” demiştir.

Rusya’nın bir ara durak rolü üstlenmesi, Batı açısından da onunla iletişim kurarken sorun yaratmaktadır; keza dost olup olmadığına, Avrupa geleneğinin (çok özel de olsa) bir parçası mı olduğuna veya bu geleneğe oldukça farklı ve yabancı mı kaldığına karar vermekte zorlanmaktadır. Bir diğer ifadeyle, Batı açısından, “yakın bir akranıyla mı” yoksa tamamen bir yabancıyla mı konuştuğu netlik kazanmamıştır. Rus toplumu içerisinde iktidardaki sınıfın teşvikiyle büyüyen Batı-karşıtı hissiyat, Batı’nın Rusya’dan yabancılaşma sürecini daha da şiddetlendirmektedir.

Sivil toplum, demokrasi ve insan haklarıyla bağlantılı meseleler de bir diğer önemli örnektir. Batı, Rusya’nın Batılı standartlara sıkı sıkıya bağlı olması konusunda ısrarcıdır; çünkü kendisiyle kıyaslamalara gitmektedir. Aynı zamanda, Doğu’da başka yerlerde (Çin, Arap dünyası veya Orta Asya) gerçekleşebilen insan hakları ihlalleri sükunetle ve “anlayışla” izlenmektedir.

Doğu ile ilişkiler söz konusu olduğunda, Rusya’nın bu türden pek sorunu yoktur. Doğu açısından Rusya bir dışarlıklıdır ve bu şekilde kabul edilir: yani tüm güçlü ve zayıf yanlarıyla. Burada herhangi bir eleştiri işitilmez.

Tesadüfen, Batı’da Rusya giderek bu şekilde kabul edilir oldu ve bazılarının olmasını istediği gibi olmadığı için eleştirilmedi. Muhtemelen bu durum karşılıklı ilişki görevini belli bir ölçüde kolaylaştırabilir.

Uygun diyalogun ne olması gerektiği konusuna gelirsek. Küresel düzeyde, klasik veya geleneksel ikili diyalogun değeri azaldı. Bu, modası geçmiş bir konu. Bu sözcüğü tırnak içerisine almak mantıklı olacak. Farklı kültür ve gelenekler arasında en yaygın türden –çok-taraflı ve sistematik olarak- temasların kurulması önemlidir.

Kural gereği, siyasi etmenler bu tür bir iletişimi kısıtlar; çünkü “diyaloga” taraf kesimler genellikle münferit ülkeler ve onların yönetici elitleridir ve bunlar Batı ile Doğu gibi soyut kavramlardan yola çıkmazlar. Her şey bir yana, ülkelerinin ulusal çıkarları veya bu çıkarlara dair kendi yaklaşımları tarafından yönlendirilirler. “Ulusal egoizm” değişmeksizin varlığını sürdürmektedir. Bu, hem Batı’ya hem de “Doğulara” içkindir.

Pragmatik politikacılar için, geleneklere, kültürlere ve “medeniyet kimliğine” atıfta bulunmak oldukça faydalıdır. Ancak, aynı zamanda, kimlik konusundaki taahhütlerini görmezden gelmek de yanlış olacaktır; keza kimlik, tüm sosyal ve siyasi dramların vuku bulduğu bir ortamdır. Bu bağlamda, Almanlar, Fransızlar, İskandinavlar ve Amerikalılar –aralarındaki farklar ne olursa olsun- “Batı’nın ekibi” olarak kalmaktadır; tıpkı Orta ve Yakın Doğu’nun monarşileri ve başkanlarının da Müslüman ekip olması gibi. Çin Komünist Partisi lideri de Çin’in kendi geleneğini sürdürmektedir. Bu tablo abartılmamalı veya gözardı edilmemeli. Yukarıda sözü edilen “ekipler” arasındaki birlik uyumu ve farklılıklardan yola çıkmalıyız.

Ekonomik ve siyasi bağlar, en başta, ikili temelde inşa edilmektedir. Her bir devlet, spesifik bir ortağıyla ilişkilerini inşa eder – yani bir başka egemen devletle. Ancak, muadilinin medeniyet durumunu dikkate alamaz. Dahası, bazen, bir medeniyet alanıyla ilişkileri meşrulaştırmaya dönük girişimler olabilir. Barack Obama, Kahire Üniversitesi’ndeki bir konuşmasında, ABD ile Müslüman dünya arasındaki ilişkilerden söz etmişti. Rusya-Müslüman ilişkiler fenomeni de bir gerçekliktir.

Batı ile “Doğular” arasında sivil toplum, kültür ve bilim temsilcilerinin toplantılarındaki temaslar, çok daha basit ve daha insanidir. Elbette, burada da belli bir siyasi ve ideolojik tat vardır; ancak karşılıklı samimi çıkarlar ve birbirini anlama arzusu üstün gelir. Bunun sebebi ise, katılımcıların siyasi kararlar almak konusunda sorumlu olmamalarıdır. Ancak, verimli bir diyalogun temelini döşeyen de bu gayriresmilik ve “sorumsuzluk” halidir. St Petersburg Hermitage Müzesi’nin direktörü Mikhail Piotrovsky’in söylediği gibi: “Kültür, karşılıklı düşmanlığa karşı bir çaredir.”

Bu günlerde, dinler-arası iletişimin önemi hakkında çok şey söylendi. Her ne kadar dini temsilciler genellikle bunu alenen itiraf edemeseler de, burada çok fazla sorun var. Doğal olarak, dini figürlerin örgütlediği tüm toplantıların odak noktasında, barışa yönelik ortak arayış söz konusudur. Ancak, bu tür etkinliklerin büyük kısmı, resmidir ve samimi tartışma olanakları çok azdır. Bunun için kimseyi suçlamayacağım. Her din, bir kişinin haklılığı ve nihai hakikate sahip olduğunun sarsılmaz kesinliği üzerine temellenmektedir. Tek tanrılı dinlerin, birçok yerel inanışı (örneğin Paganizm) ortadan kaldırdığını söylemeye bile gerek yok. Edebiyat ve sanatın aksine, dinler, rekabet-odaklıdır. Dinler, giderek daha çok siyasileşmektedir. Herkes kendi formülünü, kendi toplum, hükümet ve iş modellerini önermekte ve en iyisinin bu olduğunu ileri sürmektedir. Elbette tüm bunlar, onların karşılıklı temaslarının da değerini düşürmektedir.

Biz, seküler-sonrası bir çağda yaşıyoruz.

Temas kurma talebi (diyaloglar), 20.yüzyıl sonu ve 21.yüzyıl başında bir dizi durumda –özellikle de dini motifli olanlarda- çatışmalarda yaşanan artış karşısında özel bir önem kazanmaktadır.

İnsanlık her zaman için Batı-Doğu restleşmesini yaşamış ve böyle bir ortamda gelişmiştir. Samuel Huntington’ın, muhaliflerinin sürekli olarak eleştiri oklarına maruz kalması ve bunun sonucunda “medeniyetler çatışması”nı ortaya atması, bir tesadüf olmasa gerek. Bu çatışma, tarihin bir ürünüdür. Bu, nesnel bir yasadır. Kaçınılmazdır. Medeniyetler –bu özel durumda Batı ve “Doğular- bir kez daha çarpışacaklar. Bu süreci yaşayanların utanacak bir durumları yok; bir bahane de ileri sürmeleri anlamsız. Bu sürecin suçunu Batı veya “Doğulara” yüklemek için komplo teorilerine gömülmelerine de gerek yok.

Huntington’ın tanımı, bir nebze günümüze uyarlanabilir. Peki, “çarpışma”nın yerine zaman zaman bir takım kıvılcımları tetikleyebilen “uyuşmazlığı” koysak? Kimse bu medeniyet uyuşmazlığını ortadan kaldıramayacak; keza onların sonsuz etkileşiminin bir sonucu. Bu uyuşmazlık, yararlı da olabilir (bir fizik kuralıdır; sürtünme kuvveti olmadan hareket olmaz).

Batı ve “Doğular” birbirleriyle eski çağlardan beri mücadele ediyorlar. Ne yazık ki aralarında patlak veren savaşlar, dünya siyasetindeki ana eğilimlerden biridir. Göze ne kadar gülünç gelse de, kültürler arasındaki etkileşim, Makedonyalı Büyük İskender’in askeri seferlerinin sonuçlarından biriydi. Aynı şey, göçebelerin işgalleri, Müslümanların Avrupa’ya zorla girmesine ve hatta sömürgeci işgallerine de uygulanmaktadır.

Zaman geçtikçe, Batı ile “Doğuların” etkileşimi tek taşıyıcı hale gelmiştir. Rakiplerini bilimsel, teknolojik, ekonomik ve askeri olarak geride bıraktığı için, Batı, kendi üstünlüğü üzerinden diyalog kurmaya başladı. Aslında, bu, kaybeden ile kazanan arasında bir diyalogdu; kaybeden kesim ise bu durum karşısında hiçbir şekilde pes etmedi. Batı, hem kasıtlı (politikacılar üzerinden) hem de kasıtsız (bilim insanları ve kültür işçileri üzerinden) kendi değerlerini önermeye (dikte etmeye) başladı; diğerleri ise bunu reddetti. Küreselleşme, spesifik bir diyalog biçimi olarak, Batı’dan geldi ve “Doğu”dakiler tarafından bir tür yayılma olarak görülüyor. Doğu’da yaşayanlar ise, buna karşı koyma ve hatta direnme hakkını ellerinde tutuyorlar.

Medeniyetler-arası iletişim her zaman için “Doğular” arasında bir ayrı düşmeye yol açtı. Rusya, bunun bir istisnası değil. Ülkenin “Batılılaşmacılar” ve onların muhalifleri –“gelenekselciler” diyelim onlara- arasında bölünmesi, 16.yüzyıla dayanmaktadır ve her geçen yüzyıl büyümeye devam etmektedir. Bununla birlikte, dünya deneyiminin gösterdiği gibi, toplumun çoğunluğu, geleneksel görüşlere katılmaktadır. Gelenekselciler, kendilerine yol gösterilmesi ve fikir verilmesinden nefret ederler – bu kendi yararlarına olsa bile. Dışarıdan gelen yenilikçilikler karşısında, işlerine yaramayan durumlarda, genellikle iğrenerek yaklaşırlar.

Buradaki çelişki şu ki; Rusya (1917 yılında) Batı’nın yenilikçi modelini (ve onun Marksist versiyonunu) kabul etti ve onu kendi topraklarında uygulamaya çalıştı. Bir Marksist-Leninist ütopya, bunun net etkisi oldu. Ulusal gelenekler ile yabancı teoriyi birleştirmeye dönük bir girişim ise, başarısızlığa uğrayarak beraberinde devlet aygıtının çöküşünü de getirdi.

BATI İLE ONUN MUHALİFLERİ ARASINDA ASKERİ BİR RESTLEŞME RİSKİ Mİ VAR?

Bu sorunun yanıtı şu: “Bu, neredeyse imkansız”. Peki, bu “neredeyse” kelimesindeki çekimserliğin, yani küçük bir yüzdeye işaret ettiği yönündeki imanın sebebi nedir?

Öncelikle, dünya, ilkesel olarak öngörülemezdir. Yeni bir gezegenin keşfedileceği, büyük çaplı bir sel olacağı veya kuzey ya da güney kutbuna yakın bir noktada iklim değişikliği yaşanacağını öngörmek imkansızdır. İkinci olarak, son olarak ortaya çıkan tablo, kaynakların –örneğin kara ve deniz- yeniden dağılımı, halkların göçü, medeniyetlerin ve bölgelerin gelişimi ve sonuç olarak Batı’nın “Doğular” ile diyalogu üzerinde belirleyici olmasa da büyük bir etki doğuracaktır. Buradan da, yaşayan bir mekana yönelik bir mücadelenin patlak verme riski ortaya çıkar. Üçüncü olarak, Müslüman Doğu’da radikal bir dini ve siyasi eğilim –İslamcılık- ortaya çıktı. Bu fenomen, tamamen münhasır olarak görülmemeli. Sözde bir İslami alternatifin uygulanması ve toplumu ve devleti İslami gelenekler temelinde “yeniden şekillendirme” niyetine dayanmaktadır.

İslamcılığın içinde, aşırılıkçı bir kanat vardır ve bu kanatın üyeleri, en hızlı şekilde ve her ne pahasına olursa olsun hedeflerini gerçekleştirmek üzere harekete geçmektedir. Bu aşırılık yanlıları, ümmetin bir kısmıyla belli noktalarda uzlaşırlar. Kendi fikirleri adına kendilerini feda etmeye hazır oluşları, imajlarını güçlendiren bir diğer etmendir. Rahipleri, yoldan geçenleri öldürürler; uçakları patlatırlar ve okullarda ve tiyatrolarda insanları esir alırlar. Teröristler birer eşkıya değildir. Eğer sadece birer zalim olsalardı, terörizmle olan mücadele bu denli karmaşık ve zaman alan nitelikte olmazdı. Birçok analist, bunun gerçekleşmesi için henüz çok uzun zaman olduğu konusunda hemfikir. Yarın bu insanların eline kimyasal silah, ertesi gün de nükleer silah geçerse ne olacak peki? Bu durumda, gerçekten de Tanrı’nın adalet makamı benzeri bir durum ortaya çıkacaktır.

İki veya daha çok ortağın diyalogları ve diğer iletişim biçimleri, daha önce hiç olmadığı kadar asli bir hale geldi. Taraflardan her biri diğerini dinleyip anlamayı gerçek anlamda isterse toplantılar verimli olacak. Yoksa, eğer tek hedef kendi fikirlerini dayatmak ve kendisini seçkin olarak göstermek ise –ki genelde durum böyledir- sadece gerilim artırır. Diyalog, kaçınılmaz olarak siyasileşecektir.

Bir diyalog, binlerce yıl önce başlayan sonsuz bir süreçtir. Gerçekten de, küresel sorunlara nihai çözümler üretememekte ve dünya barışının zafere erişmesini sağlayamamaktadır. Ancak, Batı ve “Doğuların” medeniyetlerinin, kültürlerinin, halklarının ve ülkelerin birlikte yaşaması için zorunlu bir koşuldur. Somut başarıları her zaman bariz değildir ve derhal göze çarpmaz. Bu tür devam eden bir iletişimin varlığı –ki bu iletişimin herhangi bir alternatifi yoktur- büyük bir başarıdır. Her toplantıda, konferansta veya yuvarlak masa toplantısında sponsorlara bu konuda ayrıntılı bir açıklama yapmak imkansızdır. Onlara, bazı mutlak olumlu maddi sonuçlar sunmanın herhangi bir şansı yok. Tek umut ise, sağduyu göstermeleri ve Batı ile “Doğular”, en azından sıradan insanlar arasında normal ilişkilerin sürdürülmesine katkı sağlamalarıdır.

Herkesin diyalogda rol almak zorunda olduğunu söylemem gerek. Sivil toplumun, ruhban sınıfın, politikacıların, herkesin…

Atlantik Konseyi ve INEMO Enstitüsü’nün birlikte yayımladıkları “Küresel Sistem Eşikte: Yeni Normale Yönelik Yollar” başlıklı broşürün kapağında, dünyayı omuzları üzerinde taşıyan Atlas resmediliyor. Atlas’ın bedeni, bize insan ırkını simgeleyen derin çatlaklarla dolu. Bu çatlakları iyileştirmek için ise sadece biz bir şeyler yapabiliriz.

* Alexei Malashenko, Berlin merkezli Dialogue of Civilizations Research Institute’ta (Medeniyetler arası Diyalog Araştırma Enstitüsü) araştırma direktörü; Carnegie Moskova Merkezi Araştırma Konseyi üyesi ve Carnegie Moskova Merkezi’nin Din, Toplum ve Güvenlik Programı başkanıdır. Tarih alanında doktora derecesine sahiptir.

 

http://eng.globalaffairs.ru/number/West-and-East-Things-to-Discuss-and-Agreements-to-Forge-18593

Haberler

Başbakan’ın BBC Mülakatı

3

BBC World News TV

ZEINAB BADAWI: Başbakan Binali Yıldırım, HardTalk’a hoş geldiniz.

BİNALİ YILDIRIM (Türkiye Başbakanı): Çok teşekkür ederim. Bu güzel ülkeye, Türkiye’ye hoş geldiniz.

BADAWI: Son referandumun Türkiye’yi bir diktatörlüğe çevirdiğini, tek parti yönetimi olacağını ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın modern çağın Osmanlı sultanı gibi olacağını söyleyen eleştirmenlere yanıtınız nedir?

YILDIRIM: Bu eleştiriler çok acımasız. Diktatörlük nasıl olur? Diktatörlük olan yerde seçim olur mu? Siyasi partiler olur mu? Vatandaşın oy verdiği yerde diktatörlük olur mu? Bu iddialara katılmam mümkün değil çünkü 50 milyona yakın vatandaş sandığa gitti, oy verdi ve tercihini kullandı. Hayır diyenler 23-24 milyon, evet diyenler 25 milyonun üzerinde. Arada sadece 1,4 milyon fark var. Diktatörlük olsaydı bu oranlara da kendimiz karar verirdik. İnsanların yüzde 80-90’ı şunu veya bunu söyledi der, serbest hareket ederdik. Halbuki Cumhurbaşkanımızın oturduğu ilçede, Üsküdar’da bile hayır oyları evet oylarından fazla çıktı. Benim milletvekili olduğum İzmir’de açık ara hayır oyları önde, İstanbul’da da aynı, Ankara’da da aynı, büyük şehirlerin birçoğunda da aynı. Dolayısıyla çok ciddi bir yarış oldu ve bu yarışın sonunda yüzde 51,4 oranında evet çıktı, yüzde 48,6 oranında hayır çıktı.

BADAWI: Pekâlâ. Eleştirilerin tek bir boyutuna değindiniz; AK Parti’nin sonucun lehinize olması için bir şekilde oylamada hile yaptığı yönündeki iddiaları nasıl çürüttüğünüzü ortaya koydunuz. Fakat anayasa değişikliklerinin ne getireceğinin özüne baktığımızda, bunun Cumhurbaşkanlığı elinde çok fazla yetkinin toplanmasına neden olacağı öne sürülüyor. Bu Avrupa Birliği’nin, demokrasi standartlarını inceleyen Venedik Komisyonu’nun bulgusuydu. Komisyon tam olarak, Türkiye’deki anayasa değişiklikleri yürütme yetkisinin cumhurbaşkanı elinde fazlasıyla toplanacağı ve bu yetki üzerindeki parlamento denetiminin zayıflayacağı anlamına geldiğini söyledi. Durum bu, öyle değil mi?

YILDIRIM: Bir kere Cumhurbaşkanının hâlihazır mevcut sistemde de bu yetkileri var. Ama bir fark var. Cumhurbaşkanının yetkisi vardı ama sorumluluğu yoktu. Bu değişiklikle cumhurbaşkanının yetkilerini aynen kabul ediyoruz, yanına da sorumluluk getiriyoruz. Bu ne demek? Cumhurbaşkanı bu yetkilerini kullanırken anayasaya veya kanunlara aykırı iş yaptıysa, bunun sorumlusu olacak ve cezalandırılabilecek. Mevcut anayasada bu yoktu. Yetki kullanmak fakat hiç sorumlu olmamak öngören bir anayasadan; hem yetki kullanan hem de sorumlu olan bir anayasaya geçiyoruz. Bu, demokratik yolda atılmış önemli bir adımdır. Dolayısıyla bu iddialar adil değil, katılmamız söz konusu değil. Gücün tek elde toplandığı meselesi de doğru değil.

BADAWI: Size endişenin tam olarak ne olduğunu söylüyorum. Cumhurbaşkanı artık meclis onayı olmadan kabinedeki bakanları seçme yetkisine sahip olacak, aynı zamanda Anayasa Mahkemesindeki üst düzey hakimleri seçebilecek. Cumhurbaşkanlığı kararnameleri yayımlayabilecek, meclisi tek taraflı olarak feshedebilecek. Devlet bürokrasisi üzerinde kontrol sahibi olacak. Türkiye’deki insanlar evet, anayasanın değişmesine ihtiyacımız vardı, çünkü geçerli olan anayasa 1980’lerde ordu tarafından dayatılmıştı, demiş olabilir. Ancak, istediğimiz bu tür değişiklikler değil, diyorlar. Mesele bu. Evet Anayasa’yı değiştirmek zorundaydınız, fakat cumhurbaşkanına çok fazla yetki verdiniz.

YILDIRIM: Bir kere mevcut Anayasa darba sonrası hazırlanmıştır ve toplumda hiç tartışılmadan yürürlüğe girmiştir ve 18 kez değişmiştir. Türkiye’nin ihtiyaçları dikkate alınarak bu değişiklikler yapıldı. En son yaptığımız değişiklik en büyük değişiklik. Bu değişiklikle birlikte kuvvetler ayrılığı tam anlamıyla getirilmiş oluyor. Yürütme ayrı olacak, yasama denetleme ayrı olacak, yargı da ayrı olacak.

BADAWI: Fakat meclis iktidar partisi, AK Parti tarafından kontrol edilirse bu uygulamada örneğin AK Parti’den Cumhurbaşkanı Erdoğan’a altı hâkim ve mecliste çoğunlukta olan partiye yedi hakim seçme hakkı verir. Bu, uygulamada yürütmenin yargıyı kontrol etmesi anlamına gelir. Dolayısıyla burada güçler ayrılığı yok.

YILDIRIM: Ama orada oranlar var. Oran çok yüksek. Beşte üç çoğunluğu alamayan seçemiyor. Dolayısıyla büyük parti tek başına seçemiyor. Türk halkı seçerken çok iyi ayarlama yapıyor. Bir gücü birine veriyorsa, onun dengesini de sağlıyor.

BADAWI: Cumhurbaşkanı Erdoğan 2019’daki gelecek seçimleri ve ondan sonraki seçimleri kazanırsa, 30 yıl boyunca görevde kalmış olmasının Türkiye için iyi görünmeyeceği ve insanların, bakın bu demokrasi için pek de iyi değil, bu Türkiye’yi en iyi ifadeyle otoriter demokrasi haline getirir diyeceği gerçeğini çürütüyorsunuz.

YILDIRIM: Dediğiniz gibi olsa haklısınız. Ancak şunu asla unutmayalım, yeni sistemde iki dönemden fazla seçilemiyor. Ne kadar başarılı olursa olsun, beş artı beş; eğer beş yıllık süreyi tamamlarsa. İki dönem on yılı geçemiyor. Sayın Erdoğan 11 buçuk yıl başbakanlık yaptı ve her seçimde de desteğini artırdı.

BADAWI: Pekâlâ. Referandumun yapılış biçimi konusunda da endişe vardı. Her şeyden önce, muhalefet partisi CHP’den ve uluslararası gözlemcilerden oy hileleri ve seçim sahteciliği iddiaları geldi. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı oy kullanımında usulsüzlükler olduğunu söyledi. Hükümetin kampanya sırasında imtiyazlı konumunu kullanmasıyla, her yere “evet oyu kullanın” diyen posterler asmasıyla ve hayır oyu veren insanları terörist olarak nitelendirmesiyle ilgili endişe vardı. Bu, Avrupa Konseyi’nin söylediği gibi, düzgün bir oyun sahası için elverişli olmayan bir iklimdi.

YILDIRIM: Bütün seçimlerde bu söylenir. Ben size bir soru sorayım: İngiltere yakında seçimlere gidecek. Seçimlere giderken Başbakan görevini bırakıyor mu? Bilmiyorum, Theresa May bırakıyor mu görevini? Başbakan olarak mı gidiyor yoksa görevini bırakıp sıradan vatandaş olarak mı seçimlere gidiyor?

BADAWI: Fakat muhalefetteki CHP, referandum sonuçlarını kabul etmeyeceklerini ve sonuçlara Anayasa Mahkemesi nezdinde itiraz edeceklerini ve hatta gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine götüreceklerini söylüyorlar.

YILDIRIM: Milletin kabul ettiğini ana muhalefet partisi kabul etmese ne yazar? Milletin verdiği kararı mahkemede dönüştürmeye hiç kimsenin hakkı yok. Ne Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, ne Anayasa Mahkemesi, ne de başka mahkeme milletin verdiği kararı değiştiremez. Milyonların verdiği kararı ancak yine millet değiştirir. Bunun için bunlar beyhude gayretlerdir. Benim tavsiyem ana muhalefet partisinin milletin iradesini kabul etmesi, bir dahaki seçimlere daha çok çalışıp daha fazla milletin gözüne girmesidir.

BADAWI: Tüm bunlar bir yana, çok yakın bir sonuç elde edildi. Ve size ülkenin iki kesimini, evet ve hayır oyu verenleri bir araya getirmek için mümkün olan en geniş ulusal uzlaşıyı elde etme çağrısı yapılıyor. Bunu nasıl yapacaksınız?

YILDIRIM: Aradaki farkın az veya çok olması izafi bir şey. Yani ben şunu sormak isterim. İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkmasına yönelik referandumda aradaki fark ne kadardı?

BADAWI: Bir milyonun biraz üzerinde, yaklaşık 1,3 milyon.

YILDIRIM: Ve bizim referandumdaki fark da 1 milyon 400 bin, yani yaklaşık aynı. Orada çıkma yönünde karar verildi, peki AB’den çıkmaya hayır diyenler itiraz edip tanımıyoruz dediler mi? Demediler. Demokrasinin gereği verilen karara saygı duymaktır. Dolayısıyla bu aradaki farkın sorun olmaması lazım. Şunu söylerseniz katılırım; bu kadar hayır veren var, bu kadar evet veren var. Dolayısıyla hayır verenleri de kucaklamak çok önemli, bu konuda çalışmamız lazım. Toplumun ayrışmasının önüne geçmemiz lazım, hayır verenlerin neden hayır verdiğine bakmamız lazım, onların da gönlünü kazanmamız lazım. Buna yönelik çalışmalar yapacağız çünkü biz 80 milyonluk bir ülkeyiz. Biz kardeşiz, birlikte Türkiye’yiz. Bunu sağlamak mecburiyetindeyiz.

BADAWI: Geçen temmuz ayında yaşanan başarısız darbe sonrasında Türkiye için çok zor olan bu dönemde hükümetin daha fazla ayrışma yaşanmasından kaçınmasının gerçekten gerekli olduğunu kabul ediyor musunuz? Örneğin olağanüstü hali uzattınız, on binlerce kişi, akademisyen, politikacı, avukat, ordu mensubu hâlâ gözaltında. Sayın Başbakan burada yapılan eleştiri şu; başarısız darbe sonrası dönemde sınırlı bir tasfiye yapılacağı yönünde bir anlayış vardı, fakat artık onun ötesine geçtiniz. Bu eleştiriye ne dersiniz?

YILDIRIM: Biz büyük bir felaketle karşı karşıyayız. Çok büyük bir travma yaşadık. Şehitlerimiz var. Gazilerimiz var. Bu Fethullah Gülen terör örgütü devletin bütün kurumlarına sızmış, bunları temizlemek kolay bir iş değil. Kolay olan nedir, bize karşı acımasızca eleştiri ve saldırı. Hâlbuki bu eleştirileri yapanlara benim bir sorum var: Sizin başınıza, ülkenizin başına böyle bir iş gelse, masum insanlar öldürülse, demokrasiniz sekteye uğratılsa, meclisiniz bombalansa, başbakanınıza silah doğrultulsa siz ne yapardınız, cumhurbaşkanınızın hayatı tehlikede olsa ne yaparsınız?

BADAWI: Ama orantılı bir karşılık vermeniz gerekiyor, değil mi? Eleştirilerde, verilen karşılıkların orantısız olduğu söyleniyor.

YILDIRIM: Şimdi eleştirileri anlayışla karşılıyorum ama şunu acımasız buluyorum: Yani sanki bir şey olmamış gibi biz keyfi olarak insanlara zulmediyoruz gibi bir algı oluşturmayı asla kabul edemeyiz. Biraz empati istiyoruz. Türkiye, zor bir bölgede, bir yandan milyonlarca Suriye’den, Irak’tan canını kurtarmak için kaçmak zorunda olan insanlara kucak açmış, ev sahipliği yapıyor. Bir yandan DEAŞ’la mücadele ediyoruz. PKK’yla mücadele ediyoruz. FETÖ’yle mücadele ediyoruz. Bu ne demektir? Zor bir coğrafyada hem dünyada barışı sağlamaya çalışıyoruz, hem demokrasimizi ayakta tutmaya çalışıyoruz, hem de Avrupa’nın güvenliğini sağlıyoruz. Dolayısıyla Avrupa başta olmak üzere birçok ülkenin bize müteşekkir olması lazım, bizi teşvik etmesi lazım. Bu yapılmıyor, aksine çok acımasız bir şekilde sanki darbeyi yapan biziz de darbecilerin hiçbir suçu yokmuş gibi bir algı oluşturuluyor. Bunu büyük bir haksızlık olarak görüyoruz ve üzülüyoruz. Milletimiz bunu hak etmiyor. Türk milleti bunu hak etmiyor çünkü Türk milleti canını ortaya koyarak bu darbeyi önlemiştir, geleceğine sahip çıkmıştır.

BADAWI: Bir referandumla ilgili başka bir soruya gelecek olursak, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin AB’ye katılımıyla ilgili bir referandum yapılmasını istediğini de söylemişti. Eğer böyle bir oylama yapılırsa, Türk milleti hangi yönde oy verir?

YILDIRIM: Şimdi bir kere şunu söyleyeyim: Eğer bugün böyle bir soru sorulsa, benim şahsi görüşüm tereddütsüz Avrupa Birliği’ne “hayır” çıkar çünkü Avrupa Birliği’nin bazı ülkeleri bu kampanya sürecinde açık taraf oldular ve Türkiye’de “hayır” kampanyasına destek verdiler. Kimlerle birlikte? Bölücü örgütlerle birlikte, “evet” kampanyasını da engellediler ve sürekli Avrupa ülkeleri bize parmaklarıyla işaret ederek bizi tehdit ediyor. Bunu bizim milletimiz kabul etmiyor. Bizim milletimiz onuruna çok düşkün bir millettir ve oradan buradan emir almaya hiç rıza göstermez. O yüzden şu anda kamuoyu Avrupa Birliği konusunda çok olumlu değil ve dolayısıyla bugün gündemimizde değil ama olsa, Avrupa Birliği aleyhinde bir karar çıkar. Fakat şunu söyleyeyim: Bu kararı bizim vermemizden ziyade Avrupa Birliği’nin vermesi lazım. Avrupa Birliği’nin kafası karışık. Gelecek vizyonunu ortaya koymaları lazım. Avrupa Birliği’ne bağlı devam mı edecekler yoksa Avrupa’yı bir Hıristiyan Kulübüne mi döndürecekler? Bu kararı net olarak bizim önümüze koymaları lazım. Ondan sonra da bizim bu karar karşısında kendi kararımızı oluşturmamız lazım.

BADAWI: Anayasa değişikliklerine ilişkin referandum sonuçları ortaya çıktığında, Başkan Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı tebrik etti. Ayrıca, Başkan Trump’ın Suriye’de Beşar Esad’ın askeri üssüne yaklaşık 60 tane güdüm füzesini nasıl attığını da gördük. Belli ki, söz konusu Suriye olunca, Amerikalılarla birlikte birçok meseleyle uğraşıyorsunuz. Başkan Trump’ın Beyaz Sarayı’nda, belki de rejim değişikliğine yönelik bir değişiklik olabileceğine, Beşir Esad’a karşı önceki Obama Yönetimi’nden daha sert davranılacağına dair bir yön değişikliği görüyor musunuz?

YILDIRIM: Doğru. Obama rejimine göre, Suriye’de olup biten, rejiminin son olarak yaptığı kimyasal silahların kullanılması, masum çocukların ölmesi Trump Yönetimi’ni harekete geçirdi ve hemen bir karşılık verdi. Bu aslında güzel bir gelişme çünkü Obama Yönetimi’nde bölge artık başkalarına bırakılmıştı, burada çok fazla politika üretilemiyordu ve dolayısıyla buradaki sorunlar gittikçe büyüdü, hatta rejimin güçlenmesine, rejimi destekleyen başka ülkelerin de daha aktif rol almasına sebep oldu. Dolayısıyla Başkan Trump’ın bu yaklaşımı ve bu hareketi, bölgedeki insanları rahatlattı, burada bir denge oluşacağına yönelik. Suriye’de bu rejimle kalıcı barış da olmaz, siyasi çözüm de olmaz. Er ya da geç Suriye’deki bu rejim mutlaka gitmeli ve burada bütün Suriyeliler: Arabıyla, Türkmeniyle, Yezidisiyle, Kürdüyle herkesin içinde olacağı bir Suriye devleti çözümü mutlaka sağlanmalıdır. Amerika’nın etkin rolü devam etmelidir. Zaten Türkiye, yaptıklarıyla bölgede en fazla fedakârlık yapan, barış için en fazla çabalayan ülkedir.

SUNUCU: Beşar Esad’a karşı daha sert davranması, onu şu ya da bu şekilde bertaraf etmeye çalışması için ABD’ye çağrı mı yapıyorsunuz? Cumhurbaşkanı, kendisine bunu mu söylüyor?

YILDIRIM: Doğrusunu isterseniz, ABD’nin Suriye sorununun çözümünde elini daha fazla taşın altına koyması gerekir. Aksi halde çözüm gecikecektir ve daha çok can yanacaktır. Bakın, bir milyona yakın insan, masum insan, sivil insan, kadınlar ve çocuklar öldü. On milyondan fazlası yurtlarını terk etti. Bunları uluslararası toplum görmezse, Birleşmiş Milletler bir çözüm üretmezse, o zaman size soruyorum, bu Birleşmiş Milletler ne işe yarıyor? Dünyanın süper güçleri eğer bu işe kayıtsız kalırsa, insanlığın gelecekteki barışı, kardeşliği nasıl sağlanacak? Dolayısıyla Amerika’nın daha fazla inisiyatif alması gerekir. Rusya’yla birlikte, Türkiye, kısmen İran, bölge ülkeleri ve genelinde de Birleşmiş Milletlerle soruna çözüm bulunmalıdır. Ateşkesin garantörüyüz biz, Türkiye olarak. Dolayısıyla bu mülteciler için güvenli bölge ihdas edilmeli ve burada kalıcı siyasi çözüm için adımlar atılması gerekir.

BADAWI: Son olarak, 2019 yılında Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılacak. Eğer Cumhurbaşkanı Erdoğan kazanırsa, size ne olacak? İşsiz kalacaksınız, başbakan olmayacaksınız. Bu görev ortadan kalktı. Ne yapacaksınız?

YILDIRIM: Size geleceğim.

BADAWI: Benimle nasıl bir iş yapacaksınız?

YILDIRIM: Yardımcı olmak için geleceğim.

BADAWI: İşsiz mi olacaksınız?

YILDIRIM: Muhalefet partisinin lideri, kampanya yapıyordu ve komik bir şekilde, bu kampanyayı Yıldırım için yapıyordu çünkü ben kendisinin işten çıkarılmasını istemiyorum diyordu. Yani bu kampanyada bu savı oldukça güçlü bir şekilde kullandı ve ben de onlara beni düşünmeyin, bu ülkenin geleceğini düşünün dedim. Bir şeyler yapmanın bir yolunu bulabilirim.

BADAWI: Cumhurbaşkanı Yardımcısı olabilir misiniz?

YILDIRIM: Hayatımda uzun vadeli bir planım yok. Şu anda, bir sonraki seçime kadar Cumhurbaşkanı ile birlikte bu ülkeyi yönetme sorumluluğunu üstleniyorum. Sonrasında bakalım neler olacak. Neler olacağını Allah bilir.

BADAWI: Cumhurbaşkanı Erdoğan size bir ipucu vermedi mi? Hayır mı? Vermedi mi?

YILDIRIM: Biz çok uzun süreden beri, 1970’lerden bu yana arkadaşız. Birlikte çalıştık, birlikte yol aldık, birlikte birçok şey yaptık. Yani sonunda da bir şekilde birlikte olacağız.

BADAWI: Görünen o ki, Binali Yıldırım, bir şekilde siyaset sahnesinden inmeyecek.

YILDIRIM: Bir zaman dilimi var. Sonsuza kadar devam edemezsiniz. Eğer insanlar size ihtiyaç duyarsa, orada olmak zorundasınız. Aksi takdirde uzakta olmanız daha iyi olur. Yani bu benim vereceğim bir karar değil. Eğer insanlar beni siyasette görmek isterlerse, eğer insanlar bunun ülke için faydalı olacağını düşünürlerse, halkımın emrine amade olacağım. Aksi takdirde hiç kimseyi rahatsız etmem, sadece kenara çekilirim.

BADAWI: Başbakan Binali Yıldırım, Hard Talk programına katıldığınız için gerçekten çok teşekkür ederim.

YILDIRIM: Rica ederim, geldiğiniz için teşekkür ederim. (İngiltere, BBC World News TV – 28 Nisan 2017)

Haberler

Büyük Avrasya’nın Doğuşu

avrasya

Dmitry Yefremenko *
Yaklaşık yirmi beş yıllık bir dönem, iki sembolik tesadüfü birbirinden ayırmaktadır ve bu olayların her biri, dünya siyasetinde çarpıcı değişimlere yol açmıştır. 8 Aralık 1991 tarihinde, Belarus/Belovezhye’de bir antlaşma imzalandı ve Sovyetler Birliği son buldu. Bir sonraki gün ise Batı Avrupa’nın on iki ülkesinin liderleri, Maastricht Antlaşması’nı imzaladılar. 23 Haziran 2016 tarihinde ise, Birleşik Krallık’ta seçmenlerin büyük çoğunluğu Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı aldı. Aynı dönemde Hindistan ve Pakistan da, Şangay İşbirliği Örgütü’nün sözleşmelerine dahil olmak üzere memorandumlar imzaladılar; dolayısıyla bu örgüt de dünya nüfusunun neredeyse yarısı kadar üyeye sahip oldu.

Ancak olayları o kadar da basitleştirmemek gerek. Brexit, Avrupa’nın gerilemesi anlamına gelmiyor. Bununla birlikte, Büyük Avrasya’nın yükselişine alamet olan değişimlerin önemini de göz ardı etmek yanlış olacaktır.

BÜYÜK AVRASYA: UZUN VADELİ STRATEJİLER VE ÖZ ÖRGÜTLENME

Büyük Avrasya’dan söz ederken, Avrasya ve Afrika’nın komşu bölgelerindeki (veya hatta belki de Afrika’nın genelindeki) jeopolitik ve jeo-ekonomik değişimlerin köklü sürecini kast ediyorum. Bu makale, Büyük Avrasya’yı tamamen Rusya-Çin arasındaki –ve başka ülkeleri çeken veya çekebilecek olan- stratejik ortaklığın eşanlamlısı olarak görmüyor. Büyük Avrasya, ana-kara kavramına indirgenemez ve süregiden değişimlerin tek belirleyicisi de mekânsal etmen olamaz. Elbette mekan önemlidir; ancak mevcut olayların özünü kavramak için tarih, küresel kalkınmanın farklı biçimleri ve süreçlerin alternatifleri göz önünde bulundurulmalı. Bugün 1990’lı ve 2000’li yıllarda ortaya çıkan bazı eğilimler ivme kazanıyor; küreselleşmenin iki kutuplu-sonrası dünya düzeninin zaferiyle bağlantılı bazı boyutları ise yok oluyor.

Büyük Avrasya’nın ortaya çıkmasının kilit koşullarından biri, küreselleşmenin adil rüzgarıyla seyreden ve kalkınmış ülkelere yetişen periferi ve yarı-periferi ülkelerin güçlendirilmesidir. Küreselleşmenin herkes için yarar sağladığı modern tarihteki kısa bir dönem boyunca, birkaç Batılı olmayan devlet –ham madde üreten ülkelerden endüstriyel-sonrası çağa geçen ülkelere dek- uluslararası tüzel kişilik edinmeye uğraştı (uluslararası sahnede eylem özgürlüğü). Ancak, bildiğimiz gibi, bu Güzel Çağ, 2008 yılında bir anda sonlandı.

2008 yılında yaşanan kriz, liberal siyasi-ekonomik modelin küresel düzeyde zirveye ulaşması olarak anlaşılan küreselleşmenin sendelemekte olduğunu net bir şekilde gösterdi. Bir anda görüldü ki, egemenliğini sürdürmesi için Batı’nın daha önceleri başlattığı birçok süreci tersine çevirmesi gerekiyordu. Aslında Çin, krizin zorluklarıyla başa çıkmada oldukça başarılıydı: sadece dünyanın iki numaralı ekonomisi olarak statüsünü sağlamlaştırmakla kalmadı, aynı zamanda küresel heveslerini de açıkladı. Çin, ihracat-odaklı büyüme stratejisinden elde edebileceği kadar şeyi aldıktan sonra bunu yaptı. Ekonomi politikasındaki değişim, Xi Jinping ve Li Keqiang gibi yeni kuşak liderlerin yükselişiyle aynı döneme denk gelmektedir. İsimleri artık Çin ekonomisini iç talebe doğru yeniden yönlendirmekle, yapısal reformlarla, orantısızlıkların düzeltilmesiyle ve yenilikçi faaliyetlerin harekete geçirilmesiyle bağdaşır hale geldi.

Xi’nin “Tek Kemer, Tek Yol” isimli stratejik girişiminin boyutu ve erişimi daha önce görülmemiş nitelikte. Vasco da Gama’nın seyahatlerinden beri ilk kez, bir ülke, Doğu’dan Batı’ya doğru ekonomik bağlar inşa etmeye çabalıyor. Çin’in ekonomik güç projeksiyonunda bulunma ve büyük Avrasya piyasaları arasında iletişim, ekonomi ve ticaret bağlarından oluşan yoğun bir ağ kurma yönündeki girişimleri ise, genellikle hem komşu hem de uzak ülkelerin potansiyelinin kendi kalkınması uğruna kullanılmasını hedefleyen bir öz-çıkar işareti olarak yorumlanıyor. Doğal olarak Çin, kendi çıkarlarını zedeleyebilecek herhangi bir adım atmayacak; ancak Çin’in uzun vadeli stratejik planlamaya dönük siyasi idare kültürü daha ileri bir aşamaya geçiyor ve ülkenin refahı için uygun koşullar yaratmaya çabalıyor. Çin’in çıkarlarına hizmet vermeye istekli ülkelerinin istikrarı ve refahı ise, bunun bir gereğidir.

“Tek Kemer, Tek Yol” girişimi, Çin’in yatırımları ve kredileri için yarışan ülkelerle Büyük Avrasya’nın birliğini güvence altına almaya yönelik ulaştırma altyapısına ev sahipliği yapmak isteyenler arasında yeni bir tür rekabeti başlatacak. Ancak, bunun çok daha önemlisi; Çin’in başlattığı süreç, kendi mantığını ediniyor ve diğer ülkeler, kendi lojistik zincirlerini inşa etmek için çabalarını iki katına çıkarıyor.

Bunun net bir örneği; Rusya’yı İran’a ve muhtemelen Azerbaycan üzerinden Hindistan’a bağlayacak olan bir Kuzey-Güney taşımacılık koridoru kurmak üzere çalışmaların hızlandırılmasıdır. Bu proje; Rusya, İran ve Azerbaycan arasında üçlü bir stratejik ortaklık yarattı. Aslında, Avrasya çapındaki ulaştırma projeleri, kurumsal oyuncular arasındaki rekabeti artırdı. Örneğin, German Initiative adlı konsorsiyumun yatırımcıları, Çin’in finansmanına bir alternatif olarak Moskova’dan Kazan’a dek hızlı bir demiryolu inşası için (Çin ve Rusya’nın başkentleri arasında gelecekte kurulacak olan kıtalar-arası bir demiryolunun bir parçasına yönelik olarak) mali destek sunuyorlar. Çin’in bu girişimi tamamen ele geçirmesini önlemek isteyen Japon hükümeti ise, Rusya ile toprak anlaşmazlığına yönelik yeni bir yaklaşımla gündeme geldi; Rusya’nın Uzak Doğusu’nda enerji ve ulaştırma altyapısı geliştirmek üzere daha geniş çaplı bir işbirliği önerisinde bulundu.

Büyük Avrasya’nın kalkınması, bir kendi kendine örgütlenme sürecine benzemeye başlıyor. Böylesi bir kalkınma için gerekli öncüller, uzun zaman önce başladı; ancak bu zamana değin uygun koşullar bulunmuyordu. Ancak, bazı faktörler olumsuz veya istikrar bozucu etki yarattı; Büyük Avrasya’nın yükselen yeni dünya düzeni içerisinde bağımsız bir kilit alt-sistem haline gelmesini önledi.

BÜYÜK AVRASYA MI OKYANUSYA MI?

Bu tür bir etmen; ABD’nin çevresindeki devasa dış çeper olan Çin ve Rusya boyunca çevreleme politikasıdır. Kasıtlı da olsa kasıtsız da olsa, NATO’yu Rusya’nın batı sınırına doğru itmek ve Pasifik’teki askeri ittifakları güçlendirmek suretiyle ABD, Rusya ve Çin’i ABD’nin stratejik hedefleri olarak gördüğü bağlamda yakınlaştırıyor; dolayısıyla aralarında daha yakın askeri-siyasi eşgüdümü teşvik ediyor. Bununla birlikte, bu çatışma hattı boyunca yer alan birçok ülke de zorlu bir durumla karşı karşıya kalıyor; keza Büyük Avrasya’nın inşasında çok daha aktif bir rol üstlenilmesi, ulusal çıkarlarına çok daha fazla hizmet edebilir. Bununla birlikte, hedeflerini ABD’nin askeri-stratejik çıkarlarıyla örtüştürmeleri ve daha ziyade bu çıkarlara tabi kılmaları gerekiyor.

Bunun bir örneği, Güney Kore’dir. Güney Kore, bir THAAD füzesavar sistemine ev sahipliği yapmaya onay verdi. ABD ve Güney Kore’nin yaptığı resmi açıklamalara göre, Kuzey Kore’den gelen nükleer tehdide bir yanıt olarak sistem konuşlandırılacak. Bununla birlikte, Güney Kore’nin sistemin altyapısı üzerinde herhangi bir kontrolü olmayacak ve tüm kararları Amerikalı kumandanlar alacak. Kore yarımadasına böylesi bir sistemin konuşlandırılması ise, ABD’nin Çin’deki ve bir nebze de Rusya’daki nükleer füze yeteneklerinin etkinliğini azaltmaya yarayacak. Rusya ve Çin’in ilk tepkilerinin biraz sancılı olması şaşırtıcı olmasa gerek. Güney Kore, her ne kadar uzun vadeli çıkarları için Büyük Avrasya’nın sunabileceği fırsatlardan maksimum düzeyde faydalanması en iyi tercih olsa da, Çin ve Rusya’ya yönelik olarak bir çevreleme stratejisine girişti. Güney Kore’nin ABD ile güvenlik ittifakını korumak ile kıtalar-ötesi bir işbirliği ve işbölümü potansiyelini kullanmak arasında bir orta yolu bulması gerekiyor.

Eğer ABD Çin ve Rusya ile Trump yönetimi altında çatışmasını sürdürürse, Rusya veya Çin açısından önemli olan ülkelerdeki sosyal ve etnik gerilimleri harekete geçirmeye dönük yeni girişimlerin yaşanması muhtemeldir. Buradaki en büyük bahis ise; küresel ticaret ve ABD’nin 2008 yılında küreselleşme modelinin başarısızlığa uğramasının ardından hakimiyetini sürdürme girişimleri üzerinde oynanacaktır. Küresel ticarette serbestleşmeye dönük eğilim, yeni bir kuşak ticari ve ekonomik gruplaşmaya yol açtı ve bu gruplaşmanın yaratılması, sadece piyasa hassasiyetlerinin değil aynı zamanda jeostratejik çıkarların da bir gereğidir. NATO ve ABD’nin öncülüğünde Asya-Pasifik bölgesindeki farklı askeri-siyasi etkileşim biçimleri, Amerika’nın ekonomik hakimiyet bölgesindeki güç “bağları” olarak görülebilir. Eğer ABD’nin stratejisi tam olarak gerçekleşirse, George Orwell’in Okyanusya’sı en azından bir merkez üzerinden devasa topraklar üzerinde denetim kurulması açısından bir hakikat halini alacaktır.

Ancak durumu aşırı basitleştirmemek de gerekir. gelecekteki uluslararası sistemi, ana kara ile dış kenarlar arasında ikili bir karşıtlık, bir demokrasi ve otokrasi alanı olarak sunmak, spesifik görevleri çözmek için kullanılan yapay bir çerçevenin ötesine geçemez. Bununla birlikte, böylesi bir sistem, değişen dünya düzeni içerisinde farklı aktörler arasındaki ilişkilerin karmaşıklığı ve çeşitliliğini hesaba katabilecek düzeyde değildir. Bunun gibi eksik bir algı, sadece merkezcil eğilimleri yoğunlaştırır ve yeni ayrım çizgilerinden ve abartılmış çelişkilerden nemalanan güçleri güçlendirir. Buradaki tehlike sadece çarpıtmadan kaynaklanmaz; aynı zamanda Thomas teorisinin de ileri sürdüğü gibi böylesi bir dünya manzarasının gerçek sanılmasının gerçek sonuçlar doğurmasından kaynaklanır.

Bir yanda ABD, diğer yanda Çin ve Rusya arasındaki ihtilaf daha şimdiden hayatın bir gerçekliği halini aldı; ancak sert güç ve ekonomik güç peyderpey anlamlarını yitirecek ve iki en büyük Avrasyalı güç, askeri-siyasi bir ittifak kurmaktan geri adım atmaya çabalayacaklar. Ancak, hakikati yorumlamada, anlamları tanımlamada ve değerleri çevirmedeki rekabet, giderek artan bir rol üstlenecek. Kısa süre öncesine dek Batı’nın bu alanlardaki hakimiyeti mutlak görülürken, şimdilerde öğrenci- öğretmen, lider-avare rolleri, artık net olarak tanımlı değil. Hakikati yorumlamada, anlamları tanımlamada ve değerleri çevirmedeki rekabet giderek artacak.

AVRASYA’NIN BATI YARIMADASI

Büyük Avrasya’nın ortaya çıkması ve kalkınmasını kolaylaştıran değişimlerin birleşimine dair tartışmalar, kaçınılmaz olarak Avrupa’nın bu yeni gerçeklikteki rolüne dair soruları gündeme getirecek. Eğer Büyük Avrasya, Çinli liderlerin jeostratejik bağlamında görülürse, bu durumda “Tek Kemer, Tek Yol” girişiminin Avrupa ile çoklu bağlar inşa etmek üzere tasarlandığını görmek kolaylaşır.

Brexit, herkes için (Avrupa entegrasyonundan yana olanlar için bile) Avrupa Birliği ve Avrupa’nın aynı şey olmadığını bariz bir şekilde ortaya koydu. Avrupa Birliği’nden resmi olarak çıkmasından önce bile Büyük Britanya’nın kendi başına bir taraf olarak Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı konusundaki çok-taraflı görüşmelere katılacağı öngörülebilir. Büyük Britanya, bir süreliğine daha büyük bir manevra alanı kazanabilir ve politikasını çeşitlendirip Büyük Avrasya için de bir alan bulabilir. Birleşik Avrupa’dan ayrıldığı için, Büyük Britanya, dünya ekonomisinde kendisi için en avantajlı pozisyonu güvence altına almaya çalışacak.

Büyük Britanya bir kez dışarı çıktı mı, AB hızla genişlemesini sınırlandıracak. Şartların aşırı zorlanması, Sovyet-sonrası alana doğru genişlemenin üzerinde engeller doğuracak. Diğer ülkelerin İngiltere örneğini izlemek istemeyeceğinin bir garantisi yok.

Her ne kadar Almanya Brexit’ten sonra Avrupa’ya egemen olacak olsa da, bu demek değil ki Avrupa’nın lideri diğer 26 üye ülke üzerinde daha derin entegrasyon senaryosunu dayatabilir. Muhtemelen AB yeniden gruplanacak ve ulus-devletler Avrupası’na geri dönmek üzere entegrasyon süreçlerini yeniden değerlendirecek. Dış politika koordinasyonunun düzeyi değişecek ve ülkeler ile dış aktörler arasında farklılaştırılmış etkileşim için yeni bir ortam doğacak. AB, Büyük Avrasya’daki devletler ve devlet-dışı aktörlerle çoklu ve çok-düzeyli temaslar ve bağlar inşa etmede çok daha esnek ve geçişken hale gelecek. Örneğin, Avrupa Birliği, ABD, Kanada ve Büyük Britanya’nın ortak bir serbest ticaret rejimi (TTIP) kurduklarını ve askeri-siyasi yükümlülükleri paylaştıklarını (NATO), ama aynı zamanda mikro ve orta düzeylerde Büyük Avrasya ile farklı etkileşim biçimlerine giderek daha çok girdiklerini hayal edin.

AVRASYA’NIN TERS YANI

En benzemeyen etmenler, sinerjik şekilde harekete geçmeye başladı; karşılıklı olarak kıtalar-arası bağları güçlendirdi – hatta bazı durumlarda bunun olumsuz bir etki doğurmasını ve yüksek riskler ve siyasi çalkantı yaratmasını göze alarak.

Binlerce yıl önce Avrupa’daki medeniyet merkezlerinde yaşayan insanların yaşadıkları zengin kasaba ve eyaletlerinin artık devasa bir ekümenin dış çeperlerinden ibaret olduğunu ve yabancıların her an buralara akın edebileceklerini anlamalarına yol açan süreçlerle karşılaşıyoruz. Bugünün Avrupası’nda, göçle bağlantılı sorunlar ve Asya ve Afrikalı göçmenlerin ve yerel halkın birlikte yaşaması, sömürge dönemlerine dek uzanıyor ve köklerini on yıllardır süren liberal göç politikasından alıyor. Müslüman çoğunluğun yaşadığı ülkelerden gelen göçmenlerin yeni topluma tam olarak entegre olmayıp birleşik bir topluluk olmak yerine yabancı bir kültür içinde anklavlar kurdukları açık hale geldiğinde, bu süreç tamamen dramatik bir hal aldı. Avrupa ülkelerindeki göçmen topluluklar kendi dini ve kültürel kimliklerini koruyorlar ve bazı durumlarda anavatanlarıyla olan bağları, ev sahibi ülkelerle olan bağlarından daha güçlü oluyor. Bilgi ve iletişim devrimi, göçmen toplulukları, onları yeni ortamla entegre etme girişimleri karşısında daha dirençli hale getirdi ve sadece uzaktaki akranları ve arkadaşlarıyla iletişimlerini mümkün kılmakla kalmadı, aynı zamanda kendi sosyo-kültürel gerçekliklerine sıkı sıkıya bağlı kalmalarını sağladı. Bu tür anklavlar, yerli topluluğun “yasak bölgelerini” oluşturan bir ağa doğru genişlediğinde ise (Fransa’da bu tür alanlardan yaklaşık 800 tane var), çok-kültürlülük imkansız hale geliyor.

Çok-kültürlülüğün ve AB ülkelerindeki etno-demografik dinamiklerin çöküşü, geriye dönüşü olmayan bir şekilde Avrupa’yı Büyük Avrasya’nın Müslüman kısmına bağlıyor. Bununla birlikte, Batı’nın siyasi elitleri, Orta Doğu ülkelerinde biriken istikrar bozma potansiyelini ortaya çıkarmada oldukça başarılı oldular. Radikal İslamcılığın büyümesinin önündeki tüm engeller kaldırıldı – Saddam Hüseyin’in devrilmesinden Arap Baharı’na verilen desteğe kadar- ve Avrupa’ya komşu olan büyük bir bölge kaosa sürüklendi. Avrupa’daki terörist saldırılar ve İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yaşanan en büyük göç krizi, net bir şekilde şunu gösterdi: Arap dünyasındaki çalkantı, müreffeh bir Avrupa’ya doğru genişlemeye başladı ve ulusal güvenliğe dair anlayışı değiştirip, geleneksel seçmen modellerini karman çorman hale getirdi. Tüm bunların ardından ise, Doğu Akdeniz ve Doğu Avrupa’daki jeopolitik gerçekliğin de dönüşümünü hızlandıran olaylar yaşandı.

2015-2016 yıllarında, hem Asya hem de Avrupa’daki üç ülkenin ikisi, Batı’yı telaşlandıran adımlar attılar. Hedeflerindeki tüm farklılıklara rağmen Rusya ve Türkiye, Suriye çatışmasının çözümünün önündeki veya en azından Suriye ve Irak’taki devlet kurumunun yok oluşunun sebep olduğu istikrarsızlığı düzenleyebilecek olan anahtarı ellerinde tuttuklarını göstermeye çalıştılar. Aslında, Rusya ve Türkiye’nin Suriye çatışmasına katılımı, AB ülkelerinin Avrasya bağlamına kendilerini kaptırmalarını hızlandırdı.

Beşar Esad’ın tarafında Suriye çatışmasına müdahil olmak suretiyle, Rusya, aynı anda birçok alanda etkin bir şekilde hareket etmenin yanı sıra, Avrupa ülkelerinin birbirinden ayrı gördüğü tüm çatışmaları bir araya getirebileceğini gösterdi. Her ne kadar Kremlin’in Suriye’deki hesaplı hareketi ilkel bir “Donbass karşılığında Doğu Akdeniz” takasına yol açmamış olsa da, Rus-karşıtı tutuculuğun ortadan kaldırılmasına yardımcı oldu ve yaptırımların gerçek bedelini ortaya çıkardı. Şimdi Batı’nın Rusya’yı İslami aşırıcılığın doğurduğu tehditlerle ve Orta Doğu ülkelerinin istikrarının bozulmasıyla başa çıkmada kilit bir ortak olarak kabul etmesi gerekiyor.

Türkiye’nin Suriye çatışmasına müdahilliğinin gerisindeki nesnel sebep; güvenlik sorunları, Kürt ayrılıkçılığı, temel ulusal çıkarların önündeki tehditlerdir. Ancak bu etmenler, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeni Osmanlıcılık hedefleri sonucunda çok fazla büyütüldü.

2016 yılı Temmuz ayında yaşanan iç siyasi çatışma da bu duruma tuz biber ekti. Türkiye’nin liderinin Suriye çatışması sırasındaki manevrası özellikle riskliydi. Erdoğan, özellikle işi ciddiye bindirdi; ancak geçici bir başarı elde etti ve bundan sonra da Türkiye’nin pozisyonu daha riskli bir hal aldı. Göç krizi sırasında kritik bir anda Erdoğan, koşullarını Brüksel ve Berlin’e dikte etmeye çabaladı; Türkiye’nin çok fazla sayıda göçmen alma kapasitesini bir avantaj olarak kullanmak istedi. Şaşkına dönmüş olan Avrupalı bürokratlar ve AB liderleri Türkiye ile bir anlaşmaya vardılar. Uluslararası Af Örgütü’ne göre, söz konusu anlaşma, “Mülteci Sözleşmesi, Avrupa ve insanlık için kara bir gün” idi. Türkiye açıkça dozu kaçırdı; Brüksel ile bariz bağıntısı, karşılıklı bir hayal kırıklığı ve yabancılaşmaya dönüşüverdi. Ve tüm bunlar, Türkiye-ABD ilişkilerindeki gerilim, İsrail ile iplerin kopması, İran ile düşmanlık ve Rusya ile çatışmalara bakıldığında, neredeyse topyekûn bir siyasi tecrit anlamına geldi.

Rusya ve Türkiye arasındaki ilişkiler, Türk Hava Kuvvetleri’nin Rusya’ya ait bir Su-24 uçağını düşürmesiyle birlikte derin bir krize sürüklendi. İki ülke, her ikisini de zayıflatabilen, uzun vadeli bir çatışmaya sürüklenmek üzereydi ki bu tehdidi fark ederek ilişkilerindeki husumetin üstesinden gelmenin yollarını aramaya yöneldiler.

Rusya ve Türkiye arasındaki canlandırılmış ortaklık, Büyük Avrasya’nın geliştirilmesini ciddi şekilde etkileyebilir ve süregiden jeopolitik dönüşümleri düzeltebilir. Ancak, bu süreçte dikkate alınması gereken bazı kısıtlayıcı etmenler de bulunmaktadır. Bunlar arasında; Suriye konusunda süregiden görüş ayrılıkları, Erdoğan’ın artan kişisel gücü ve başarısız darbe girişiminin ardından Türkiye’deki siyasi ortamın yeniden düzenlenmesinin yarattığı iç gerilim yer almaktadır.

BİR KUVÖZ OLARAK ŞANGAY İŞBİRLİĞİ TEŞKİLATI

Şangay İşbirliği Örgütü, Büyük Avrasya’nın ortaya çıkması ve gelişimini düzene koyabilen yetide, uluslararası bir örgüt olarak en iyi tercih olacak. Hindistan ve Pakistan’ın Şangay İşbirliği Örgütü’ne dahil edilmesi muhtemelen Örgüt’ün misyonu ve bölge gündemi içinde niteliksel değişimlere yol açacak. Bu iki ülke arasındaki rekabet ise, bazı girişimleri engelleyebilir ve uzlaşıyla benimsenen kararları olumsuz yönde etkileyebilir. Mevcut kurumsal formatın hızlı genişleme ve daha geniş bir ortaklık yapısı yaratma gibi sorunlarla başa çıkamaması gibi bir risk söz konusudur. Bunun sonucunda, gelecekte alacağı görevlerde aksamalar olabilir. Daha az hevesli, ancak daha gerçekçi senaryoları uygulamaya çalışmak ise, bir çözüm olabilir.

Şangay İşbirliği Örgütü’nün diyaloga ve devletler arası düzenli etkileşime yönelik bir platform olarak rolünü artırmak için daha büyük bir esneklik edinmesi gerekiyor. Ancak, bunu yaparken de, 1975 tarihli Helsinki Nihai Sözleşmesi gibi evrensel belgelerin vaktinden önce hazırlanması gibi bir eğilimi önlemek gerekecek. Şangay İşbirliği Örgütü’nün kıtalar-arası işbirliğine dair söylemsel egzersizler için bir foruma dönüşmesinin de önüne geçilmeli. 15 yıllık varlığı süresince elde edilen başarıları korurken, Şangay İşbirliği Örgütü, bir dizi anlaşma ve girişim için bir kuvöz işlevi görebilir – güvenlikten ticarete, çevre sorunlarına, kültürel, bilimsel ve teknik işbirliğine kadar. Peyderpey hareket etmeli. Bunu yaparken de Şangay İşbirliği Örgütü, resmileşmiş bağlar, ortaklar ve bölgesel, bölgeler-arası, bölgeler- ötesi düzeylerde ortaya çıkan kurumlardan oluşan ve peyderpey Büyük Avrasya’nın genelini kapsayan bir ağa tanıklık edecektir. Ancak bu geçici adımların tümü atıldıktan sonra, Büyük Avrasya topluluğunun kurulması konusunda anlamlı bir tartışmayı başlatmak mantıklı olacaktır.

BÜYÜK AVRASYA İÇERİSİNDE KÜÇÜK BİR AVRASYA

Sovyet-sonrası alanda bir zamanlar oldukça gelecek vaat eden bir entegrasyon projesiyken, Avrasya Ekonomik Birliği’nin gelişimi her zaman için ilerlemeci olmadı. Bunun sebeplerinden biri, Rusya’nın doğal egemenliğidir; keza diğer Avrasya Ekonomik Birliği ülkeleri, Rus ekonomisinin durumuna yoğun şekilde bağımlıdır. Rusya’nın ekonomik modelinin yaşadığı kriz, Batı’nın yaptırımları ve düşen petrol fiyatlarıyla birleştiğinde, Avrasya Ekonomik Birliği ortaklarının ciddi ekonomik kayıplar vermelerine yol açtı. Beyaz Rusya ve Kazakistan’ın bu maliyetleri azaltma yönündeki girişimleri ise (veya mümkün olduğu anlarda, ABD ve AB’nin Rusya’ya karşı kısıtlamalarından ve karşı tedbirlerinden faydalanması), rasyonel olduğu kadar bencildir.

Avrasya ekonomik entegrasyon sürecini Çin’in İpek Yolu Ekonomik Kemeri girişimiyle bağlama fikri, kısmen savunmacıydı ve Sovyet-sonrası ortamda Avrasya Ekonomik Birliği ile Çin’in faaliyetlerini geliştirmeye dönük çabalar arasında düzensiz bir rekabet ortamında kaçınılmaz olarak gelişecek olan gerilimi dindirmek için tasarlanmıştı. Çin’in rolünün farkında olan ve projelerine koordineli bir şekilde katılabileceklerini açıklayan Avrasya Ekonomik Birliği’ne üye ülkeler, bu birlik içindeki pozisyonlarını güçlendirdiler.

Avrasya Ekonomik Birliği’nin gelişimi, giderek Kazakistan ve Beyaz Rusya gibi ülkelerin çok yönlü politikasından etkilenmeye başladı. Kazakistan, kaçınılmaz lider değişikliği ve ülkede iktidarın el değiştirmesi sırasındaki olası istikrarsızlık yüzünden belirsiz bir dönem yaşıyor. 2016 yılı Haziran ayında yaşanan terörist saldırı, Kazakistan’ın Orta Asya’da bir istikrarsızlık ve düzen limanı imajına zarar verdi. Bu olayların İslamcı aşırı faaliyetler veya elitler arasındaki mücadelenin bir sonucu olup olmadığından bağımsız olarak, Kazakistan’da süregiden süreçlerin Rusya’nın yüzleşmek zorunda kalacağı uzun vadeli bir sorun olduğu net bir şekilde görülüyor.

Hem iktidardaki çevreler hem de Cumhurbaşkanı Nazarbayev’in muhalifleri, Kazakistan’ın Avrasya Ekonomik Birliği’ne üyeliğini ve özellikle de (hepsi Avrasya entegrasyonuyla bağlantılı olmayan) ekonomik sıkıntılarını eleştiriyorlar. Bununla birlikte, Nazarbayev, Avrasya entegrasyon kurumları ve mekanizmalarına dair bu eleştiriyi, onları zayıflatmak için değil, Kazakistan’ın hem Avrasya Ekonomik Birliği içinde hem de dışındaki pozisyonlarını güçlendirmek için kullanmıyor.

Şurası bariz bir şekilde görülüyor ki; Nazarbayev’in Büyük Avrasya vizyonu, Rusya’nınkiyle tamamen aynı değil. Nazarbayev, Çin, Avrupa Birliği, Rusya ve İslam dünyasının başlıca oyuncuları olduğu yeni bir oluşum içerisinde Kazakistan için mümkün olan en iyi pozisyonların güvence altına alınmasını vurgulamaktadır. Nazarbayev’in St Petersburg Ekonomik Forumu’nda gündeme getirdiği ve Avrupa ve Avrasya Birliklerini entegre etmeye dönük önerisi, net bir şekilde bunu destekliyor. İlk bakışta bu öneri, Büyük Avrasya fikrini mantık çerçevesi içerisine yerleştiriyor. Ancak, AB ile Avrasya Ekonomik Birliği arasında diyalogun kurumsallaşmasından en çok yararlanacak olan –bu iki projenin gerçek anlamda entegre olmasını ummaksızın- Kazakistan’ın kendisidir. Aslında, mevcut durumda (Brexit’ten sonra bile olsa) Brüksel’in Avrasya Ekonomik Birliği ülkelerine AB norm ve kurallarının gelişiminde herhangi bir rol üstlenmeksizin bunları kabul etme çağrısında bulunmasından öteye bir şey beklemek mümkün değil. “Entegrasyonun entegrasyonu” senaryosu, bir hüsnükuruntunun ötesine geçmiyor ve böylesi bir planın vaktinden önce uygulanması, tehlikeli sonuçlar doğurabilir.

Kazak lider kadrosunun istop eden Avrasya entegrasyonunu Avrupa standartlarına uyumlaştırma yönündeki çağrısı, Avrasya Ekonomik Birliği içinde olmanın verdiği rahatsızlığın üstesinden gelmek için bir girişim olabilir. Ancak, Kazak lider kadrosunun, Avrasya Ekonomik Birliği’ni “iyileştirmek” (örneğin; serbest ticaret rejimindeki muafiyetler listesinde azaltıma gitme çağrısında bulunarak) ile bu projeye zarar verebilen adımlar arasında tereddütte kalabileceğini de göz ardı etmemek gerekir. Beriki, Kazakistan’ın Dünya Ticaret Örgütü’nün tarife politikasını kabul etme kararını içermektedir ki bu politika, tüm Avrasya Ekonomik Birliği üye ülkelerinin kabul ettiği ortak gümrük tarifelerinden farklıdır.

Kazakistan, İpek Yolu Ekonomik Kemer Girişimi’nin bir parçası olarak Çin’le kurduğu ekonomik işbirliği yoluyla birçok çarpıcı sonuç elde etti. 2016 yılı başından itibaren Kazakistan, Çin ile işbirliği anlamında Rusya’nın önündeydi ve 24 milyar dolar değerinde 50’nin üzerinde ortak endüstriyel ve lojistik proje yürüttü. Bununla birlikte, bu projelerden bazıları, Rusya’nın –tam da Rus-Kazak sınırında sonlanan Batı Avrupa-Batı Çin yolu benzeri- katılımı olmaksızın nafile olacak. Ancak Kazakistan, Hazar Denizi ve Güney Kafkasya üzerinden Rusya’yı baypas eden yolların inşasına müdahildir. Kazakistan, ülkeyi büyük bir ulaştırma ve lojistik merkezine dönüştürmeye çabalıyor ve Rusya ve Kazakistan’ın çıkarları da tam bu noktada kesişiyor. Bununla birlikte, eğer ulaştırma altyapısı daha da gelişirse, Çin, Rusya ve Kazakistan arasındaki işbirliği son derece ilham verici görünüyor ve Avrasya Ekonomik Birliği içerisinde koordineli bir politika izlerlerse, berikinin pozisyonunu güçlendirmekten başka bir işe yaramayacaklar.

Avrasya Ekonomik Birliği’nin kurumsal zayıflıkları, birçok kez tartışıldı. Rusya’nın Avrasya Ekonomik Birliği içerisindeki ekonomik egemenliğine dair bir karşı denge oluşturmanın temel mekanizması, Avrasya Ekonomik Komisyonu içindeki eşitlik ilkesi ve veto hakkıdır. Ancak bu ilke, üye ülkelerin bu kuruma yaptıkları mali katkılara, son birkaç sene çok fazla artan maliyetlere uygulanmamaktadır. Avrasya Ekonomik Komisyonu’nun ulus-üstü bir kurum olarak sınırlı olanakları vardır ve Avrasya Ekonomik Birliği içindeki işbirliğinin daha da geliştirilmesine yönelik öneriler geliştirmeyebilir. Dolayısıyla, Avrasya Ekonomik Komisyonu’nun Rusya içinde bile ulusal kurumlarla kıyaslandığında giderek küçük bir rol oynaması şaşırtıcı değildir. Uzlaşı tuzağı kapanmışa benziyor ve Ermenistan ile Kırgızistan’ın Avrasya Ekonomik Birliği’ne kabulü, kurumsal etkinlik sorunlarını gözler önüne serdi. Karar alma mekanizmasındaki değişimler (er ya da geç böyle bir mekanizma yaratılacak), Avrasya Ekonomik Birliği ülkeleri arasındaki ilişkilerde ciddi bir krize yol açabilir. Bunun önüne geçmek için, üye ülkelerin Büyük Avrasya içerisinde ortaya çıkan ilişkiler ağına mümkün olan en uygun şekilde uyum sağlamasına olanak tanıyan kolektif bir mekanizmaya dönüştürmek suretiyle Avrasya Ekonomik Birliği’nin misyonunu ve kurumlarının amacını yeniden tanımlaması gerekiyor.

Avrasya Ekonomik Birliği kurumlarının yeni bir misyonu, farklı entegrasyon girişimlerine ilişkin meselelerde tüm üye ülkeler için ortak bir pozisyon ve hem Avrasya’da hem de dünya çapında ticari ve ekonomik işbirliği geliştirmeli. İpek Yolu Ekonomik Kemeri girişimi, Avrasya Ekonomik Birliği ülkelerinde ciddi bir sorundur. Ancak eğer Rusya, Çin’in Avrasya için ekonomik kalkınma stratejisinde ortak bir pozisyon izlemeleri için Avrasya Ekonomik Birliği ortaklarını ikna etmede başarılı olursa, bu durumda köklü bir başarı elde edilmiş olacak. Avrasya Ekonomik Birliği’nin kurumsal modelinin gözden geçirilmesinin geçirilmesi gibi yüksek hedefler söz konusu.

RUSYA’YA İLİŞKİN BAZI SONUÇLAR

Çin, Büyük Avrasya’daki değişimleri hızlandırma ihtiyacı doğrultusunda güçlü bir sinyal veriyor. Rusya’nın bu dönüşümlere yanıt vermesi gerekiyor ve onları ciddi şekilde etkileyebilir. Sorun şu ki; bölgesel ve küresel çelişkiler artıyor ve giderek daha karmaşık hale gelip, sadece güvenlik, ekonomik, ticari ve mali alanları etkilemekle kalmıyor, aynı zamanda bilgi akışları ve sanal ortamı da etkiliyor. Rusya, Büyük Avrasya’nın inşasından yarar sağlayacaklardan biri olabilir. Aynı zamanda, bu süreçte riskler ve tehditler için başlıca mıknatıs haline gelmesi gibi bir tehlike de söz konusu.

Çin ile stratejik ortaklık, Rusya açısından kilit bir etmene dönüşüyor. İkili işbirliği, ABD veya bir başka ülkeye yönelik resmi bir siyasi-askeri ittifaka dönüşmemeli; Çin ve Rusya, ABD-merkezli dünya düzeninin yıkılması ve Avrasya ve dünyada daha adil ve güvenli bir uluslararası ilişkiler sisteminin inşa edilmesi için ortak bir şekilde hareket etmelidir. Rusya, Çin’in liderliğinin kabullenilmesini engelleyemeyecek; ancak üçüncü ülkelerle stratejik ilişkiler inşa edilmesinde manevra özgürlüğü ve eşitliğini koruyabilir.

Hindistan, Vietnam, İran, İsrail ve Mısır ile olduğu gibi (bazı koşullar altında) Türkiye, Suudi Arabistan, Japonya ve Güney Kore ile stratejik bir ortaklık veya yapıcı bir diyalog geliştirmek suretiyle, Rusya, Büyük Avrasya’yı birçok güç merkezi ile birlikte daha dengeli bir sisteme dönüştürmeye yardımcı olacak. Rusya, sadece kendi amaçlarına hizmet edecek türden bir güç dengesi inşa etmeye yönelmemeli; aynı zamanda güven ve karşılıklı çıkarlar temelinde zorlukları birlikte çözebilecekleri bir ülkeler halkasını genişletmeye çalışmalı.

Rusya’nın Sovyet-sonrası alandaki kendi nüfuz kurumlarını Büyük Avrasya’ya entegrasyon için hazırlaması ve diğer müttefik devletlerle birlikte hareket ederek Avrasya Ekonomik Birliği ve CSTO’yu çok daha etkin ve esnek hale getirmesi de gerekecek. Bu pek de kolay bir görev değil. Uzmanlık noksanlığı, yetersiz uzman desteği ve önceki ilişkilerdeki atalet, büyük bir engel teşkil edecek. Ancak, Sovyet-sonrası bölgeyi Büyük Avrasya’ya entegre etmenin herhangi bir alternatifi yok ve bununla mücadele etmektense sürece öncülük etmek çok daha iyi. Eğer bu çabalar, üçüncü ülkelerde daha iyi ve daha hızlı ekonomik büyümeyi sağlayan kalkınma süreçleriyle birlikte yürürse, bu durumda riskler, karşılıklı kazanımlara dönüşecek.

Doğal olarak Rusya, Avrupa kültürünün içinde bir ülke olmaya devam edecek. Ancak, Avrupa’ya doğru yeni bir pencere açmaya gerek yok. Kısa süre önce, önde gelen Avrupalı ülkeler “Lizbon’dan Vladivostok’a dek” Büyük Avrupa fikrini küçümseyerek reddettiler. Şimdilerde Rusya’nın Asyalı ekonomik devler için Avrupa’ya en kısa yolu açma çabalarına katılması gerekecek; ancak sadece transit bir ülke olarak hareket etmek pek yeterli olmayacak. Rusya, kendi önerilerini masaya getirebilir. Bu öneriler, sadece yolları ve lojistik merkezleri, ham maddeleri, gıda, askeri ve endüstriyel ürünler ve uzay teknolojilerini değil; aynı zamanda güvenliği de kapsıyor. Bu, sadece Avrupa’yı değil Asya’daki küresel ekonomik büyüme merkezlerini de tehdit eden istikrarsızlık kaynaklarına karşı bir koruma olarak gerekli görülüyor. Rusya’nın İslami terörist ağlarla mücadeleye ve Suriye ve Irak’ın bazı kısımlarının özgürlüğüne kavuşturulmasına yönelik yaptığı katkılar, Büyük Avrasya’da şerif rolünün test edilmesi olarak görülebilir. Elbette, sadece kendisi için böylesi bir rol iddiasında bulunmak pervasızca olacaktır. Ancak eğer bu yük Büyük Avrasya’daki diğer nüfuzlu oyuncular tarafından paylaşılırsa, güvenlik ihracı hem ekonomik hem de siyasi olarak oldukça karlı olabilir.

Avrupa Birliği ile ilgili olduğu sürece, Rusya, Brüksel’i rahatsız eden kalıcı sorunlardan bazılarının Büyük Avrasya içerisinde çözülebileceğini Avrupalılara göstermekten daha fazlasını yapamaz. Avrupa Birliği ile Sovyet-sonrası ülkelerin çoğunluğu arasındaki ilişkileri düzenlemek için evrensel anlaşmaları denemeye ve bu anlaşmalara varmaya gerek yoktur. AB, bir yol ayrımında olup, kendi dönüşümü için doğru yönelimi seçmesi için vakte ihtiyaç var.

Rusya, Büyük Avrasya’nın ortaya çıkması ve gelişimi esnasında ortaya çıkan risklerle başa çıkacak deneyime ve olanaklara sahip. Başarıya giden anahtarlardan biri, Çin ve diğer Asya ve Afrika ülkeleriyle ve elbette önde gelen Avrupalı devletlerle stratejik ortaklığın parçası olarak optimum düzeyde iş bölümüdür. Bir diğer anahtar ise; kalıcı ekonomik büyüme, siyasi istikrar, kamu idaresinin modernizasyonu ve kamu kurumlarının etkin faaliyetidir. Çin ve diğer Asya ülkelerinin deneyimi, ekonomik kalkınma için işler bir model olarak oldukça yararlı olacak; Ancak son kertede Büyük Avrasya’da ve dünyada Rusya için dikkate değer bir mevki temin edecek olan da hükümetin ve toplumun ortak çabalarıdır.

 

* Dmitry Yefremenko, siyaset bilimi alanında doktora derecesine sahiptir. Kendisi Rusya Bilimler Akademisi’nde Sosyal Bilimlere Dair Bilimsel Bilgi Enstitüsü direktör yardımcısıdır.

 

http://eng.globalaffairs.ru/number/The-Birth-of-a-Greater-Eurasia-18591

 

Haberler

Cumhurbaşka’nın El Cezire Mülakatı

3

El Cezire

SUNUCU (Ahmet Mansur): Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. Ankara’dan Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndan selamlarımı ve saygılarımı sunuyor ve Sınır Tanımadan Programının yeni bir bölümüne hoş geldiniz, diyorum. Geçen pazar günü Türkiye’de anayasa değişikliğine ilişkin yapılan referandum, bütün siyasetçilerin ve dünya basınının ilgi odağı oldu. Zira bu referandum, neredeyse 100 yıldır icra edilen bir yönetim sisteminden yeni bir yönetim sistemine geçişi sağlayacak. Gelecek olan bu yeni sistem, hem içeride hem de dışarıdaki birçok cihetin korku kaynağı olmaya başladı. Nitekim muhaliflere göre bu yeni sistem, Türkiye’de diktatörlüğü getirecek. Ancak sistemi destekleyenler bu sistemle, Türkiye’nin kendi kimliğine, gücüne, kararlılığına, egemenliğine, büyüklüğüne, heybetine ve gelişmiş ülkelerdeki konumuna yeniden kavuşması anlamına geldiği düşüncesini savunuyor. Söz konusu referandumu, tarihi ve Türkiye’yi yeni bir döneme taşınacak olan aydınlık geleceğini üstlenmiş olan şahsiyet Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile konuşacağız. Sayın Cumhurbaşkanı programımıza hoşgeldiniz.

RECEP TAYYİP ERDOĞAN (Türkiye Cumhurbaşkanı): Siz hoşgeldiniz (Arapça)

SUNUCU: Çok teşekkür ediyoruz. Türk halkı size anayasal değişikliğine ilişkin onayı verdikten sonra iç arenada ileriki günlerde alacağınız elzem ve acil kararlar ne olacak?

ERDOĞAN: Her şeyden önce şunu belirtmeliyim. Bu konuyla ilgili dezenformasyon söz konusu. Zira yapılanın diktatörlüğe veya rejim değişikliğine doğru giden bir yol algısına yönelik kampanyalar var. Olan bitene karşı kötü gözle bakmak isteyenlere şu ifadeleri kullanacağım: Türkiye, rejimini 1923 yılında ihdas etti ve bundan sonra bu değişmeyecek. Bunu pazar günü de gördük. Sistemin içinde birçok engel vardı. Türkiye’nin hızlı bir büyüme sağlaması için bu engelleri aşması gerekiyor. Şimdiye kadar 14 yıllık iktidarımızda birçok engelle karşılaştık. Bu süre zarfında Türkiye’nin gayrisafi milli hâsılasını üçe katladık ancak bunu daha fazla artırabiliriz. Neden bu üç katla yetinelim ki? Bizi geriye çeken halatlar var ve birçok engel söz konusu. Örneğin bizde parlamentonun denetimi söz konusu ve bu, 1950 yılından beri var. Bize karşı 484 tane gensoru verildi. Bu gensorularının hiçbirinin faydasının olmadığını biliyorlar. Bunlardan sadece dört tanesi kabul edilirken, 480 tanesi reddedildi. Bu kabul edilir bir şey değil keza pratik değil. Neden bunu yapıyorlar? Parlamentonun çalışmalarını engellemeye çalışıyorlar. Bizim zamanımızı boşa harcamaya çalışıyorlar. Parlamentonun çalışmalarını engellemekle tabanlarına bizi durdurduklarına dair bir mesaj vermeye çalışıyorlar. Bizi engelleyerek bir şey yaptıklarını göstermeye çalışıyorlar. Bizi engelleyerek daha fazla oy kazanabileceklerini sanıyorlar. Bunlar 14 yıl boyunca yaşadığımız şeylerdi. Bundan sonra gensoru olmayacak, zira beş yılda bir halk, kendisi Parlamentodan hesap soracak. Nitekim hesap sormak, sadece halkın hakkıdır. Bu, bizim elimizi rahatlatacaktır ve Türkiye’nin kalkınmasında bize hız kazandıracaktır. Şimdi hızlı adımlar atmalıyız. Cumhurbaşkanlığı makamına adaylığımı koyduğumda, partimden istifa etmem gerekti. Kurmuş olduğum partiden istifa ettim. Referandum sonuçlarının resmi ve nihai olarak açıklanmasından sonra kurmuş oluğum partime geri döneceğim. Bu ilk iş ve bu önemli. İkinci adım, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) konusunda olacak zira yeni hâkimler atanacak. Dört tanesini ben atayacağım. Yedi tanesi Parlamento tarafından atanacak ve böylece Parlamento daha güçlü olacak. Adalet Bakanı ve Müsteşarı da bu Kurul’un içinde yer alacak. Yani, daha etkili ve hızlı işleyişli bir HSYK’dan bahsediyoruz. Nitekim ilk önemli işler partime geri dönmem ve yargı alanındaki değişiklik. 2019’a kadar fazla bir değişiklik yapmayacağız zira Kasım 2019’da halkın önüne iki sandık koyacağız. Biri Parlamento için milletvekili sandığı, ikincisi Cumhurbaşkanı seçimi için olacak. Mart ayında yerel seçimler de yapılacak.

SUNUCU: Mart 2019 mu?

ERDOĞAN: Evet, Mart 2019’da ancak bu tarihi daha erkene alabiliriz. Burada önemli olan hükümetin yatırım, altyapı ve ekonomide hızlı çalışmasını sağlamak. Keza uzun vadede özelleştirme, yabancı sermayenin Türkiye’ye daha fazla akışını sağlamak önemli. Aynı zamanda turizm alanında önemli ve güçlü adımlar atacağız. Zira bu işaretleri şimdiden görebiliyoruz. İhracatımızı artıracağız ve Türkiye’yi uluslararası arenada daha fazla rekabetçi bir ülke haline getireceğiz. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları bize şimdi farklı bir şekilde yaklaşmaya başladı. Zira Türkiye iyi ve doğru yolda.

SUNUCU: Sözlerinizden, anayasal değişikliği içeren referandumdan çıkan sonuçla size sağlanan cumhurbaşkanı yetkilerini, 2019 yılında yapılacak seçimlerden sonra kullanmayı düşündüğünüzü anlıyorum?

ERDOĞAN: Anayasal olarak bunu yapamıyoruz. Ancak Kasım 2019’dan sonra mümkün olacak. Cumhurbaşkanlığına kim gelecek bilmiyoruz. Zira partisi tarafından kim aday gösterilecek ve seçilecekse bu değişikliği o yapacak.

SUNUCU: O zaman yapılan anayasa değişikliği Recep Tayyip Erdoğan için yapılmadı. Zira bu değişiklikler Türk halkı tarafından seçilecek cumhurbaşkanı içindir?

ERDAOĞAN: Evet bu bütün adaylar için geçerlidir. İlk turda veya ikinci turda iki aday içinden seçilecek cumhurbaşkanı için bu yeni yönetim sistemi geçerli olacak.

SUNUCU: Batı ve içerideki muhalifleriniz, bahsettiğiniz yönetim sistemini diktatörlüğe götüren sistem olarak niteliyorlar. Halkın seçeceği cumhurbaşkanının bu geniş yetkileri kullanarak halkına zulmetmeyeceğinin garantisi nedir?

ERDOĞAN: Şunu söyleyeyim: Diktatör sandıklardan çıkmaz. Zira diktatörler daha farklı yöntemlerle gelirler. Bu, bilinen bir konu. Zira birçok yerde yapılan askeri darbeler dikta yönetimlerini getirir. 15 Temmuz’daki darbe girişimi başarılı olsaydı bu devletin güvenliğini tehdit eden bir diktatör gelecekti. Ancak halk bu darbe girişimine karşı gelerek kendi iradesini ortaya koydu. Bu halk, sandığına ve seçimine saygı duydu ve bu şekilde halkla beraber direndik. Bu darbe girişiminde 249 şehidimiz ve birçok yaralımız oldu. Vatana ihanetten bir diktatörün yargılandığını gösterin. Ancak yapılan yeni anayasal değişikliğiyle sadece vatana ihanet değil, cumhurbaşkanı işleyeceği bütün suçlardan sorumlu olacak. O zaman cumhurbaşkanı ve yardımcıları da yargılanabilirler. Parlamento böylece yeni sistemle daha güçlü bir yetkiye sahip olacak.

SUNUCU: Başkanlık sistemlerini bilenler, hem Avrupa’da hem de ABD’de bu sistemlerin olduğunu ve hatta başkana Türkiye’deki başkanlık sisteminden daha fazla yetki sağladığının farkındalar. Kendilerinin Avrupa’nın sistemlerinde daha fazla yetkiye sahip olmalarına rağmen, diktatörlük sistemini ihdas edeceğiniz iddialarının arkasına odaklanmış bu saldırıların nedeni nedir sizce?

ERDOĞAN: Ben bu soru sebebiyle size çok teşekkür ediyorum. Avrupa’da biliyorsunuz krallar var, kraliçeler var, bizde tabii böyle bir şey yok. Ama onların altında başbakanlar. Bu arada Hollanda’da yaşanan olay, gerçekten bizleri ciddi manada üzmüştür. Mesela orada ne var? Hollanda’da Kraliçe var, ama altta Başbakan var ve burada düşünebiliyor musunuz çok ciddi manada bir sıkıntı yaşandı. Demek ki herhalde orada Kraliçenin müdahalesi olmadığı için böyle bir durum söz konusu olmuş olabilir ve bunun neticesinde Bakanım kendi Konsolosluğuna giremediği gibi aracın içerisinde bir bayan Bakan olarak mahkûm edildi. Atlar, köpekler, itler neyse orada toplanmış olan vatandaşlarımızın üzerine sürdüler. Hollanda’da aynı zamanda bunların içinde çifte vatandaş olanlar var keza bunların üzerine de sürdüler ve orada yaralanan birçok soydaşımız oldu. Şimdi bunu anlamak mümkün mü? Bakın ne oldu? Bunun neticesinde orada kullanılan oylarda yüzde 70 “evet” oyu çıktı. Hollanda’daki olaylara benzer bir şey Avusturya’da oldu, Avusturya’da da yine buna benzer bir yanlış yapıldı, orada da yüzde 74 oranında zannediyorum aklımda kaldığı kadarıyla “evet” oyu çıktı. Bu yanlışları bunlar göremiyorlar. Yani böyle zorla, cebren iradeleri baskı altına alamazsın. Aynı yanlışı Almanya da yaptı. Almanya’da örneğin yine “evet” oyu yüzde 59 gibi çıktı. Ne oldu? PKK’ya, terör örgütüne bu kadar destek verdiniz, FETÖ denilen terör örgütüne bu kadar destek verdiniz ve bu desteğe rağmen yüzde 63 oranında Almanya’da “evet” çıktı. Demek ki cebren, zorla bu iş olmuyor. Bakın şu anda benim elimde terör örgütlerinin temsilcilerinin resimleri var. Bunlar nasıl çalışmışlar, nasıl bunlara destek vermişler, ki biliyorsunuz PKK, Avrupa Birliği’nde terör örgütü olarak kabul edilmiş bir örgüttür. Bu şahıs Avrupa Konseyi’nin parlamenteri, bir üyesidir ve bunu bize Türkiye’ye AGİT gözlemcisi olarak gönderdiler. Hâlbuki bu adamların bağımsız olarak bir rapor düzenlemesi lazım. PKK flamasını elinde tutan böyle bir adam bağımsız olarak nasıl rapor yazacak, yazabilir mi? Hayır. Bu adam maalesef bir terörist olarak burada raportörlük görevini yapıyor. Türkiye’de rapor tutuyor ve bunun tuttuğu raporun gerçekten bağımsız bir gözlemciden çıktığını düşünüyor musunuz? Bu mümkün mü? Değil. Bakın aynı şahıs, buyurun, “hayır” kampanyası yürütüyor. Nerede? Almanya’da. Biz böyle bir şahıstan bağımsız bir gözlemci raporu görebilir miyiz? Göremeyiz. Şimdi bunu söylediğimiz zaman Batı rahatsız oluyor. Bakın ben size şimdi bir başkasını daha söyleyeceğim, yine aynı şekilde. Buyurun, bu da yine bir parlamenter, bakın bu da yine şu gördüğünüz paçavralar terör örgütünün paçavralarıdır. Onlara nutuk atıyor ve bu Danimarkalı bir milletvekili. Şimdi bütün belgeler ortada, sadece bunlar değil, daha bunların dışında 7-8 tane daha var bu şekilde. Bu heyetteki şahıslar Recep Tayyip Erdoğan için “diktatör” diyecekler. İstedikleri kadar Tayyip Erdoğan’a “diktatör” desinler. İstedikleri kadar Tayyip Erdoğan’a “sert” desinler. Ben bu tür yapılan yanlışları gördükçe, terör örgütlerinin başlarını veya terör örgütlerinin mensuplarını kendi ülkelerinde gezdirenlere karşı bağımsız olmadıklarını ve terörist olduklarını hep anlatacağım. AGİT, bir uluslararası teşkilat, böyle bir teşkilatta siz bu kişileri görevlendiremezsiniz. Biz tabii bunlara bunu söylediğimiz için de rahatsız oluyorlar. Kaldı ki PKK’nın bir terör örgütü olduğu keza tescilli ve Avrupa Birliği içerisinde de tescilli. Bunu Almanya’sı, Danimarka’sı, diğerleri de teyit ediyor. Türkiye’deki seçimlere bu tür terör örgütüyle içli dışlı olan bu kişileri göndermeleri kabul edilemez.

SUNUCU: Avrupalılar konusuna döneceğim, sizi arayan ABD Başkanı Donald Trump ile telefonda konuştunuz. Görüşmede PKK ve ABD tarafından Suriye’deki Halk Savunma Birlikleri (YPG) konuları vardı. YPG’nin ABD tarafından desteklenmesiyle alakalı olarak Trump ile neler konuştunuz?

ERDOĞAN: Ben görüşmeyi üç ana başlık olarak söyleyeyim: Birincisi, tabii Sayın Trump’ın bizim bu referandumla ilgili aldığımız neticeyi tebriki var. İkincisi, Paskalya Bayramları sebebiyle kendilerini tebrikim oldu. Tabii önemli olan asıl boyut, Suriye ve Irak’taki gelişmelerdi ve bunu birlikte ele aldık. Ama bunların detayını, teferruatını çok yakın zamanda yüz yüze yapacağımız görüşmede ele alma konusunda ve değerlendirmesi hususunda anlaştık. Yalnız şunu dedim peşinen tekrar ben sizlere de söyleyeyim: PYD ve YPG, PKK terör örgütünün adeta yan kuruluşları gibidir. Dolayısıyla bunu biz yaşadık, bunları biz iyi tanırız. Dolayısıyla artık bunları bitirelim. Yani bir terör örgütünü bir başka terör örgütüyle yok etme stratejisini değiştirmeniz gerekiyor, dedim. DEAŞ bir terör örgütüdür, ama bunlar da birer terör örgütüdür. Biz sizlerle NATO’da beraberiz, müttefikiz, iki önemli stratejik ortağız ve bu ortaklığımızın çok daha güçlenerek ilerlemesi lazım. Biz, Amerika, koalisyon ortakları ve Körfez’deki bazı ülkelerle birlikte burada DEAŞ ile ilgili problemleri çözebiliriz. Sayın Putin’le de görüştüm. Sayın Putin’in de buraya bakışı bu noktada olumluydu. Arkadaşlarımız çalışsınlar dedik, ona göre adımları atarız. Nitekim bu arada üç ülkenin genelkurmay başkanları da bir araya geldi. Antalya’da toplandılar. Tabii Sayın Trump da sağ olsun şunu özellikle vurguladı: “Bundan sonra Amerika ile Türkiye arasındaki ilişkilerimizi çok daha güçlenerek devam ettirmemiz, artırmamız gerekir.” dediler. Tabii burada bir gerçeği daha vurgulamam lazım, ben bir şeyin yanlış olduğu düşüncesindeyim, o da şudur: Yani kimyasal silahlarla öldürme olayı, tabii ki bu çok ciddi bir insanlık suçudur. Fakat bu arada bir şey gözden kaçırılıyor. Şu ana kadar diyelim ki Suriye’de kimyasal silahlarla 2500- 3000 kişi öldürülmüşse, konvansiyonel silahlarla yüz binler öldürüldü. Şimdi neticesi ölüm olan veya öldürme olan bir silah, kimyasal silahtan farklı düşünülmemeli zira bunu da bizim masaya yatırmamız lazım. Yani konvansiyonel silahla öldürürsen meşrudur, ama kimyasalla öldürürsen meşru değildir, böyle bir şey olabilir mi? Her ikisi insanlığa karşı bir suçtur. Bunları beraber masaya yatırmamız lazım ve bunları kendisiyle daha önce de konuşmuştuk zaten. Ama öyle zannediyorum ki mayıs başında bir araya geleceğiz ve Sayın Trump’la bunları çok daha teferruatlı bir şekilde konuşacağız.

SUNUCU: Trump ile mayıs ayında bir araya geleceksiniz öyle değil mi?

ERDOĞAN: Şu anda arkadaşlar görüşmeleri yapıyorlar ve bir araya gelmek için bir tarih üzerinde çalışıyorlar.

SUNUCU: Sayın Cumhurbaşkanı, Trump ile telefon görüşmenizde ABD’nin PKK, YPG ve Demokratik Birlik Partisine (PYD) yönelik politikasını değiştireceği yönünde bir söz aldınız mı?

ERDOĞAN: Zaten daha önce bu konuda yani terör örgütlerine karşı bizim ortak dayanışma içerisinde bir çalışmamızın olması gerektiğini söylemişlerdi. Şimdi yapacağımız yüz yüze görüşmede, artık bunun tamamen detaylandırılması olacaktır. Orada tabii biz birçok belgeleri de kendilerine sunacağız. Zaten daha önceleri de PKK’yla ilgili konuda mutabakatımız vardı. Obama döneminde de bu konuda mutabakat vardı, fakat Obama maalesef PYD ve YPG konusunda bizleri aldatmıştır. Ancak ABD’nin bu politikalarının değişeceğine inanıyorum.

SUNUCU: Trump dönemde farklı bir politika bekliyor musunuz?

ERDOĞAN: Umutluyum, bekliyorum. Şimdi bunu beklememiz lazım ki hani Sayın Trump, “sizinle beraber çok önemli işler yapacağız” dediğine göre, demek ki bu adımları atacağız.

SUNUCU: Trump sizi aradı, Putin aradı ve dünyanın çok farklı ülkelerinden liderler aradı. Merkel, kutlamak için sizi aradı mı?

ERDOĞAN: Merkel henüz aramadı.

SUNUCU: Buna yorumunuz nedir? Aynı zamanda Almanya Dışişleri Bakanlığı açıklamasıyla Türkiye’de çıkan referandum sonucundaki az farkla halkın ikiye bölündüğüne dair, keza AGİT’in raporlarıyla, Avrupa’nın Türkiye’deki bu değişimden çok endişeli olduğu yönündeki açıklamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

ERDOĞAN: Tabii şimdi bunu bir suçluluk psikolojisi olarak değerlendirebiliriz ancak bu soruyu bana değil kendilerine sorabilirsiniz.

SUNUCU: Peki, Türkiye’ye karşı Avrupa’nın bu kadar düşmanca davranmasının gerçek sebepleri ne sizce?

ERDOĞAN: Türkiye, çok farklı bir sürecin içerisine girdi. Artık Türkiye böyle bir yanağına tokatın vurulduğu zaman öbür yanağını çeviren bir ülke değil. Türkiye artık inandığı yolda başarılı bir şekilde yürüyor. Yani eğitimde, sağlıkta, adalette, güvenlikte, ulaşımda, enerjide, gıda, tarımda ve bütün alt ve üstyapı yatırımlarında Türkiye artık hakikaten çok ciddi bir medeniyet yarışı içerisinde bir performans yakaladı. Şimdi önümüzdeki bu yeni sistemle çok daha hızlı yürüyecek bir sürecin içindeyiz.

SUNUCU: Ancak size karşı savaş daha da büyük olacak.

ERDOĞAN: Bunların yaptığı iş, adeta öyle zira seçimde yaptıklarını başka türlü izah edemeyiz ki, adeta bize karşı yani bir savaş açtılar. Düşünün, İsviçre Parlamentosunun önünde Erdoğan’ı şakağına silah dayanmış şekilde gösteren bir pankart vardı, üzerinde “Erdoğan’ı öldürün” yazıyordu. Bunu bir ülkenin Cumhurbaşkanına karşı bir ülkenin parlamentosunun önünde, polis koruması altında yapmak mümkün mü? Hangi ülkeye karşı böyle bir şey yapılabilir? Aynı şey Almanya’da oldu, aynı şey Avusturya’da oldu, aynı şey Belçika’da oldu, aynı şey İsveç’te oldu, hepsinde de yaptılar bunları. Tahammülleri yok. Şu anda çılgına dönmüş vaziyetteler zira başka şey bekliyorlardı. Bu olmayınca, bakın şimdi Almanya’da bu denli “evet” oylarının yüksek çıkışı bunları çıldırttı. Aynı şey Avusturya’da, aynı şey Hollanda’da da oldu. “Evet” oylarının yüksek çıkması bunları rahatsız ediyor. Çünkü bizzat milletvekilleriyle beraber “hayır” kampanyaları yaptılar. Bu yaptığınız uygulama faşist bir baskıdır veya bir Nazizm’dir. Ben bitti zannediyordum ama hâlâ bunun uygulamaları var; bu durum onları çok rahatsız etti. Niye rahatsız oluyorsunuz, niye? Yapmayın bu uygulamaları. Bizde bir söz var, tercümanın bunu iyi çevirmesi lazım, “yarası olan gocunur” denir.

SUNUCU: Mısır’da da aynı atasözü var.

ERDOĞAN: Yani gerçekten eğer böyle bir baskınız, faşist veya Nazizm uygulamanız yoksa hiç rahatsız olmayın. Hani bizim ayrıca bir sözümüz daha var bilirsiniz, abdestinden şüphen yoksa namazından şüphen olmasın. Sizde de var mı böyle bir söz?

SUNUCU: Evet, bizde de var.

ERDOĞAN: Şimdi biz onlara diyoruz ki, demokrat olun, demokrat olduğunuz sürece bir sorun yok. Ama Türkiye’yi 54 yıldır AB’nin kapısında bekletenlerin demokrat olması gibi bir şeyi olamaz zira bize çok yalan söylediler, hala da yalan söylemeye devam ediyorlar. İşte 3 milyon mülteciyi Türkiye’de kim besliyor? Biz besliyoruz. Bunlar Avrupa ülkelerine gidebilirdi…

SUNUCU: Tekrar kapıların açılmasından korkuyorlar ve Türkiye’deki sığınmacıların Avrupa’ya gitmesinden gerçekten de korkuyorlar, bununla ilgili talepleri oluyor, ricaları oluyor. Acaba Avrupalılar politikalarına bu şekilde devam ederlerse, böyle bir seçeneği hayata geçirmeyi düşünüyor musunuz?

ERDOĞAN: Şimdi tabii bunları şu anda konuşmak erken olabilir, ancak bunların bu konularda bize verdikleri ve yerine getirmedikleri sözler var. Örneğin Avrupa Birliği geçen yılın temmuz ayında UNESCO vasıtasıyla üç milyar avro destek verecekti, daha sonra ikinci bir üç milyardan daha bahsettiler. Bunu bize vermiyorlar, yani bunlar bizim bütçemize girmiyor, sadece UNESCO vasıtasıyla Kızılay’a ile Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığına (AFAD) verilecek. Yani mültecilere. Okul, eğitim vesaire buralarda kullanılacak. Şu ana kadar gelen destek 750 milyon avro, aynı zamanda Birleşmiş Milletlerden (BM) gelen de 550 milyon dolar. Pekiyi, bizim yaptığımız harcama ne? Bizim şu ana kadar yaptığımız harcama, sivil toplum kuruluşlarıyla beraber 25 milyar dolar. Şimdi bizim yaptığımız harcamaya bakın, onların yaklaşımına bakın, dürüst değiller. Mesela Avrupa’yla bizim yaşadığımız bir vize problemi var, hâlâ bunu çözmediler, çözmüyorlar ve bu konuda da samimi değiller.

SUNUCU: Nereye kadar? Yani onlara karşı eleştirel söylemlerinize devam mı edeceksiniz, onların Nazi ve Haçlı gibi davrandıklarını mı söyleyeceksiniz? Zira Avrupa’yla da birçok ilişkileriniz var nitekim bir diyalog olacak mı veyahut da tansiyonun düşürülmesine yönelik ilk adımı kim atacak?

ERDOĞAN: Şimdi tabii olarak temenni ederiz ki, işler düzene girsin. Ama bunlar kapılarını kapattığı sürece böyle bir düzelme olmaz. Şimdi onların bu noktada bir defa kendi durumlarını gözden geçirmeleri lazım, “tamam, biz burada yanlış yaptık” demeleri lazım. Demiyorlarsa biz o zaman ne yapacağız? 54 sene bekledik, bir 50 sene daha mı bekleyeceğiz? Kendimize başka çıkış yolları arayacağız.

SUNUCU: Ne gibi? Nedir diğer yollar?

ERDOĞAN: Şimdi biz NATO’da bunların birçoğuyla beraber miyiz? Beraberiz. Dolayısıyla burada biz beraber olabiliyoruz da Avrupa Birliği’nde niye beraber olmayalım. Bakın çok basit bir örnek: Vatikan Avrupa Birliği üyesi mi? Değil. Peki, Avrupa Birliği üyesi ülkelerin liderlerinin Vatikan’a giderek Papa’nın vaazını, nasihatini dinlemesini siz nasıl değerlendirirsiniz?

SUNUCU: Onlar Hıristiyan.

ERDOĞAN: Yani 28 tane ülkenin liderinin orada ne işi var? Bunların içinde Ortodoks var, bunların içinde Protestan var, bunların içinde ateist de var, ne işi var bunların orada? Papa’nın vaazını, nasihatini dinliyorlar. Çünkü bakıyorum hepsi tek millet. Ne demek istediğimi anladınız değil mi?

SUNUCU: Sayın Cumhurbaşkanı, bizzat bu noktada Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel, Türkiye’de idam cezası için halk oylanması durumunda Türkiye’nin önündeki AB müzakere kapısının kapanacağı yönünde uyarıda bulundu. Onlar, her gün AB sürecini kesmekle tehdit ediyorlar. Bunlar bu şekilde sürekli tehdit ederken onların kapısında hâlâ neden duruyorsunuz?

ERDOĞAN: Şimdi bu konuda ben şunu açık ve net söyleyeyim: Ben Sigmar Gabriel’in ne söylediğine bakmam, diğerlerinin söylediklerine bakmam. Ben nereye bakarım, biliyor musunuz? Ben bu ülkenin Cumhurbaşkanı olarak benim halkımın ne istediğine bakarım. Şu anda 249 şehit vermiş, iki binden fazla gazisi olan bu millet, üzerine bu denli saldırıldığı halde buna sessiz mi kalacak? Halk ne diyor burada? “Benim evladım öldürüldü, benim kocam öldürüldü, benim eşim öldürüldü, ben bunların intikamının alınmasını, bunların idamla yargılanmasını istiyorum” diyor. Bizde şu anda idam yok zira anayasa değişikliği gerektiriyor. Bizde ağırlaştırılmış müebbet var, müebbet var vesaire. Şimdi benim milletimin böyle bir talebi var. Parlamentomuz var mı? Var. Eğer Parlamentoya bu gelir de Parlamentodan geçerse, bana geldiğinde ben bunu onaylarım diyorum. Niye? Zira milletimin talebi bu. Ancak onlar şu ana kadar hiçbir konuda sözlerini tutmadılar. Bakın şu anda bizi tehdit ediyorlar. Sen kimsin ya bize böyle bir tehdit sallıyorsun? Önce seviyeni bileceksin. Böyle durup dururken söylenmiyor ki bunlar. 15 Temmuz’dan bu yana acaba bu kişiler, Fethullahçı Terör Örgütüne (FETÖ) karşı bir adım attılar mı? Şu anda Almanya FETÖ’cülerin yatağı oldu, Almanya PKK’nın yatağı oldu, Almanya şu anda onlara her türlü desteği veriyor. Türkiye’den kaçanlar Almanya’ya gidiyor, Avrupa’nın değişik ülkelerine, Belçika’ya gidiyor lar vesaire, buraları da dolaşıyorlar ve bunlar şu anda kaçak, hepsi oralarda bulunuyor. Ya bunlar suçlu, siz suçluları ülkenizde barındırıyorsunuz, ama ondan sonra bizde olup da onların yine bir suçlusu tutuklandığı zaman, “bunu bize verin” diye bizden istiyorsunuz; böyle bir şey olamaz. Benim ülkemde bu yargılanmış ve tutuklanmışsa mahkeme sürecinde, burada devam eder. Ama Sayın Gabriel, sen önce bir defa kendini gözden geçir, çok ayıp, böyle bir ifadeyi kullanamazsın. Demokrasilerde halkların dediği geçerlidir, dikta rejimlerinde diktatörlerin dediği geçerlidir. Biz demokrasiyi konuşuyoruz ve demokraside de benim vatandaşım böyle bir talepte bulunuyor, Parlamentodan geçiyor benim önüme geliyorsa, ben bunu onaylarım. Ha gerekirse biz bunun için de bir halkoylamasına gideriz, yine halka sorarız, vatandaşa sorarız. Eğer benim halkım idamla ilgili kararı veriyorsa verir, iş biter. Avrupa Birliği’ne almıyorlar; almazsanız almazsınız, 54 sene almadınız, ne oldu? 54 sene almadınız da Türkiye bitti mi, battı mı, yok mu oldu? Hayır. Olay bu kadar açık ve net.

SUNUCU: İdamla ilgili yakında bir referanduma gitme olasılığı var mı zira referandum sonuçlarından sonra bununla ilgili bir konuşma da yaptınız?

ERDOĞAN: Şimdi bununla ilgili ilk kademe Parlamentodur, önce Parlamentoya gidilir, bu konuyla ilgili Parlamentodan bakalım ne çıkar, bu görülmeli, Parlamentodan sonraki etap ise halka gitmektir ki bana göre en önemli karar halkın vereceği karardır.

SUNUCU: Sykes-Picot’un oluşumunun üzerinden yüzyıl geçti ve Batı medyasında da bölgenin tekrar dizayn edildiğini, parçalandığını görmekteyiz zira Suriye, Irak, Yemen ve Libya’da bunu görmekteyiz. Aslında Osmanlı Devleti Sykes-Picot’un ilk kurbanıydı, acaba bu yeni dönem içerisinde, ikinci parçalanma döneminde özellikle Suriye ve Irak’taki gelişmelere seyirci mi kalacaksınız? Ulusal güvenliğiniz oraya kadar uzanıyor mu?

ERDOĞAN: Biliyorsunuz Sykes-Picot’la alakalı olarak bizlerin her zaman buna ne denli karşı olduğumuzu hep ifade ettik. Onlarla görüştüğümüzde Irak’ta toprak bütünlüğünden yanayız, diyorlar, Suriye’de toprak bütünlüğünden yanayız, diyorlar. Fakat uygulamaya gelindiği zaman sanki bir bölme havası esiyor, işte sıkıntı burada. Bakıyorsunuz İran’ın bir Pers yayılmayacağı anlayışı son zamanlarda bayağı baş ağrıtmaya başladı. Örneğin Irak’ta mesela şu anda DEAŞ ile yapılan mücadelede göze çarpan şey bu. Mesela Haşdi Şabi, kimdir? Bunun arkasında kim var? Haşdi Şabi bir terör örgütü olmasına rağmen Irak Parlamentosundan teyit alıyor. Ama bunun arkasında kimlerin olduğu önemli. Şimdi bakın ne yazık ki mesela Sincar’a yönelik çalışmaları var, bir taraftan Telafer’e yönelik saldırıları var. Telafer’de kim var? Telafer’de yaklaşık 400 bin Türkmen var, bunların bir kısmı Şii, bir kısmı Sünni’dir, ama şimdi onlar dağıldı, orada az sayıda insan kaldı. Şimdi Haşdi Şabi oraya yürüyor. Aynı şeyi Irak’ın merkezinde, başkentinde de görüyoruz. Bunlar bizi üzüyor. Biz mademki Müslümanız, zira Müslümanların bağlayıcı tek bir şeyi var, nedir? Dinidir, kavimcilik değildir. Kavimcilik bizim için bir din olamaz, mezhepler bizim için bir din olamaz, mezhepler birer yorumdur. Ama bunlar bunu adeta bir din haline getirdiği zaman, burada biz de üzüntümüzü söylemek durumundayız. Şimdi aynı şeyi Suriye’de de yaşıyoruz, Suriye’de de bakıyoruz ki, adeta bir parselasyon havası var. Rejimin durumu zaten belli, aynı şekilde kuzeyde mesela Kürtler var, ama bu Kürt vatandaşları bizim hiçbir zaman düşmanımız olmadı. Her zaman onlarla iç içe olduk keza Araplarla da. Türkiye’nin güneyinde Arap da var Kürt de. Hepsi birbirleriyle iç içe, kız alıp vermişler, akrabalıklar kurmuşlar vesaire. Aşağıya doğru iniyorsunuz bölge tamamen Araplardan oluşuyor. Şimdi buraya bakıyorsunuz hala bütünlüğü koruma gibi bir dert yok. Suriye’den veya diğerlerinden bir karış toprak isteğimiz yok. Bizim tek derdimiz vardı, DEAŞ ile mücadeledir. DEAŞ ile mücadeleyi de başarılı bir şekilde verdik ve Cerablus’u onlardan temizledik. Aynı şekilde el Rai, el Bab ve o bölgelerin hepsini bunlardan temizledik. Ama şimdi geliyoruz ve bakıyoruz ki buradaki yaklaşımları farklılık arz ediyor. Acaba şurayı kim alsın, şurayı kim alsın diye bunların hesabı yapılıyor. Önümüzde bir Afrin, bir Lazkiye tablosu var keza Tel Abyad’da da aynı düşünce hâkim. Evet, ülkeleri ve bu bölgeleri kendi aralarında paylaşıyorlar. Şimdi Irak’a bakıyorsun mesela Kerkük’te Türkmenler tamamen yok farz ediliyor. Ama orada Arap da var, Kürt de var. Tamam da Kerkük şunlarındır diye bir şey yok. Burası ne olarak ilan edildi? Tartışmalı bölge olarak ilan edildi. Bu tartışmalı bölgede kimler var? Burada Türkmenler var ki tarihi itibarıyla baktığınız zaman geçmişinde burası Türkmenlerin yoğun olduğu bir yer, aynı şekilde Arap’ı var, Kürt’ü de…

SUNUCU: Siz bunu kabul etmiyorsunuz, yani Kürtlerin gelip oraya Kürt bayrağını asmasını kabul etmiyorsunuz?

ERDOĞAN: Zaten bununla ilgili açıklamalarımız oldu ve Kerkük’teki bayrakların kaldırılmasını istedik. Bize bayrağın Kerkük Meclisinin üzerinden indirileceği bildirildi. Henüz kalktı mı, kalkmadı mı doğrusu bilemiyorum. Ancak Suriye’de de bizim kuzeyde, Türkiye sınırında ciddi manada Türkmenlerin yerleşik olduğu bölgeler var. Böyle bir bölmeye, toprakları şu veya bu devlete verilirse, Suriye bölünür. Ne yazık ki Suriye’nin ayağa kalkması öyle kısa bir zamanda olacak bir iş değil zira zamana ihtiyaç var. Ama benim her zaman bir teklifim var; o da nedir? Biz dedik ki, Fırat’ın batısında terörden arındırılmış bir güvenli bölge ilan edelim…

SUNUCU: Trump’ın bu konuda sizinle işbirliği yapacağını düşünüyor musunuz?

Erdoğan: İşte ben bunları bütün dost bildiklerimize açıklıyorum. Yani beş bin kilometrekarelik bir alanda güvenli bir bölge ihdas edebiliriz. Bu bölge uçuşa yasak bölge olarak da ilan edilerek, eğit-donatla iyi bir milli ordu oluşturulabilir ki oraya yerleşen insanların bütün güvenliğini de onlar sağlamış olurlar. Buraya Amerika, Rusya, Körfez ülkeleri, Suudi Arabistan, Katar ve diğerleri olmak üzere hep birlikte desteklerimizi verelim ve burada onlara yeni şehir veya şehirler oluşturalım ve böylece bu insanlar hem ülkelerinden ayrılmak zorunda kalmasınlar. Bizde de üç milyon mülteci var, bu insanlar da tekrar topraklarına dönme şansını yakalasınlar.

SUNUCU: Sayın Cumhurbaşkanı, İran’ın yayılmacı politikaları ışığında bu ülkeyle ilişkilerinizin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Nitekim İran’ın elinde Lübnan’ın Suriye’nin Irak’ın ve Yemen’in dört Arap başkenti hâlihazırda ellerinde ve daha fazlasını alacaklarını iddia ediyorlar zira onların stratejik derinliği Irak ve Suriye’dedir. İran’ın bu yayılmacı politikaları ışığında ilişkilerinizin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

ERDOĞAN: Tabii biz İran’la tarihi ve köklü geçmişimiz var ve şu anda geldiğimiz durumu bize göre çok iyi bir durum olarak görmüyorum, keşke bu durumlara gelmeseydik, çünkü görüşmelerimiz oluyor, gidiş-gelişlerimiz oluyor vesaire. Aramızda konuşurken gayet iyi, güzel de, ama neticeye gelince maalesef netice alamıyoruz. Bakıyorsunuz Irak üzerinde hesaplar var, Suriye üzerinde hesaplar var, işte Lübnan’da aynı şekilde hesaplar var, Yemen’deki gelişmeler ortada. Yani buralara girmek, buralara nüfuz etmek suretiyle bölgede bir Pers gücünü ihdas etmeye çalışıyorlar. İran’ın elindeki toprak kendisine fazlasıyla yeter, nedir yani başka ülkelere böyle nüfuz etme gayreti? Bu düşündürücü. Tabii bu, İran’ı da ister istemez yalnızlığa doğru sevk ediyor. İran’ın İslam dünyası tarafından mücadele edilen bir ülke olmasını istemeyiz. Aramızdaki münasebetlerin çok daha farklı bir şekilde yürümesini isteriz, dayanışmamız, bizim İslam dünyası içinde olması lazım. Bizim mezhep taassubu içerisinde olmamız düşünülemez, bunları artık bir kenara koymamız lazım. Bizi birleştiren tek ve her şeyimiz İslam’dır. Ama eğer yorumları biz kalkar da İslam’ın yerine ikame etmeye çalışırsak, bu istikamette görüntü verirsek, bu çok büyük tehlikedir ve tekebbür İslam’da haramdır. Yani “ben” yok zira İslam’da “biz” var. Bunu yaptığımız anda o tevazuuyla aramızdaki dayanışmayı, birliği ve beraberliği çok daha ilerilere taşırız. Temenni ederim ki, yani bundan sonraki süreçte bir an önce bir dayanışma halinde oluruz, zira İslam dünyasının ihtiyacı olan bu birliği ve beraberliği birlikte sağlayalım.

SUNUCU: Sayın Cumhurbaşkanı son sorum: Türkiye’nin geleceğini, halkın size ve Cumhurbaşkanlığı makamına vermiş olduğu bunca sorumluktan sonra, içeriden ve dışarıdan gelen saldırılara rağmen ki bu saldırılar önümüzdeki 2019 seçimlere kadar da devam edecek. Bu savaşa da hazır mısınız?

ERDOĞAN: Biz elhamdülillah şu anda en kötü ihtimallere karşı dahi siyasetlerimizde başarmışızdır. Bundan sonra da bunu başarabilecek güçte ve kabiliyetteyiz. Çünkü 40 yıldır siyasetin içindeyiz, ta gençlikten itibaren bunu yaparak geldik. Yeni başlayan biri değiliz zira tecrübemiz ve deneyimimiz buna yeter. Elhamdülillah iyi bir ekibimiz var zira sürekli kendini yeniliyor ve iyiye gidiyor. Partimize dönüş imkânı da geldiği için bu da ayrı bir güç katacağından, sonraki süreçte de hükümetimizle birlikte bu çalışmaları daha çok başarıyla inşallah daha yüksek mertebelere taşıyacağız. 2019 yılıysa inşallah ülkemiz ve milletimiz için farklı bir yıl olacaktır ve ondan sonra da Türkiye’nin, uluslararası camiada ciddi bir rekabet imkânı yakalayacağını düşünüyorum. Biz tabii olarak elimizden gelen esbaba tevessül hükmünü (elimizden geleni yapmak) biz yerine getiririz, neticeyse Allah’tandır.

SUNUCU: Sayın Cumhurbaşkanı, aslında elimde birçok soru var belki bir başka programa bırakabiliriz. Ama referandumdan hemen sonra kanalımıza bu özel imkanı sağladığınız için teşekkür ediyoruz. Programın sonunda bir şeyler söylemek ister misiniz?

ERDOĞAN: Ben sizlerin ve el Cezire vasıtasıyla birinci derecede Katar halkına, Katarlı kardeşlerime ve tüm dünyadaki el Cezire izleyicilerine şahsım ve milletim adına kalbi şükranlarımı sunuyorum. İnanıyorum ki, İslam dünyasına en geniş ve kapsamlı yayını yapmış olmanız hasebiyle bu mülakatımız, bu görüşmemiz çok daha güzel bir şekilde yansıyacaktır. Hoşgeldiniz, Allah’a emanet olunuz ve hoşçakalınız (Arapça).

SUNUCU: Sayın Cumhurbaşkanı biz teşekkür ediyoruz zira bu, bizim için bir onurdur. Seyircilerimize de teşekkür ediyoruz. Ankara’dan ben Ahmet Mansur, Cumhurbaşkanlığı Sarayından sevgilerimi ve selamlarımı sunuyorum. Allah’ın selamı rahmet ve bereketi üzerinize olsun. (Katar, El Cezire – 20 Nisan 2017)

Haberler

1950’li yıllardan zihin kontrolüne dair dersler

beyin

Sarah Marks ve Daniel Pick *

Jesse Morton evden kaçıp Grateful Dead’in turnesine katıldığında ve 1990’lı yılların ortalarında konserlerden kalan zamanlarda uyuşturucu girdabında yaşamaya başladığında 16 yaşındaydı.

Uyuşturucu kullanırken yakalanıp hapse atıldı ve Virginia’da hapiste radikalleşti. Bin Ladin, onun için bir idol oldu ve kendisi de El Kaide için eleman devşirmede nam saldı. Pentagon’a uzaktan kumandalı, patlayıcılarla dolu bir uçağı gönderme girişiminde bulunan bazı kişilere de ilham kaynağı olduğu söyleniyor. Karşı safa geçip FBI için çalışmaya başladıktan sonra, daha önceleri Batı ile mücadele etmesi için yetiştirdiği kişilerin kalpleri ve zihinlerini geri kazanmak üzerine yeni bir kariyer peşinden gittiği de yaygın olarak söyleniyor. Ağustos ayında New York Times’a konuşurken, kendisini “%100 radikalleşmekten uzaklaşmış” olarak tanımladı.

Morton, kendi vakasına dair özel bir psikolojik yorum getiriyor. Kendisini, sıkıntılı çocukluğunda daha sonra hayatını değiştiren kararların tohumlarını ekmiş biri olarak görüyor: İhanete uğramışlık duyguları, onu annesinin istismarlarından koruyamayan bir okulda kuluçkaya yattı. Morton, delikanlılık yıllarında intikam alma arzularının canlandığına ve köktenciliğin kutuplaştırıcı söylemine ve Batı’ya düşman olan akıl hocalarına doğru savrulduğuna inanıyor.

Peki bu insanlar nasıl ve neden “bu hale geldiler”? Yetenekli bir “radikalleştirici” veya “radikalleşmeden uzaklaştırıcı” bir kişi, insanın bilinçli niyetini ne kadar baypas edebilir? Tüm bunlar yeni bir merak konusu gibi görünüyor; ancak aslında bu konuları daha önce de gündeme getirmiştik. Uzun vadeli bir perspektif yararlıdır: Radikalleşme konusunda mevcut argümanlar, daha önceleri 20.yüzyılın “beyin yıkama” korkularıyla kıyaslanıyor.

Wellcome Trust’ın fonladığı ve Birkbeck, Londra Üniversitesi merkezli “Gizli İkna Ediciler” başlıklı ekip-temelli bir araştırma projesinde, beyin yıkamanın tarihini inceliyoruz: 1950’li yıllarda aydınlığa kavuşan ve psikoloji ile bağlantılı mesleklerin uzmanlığını odak noktasına yerleştiren fikirler, deneyler, kurgular, efsaneler ve politikalar.

Bu açıdan bakıldığında, Morton’un yaşadığı benzeri olaylar ve bu olayların konvansiyonel olarak nasıl yorumlandıkları tanıdık bir nüans kazanıyor. Gerçekten de, zihin kontrolünün geçmiş ve şimdiki korkuları arasında bariz farklar var. Ancak, zihnin ve grubun niteliği konusunda konuşulmamış varsayımlar üzerinden uzmanların nasıl geri adım attıklarını da belirtmek gerekiyor.

Keza, bu “radikal ötekilerin” yaşantılarını bir dizi klişe üzerinden aktarıyoruz. Soğuk Savaş’ın beyin yıkama konusundaki literatürünü gün ışığına çıkarmak, bir diğer sebeple önemli: Bu konuda yarım yüzyıldan uzun zamandır ortaya çıkan birçok önemli yorum, halen anımsanması gereken bakış açıları sağlıyor.

Terörist zihniyet mi?

Politika yapıcılar ve yorumcular, Morton’unki gibi olaylar arasında benzerlikleri ortaya çıkarmaya ve “haydutlaşan” kişilerin gerekçelerini yorumlamaya çabalıyorlar. Ancak, tek tek kişilerin bariz patolojilerine odaklanılması, tüm toplulukları veya büyük grupları yabancılaştıran temel sosyal ve siyasi koşullardan dikkatimizi başka yöne çevirmemize yol açabilir.

Kişilerin profilleri elbette bir takım ipuçları verebilir; keza genellikle kırılgan durumda olanları hedef alıyorlar. Ancak, her ne kadar sorun, bazı münferit, zehirli alt gruplarda olsa da, bunlar aynı zamanda sahte güvenceler de verebilir.

Bugün yaygın olan kanı; mükemmel bir “terörist radikal tipin” bir kafa karışıklığı sinyali olabileceğidir. Bu, bilimsel bilgide bir ilerleme anlamına gelmeyebilir; daha ziyade tartışmayı psikolojik düzeydeki anormalliklerin teşhisine indirgemek suretiyle krizi açıklamaya çalışmada yaşanan çaresizliği gösterir.

Aslında, terörist zihniyetlerin imleyicileri olarak sürekli tartışılan unsurlardan çoğu, en sıradan insani duygulardır, ancak en sert şekilde dışa vurulmuş halleridir. Britanya hükümetinin terörle mücadele stratejisinin kilit bir unsuru olarak Prevent tarafından 2015 yılında gündeme getirilen 22 noktalı kontrol listelerinden birinde, “göz kulak olunma” riskindekiler için önerilen kriterler, içimizden herhangi birini özellikle iyi veya kötü bir günde tanımlayabilir; keza içlerinde heyecan ve maceraperestlik eğilimi, tehdit altında olma ve güvensizlik duyguları, öfke hissi ve statü arzusu yer almaktadır. Öte yandan, bu tür profilleri inşa etmek için kullanılan yöntemlerin değeri hakkında bir tartışma ve bu kategorilerin tartışmalı niteliğini kullananlar arasında bir farkındalık söz konusudur.

Politika yapıcılar, siyasi şiddet ve terörizm hakkındaki hatırat ve denemeleri daha fazla okusalar ve bu konunun karmaşıklığını kavrasalar iyi ederler. Bunlar, tehlikeli kişilerin yerlerinin önceden kolaylıkla tespit edilecekleri kanısını çürütmektedir. The Secret Agent (Gizli Ajan) adlı kitabında Joseph Conrad veya daha yakın bir dönemde American Pastoral (Amerikan Kırsalı) adlı kitabında Philip Roth, “teröristin” aynı zamanda bir insan olduğu ve tıkırı tıkırına işleyen bir araç olmadığı gerçeğini vurgulamaktadır. Önceden belirlenmiş bazı araçların toplamından çok daha fazlasıyız ve soyut insani süreçlerin önceden tahmin edilen vakalarından ibaret değiliz.

Emma Cline’in çok satan romanı The Girls (2016), toplulukların öncülüğünde gerçekleşen korkunç şiddet eylemlerinde bir kişinin yer alıp almamasını güdüleyen koşullara dair hayali bir betimlemede bulunur. Hikayede, Kaliforniya’daki bir komünün katil liderinin karizmatik tavrı genç bir kadının gözünden incelenmektedir – bu kişi, Charles Manson’ı andırmaktadır. Bir dizi kişisel etmen –şans etmenini de göz önüne alarak- bu kişinin bu kuruntulu tarikata girişini ve çıkışını şekillendirmektedir. Bu sadece onun hikayesidir. Diğer müritlerin hikayeleri için başka anlatılara göz atmak gerekiyor.

Freud ikili boyutu daha net bir şekilde ortaya koydu: İnsan olmanın bazı ortak özelliklerinin derinlemesine incelenmesi gerektiğinde ısrar etti; hiçbirimizin kendi içimizde tutarlı olmadığımızı, iki insanın hikayesinin asla birbirinin aynısı olmadığını ileri sürdü. Onun vakaları, robot resim profillerindense birer öyküyü andırıyor.

Elbette geçmişlerimiz bizim üzerimizde bazen travmatik etkiler yaratır. Dehşet verici suçlar işleyen birçok insanın – örneğin seri katillerin- genellikle korkunç ve insanı dehşete düşüren geçmişlerden geldiklerini biliyoruz. Ancak öte yandan dehşet verici çocukluklar yaşamış olan çok fazla kişi de hukuka karşı herhangi bir tehdit oluşturmamaktadır. Geriye dönük olarak çalışıp, belli ortamların, ebeveyn yetiştirme biçimlerinin ve sosyal deneyimlerin zarar verici sonuçları hakkında tahminler yürütebiliriz. Ancak, A sosyal koşulunun aylar veya yıllar sonra C insanında illa B davranışını doğuracağını gururla öngöremeyiz.

Soğuk Savaş sırasında zorlayıcı ikna teknikleri hakkında en sofistike yorumculardan biri, Robert Jay Lifton idi. Lifton’ın yazıları, psişik hissizleştirme olarak nitelendirdiği şeye ve belli başlı kültlere, endoktrinasyon usullerine ve gizli iknanın farklı boyutlarına çok fazla ışık tutuyor. 1961 yılında Thought Reform and the Psychology of Totalism: A Study of ‘Brainwashing’ in China (Düşünce Reformu ve Totalizmin Psikolojisi: Çin’de ‘Beyin Yıkamanın’ Tarihi) adlı kitabı, bu konunun şekillendirilmesine yardımcı oldu. Tanımladığı farklı süreçlerin –ortam denetimi, kutsal dil, mistik manipülasyon, doktrinin deneyim üzerindeki üstünlüğü ve yaşam ve ölüm üzerinde topyekûn denetim uygulanması da dahil- kurbanı endoktrinasyona tamamen açık hale getireceğini gösterdi.

Lifton aynı zamanda güvenilir ve hızlı bir yöntemle otomasyon nesneleri üretilebileceği yönündeki varsayımdan kaçındı; dolayısıyla “beyin yıkama” terimine temkinli bir şekilde yaklaştı. İnsanlar, Soğuk Savaş’ın zihin kontrol konusundaki en meşhurlarından olan The Manchurian Candidate (Mançuryalı Aday) (1962) adlı filmde görüldüğü gibi sadece birer robot olamazlar.

Beyin yıkamanın tarihi

“Beyin yıkama” terimi, 1950 yılında, liberal demokrasilerin Nazizim’in Almanya’da veya başka bir yerde yeniden hortlayabileceği yönündeki korkularının halen gündemde olmasına yanıt olarak ortaya çıktı.

Soğuk Savaş, psikolojik mücadelelerin ve genellikle “özgürlük” ve “tiranlık” arasındaki sıfır toplamlı oyunların arenası olarak görülüyordu. Aynı zamanda, psişik otomatizm olasılığını inceleyen bir dizi öykü gündeme geldi. Beyin yıkamanın riskleri, sosyal bilimlerde tartışıldı ve Invasion of the Body Snatchers (Beden Kapkaççılarının İşgali) (1956) gibi filmlerde popüler kültürde yerini aldı. “Açık toplum” ile onun “düşmanları” arasındaki kadim mücadele, 1940’lı yıllarda bir dizi önemli çalışmada ve daha sonraları filozoflar ve ekonomistler tarafından tartışıldı.

Hitler’in ölümünün ardından gelen on yıllar boyunca, mevcut psikolojik ortam genellikle endişeli liberaller tarafından siyasi duruma benzetildi: Çoğulculuk, hoşgörü, muhalif seslere açıklık, “denge ve denetim” yapısı, normal sağlıklı bir zihin ve siyaset yapısının tablosu olarak görüldü.

“Totalizm” terimi, totaliterliğin psişik eşdeğeri olarak ortaya atıldı. 1950’li yıllarda “zihin kıyımı” gibi başka yeni kelimeler de üretildi; bunlardaki amaç ise komünizmin dünya çapında ilerleyişinin doğurduğu psikiyatrik ve ekonomik, siyasi tehdidin anlamını kavramaktı. “Radikalleşme” gibi “beyin yıkama” kavramı da genellikle ortaya çıkardığı şeyden daha fazlasını gizledi. Her iki kavram da, insanların davranış biçimlerinin daha önceden bilinebileceği varsayımına davetiye çıkararak bireysel geçmişleri daha fazla irdelemeyi reddetmenin tembel bir yoludur. Her iki kavram da, rakip bir ideolojiyi kitleleri hipnotize etmekle neredeyse eşdeğer bir şekilde ele almaya yarayabilir: Fareli Köyün Kavalcısı gibi eski bir masal için radikalleşme ve beyin yıkamanın modern ve daha bilimsel etiketler olarak kullanılması söz konusu.

Tehlikeli bir modern bilim olarak beyin yıkama tarihi, Atlantik’in her iki yakasında her gün verilen bir haber halini aldı. 1953 yılında Kore Savaşı henüz yeni bitmişken, 21 Amerikalı savaş esiri ani bir karar aldılar – ABD’ye gitmeyip Çin’de yaşamaya karar verdiler. “Tercihleri” onlara türlü hakaretler şeklinde geri döndü ve Soğuk Savaş’ın kitlesel dönüşümü hakkındaki tartışmanın bir odak noktası halini aldı. Eylemleri, sert saldırıları provoke etti: “Amerikalı değilsiniz siz”, “dönekler” gibi aşağılayıcı etiketlere maruz kaldılar. Birçok kişi onları sadece birer dönek olarak görmekle kalmadı, aynı zamanda psikiyatrik tedavi için uygun vakalar olarak kabul ettiler: “Onları deli doktoruna götürün!” diye haykırdılar.

Bu 21 kişinin en genci David Hawkins idi. Kendisi hayatı boyunca türlü savrulmalar yaşadı; geniş kapsamlı etiketlere teslim oldu. ABD’ye dönmeden önce birkaç yıl Mao’nun Çin’inde yaşadı. ABD’de ise düşmanca bir ortamla karşılaştı. Hatta 1957 yılında Mike Wallace Show adlı bir TV programında köşeye sıkıştırılıp sorgulandı. 2014 yılında ağabey Hawkins’le birlikte Los Angeles’ta yakalandığında, kendi ve akran mahkumların saf değiştirmeleri hakkında bizimle konuştu: Geride bıraktığı sıkıntılı geçmişini, çocukluk ve gençlikteki kötü deneyimlerini, aile içi gerilimleri ve maceraperestliği ve yeni alanlara açılma arayışını anımsadı. Hawkins de inatçı kişiliğini bunun ardındaki bir gerekçe olarak görmüştü: Resmi makamların, onu ülkesine geri döndürme kararını çantada keklik olarak görmelerinden gücenmişti. Çin’e “tamamen anlık bir kararın sonucunda” gitmişti.

Afrikalı-Amerikalı asker Clarence Adams gibi Pekin’e yerleşmek üzere ülkeyi terk eden diğer kişiler ise, kendi karmaşık yolculuklarını ve ırkçılıkla karşılaştıkları durumları anlattılar. Adams’ın hatıratı, ölümünden sonra 2007 yılında Bir Amerikan Rüyası adıyla yayımlandı. Bu kişiler, meraklı takipçilerini, otonom bir şekilde hareket ettikleri konusunda ikna etmeye çalıştılar; dünyada kendi çizdikleri güzergahta ilerleme ve istedikleri yere gidip gelme hakları olduğunu belirttiler.

ABD’ye geri döndüğünde, tercihlerinin ve endoktrinasyondaki bilinçsiz süreçlerin rolü sürekli tartışıldı. Birbiriyle rekabet halindeki uzmanlar, hakikat konusunda sürekli birbirleriyle mücadele ettiler; ancak çok azı askerlerin eylemlerini gerçek özgürlüğün ifadesi olarak gördü.

Bununla birlikte, 1953 yılında, Hawkins’in “beyni yıkanmış olmakla” herhangi bir alakası yoktu. Ancak, daha sonraları “beyin yıkama” terimine belli bir anlam yükledi. Giderek bu terimi kullanarak kendi kendini anlamaya, bu yaftayı sahiplenmeye yöneldi. Ardından da, deneyimlerinin “travma-sonraıs stres bozukluğuyla” alakalı olup olamayacağını düşünmeye başladı. Bu, Amerikan askerlerinin Amerika’nın Vietnam’a müdahalesinin doğurduğu askeri ve ahlaki felaket sırasındaki deneyimlerine yanıt olarak “keşfedilmiş” bir koşuldu.

Hawkins’e, esirlerin onları esir alanlara karşı sergiledikleri sempati ve savunuculuk duygularını tarif etmek için kullanılan ve 1973 yılındaki bir İsveç banka soygunundan sonra ortaya atılmış olan Stockholm sendromu gibi başka tanımlamalar da sunuldu. İşte, zorunlu esarete verdiği yanıt konusunda düşünmenin bir başka yolu…

Hawkins ve Morton’un kendi yaşam tercihlerinin psikolojisini inceleme biçimleri ve bu tür kararların sebeplerini yorumlamak üzere atılan adımlar arasındaki paralellikler, bir dizi ilginç soruyu da gündeme getiriyor – sadece siyasi karar alma süreçleriyle ilgili değil, aynı zamanda “beyin yıkama” veya “radikalleşmenin” ne anlama gelebileceği veya neleri örtbas edebileceği konusundaki iddialar hakkında da.

İnsanların gelişen tarihlerine ve bu tarihler hakkında başkalarının yaptıkları teşhislere baktığımızda ortaya çıkan şey; ilgili endişelerin, fantezilerin ve projeksiyonların yoğunluğu ve temel yönlendirici güçler ve ilgili karmaşık insani etkileşimler konusunda çözüme kavuşturamayacağımız birçok belirsizliktir.

Beyni yıkanmış birey veya radikalleşmiş ruh halini tarihsel bağlama yerleştirerek bir dizi amaca hizmet edebiliriz. Ancak bu esnada, siyasi arzular ve endişelerin görünürde nötr kavramları nasıl canlandırabilecekleri konusunda da temkinli olmak gerekir.

Belki de Soğuk Savaş’ın “beyin yıkama” veya en azından beyin yıkama teorisini tamamen bilimsel bir temele yerleştirme çabalarında görülebilecek gayeler, bize düşünmemiz için ortam sağlayabilir. Bireylerin aşırıcılığa nasıl sürüklendikleri veya bunun ardından aşırıcılıktan yüz çevirdiklerine dair genel modeller hazırlama girişimleri, bazı getiriler sağlayabilir; ancak belki de aynı zamanda insanların karmaşıklığını ve sosyal ve siyasi bağlamları gözardı etme riskini de taşıyabilir.

Bize göre; politika yapıcıların, politikacıların ve araştırmacıların ne tür bir zihin yapısını varsaydıkları ve neden bu şekilde davrandıkları konusunda mümkün olduğunca saydam olmaları önemlidir. Eğer terimlerin gündelik kullanımı, işlevleri ve taşıyabilecekler yan anlamlar konusunda daha yoğun şekilde düşünmeye başlarsak, radikalleşmenin niteliği konusunda ciddi bir diyaloga gitmek için çok fazla fırsat doğabilir.

 

* Sarah Marks, Londra Üniversitesi’nde Birkbeck’te “Gizli İkna Ediciler” projesinde doktora-sonrası araştırmacıdır. Kendisi, Soğuk Savaş sırasında sosyal bilimler tarihini ve psikolojik meslekleri incelemektedir. Bir psikanalist ve Birkbeck’te tarih profesörü olan Daniel Pick ise araştırma grubunun lideridir.

 

https://www.chathamhouse.org/publications/twt/lessons-mind-control-1950s

Haberler

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın CNN Mülakatı

4

CNN International

BECKY ANDERSON (Sunucu): Şu anda değişim rüzgârlarının bariz olduğu Ankara’dayım. Burası, siyasi bir dönüşümün eşiğinde bir ülke ve bu değişikliğin merkezinde, tek bir adam, Recep Tayyip Erdoğan yer alıyor. Cumhurbaşkanı ile özel bir görüşme yapmak için burada, Cumhurbaşkanlığı Külliyesindeyim.

ANDERSON: Başkan Trump, referandumun sonucuyla ilgili olarak sizleri tebrik etmek üzere aradı. Söyledikleri hakkında bir değerlendirme yapabilir misiniz bize lütfen?

RECEP TAYYİP ERDOĞAN (Türkiye Cumhurbaşkanı): Öncelikle tabii bu bir tebrikti ve üstelik de tabii tam Paskalya Bayramını yaşadıkları bir anda araması gerçekten beni de ayrıca mutlu etti. Ve alınan bu netice sebebiyle tebrik ederken bundan sonraki süreçte tabii ilişkilerimizin daha da güçlenerek gideceği noktasında, bu noktadaki kendi düşüncelerini, Suriye konusundaki düşüncelerini benimle paylaşma imkânı buldu, ben de buldum, kendilerine şunu özellikle söyledim: Fazla gecikmeden artık seçimden sonra telefonla olmaktan öte, yüz yüze görüşmek suretiyle Türkiye-Amerika ilişkilerini güçlendirerek daha ileri taşıyalım dedik, mutabık kaldık.

ANDERSON: Bir davet dile getirildi mi?

ERDOĞAN: Hemen kendisi talimatını vereceğini söyledi ve Dışişleri yetkililerine protokol talimatı vererek, ben de kendi protokolüme gerekli talimatları verdim, adımları atacağız.

ANDERSON: Referandumun sonuçlarını, Türkiye’nin geleceğini birkaç dakika içerisinde görüşüyor olacağız ama bir noktanın altını özellikle çizmek istiyorum. Başkan Trump’la Suriye konusunda daha ileri seviyede bir işbirliği konusunu görüştünüz mü ve bu destek Suriyeli Kürt birliklerin, özellikle Rakka’daki mücadele esnasında kullanılmasını desteklemenizi içeriyor mu?

ERDOĞAN: Bir terör örgütünü, DEAŞ gibi bir başka terör örgütüyle yok etmeyi biz doğru bulmuyoruz çünkü o da bir terör örgütü, o da bir terör örgütü. Biz diyoruz ki; biz burada dayanışma içerisinde olalım, koalisyon güçleri var, Türkiye olarak el ele verelim ve adımı böyle atalım. Şimdi tabii biliyorsunuz Sayın Trump, Dışişleri Bakanını buraya gönderdi, CIA aynı şekilde geldi. Burada kendileriyle yaptığımız görüşmede onlara da bunları söyledik. Dedik ki; biz ve Amerika koalisyon güçleri, DEAŞ’la mücadeleyi rahatlıkla başarabilecek bir noktadayız.

ANDERSON: Peki, referandumun sonuçlarından bahsedelim. Bu, basit bir evet ve hayır oylamasıydı, elbette zafer zaferdir ama zafer yüzde 48,6’ya karşı yüzde 51,4’lük çok az bir farkla geldi. Sizce bu gerçekten ülkenin tecrübe etmek üzere olduğu böylesine kapsamlı siyasi bir değişime yönelik türde bir oy oranı mıdır?

ERDOĞAN: Şimdi ben bunu birkaç örnekle verebilirim ama şunu özellikle anlatmak isterim: Ben futbolun içinden geliyorum ve şöyle bir şeyi biliriz biz: Maçı 1-0 da kazansanız 3 puan alırsınız, 5-0 da kazansanız 3 puan alırsınız. Aslolan maçı kazanmaktır.

ANDERSON: Belki de dikkat edilmesi gereken husus şudur: Buradaki uluslararası gözlemciler, tek taraflı medya haberlerinin, temel ifade ve toplantı yapma özgürlüğünü kısıtlamak için olağanüstü hal yetkilerini kullanmanın eşit olmayan bir ortam oluşturduğunu eleştirenler tarafından dile getirildiğini bildirdiler. Buna rağmen sadece yüzde bir gibi bir farkla böyle bir sonuç ortaya çıktı. Buna nasıl bir yanıt verirsiniz?

ERDOĞAN: Şimdi bu hafta Fransa’da seçim var, Fransa’da OHAL var mı? Şu anda Fransa’da OHAL var. Üstelik de biz üçer ay aralıklarla OHAL’i uzattık, onlar ise 1,5 yıl gibi bir süreyle orada olağanüstü hali uzatmış vaziyette; kimse bunu konuşmuyor. Bu kadar açık ve net her şey ortada. Şimdi Türkiye üzerinde ne yazık ki Batının bir kumpası var tabii bu kumpas tutmadı. Şu anda bunu hazmedemiyorlar.

ANDERSON: Konya gibi Türkiye’nin kalbinde bulunan yerlerde, kırsal kesimde kazandınız ama Ankara, İstanbul gibi büyükşehirleri kazanamadınız ve zamanında siyasi bir figür olarak siyasi hayatınıza oralarda başlamıştınız ve büyük bir zafer kazanmıştınız. Bu ülkede derin bir kutuplaşma var ve tamam kazandınız, ama sizce bu kadar kutuplaşmış bir ülkeye baktığınızda, şehir merkezlerinin desteğini kaybetmiş olmak sizi rahatsız ediyor mu?

ERDOĞAN: Benim ülkemde kutuplaşma falan söz konusu değil. Yani yüzde 51’i aşkın, yüzde 52’ye yakın bir oy oranıyla evet seçim kazanıyor, bunu ülkemde kutuplaşma olarak değerlendirirsek bu haksızlık olur. Kime haksızlık olur? Bu yüzde 52’ye haksızlık olur. Bir defa yüzde 52’nin oyu muteber değil, yüzde 48’in oyu muteber; bu bir defa demokrasilerde asla savunulacak bir şey değildir.

–VTR–

ERDOĞAN: Bunu hep meydanlarda söyledim. Parlamentoya inşallah gelecek, Parlamentodan geçmesi halinde de ben bunu onaylarım çünkü bizim şehitlerimizin katillerini affetme yetkimiz yok.

ANDERSON: Avrupa’yla ilişkilerinizden bahsedelim. Pazar günkü referandumdan şu ana kadar, Türkiye’ye idam cezasının yeniden getirilmesine verdiğiniz desteği defalarca dile getirdiniz. Aslında Parlamentonun planlarınızı desteklememesi halinde buna ilişkin bir referandum yapılmasını da önerdiniz. Avrupa, Türkiye’nin AB üyeliği görüşmelerinde idam cezasının bir kırmızı çizgi olduğu yönünde ısrar etti. Bu noktada, Avrupa Birliğiyle ilişkileri ileriye götürme konusunda kapıyı kapatıyor musunuz?

ERDOĞAN: Şu anda 54 yıl bizi kapısında bekleten bir Avrupa Birliği var. Soruyorum; hangi ülkeyi 54 yıl kapısında beklettiler? 50 yıl, 40 yıl, 30 yıl bekletilen bir başka ülke var mı? Ama Türkiye, 54 yıl Avrupa Birliği kapısında bekletildi. Bu, bir defa siyasi ilişkiler açısından tahammül edilir, katlanılır bir şey değildir. Kaldı ki biz bugüne kadar Avrupa Birliği müktesebatı içerisinde ne varsa bunların hepsini kabullenmeye, ona göre de düzenlemeler yapmaya gayret ettik ama Avrupa Birliği bunların hiçbirine uymadı ve bize de verilen sözleri yerine getirmedi. Üç milyon Suriyeli mülteci var burada ve bunlarla ilgili olarak geçen yılın temmuz ayında üç milyar avronun bize verileceğinden bahsedildi. Ondan sonra ikinci bir üç milyar avro daha verileceğinden bahsettiler. Şu ana kadar ne yazık ki UNESCO vasıtasıyla gelen rakam 725 milyon avro ve Birleşmiş Milletler Mülteciler Komiserinden de gelen 550 milyon dolar. Bizim yaptığımız harcama STK’larla beraber yaklaşık 25 milyar dolar. Şimdi böyle bir Avrupa Birliği’yle biz karşı karşıyayız. Vizeler meselesi, vizeler kalkacaktı ve bu konuyu da yerine getirmediler. Hiçbir sözlerinde bugüne kadar durmadılar. Şu ana kadar 14 fasıl halledilebildi ve fasılları artırdılar. Daha önce 15 fasıldı, Türkiye geliyor diye fasılların sayısını 35’e çıkardılar. Bizim şimdi burada İngiltere gibi bir ülke Brexit’le bir karar aldığına göre, biz de Türkiye olarak parlamentoda bu işi çözdük, yoksa millete gideriz, milletimiz ne diyorsa bunun kararını alırız.

ANDERSON: Pazar akşamı, Avrupa’nın katılım müzakerelerinin askıya alınmasına ilişkin tehditlerinin sizi rahatsız etmediğini söylemiştiniz. Sözlerinizden alıntı yapacak olursam, sizin için bunun çok da önemli olmadığını söylediniz. Siz AB üyeliği müzakere sürecine kapıyı kapatacak olursanız, mülteci akınını kesme yönündeki düzenlemeler bundan etkilenir mi? Bu düzenlemelerden çekilir misiniz?

ERDOĞAN: Bakın bunların hepsi ayrı ayrı masaya yatırılacak konulardır. Hiç telaşa gerek yok. Öncelikle Avrupa Birliği’nin bugüne kadar tutmadığı sözleri tutması lazım. Biz Türkiye olarak sözlerimizi tuttuk. Sözlerini tutarlarsa otururuz konuşuruz, süratle ne gibi adımlar atıyoruz bunu planlarız. Bir defa Avrupa Birliği Türkiye’ye karşı kapısını kapatmıştır.

ANDERSON: O halde size iki soru sorayım. Avrupalı liderler tarafından hakarete uğradığınızı söylüyorsunuz ve siz de geçen sene Avrupalı liderlere karşı çok cesur ifadeler kullandınız. Örneğin Nazizmden bahsettiniz, Nazi kalıntıları ve faşist dediniz. Bu yorumları hâlâ savunuyor musunuz? Ayrıca, şunu sorayım: Trump gibi biriyle çalışmayı ister misiniz? Yani aranızda sorun olan bu Avrupalı liderlerden ziyade Trump’la mı çalışmayı tercih edersiniz?

ERDOĞAN: Ben herhangi bir Avrupalı lidere sen Nazi artığısın demedim. Ama bu sistem Nazizmdir dedim, faşizmdir dedim, bunu bir defa birbirine karıştırmayalım. Şimdi davranış biçimlerini değerlendirirken olayı oraya kaydırırsak bu haksızlık olur. Böyle bir şey yapmadık, yapmıyoruz. Şimdi Trump’la da Avrupalı liderleri karşılaştırma gibi bir durumun içerisine de girmeyelim, o da ayrı bir yanlış olur çünkü biz şu anda Sayın Trump’la henüz çalışmalara başlamadık. Şimdi başlayacağız çalışmalara. Bizim derdimiz liderler noktasında Sayın Trump’la münasebetlerimizi ne kadar ileri taşırsak, ne kadar başarılı çalışmalar yaparsak, çünkü biz Amerika ile stratejik müttefikiz. Sayın Obama’yla maalesef bunu başaramadık, böyle bir şey olmadı. Ama şu anda Trump’ın yaklaşım tarzları doğrusu bizleri mutlu ediyor. Temenni ederim ki karşı karşıya oturup konuşmamızla birlikte belirleyeceğimiz yol haritasında bunu görmemiz halinde Türkiye ve Amerika stratejik ortak olarak, stratejik bir müttefik olarak, NATO içerisindeki iki önemli ülke olarak bizler çok şeyleri başarabiliriz, halledebiliriz diye düşünüyorum. Bu noktada bir sıkıntı söz konusu değil.

ANDERSON: Eski CIA Başkanı John Brennan’ın, Senatör Chuck Schumer’in ve diğer Amerikalı yetkililerin geçen temmuz ayında buradaki darbenin düzenlenmesinden sorumlu olduklarına gerçekten inanıyor musunuz? Çünkü Türkiye şimdi bahsettiğim bu isimleri içeren bir soruşturma başlattı. Başkan Trump’la bu soruşturma hakkında görüştünüz mü ve düşmanınız Fethullah Gülen’in muhtemel sınır dışı edilmesi konusu gündeme geldi mi acaba?

ERDOĞAN: Şimdi tabii bunların hepsinin talebi vesairesi gerek Sayın Trump, gerek Sayın Dışişleri Bakanları, aynı zamanda CIA Başkanı, hepsiyle bunlar görüşüldü. Ama daha detay evraklar vesaireler de gönderilmek suretiyle bu talebimizi yeniledik. Şimdi tabii bu Amerika seyahatinde bunları bire bir karşılıklı olarak görüşmek suretiyle de biz bu Feto denilen alçağı isteyeceğiz. Çünkü şu anda kesinlikle deliller ortada, belgeler ortada ve bu darbe girişiminin bir numaralı failidir. Arkasındaki bunun üst aklı nerelerdir, onlar da çıkacak ortaya tabii. Neyle çıkacak? Yargı sürecinde çıkacak. Bunlar kimdir, şu mu, bu mu, yargı sürecinde onlar çıkacak. Şu anda bunu benim dillendirmem, yargıyı yönlendirme olur ki bu doğru olmaz. Ama vakti saati gelince çıkacaktır. Türkiye’deki yargı bu konuları çok daha açık, net ortaya koyacaktır ve failler belli olacaktır.

ANDERSON: Devlet Başkanı Trump, kendi yönetimi sürerken, Fethullah Gülen’in ABD’den sınır dışı edilme ihtimalinin edilmeme ihtimalinden daha yüksek olduğundan bahsetti mi?

ERDOĞAN: Tabii bu bir süreç, bunları şu anda çalışıyoruz. Kendileriyle oturacağız konuşacağız bunları detaylı olarak, şu anda bize bu tür verilmiş bir söz henüz yok. Umudum var, umudum var, bu umudumu da korumak istiyorum.

ANDERSON: Sizler bu referandum kampanyası sürecindeki argümanlarınızda, buradaki Türk sisteminde reform yapılması gerektiğine işaret ettiniz ve kapsamlı yetkilere sahip yeni bir başkanlık sisteminin yürütme, istikrar ve ilerleme için faydalı olacağını söylediniz. Ama bunlar daha çok tek bir adamla, Recep Tayyip Erdoğan ile mi ilgilidir?

ERDOĞAN: Şimdi bakın, her zaman benim meydanlarda söylediğim bir şey var; bir defa bu sistem Tayyip Erdoğan’a ait bir sistem değildir. Ben faniyim, her an ölebilirim, onun için her an ölmeye mahkûm olan bir insan için böyle bir sistem hazırlanabilir mi? Bir defa şu anda bu sistem Türkiye’nin Cumhuriyet tarihinde bir değişim dönüşümü başarmaya yönelik bir sistemdir. Bakınız ikide bir bu tek adam şeyi söyleniyor, ben onlara hep şunu söylüyorum: Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal, hem Partisinin Genel Başkanıydı, hem de Cumhurbaşkanıydı. Ardından İnönü hem Partisinin Genel Başkanıydı, hem de Cumhurbaşkanıydı. Bu ifadeyi kullanan ana muhalefetin başındaki zat kendi geçmişini bilmiyor. Önce bunların kendi geçmişlerini öğrenmesi lazım. Fakat biz şu anda bir çift başlılığı ortadan kaldırıyoruz. Şimdi başbakan, partinin genel başkanıdır, aynı zamanda da başbakandır değil mi? Şimdi biz hem başbakan, hem cumhurbaşkanı olmasın istiyoruz. Yani vitrin aksesuarından ülke yönetimini kurtaralım, böylece çift başlılık olmasın, sadece cumhurbaşkanıyla ülkeyi yürütmede çok daha güçlü hale getirelim. Hesabımız bu, atacağımız adım bu.

ANDERSON: Saygısızlık etmeyi asla istemem ama sizi en çok eleştirenler, bunun diktatörlüğe doğru giden bir yürüyüş olduğunu söylüyorlar. Buna yanıtınız nedir?

ERDOĞAN: Şimdi bakınız, 14-15 senedir bu söylediğiniz ifadeyi kullandılar, o zaman böyle bir sistem yoktu, tamam? Şimdi böyle bir sistem için daha şimdiden aynı şeyi, doğmamış çocuğa hemen don biçiyorlar; böyle bir şey olmaz. Şimdi cumhurbaşkanlığı sisteminin veya başkanlık sisteminin olduğu ülkelerde diktatörlük mü var? Diktatör olmak için illa da cumhurbaşkanı ve tek başkanlık olması kaydı yok. Bakın ben bir şey söyleyeyim; burada bir sandık var mı? Var. Sandıktan eğer diktatör çıkar diyorsanız, bu sandıktan çıkana çok büyük bir zulüm olur, haksızlık olur. Aynı zamanda sandıkta tercihini kullanan insanlara karşı da çok ciddi bir saygısızlık olur. Demokrasi nereden güç kazanıyor? Halktan. Buna biz milli irade diyoruz. Milli irade nasıl tecelli ederse, buna herkesin saygı duyması lazım. Hayır çıksaydı ne olacaktı, o zaman ne diyeceklerdi? Mesela ben böyle bir şeyi demezdim, ben saygı duyarım derdim, niye? Milletimin tercihi de onun için. Şimdi evet çıktığına göre, bakın hemen ana muhalefet, süratle Yüksek Seçim Kuruluna itiraza gitti, ardından Anayasa Mahkemesine gideceğim diyor, ardından AİHM’e gideceğim diyor. Bunların hiçbirinin ilgi alanı değil bu. İlgi alanı olmadığı halde buralara gitmekten bahsediyor ve sen yedi kez kaybettin, şimdi sekizinci kez kaybetti. Batı ülkelerinde bir kez, iki kez seçim kaybeden genel başkanlığı bırakır, bak bu da siyasetin ahlakıdır. Ama bunlarda böyle bir ahlak yok. Onun için Türkiye’de biz halkımızın iradesine saygı duyarız ve 14-15 sene içerisinde nasıl bir diktatörlük yapılmış çıkarsınlar da bunu göstersinler. Herkes rahat rahat istediğini konuşuyor, istediğini söylüyor. Ama asıl diktatörlük peşinde olanlar maalesef Batının desteklemiş olduğu, az önce gösterdiğim işte, bakın bu kişiler bütün o terör örgütlerini destekleyenlerdir ve bunların arkasında da Batının o güçlü medya organları var; bunu görmemiz lazım.

ANDERSON: Zaman ayırdığınız için çok müteşekkirim, teşekkür ederim.

ERDOĞAN: Ben çok teşekkür ediyorum.(ABD, CNN International – 19 Nisan 2017)

Haberler

Monsanto dünyayı beslemiyor, bizzat çocuklarımızı öldürüyor

monsan

Katherine Paul *

Son haftalarda yayımlanan iki yeni rapor, tarımda kullanılan böcek ilaçları ve diğer zehirli kimyasalların bizi zehirledikleri konusunda yarım yüzyıldan uzun zamandır elde edilen oldukça fazla ve inandırıcı kanıtlara bir yenisini daha ekledi.

Her iki rapor da, ceplerini haksız kazançlarla doldururken halktan gerçeği gizleyen kimya şirketleriyle zıtlaşan Amerikan ve küresel düzenleyici sistemlerinin dokunaklı şekilde gerçekleştirdiği ithamları simgelemektedir.

Raporu bir dizi çevre riskine odaklanan Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, kirlenen bir çevrenin maliyeti, her yıl ölen 1,7 milyon çocuğun durumuna eklemleniyor.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’ne sunulan gıda hakkına dair Özel Raportör’ün bir raporu, tarımsal kimyasallara daha kapsamlı şekilde odaklandı. BM raporu, Monsanto gibi şirketlerin ortaya attığı hikayenin ana temasının –yani dünyayı beslemek için böcek ilaçlarına gereksinim duyulmasının- bir efsane olduğunu belirtiyor. Ve bu efsane, felaket sonuçlar doğuruyor.

Her iki raporun da manşetlere, Washington Post ve The Guardian gibi ana akım haber kanallarına çıkması bir yandan iyi bir şey. Öte yandan, şirketlerin ihtirasını kontrol altına alamadığımız konusundaki yorumlar bakımından üzücü ve heves kırıcı.

“Sessiz İlkbahar” adlı kitabında Rachel Carson’ın çevremizin zehirlenmesinin yarattığı cinneti güçlü ve etkili bir şekilde anlatışından bu yana rasyonel düşünürler, çevreye salınacak zehirlerin yaygın kullanımına izin verilmesi söz konusu olduğunda tedbiri elden bırakmama ilkesinin izinden gitmemiz konusunda uyarıda bulundu.

Bununla birlikte, şu anda 2017 yılındayız ve tarihin en şirket-dostu ABD yönetimi altında yaşarken, topraklarımızı, gıdayı, suyu ve havayı –yani tüm yaşantımızın bağlı olduğu kaynakları- giderek daha fazla zehirleyen şirketlerin hükümet tarafından durdurulabilmesi giderek daha az olası hale geliyor.

2014 yılında yayımlanan “Zehir Baharı: Kirlilik ve EPA’nın Gizli Tarihi” adlı kitabında, EPA için 25 yıl çalışmış olan E.G. Vallianatos şöyle yazmıştı:

“EPA’nın kimyasal böcek ilacı endüstrilerinde halihazırda yılda yaklaşık 40 milyar dolar kar eden Amerika’nın endüstriyel çiftçileri ve onların müttefiklerinin devasa gücünü fark etmeksizin neden bu şekilde davrandığını anlamak mümkün değil. Endüstri lobicileri on yıllardır düzensiz kapitalizm müjdesini veriyor ve Amerikalılar da bunu satın aldılar. Bugün görünen o ki hükümetin tümü, Amerika’nın kurumsal sınıfının özel çıkarlarının hizmetinde bulunuyor.”

Bu, üç yıl önceydi. Şimdiyse, gıdalarımızda zehirli kimyasalların yaygın bir şekilde kullanımının kınanmasına yönelik bir kamuoyu değişimi söz konusu. ABD’de kamu sağlığı ve güvenliğinden sorumlu hükümet yetkilileri, karşılarına çıkan her şeyi – çocuklarımız dahil- zehirleme konusunda şirketlerin “haklarını” savunmaya hiç olmadığı kadar kararlı görünüyorlar.

“BM uzmanlarının böcek ilacı efsanelerini inkar etmesi, dünyanın beslenmesi için gereklidir.”

The Guardian’ın bu hafta BM İnsan Hakları Konseyi’ne sunulan rapor hakkındaki haberinin manşeti, aslında her şeyi itiraf ediyor.

The Guardian’dan:

Çarşamba günü BM İnsan Hakları Konseyi’ne sunulan yeni bir rapor, böcek ilacı üreten küresel şirketleri ciddi şekilde eleştirdi; onları “zararlarını sürekli inkar etmekle”, “saldırgan ve etik olmaktan uzak pazarlama taktikleri kullanmakla” ve “hükümetleri, reformları durdurup küresel düzeyde böcek ilacı kısıtlamalarını sekteye uğratacak şekilde engellemek için üzerlerinde yoğun bir lobi çalışması yapmakla” suçladı.

Raporda, böcek ilaçlarının “çevre, insan sağlığı ve toplumun geneli üzerinde korkunç etkileri” olduğu söyleniyor. Bunlar arasında, akut zehirlenmeden her yıl yaklaşık 200.000 ölüm de var. Yazarlar şöyle söyledi: “Daha güvenli ve daha sağlıklı gıda ve tarımsal üretime doğru geçiş için küresel bir süreç yaratmanın vakti geldi.”

BM raporu, gıda hakkı konusunda özel raportör Hilal Elver ve zehirli kimyasallar konusunda özel raportör Baskut Tuncak tarafından kaleme alındı. Rapor, böcek ilaçlarına kronik maruziyetin kanser, Alzheimer ve Parkinson hastalıklarıyla, hormonsal bozukluklarla, gelişim düzensizlikleriyle ve kısırlıkla alakalı olduğunu belirtti. Söylenene göre, en çok risk altındaki topluluklar; çiftçiler ve tarım işçileri, tarlaların yakınlarında yaşayan topluluklar, yerli halklar, hamile kadın ve çocuklardı ve bunlar özellikle böcek ilacı maruziyetine açık olup özel koruma gerektiriyor.

50 milyar dolarlık tarım kimyasalları endüstrisini temsil eden bir lobicilik grubu olan Mahsul Koruma Derneği, böcek ilaçlarının “sağlıklı, güvenilir, makul ve güvenli gıda tedarikine erişimimizi sağlamada kritik bir rol oynadıkları” yönündeki standart yanlış iddiasıyla rapora karşı ateş açtı. Ancak, Elver The Guardian’a şöyle söyledi:

“Bu bir efsane. Daha fazla böcek ilacı kullanımının açlıktan kurtulmakla yakından uzaktan alakası yok. BM Gıda ve Tarım Örgütü FAO’ya göre, bugün 9 milyon kişiyi besleyebilecek düzeydeyiz. Üretim muhakkak artıyor; ancak sorun yoksulluk, eşitsizlik ve dağıtımda.”

Sustainable Pulse de bu olay hakkında raporlamada bulundu ve raporun, bazı böcek ilaçlarının on yıllar boyu çevrede varlığını sürdürebileceği konusundaki uyarısına dikkat çekti.

Böcek ilaçlarının aşırı şekilde kullanımı toprak ve su kaynaklarına bulaşıyor, biyoçeşitliliğin azalmasına yol açıyor; zararlı böceklerin doğal düşmanlarını yok ediyor ve gıdanın beslenme değerini azaltıyor. Bu tür aşırı kullanımın etkisi aynı zamanda dünya çapında ulusal ekonomiler üzerinde de sarsıcı maliyetler doğuruyor.

Monsanto Mahkemesi’nin böcek ilaçlarının tehlikeleri konusunda dünya çapında farkındalığı artırmaya dönük çabalarından söz eden BM raporunda, kimyasal-temelli tarımdan uzaklaşmaya yönelik uzunca bir tavsiyeler listesi yer alıyordu. Listenin en üstünde ise, uluslararası topluluğa yönelik olarak, yaşam döngüleri boyunca tehlikeli böcek ilaçlarını düzenlemeye dönük kapsamlı ve bağlayıcı bir antlaşma üzerinde çalışmaları için uluslararası topluluğa yönelik bir çağrı söz konusuydu.

Böylesi bir antlaşmanın şunları yerine getirmesi gerekir:

– Daha zayıf düzenleyici sistemlere sahip olan ülkeler karşısında özellikle zarar verici olan ülkeler arasında mevcut çifte standartların ortadan kaldırılmasına yardımcı olmak;
– Dünya çapında böcek ilacı kullanımını azaltmaya yönelik politikalar hazırlamak ve çok zararlı böcek ilaçlarının yasaklanıp ortadan kaldırılmasına yönelik bir çerçeve geliştirmek;
– Tarım ekolojisini teşvik etmek;
– Böcek ilacı üreticileri üzerinde sıkı bir sorumluluk ortamı yaratmak.

“Dünya Sağlık Örgütü raporlarına göre; kirliliğe maruziyet, milyonlarca çocuğu öldürüyor”

5 Mart tarihli haberinde, Dünya Sağlık Örgütü’nün iki raporuna atıfta bulunan Washington Post, kirli ortamlara maruziyetin beş yaş altı çocuklar arasında dört ölümden en az biriyle bağlantılı olduğunu aktarıyor.

Raporların bulgularına göre, dünya çapında 1,7 milyon çocuğun ölümü, çevresel tehlikelerle bağlantılı – kirli sulara maruziyet, ev içi ve dışında kirlilik ve diğer sağlıklı olmayan koşular.

Rapora göre, daha zayıf olan bağışıklık sistemleri, çocukların sağlığını, kirli ortamların zararlı etkilerine daha açık hale getiriyor.

Bir dizi kimyasala –gıdalarda, elektronikte, kirli sularda, sigara dumanındakiler de dahil- odaklanan Dünya Sağlık Örgütü raporlarına göre, 2012 yılındaki tüm çocuk ölümü ve hastalıklarının dörtte biri, çevresel riskleri azaltmak suretiyle önlenebilirdi.

Dünya Sağlık Örgütü’nün basın bildirisine bakarsak:

Çocuklar aynı zamanda gıda, su, hava ve çevrelerindeki ürünler üzerinden zararlı kimyasallara maruz kalıyorlar. Florür, kurşun ve cıva pestisitleri, kalıcı organik kirleticiler ve mamul ürünlerdeki diğer kimyasallar, gıda zincirinde yollarını bir şekilde buluyorlar. Kurşunlu benzin neredeyse tüm ülkelerde tamamen durdurulurken, kurşun halen boya malzemelerinde yaygın olarak kullanılıyor ve bu durum beyin gelişimini etkiliyor.

Dünya Sağlık Örgütü raporunda şöyle öneriler yer alıyor:

– Barınma: Isınma ve yemek pişirmek için temiz yakıt sağlanması, küf veya zararlı böceklere ortam yaratılmaması, güvenilir olmayan bina materyalleri ve kurşunlu boyaların ortadan kaldırılması;
– Okullar: Hijyenik bir ortam sağlanması, ses, kirlilikten uzak tutulması, iyi bir beslenme sağlanması;
– Sağlık tesisleri: Temiz su, hijyen ve güvenilir bir elektrik temin edilmesi;
– Ulaştırma: Emisyonların azaltılması ve toplu taşımanın artırılması;
– Tarım: Tehlikeli böcek ilaçlarının kullanımının azaltılması ve çocuk işçiliğine izin verilmemesi;
– Endüstri: Tehlikeli atıkların yönetilmesi ve tehlikeli kimyasal kullanımının azaltılması;
– Sağlık sektörü: Sağlık sonuçlarının denetimi ve çevresel sağlık etkileri ve önlenmesi konusunda eğitim verilmesi.

Peki tüm bunlar neye yarayacak?

Eğer bu raporların bulguları veya sonrasında gelecek tavsiyeler karşısında şaşırmazsanız pek bir önemi yok. Bizimki dahil birçok örgüt on yıllardır reform çağrısında bulunuyor.

Ancak, hiçbir şeye şaşırmama halimizi rehavete dönüştürmemeliyiz. Bu hafta The Hill’de yayımlanan bir köşe yazısında, Environmental Health Trust’ın başkanı ve “Kanserle savaşın gizli tarihi” adlı kitabın yazarı olan Devra Lee Davis, tütün endüstrisini düzenlemedeki başarısızlığımız ile bugün iki üzücü istatistiğin büyük oranda müsebbibi olan kimyasalları düzenlememiz konusundaki başarısızlığımız arasında paralellik kuruyor:

1) iki kişiden birine, yaşantısı boyunca kanser teşhisi konacak;
2) çocukluk döneminde kanser geçirme oranı, Başkan Nixon’ın 40 yıl önce kansere karşı savaş açmasından bu yana yüzde 50 oranında artış gösterdi.

“Yanlış düşmanlara yanlış silahlarla” odaklandığımızı söyleyen Davis, kendimize şu soruyu sormamız gerektiğini belirtiyor:

tütünün kansere ve diğer hastalıklara yol açtığını öğrenmemizin üzerinden neredeyse kırk yıl geçtikten sonra, tütün üretimi ve kullanımını kısıtlamaya dönük büyük bir çaba içerisine girmemizi engelleyen ne oldu? Sularımız, gıdamız, mobilyamız, yataklarımız, kumaşlarımız ve anne sütümüzde toksik ateş geciktiricileri veya yakıttaki benzin miktarını azaltmamız niçin bu kadar zaman aldı?

Ne yazık ki bunun sebebini biliyoruz – düzenleyici sistemimizin kurumsal kontrol altında tutulması. Belki de en iyi yanıt şu olacaktır: Kongre’nin bir avuç acımasız ve gaza getirilmiş şirkete sadakatini durduramadıktan sonra, hükümetimizin her bir düzeyinde, bizim için çalışacak yeni insanlar seçebilir miyiz? Daha da kritik olan, kendimizi kurtarmak için bunu vaktinde başarabilir miyiz?

* Katherine Paul, Organik Tüketiciler Birliği eş direktörüdür.

Monsanto Isn’t Feeding the World—It’s Killing Our Children

Haberler

AB’ye Üyelik Stratejik Önceliğimizdir

MAYK-turkey

Mevlüt ÇAVUŞOĞLU – T.C. Dışişleri Bakanı

Türkiye-AB ilişkileri son dönemde -Fransa dâhil olmak üzere- birçok Avrupa ülkesi basınında sıkça yer alıyor. Her zaman aynı fikirde olmasak da Avrupalı dostlarımızın Türkiye’ye gösterdiği alakadan memnunuz. Yalnız bazen Türkiye hakkında gündeme getirilen fikirlerde dostluk sınırlarını zorlayan ifadelerin yer alması bizi üzüyor. Hâlbuki biz dostuz. Birlikte daha güçlüyüz. Birlikte hareket etmeliyiz.

Türkiye’nin Batı toplumu tarafından, mülteci krizi ve Anayasa değişikliği referandumu çerçevesinde değerlendirildiğini görüyorum. Bu sebeple Avrupa toplumuna bizim bu konularda ne düşündüğümüzü ifade etmek isterim.

Türkiye-AB ilişkilerinin uzun bir geçmişi vardır. Taraflar arasında 1963’te imzalanan anlaşmayla doğan ilişkiler 2005’te üyelik müzakerelerinin resmî olarak başlamasıyla devam ediyor.

Maalesef müzakereler arzu ettiğimiz hızda gelişmedi. Şu ana kadar sadece 16 konu başlığı müzakereye açıldı. Bu durum, akıllara şu soruyu getirebilir: Türkiye üyelik kriterlerini yerine getiremiyor mu?” Türkiye bazı üye ülkelerin bile dolduramadığı Maastricht kriterlerinin tamamını yerine getirmektedir. Kopenhag siyasi kriterleri çerçevesinde de özellikle bizim hükûmetimiz döneminde birçok siyasi reform yapıldı. Bazı AB ülkeleri yeni müzakere fasıllarının açılmasını engellemek için önümüze esasında var olmayan engeller çıkarmaktadırlar.

Türkiye’nin sıkça eleştirildiği adalet ve temel hakları konu alan fasılların açılmasının reddedilmesi hususuna değinmek istiyorum. Bu fasılların açılmasını biz istiyoruz ancak AB reddediyor.

Mültecilerin geri kabulünü konu alan 18 Mart anlaşması çok kolay bir şekilde eleştiriliyor. Ancak bilinmelidir ki Türkiye sayesinde göçün büyük ölçüde kontrol altına alınması sağlanmış ve Avrupa’nın karşı karşıya kaldığı var oluş krizi Türkiye’nin katkılarıyla aşılmıştır. Neden AB’ye sorumluluklarını hatırlattığımız için eleştiriliyoruz? Suriye, Irak ve diğer ülkelerden AB’ye doğru göç akını Türkiye sayesinde son bulmuştur. Avrupa ülkeleri her gün 7 bin ila 10 bin mülteciyle karşı karşıya kalırken bu sayı 2017 yılının mart ayından bu yana 50’ye düşmüştür. Buna karşılık Türkiye’ye 6 milyar avro (3+3) maddi yardım sözü veren AB, bugüne kadar sadece 777 milyon avro serbest bırakmıştır. Buna karşılık Türkiye mültecilerin ihtiyaçlarını karşılamak için -15 milyar doları Türk Devleti’nden 10 milyar doları da sivil toplum örgütlerinden sağlanmak kaydıyla- toplam 25 milyar dolar harcamıştır. AB’nin çabaları ve Türkiye’nin yüklendiği sorumluluk karşılaştırıldığında sonuç apaçık bir şekilde ortadadır.

Bu gerçekler ortadayken müzakerelerin hızlandırılması konusu bile gündeme gelmiyor tam tersine Avrupa Parlamentosu ve bazı AB ülkeleri müzakerelerin askıya alınmasını teklif ediyor. Hatta demokratik hükûmeti ve ilişkilerimizi tehdit eden söylemlerle bile karşı karşıya kalıyoruz. Halkın oyunun yüzde 52’sini alarak seçilen Cumhurbaşkanı’mız birçok makalede hedef gösteriliyor. Ülkemizi hedef alan terörist örgütler Avrupa sokaklarında pankartlar açarak Cumhurbaşkanı’mızın hayatını tehdit edebiliyorlar.

16 Nisan 2017 tarihinde halk oylamasına sunulan Anayasa değişikliği teklifi her demokratik ülkede olduğu gibi önce Parlamento tarafından onaylanmıştır. Anayasa değişikliği paketi hazırlanırken Avrupa Konseyinin öngördüğü uluslararası tüm sorumluluklara saygı duyulmuştur. Suçlamalarda bulunanlar eğer değişiklik paketini gerektiği gibi incelemiş olsaydı yeni Anayasa ile cumhurbaşkanına verilen yetkilere kendisinin zaten hâlihazırdaki Anayasa ile de sahip olduğunu göreceklerdir. Bu çerçevede suçlamaları yapanlar Anayasa değişikliği teklifinde kuvvetler ayrılığının güçlenmesinin ve cumhurbaşkanına cezai sorumluluk getirilmesinin amaçlandığını göreceklerdir.

Anayasa değişikliği konusunda gündeme getirilen diğer bir iddia da Türkiye’de rejimin değiştiğidir. Bu endişeler tamamen yersizdir. Anayasa değişikliği, parlamenter sistemi değiştirmeyi öngörmektedir, Türkiye’deki rejimi değil. Türkiye laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devletidir ve öyle de kalacaktır. Söz konusu olan, daha istikrarlı olacağını düşündüğümüz başkanlık sisteminin getirilmesidir. ABD ve Fransa’da da aynı sistemler mevcuttur.

Türkiye’ye karşı olumsuz kampanya sürdürenlere cevabımız açık ve nettir: Türkiye, her zamankinden daha kararlı bir şekilde modern değerleri paylaşmaya devam edecektir. AB’ye tam üyelik her zaman stratejik önceliğimiz olacaktır. Sizden beklediğimiz de ortak evimiz olan Avrupa’da birbirimize iyi bakmamız ve güzel bir gelecek için iş birliği yapmamızdır. Zaman demokrasiler arası dayanışma zamanıdır.(Fransa, Le Figaro – 13 Nisan 2017)

Haberler

Daha İyi Bir Ticaret Anlaşması

6

Nihat ZEYBEKÇİ – T.C. Ekonomi Bakanı

Türkiye 19. yüzyılın ortalarına uzanan Avrupalı geçmişiyle, geleceğini elbette Avrupa’da görüyor. Ancak Avrupa Birliği (AB) ve Türkiye’nin 1963 yılında imzaladığı ortaklık anlaşmasından bu yana süreç ağır aksak ilerliyor. Şimdi, bu ilişkinin temel taşı olan 1996 yılında hayata geçirilen gümrük birliği anlaşması bile artık amacına hizmet etmiyor.

Anlaşma Türk sanayiini gelişmeye teşvik etse de bugün zedelenmiş bir ilişkiyi sembolize ediyor. Avrupa Birliği, anlaşmanın imzalandığı dönemde 28 milyar avrodan 145 milyar avroya çıkan ticaret hacmine uyum sağlayamıyor. (Aynı dönemde Türkiye’nin gayrisafi yurtiçi hasılası da dört katına çıkmıştı.) Unutulmamalıdır ki ticaret rakamları tüm ekonomik ortaklığın yalnızca bir açısıdır: Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye doğrudan yabancı yatırımları yaklaşık 135 milyar avro ve ikili hizmet ticaret hacmi yalnızca 2014 yılında 27 milyar avro seviyesindeydi.

Gümrük birliğinin esas problemi, yalnızca endüstriyel ürünleri kapsayan kısıtlı bir anlaşma olması. Hizmetler, e-ticaret ve kamu ihaleleri kapsam dışı bırakılmış durumda ve tarım ürünlerine uygulaması son derece limitli.

Anlaşmayla ilgili diğer bir sorun ise asimetri. Hükümlerden biri, Türkiye’nin ticaret politikalarını AB’nin ticaret anlaşmaları ve dış gümrük tarifeleri politikalarını yansıtacak şekilde düzenlemesini şart koşuyor. Ancak Türkiye, bu politika ve tarifeleri oluşturan karar verici organların hiçbirinde rol oynamıyor. AB’nin üçüncü bir ülkeyle serbest ticaret anlaşması imzalaması halinde, Türkiye’nin söz konusu ülkeye uygulanan ayrıcalıkları, bu ülke karşılık vermeyi reddetse dahi kabul etmesi gerekiyor.

Aynı durum, rafa kaldırılan Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı için de geçerli olacaktı. AB’nin Türkiye’ye danışmadan ABD ile geniş kapsamlı bir anlaşma üzerinde görüşmesiyle Ankara’da tehlike çanları çaldı. ABD, Türk sanayiine aynı imtiyazlı muameleyi göstermeden Amerikan şirketleri AB piyasasında faaliyet gösteren Türk şirketleriyle aynı statüde olacaktı ve böyle bir anlaşma Türk sanayiinin bazı tarafları için yıkıcı olacaktı.

Kısacası, ilişkilerde Türkiye’nin değerinin yansıtılmadığı kısıtlayıcı bir anlaşma için egemenliğimizden ödün vermemiz isteniyor. Bu sebeple, Türkiye kabinesi 2014 yılının Nisan ayında daha gelişmiş bir AB gümrük birliği için yetkilendirildi.

Türkiye’nin talepleri açık. Yenilenmiş gümrük birliğinin hizmetler, e-ticaret ve ihaleleri kapsaması ve tarımdaki mevcut imtiyazları iyileştirmesi gerekiyor. Yeni anlaşmanın, mevcut anlaşmadaki yapısal eksiklikleri onarmasını talep ediyoruz: Türkiye’nin karar verme süreçlerine dahil edilmesi, ulaşım kotalarının kaldırılması ve üçüncü bir ülkeyle yapılacak herhangi bir serbest ticaret anlaşmasının şartlarının Türkiye’yi de kapsaması.

Söz konusu karar verici mekanizmalar olduğunda, AB, üye ülkelere tanıdığı hakları Türkiye’ye tanımamak için direniyor. Birlik ayrıca, Türk tırlarına serbest geçiş hakkı vermeye de isteksiz. Bu durum, geçiş düzenlemesinin belirlenmesini her üye ülkenin kendisine bırakıyor. Türkiye, Türk tırlarına geçiş ücreti uygulayan üye ülkelere karşı yasal süreç başlattı. Macaristan’daki bir mahkeme 2016 yılının Ocak ayında Türkiye’nin şikayetinin Avrupa Adalet Divanına taşınması hükmünü verdi. Divanın başsavcısı geçen hafta, geçiş ücretinin gümrük vergisine eş değer olduğunu ve bunun serbest mal akışını engellediğini söyledi. Tam kararın yıl sonuna kadar açıklanması bekleniyor.

Türkiye uluslararası bağlantılarını koparmıyor ancak küresel ticaret ortamı gelişirken Türkiye de kenara çekilmeyecektir. Eğer AB, gerektiği üzere, gümrük birliğini yeniden müzakere etmezse, Türkiye ticaret çeşitliliğini artıracak yollar bulacaktır ve bu sayede Türk malları AB serbest ticaret anlaşmaları tarafından daha az rekabetçi hale getirilecektir. Halizhazırda Brexit sonrası İngiltere ile potansiyel serbest ticareti görüşecek bir çalışma grubu oluşturduk. Gümrük anlaşmalarını geliştirmek için Avrupa Parlamentosunun Uluslararası Ticaret Komitesinde mayıs başında yapılacak oylamayı da yakından takip ediyoruz.

AB, gümrük birliğini ihlal ettiğini söylediği birçok şartın yanı sıra, Türkiye’nin ilave yükümlülükleri, gözetim önlemlerini ve çeşitli ürünlere uygulanan ithalat kısıtlamalarını da rafa kaldırmasını istiyor. Ancak bu tedbirlerin birçoğu Birliğin asimetrik yapısının direkt sonucu.

Gümrük birliği, Türkiye’nin Avrupa ile ekonomik ilişkilerinin temeli ancak mevcut sözleşme bozulmuş durumda. AB Konseyinin, yeni ve daha adil bir ortaklığın müzakere edilmesi için Komisyonu görevlendirmesini umut ediyoruz.(ABD, Bloomberg – 12 Nisan 2017)