Çin’de Din

CFR

 

Çin’de dini kuralların yerine getirilme oranı arttıkça Çin Komünist Partisi, denetimlerini sıkılaştırmaya, din üzerinde zulmü artırmaya ve devletin izin verdiği din kurumlarını asimile etme girişimlerine devam ediyor.

 

Çin’de dini kuralların yerine getirilmesi, giderek artan bir eğilim. Uzmanlara göre, Çin’in ekonomik patlaması ve hızlı modernizasyonu karşısında yükselen ruhani boşluk, artan sayıda dindar –özellikle de Hıristiyanlar ve Çin’deki geleneksel dini gruplar- açısından tetikleyici bir etmen olacak. Çin anayasası dini inanca izin verirken, tüm dini örgütlerden –devletin izin verdiklerinden yeraltındaki ve yasaklı gruplara dek- gelen müminler, şiddetlenen bir zulüm ve baskı ile karşı karşıya bulunuyorlar.

 

Özgürlük ve Düzenleme

 

Çin anayasasının 36.maddesine göre, vatandaşlar “dini inanç özgürlüğünden yararlanıyorlar.” Bu hüküm, din temelli ayrımcılığı yasaklıyor ve devlet kurumlarının, kamu kuruluşlarının veya bireylerin vatandaşları herhangi bir dine inanmaya –veya inanmamaya- zorlamasını yasaklıyor. Hükümetin idari makamı olan Devlet Konseyi, dini meselelere dair yeni yönetmeler kabul etti ve bunlar 2018 yılı Şubat ayında yürürlüğe girdi. Buna göre, devlete kayıtlı olan dini örgütlerin mülkiyete sahip olma, literatür yayımlama, din görevlilerini eğitip onaylama ve bağış toplama hakkı bulunuyor. Bununla birlikte, bu hakların yanı sıra hükümetin kontrolleri de artıyor. Gözden geçirilen kurallar arasında dini okullar üzerinde getirilen baskılar, dini kutlamaların zaman ve yerlerinin kısıtlanması, çevrimiçi dini faaliyetlerin izlenmesi ve 100.000 yuan’ı, yani yaklaşık 15.900 doları aşan bağışların raporlanması söz konusu.

 

Human Rights Watch’ın Çin direktörü Sophie Richardson’a göre, Çin’de dini inançlar anayasa yoluyla korunurken, söz konusu tedbirler “ibadet hakkını güvence altına almamaktadır.” Dini uygulamalar, “normal dini faaliyetlerle” sınırlıdır – ancak “normal” tanımı da belirsiz bırakılmıştır ve geniş kapsamlı bir şekilde yorumlanabilir. Devlet, beş dini kabul etmektedir: Budizm, Katoliklik, Taoizm, İslam ve Protestanlık. Herhangi bir başka inancın uygulanması resmi olarak yasaktır, ancak özellikle Çin’in geleneksel inançları söz konusu odluğunda genellikle hoşgörüyle yaklaşılmaktadır. Dini kurumların, devlete ait beş dini dernekten biri nezdinde kayıtlı olması gerekmektedir. Bu dernekler, Devlet Din İşleri İdaresi SARA tarafından denetlenmektedir.

 

Hükümetin kayıtlı dindarlarının sayısı, BM İnsan Hakları Konseyi’nin 2013 yılı Evrensel Periyodik Gözden Geçirme Belgesi de dahil olmak üzere birçok kaynağa göre yüz milyon civarındadır – yani nüfusun yüzde 10’undan az. Bununla birlikte, bazı bağımsız raporlara göre, Çin’deki dindarların sayısı çok daha fazladır ve giderek de artmaktadır. Araştırma ve savunucu grup Freedom House’un tahminlerine göre Çin’de 350 milyonu aşkın dindar bulunmaktadır. Bunlar ağırlıklı olarak Çinli Budistlerden oluşmakta; onları Protestanlar, Müslümanlar, Falun Gong uygulayıcıları, Katolikler ve Tibetli Budistler takip etmektedir. Birçok mümin, organize bir dini takip etmemekte, geleneksel halk dinini uygulamaktadır. Bu uygulayıcılar, yeraltı ev kiliselerinin ve yasaklı dini grupların üyeleriyle birlikte, ülkedeki kayıtsız müminlerin büyük bölümünü oluşturmaktadır. En yüksek değerlendirmelerden biri, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 2016 yılı Uluslararası Dini Özgürlükler Raporu’ndan gelmektedir. Buna göre, Çin’de 650 milyon kadar dini inanç sahibi kişi bulunmaktadır.

 

Çin’in kamu güvenliği yetkilileri, Çin anayasasında belirtildiği üzere “kamu düzenini bozan, vatandaşların sağlığını tehlikeye atan veya devletin eğitim sistemine müdahale eden” faaliyetleri önlemek üzere kayıtlı ve kayıtsız dini grupları izlemektedir. Bununla birlikte, insan hakları izleme gruplarına göre, izleme ve baskılar uygulamada genellikle uluslararası hukuk çerçevesinde korunan barışçıl faaliyetleri hedef almaktadır. Genel itibariyle, “dini gruplar, Çin Komünist Partisi’nin sivil toplum üzerindeki denetimini sıkılaştırdığı ve Xi Jinping yönetimi altında giderek Batı-karşıtı bir ideolojik eğilimin olduğu bir dönemde silip süpürülmektedir,” diye yazmıştır Freedom House. Çin, dünyanın en büyük dini mahkumlar topluluğundan birine ev sahipliği yapmaktadır – sayılarının on binlerce olduğu tahmin edilmektedir. İnsan hakları gruplarının söylediklerine göre, bu kişiler hapishanelerde işkence görmekte veya öldürülmektedir. Keyfi tutuklamalar ve şiddet vakaları cezasız kalmaktadır ve bu durum ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 1999 yılından beri her yıl Çin’i dini özgürlükler konusunda endişe verici bir ülke olarak belirtmesine yol açmaktadır.

 

Ateizm ve Çin Komünist Partisi

 

Çin Komünist Partisi resmi olarak ateisttir. Parti, yaklaşık doksan milyon üyesini dini inançlara sahip olmaktan men etmektedir ve dini örgütlere üye olan parti üyelerinin ihraç edilmesini talep etmiştir. Yetkililer, parti üyeliği ve dini inançların birbirleriyle uyumlu olmadığını söylemekte ve CCP üyelerinin ailelerini dini törenlere alenen katılmaktan caydırmaktadır. Her ne kadar bu yönetmelikler her zaman sıkı sıkıya uygulanmasa da, parti sürekli olarak din ile arasına daha net bir çizgi çekmeye dönük adımlar atmaktadır. 2017 yılında, partinin resmi gazetesi CCP üyelerini din konusunda uyarmış; dini “ruhani bir anestezi” olarak adlandırmıştır.

 

Çin Budizm’i ve Halk Dinleri

 

Çin, dünyanın en büyük Budist nüfusuna sahiptir. Freedom House verilerine göre, yaklaşık 185-200 milyon kadar uygulayıcı vardır. Her ne kadar Budizm’in kökenleri Hindistan’da olsa da, Çin’de de uzun bir geçmişi ve geleneği vardır ve bugün ülkenin en kalabalık, kurumsallaşmış dinidir. Öte yandan, 2012 yılında Pew Araştırma Merkezi’nin bir raporuna göre, 294 milyondan fazla kişi – veya Çin nüfusunun yüzde 21’i- halk dinlerini uygulamaktadır. Çin’in halk dinlerinin sıkı bir örgütsel yapısı bulunmamakta; Budizm ile Taoizm’in uygulamalarını harmanlamaktadır. Bu durum, atalara, ruhlara ve diğer yerel tanrılara ibadet esnasında görülmektedir. Her ne kadar Çin’de geleneksel müminlerin sayısının tam olarak ölçülmesi zor olsa da, yeni tapınakların inşası ve eski tapınakların restorasyonu Çin’de Budizm ve halk inanışlarının büyümekte olduğuna dair bir işarettir. Los Angeles Times’ın eski Pekin büro şefi gazeteci Barbara Demick’e göre; “Budizm, Taoizm ve diğer halk dinleri, Çin’in en otantik dinleri olarak görülmektedir ve İslam veya Hıristiyanlığa nazaran bu geleneksel dinlere daha büyük bir hoşgörüyle yaklaşılmaktadır.” “Çin’in Ruhları: Mao’dan Sonra Dinin Dönüşü” kitabının yazarı Ian Johnson’a göre ise, “binlerce olmasa da yüzlerce halk dini tapınakları SARA nezdinde kayıtlı değildir, ancak bunlara hoşgörüyle yaklaşılmaktadır.”

 

Çin’in 1980’li yıllardaki açılımı ve reformundan beri parti Budist uygulamalara karşı hoşgörülü oldu ve onları zımni olarak onayladı. Bununla birlikte, “Din ve Otoriterlik: İşbirliği, Çatışma ve Sonuçları” adlı kitabın yazarı Karrie Koesel’e göre, “siyasi rüzgarlar Çin’de oldukça hızlı şekilde değişebilir; dolayısıyla hükümetle pozitif, işbirliğine dayalı bir ilişkiye sahip olmak, bu dini topluluklar açısından önemlidir.” Çin’in eski liderleri Jiang Zemin ve Hu Jintao dönemlerinde, hükümet, “Budizm’in yükselişini pasif bir şekilde desteklemiştir; çünkü Ottawa Üniversitesi’nden Andre Laliberte’ye göre, böyle yaparak Çin’in barışçıl yükselişi imajını güçlendirmeye yardımcı olacağına, CCP’nin “uyumlu bir toplum yaratma” hedefini destekleyeceğine ve Tayvan ile ilişkileri iyileştirmeye katkı sağlayacağına inanmıştır.”

 

Budizm’in yükselişi, kurumlarının – özellikle de Çin’de yükselen eşitsizlik ortamında yoksullara sosyal hizmet sunan Budist yardımlaşma kuruluşlarının- artan görünürlüğüne yol açmıştır. Xi’nin iktidara gelişinden bu yana uzmanlar, Çin’deki geleneksel inanışlara karşı sert retoriğin bariz bir şekilde zayıfladığına ve hatta bunların teşvik edildiğine dikkat çekmektedir. Xi, Çin’in Konfüçyüsçülük, Budizm ve Taoizm gibi “geleneksel kültürlerinin, ülkedeki ahlaki gerilemeyi önlemeye yardımcı olabileceğine” dair umudunu ifade etmiştir.

 

Tibet Budizm’i

 

Tibet Otonom Bölgesi ve komşu bölgeler, altı milyonu aşkın etnik Tibetliye ev sahipliği yapmaktadır. Bunların çoğu, Budizm’in farklı bir biçimini uygulamaktadır. Dalay Lama, Tibet Budizm’inin ana okullarından birinin ruhani lideridir. 1987 yılından beri kendisi ve Hindistan’daki sürgün hükümeti, Tibet’in otonomisi için uluslararası destek toplamada öncü bir rol üstlenmiştir. Tibet’teki Budist keşişler de, her ne kadar bazılarında isyanlar ve kendini yakma eylemleri yaşansa da büyük oranda barışçıl seyreden hükümet-karşıtı gösterilere katılmıştır. Uzmanlara göre, Tibetli Budistler arasındaki memnuniyetsizlik, kısmen etnik Tibetliler ile Hun Çinlileri arasındaki ekonomik farklılıklardan ve dini ve siyasi baskıdan ileri gelmektedir. her ne kadar çok fazla sayıda Hun Çinlisi Çin’in batı bölgelerini modernleştirmeye dönük geniş çaplı kampanyası kapsamında Tibet’e göç etmiş olsa da, Tibetlilerin, otonom bölge halkının yaklaşık yüzde 90’ını oluşturduğuna inanılmaktadır.

 

Çin’in Tibet’teki din politikası, Tibet Budistlerinin etnik-dini statüsüyle yakından bağlantılıdır. Çin Komünist Partisi muhalifleri susturmak için Tibet’te ve otonom bölge dışındaki Tibetli topluluklarda din faaliyetlerini kısıtlamaktadır. Devlet, büyük manastırların günlük operasyonlarını izlemekte ve bir bireyin dini emirleri yerine getirmesini onaylamama hakkını kendinde bulundurmaktadır. Kısıtlamalar aynı zamanda hükümet için çalışanlar ve öğretmenler de dahil olmak üzere Tibetli Budistlere dek uzanmaktadır. Örneğin, Budist kurumların yıkıldığı ve kovulduğu bir dönemin ardından parti kadroları ve yetkililere 2018 yılında Sincan’ın Larung Gar bölgesinde –burası dünyanın en geniş Budist araştırma merkezlerinden biridir- denetim yetkisi verildi. Tibetli Budistler, Uygurlu Müslümanlar ve Falun Gong üyeleriyle birlikte Çin’de en çok dini zulüm gören kesimdir.

 

Hıristiyanların Devletin Onayladığı ve Ev Kiliseleri

 

1980’li yıllardan beri Çin’de Hıristiyanlık önemli bir yükseliş yaşamıştır. Çin’de devletin tanıdığı üç Hıristiyan örgüt vardır. Ayrıca, farklı ölçeklerde birçok yeraltı ev kilisesi bulunmaktadır. 2010 yılında Pew Araştırma Merkezi’nin tahminlerine göre, Çin’de altmış yedi milyon Hıristiyan vardı ve bu rakam, toplam nüfusun yaklaşık yüzde 5’ini oluşturuyordu. Bunlar arasında elli sekiz milyonu Protestan’dı ve içlerinde devletin tanıdığı ve bağımsız kiliseler de vardı. Diğer tahminlere göre, bu rakam günümüzde yüz milyona yaklaşmış durumda. Kayıtsız kiliselere gidenler ise, resmi kiliselere gidenlerin sayısını neredeyse ikiye katlamış durumda. Öte yandan, merkezi Pekin’de bulunan Çin Sosyal Bilimler Akademisi’nin tahminleri çok daha düşük: Çin’de 29 milyon Hıristiyan’ın olduğunu ileri sürüyor.

 

Çin son yıllarda hem ev kiliseleri hem de devletin izin verdiği Hıristiyan kurumlarına karşı devlet baskısında bir sıçramaya tanıklık etmektedir. Kiliselerden yüzlerce haçın kaldırılmasına ilişkin kampanyalar, kiliselerin zorla yıkımı ve Çinli din adamlarına taciz ve hapis uygulamaları bu kapsamda değerlendirilebilir. Merkezi Teksas’ta bulunan Hıristiyan hükümet-dışı örgüt ChinaAid, özellikle Hıristiyanlara yönelik dini baskıların yükselişte olduğunu kaydetmiştir. Rapora göre, 1256 dini baskı vakası yaşanmıştır ve bir önceki yıla göre yüzde 66 oranında bir artış anlamına gelmektedir. 3700’ü aşkın kişi tutuklanmıştır ve bunlar arasında 650 kilise lideri bulunmaktadır.

 

Vatikan’ın 1951 yılından beri on ila on iki milyon arasında Katolik’in yaşadığı Çin’le diplomatik bağları yoktur. Tayvan’ı tanıması ve piskopos atama süreci konusunda yaşanan bir anlaşmazlık, önemli ihtilaf noktaları olmuştur. Bununla birlikte, 2018 yılında ilişkilerin iyileşeceğine dair olası bir işaret verilmiş, iki taraf Papa Francis’in dinden ihraç edilen ve devletin atadığı birçok Çinli piskoposu tanıdığı, geçici bir anlaşmaya varmıştır.

 

İslam ve Sincan’daki Uygurlar

 

Müslümanlar, Çin nüfusunun yaklaşık yüzde 1,6’sını oluşturuyorlar ve bu da ortalama yirmi iki milyon kişiye karşılık geliyor. Çin’de ağırlıklı olarak on tane Müslüman etnik grup var. Bunların en kalabalığı, Hui’ler olup, çoğunluğu oluşturan Hun nüfusuyla yakından bağlantılılar ve büyük oranda Batı Çin’in Ningxia Otonom Bölgesi ve Gansu, Qinghai ve Yunan eyaletlerinde yaşamaktalar. Ağırlıklı olarak Çin’in kuzeybatısındaki Sincan otonom bölgesinde yaşayan ve Türk kökenli bir halk olan Uygurlar ise, büyük oranda Müslüman. Bu bölgede on milyon kadar Uygur var ve bu da nüfusunun yaklaşık yarısını oluşturuyor. Sincan’daki yetkililer, dini faaliyetleri yakından kontrol ederlerken, ülkenin geri kalanındaki Müslümanlar, her ne kadar Hui Müslümanlarına yönelik baskılar artmış olsa da, daha büyük bir dini özgürlükten yararlanıyorlar.

 

Sincan, bölgenin komşu devletlerle etnik ve dini bağları sebebiyle özel endişe kaynağı olan bir bölge. Aynı zamanda, son yıllarda hükümet çalışanları ve sivillere yönelik saldırılarda da bir artış gözlemleniyor. Hükümet, şiddetin kaynağı olarak Doğu Türkistan İslam Hareketi’ni (ETIM) görüyor. Bu hareket, militan bir İslamcı ayrılıkçı grup. Ancak bazı uzmanlara göre, ETIM’in doğurduğu tehdit abartılıyor veya hatta grubun varlığına dair şüpheler dillendiriliyor. Birçok Uygurlu ETIM’i desteklemiyor; ancak kendilerinden daha müreffeh durumdaki Hun Çinlilerine kıyasla farklı bir din, dil ve kültüre sahip oldukları için ayrımcılık yaşamalarından dolayı Çin hükümeti karşısında hüsrana uğramış hissediyorlar. Hükümet, militanları bir dizi saldırıyı gerçekleştirmekle suçladı. Bunlar arasında bombalama eylemleri, araba ve bıçak saldırıları bulunuyor. İnsan hakları araştırmacılarına göre, bu saldırılardan bazıları, spontane bir şekilde seyreden memnuniyetsizlik ifadeleri olup, daha önce tertiplenmemişledi.

 

Sincan’da son dönemde yaşanan baskılar oldukça fazlaydı: 2018 yılı Ağustos ayında BM uzmanlarının tahminlerine göre, üç milyon kadar kişi tutuklandı veya siyasi ve kültürel yeniden eğitim kamplarına gönderildi. Pekin, bölgedeki hak ihlallerine dair iddiaları reddetti ve bu Ekim ayında Sincan hükümeti, “mesleki eğitim merkezleri” olarak adlandırdığı bu kampların aşırıcılıkla mücadele amacıyla kullanımını destekleyen yönetmelikler çıkardı.

 

Yasaklı Dini Gruplar

 

Pekin tarafından “heterodoks kültler” olarak adlandırılan birçok dini ve ruhani grup, Çin’deki dini uygulamalara yeni bir boyut katmaktadır ve hükümetin sürekli olarak baskısına konu olmaktadır. Parti devleti, müminlerin dini “bir kamuflaj olarak” kullandığı, “önde gelen üyelerini ilahlaştırdığı, üyelerini devşirip kontrol ettiği, batıl fikirler yayarak insanları kandırdığı ve topluma zarar verdiği” gerekçesiyle bu tür inançlardan onlarcasını yasaklamıştır. Yasaklananlar arasında, Doğu Aydınlanması olarak da bilinen Church of Almighty God adlı Kilise gibi yarı-Hıristiyan gruplar ve Budizm, Taoizm ve geleneksel qigong’un bazı kısımlarını harmanlayan ruhani bir hareket olan Falun Gong bulunmaktadır. Uluslararası insan hakları grupları, din araştırmacıları ve Çin’in insan hakları savunucusu avukatları, bu tür tanımlamaları sorgulamışlar, Çin hükümetini müminlere karşı sert bir baskı uyguladığı için eleştirmişlerdir.

 

Demick’e göre, Çin’deki yasaklı örgütler arasında sanıldığından daha fazla faaliyet ortaya çıkabilir. Falun Gong’a yönelik baskılar, grubun tutuklu üyelerinin salınması ve dini uygulamalara daha fazla örgütlük tanınması çağrısında bulunmak üzere Çin Komünist Partisi ana merkezi dışında büyük çaplı, barışçıl bir gösteri gerçekleştirmesinin ardından, 1999 yılında başladı. Grubun yetmiş milyon kadar müridi olduğu düşünülüyor. Freedom House tahminlerine göre, yaklaşık yirmi yıldır süregiden baskılara rağmen yedi ila yirmi milyon arasında kişi ibadetini yapmaya devam ediyor. Çin hükümeti, McDonald’s mağazalarından birinde bir kadına Almighty God Kilisesi’nn şüpheli üyeleri tarafından ölümcül bir saldırı gerçekleştirilmesinin ardından diğer daha küçük çaplı dini gruplara karşı yeni bir seferberlik başlattı.

 

Sürekli Yeniden Canlanma Hali

 

Pekin’in dini işlere dair düzenlemeleri yoğunlaşmış olsa da Çinliler arasında dinin yeniden canlanması, uzmanlara göre azalacak gibi görünmüyor. Kimilerine göre, devletin dini baskı altında tutması, bir grubun Çin Komünist Parti’nin meşruiyetine potansiyel olarak meydan okuyacağına dair korkudan ileri geliyor.

 

Britanya Kolombiya Üniversitesi bünyesindeki Asya Araştırmaları Enstitüsü’nden Tsering Shakya, Çin devletiyle din arasındaki ilişkide temel sorun, “partinin, dinin tamamen özel bir deneyim olarak ortaya çıkmasına tahammül etmeye istekli olması, ancak dinin bir tür kolektif otorite olarak kendini ifade etmesine yanaşmamasından” kaynaklanmaktadır.

 

Dini örgütlerin partinin yetkisini sorgulayabileceğine dair Pekin’in endişesine rağmen, kimileri, Çin Komünist Partisi’ne yönelik tehdidin abartılı olduğunu ileri sürüyor. Laliberte’ye göre, “Çin’deki dini ortam, herhangi bir dinin rejim karşısında inandırıcı bir siyasi meydan okumada bulunması için aşırı dağınık durumda.”

 

https://www.cfr.org/backgrounder/religion-china