Çin’de Hıristiyanlık

CFR

 

Bugün on milyonlarca Çinli kendisini Hıristiyan olarak tanımlıyor ve bu sayı hızla artıyor; resmi olarak ateist olan ve iktidarı karşısındaki tehditlerden endişelenen bir hükümet için zorluklar doğuruyor.

 

Çin, son kırk yıldır dini bir canlanma yaşıyor, özellikle de Hıristiyanlığa inananların sayısı ciddi biçimde arttı. Çinli Protestanların sayısı 1979 yılından beri her sene ortalama yüzde 10 oranında arttı. Bazı tahminlere göre, Çin, 2030 yılına kadar dünyadaki en geniş Hıristiyan nüfusa sahip olma yolunda. Her ne kadar Hıristiyanlığın yükselişi, Çin’in resmi olarak ateist olan Komünist Partisi açısından bir takım zorluklar doğursa da, aynı zamanda giderek daha talepkar olan bir halka yönelik olarak sağlık hizmetleri ve eğitim gibi hizmetlerin iyileştirilmesi için yeni seçenekler sağlıyor. Hükümet kısa süre önce Hıristiyanları daha fazla düzenlemek ve zaman zaman kısıtlamak amacıyla bir dizi girişim başlattı.

 

Çin’de Hristiyanlığın tarihi nasıldır?

 

Hıristiyanlığın erken dalgaları, on altıncı yüzyıl sonu ve on yedinci yüzyıl başında Çin’e İtalyan Cizvit misyoner Matteo Ricci’nin gelmesiyle birlikte başladı. Çin’e gelen ilk Protestan misyoner olan Robert Morrison, buraya Londra Misyoner Topluluğu adına 1807 yılında seyahat etti ve İncil’i Mandarin diline çevirdi. On dokuzuncu yüzyıl ortasında ise Hıristiyanlık, harekete geçirici bir siyasi güç halini aldı.

 

Hong Xiuquan, Qing Hanedanlığı karşısında Taiping Ayaklanması’nı (1850-1864) başlatmak üzere Hıristiyanlıktan ilham alan bir ideoloji geliştirdi; kendisi gibi düşünen misyonerleri ve devrimcileri yanına çekti. İsyancılar, Çin topraklarının üçte birinden fazlası üzerinde kontrol sağladılar ve Cennet Krallığı olarak bilinen bir bölgede rakip bir siyasi düzen kurdular. Bundan sonra yaşanan iç savaşta yaklaşık yirmi milyon kişi öldü.

 

Çin Halk Cumhuriyeti’nin 1949 yılında kurulması, ana kara Çin’de geniş kapsamlı bir dini baskıyla sonuçlandı. CCP, Marksist kökenlerini korurken, kendisini ateist ilan etti. Çin devriminin geleceğini kırsaldaki köylülerin eline teslim eden Marksizm-Leninizm’in Çinlileştirilmesi olan “Maocu Düşünce”, başat ideoloji idi. Bu, özellikle Kültür Devrimi’nin zirve noktasında (1966–1976) geçerliydi; keza bu sırada ibadet yerleri harap oldu, kapatıldı veya el kondu; ve dini uygulamalar yasaklandı.

 

Mao Zedong’un ölümü ve ardından Deng Xiaoping’in yaptığı reformlar, Çin’i dış dünyaya açtı; karşılığında da Çinli vatandaşlara daha fazla özgürlük sağladı. Hıristiyanların sayısındaki artışın başlangıcı, 1980’li yılların başına dek götürülebilir. Bugün Çin’in Hıristiyan nüfusu, her türlü yaştan, kırsaldan ve kentlerden, öğrenciler ve meslek sahipleri dahil olmak üzere geniş bir yelpazeyi içermektedir. Çin aynı zamanda dünyanın en büyük İncil üreticisi. 2016 yılında Amity Printing Company –Çinli bir hükümet-dışı kuruluş olan Amity Vakfı ile United Bible Societies arasındaki bir ortak girişim- 150 milyonuncu İncil’ini bastı. Bunların üçte biri, 2013-2016 yılları arasında geliyordu. Şirket, hem iç hem de dış piyasalar için birçok dilde İncil ve diğer Hıristiyan kitap ürünlerini basıyor. Ancak, hükümet, dini uygulamalara belli bir hoşgörü gösterirken, din özgürlüğü halen kısıtlanıyor ve bazı düzenlemelere konu oluyor.

 

Çin’in dini uygulamalara dair politikası nedir?

 

Çin Komünist Partisi resmi olarak beş dini tanıyor: Budizm, Katoliklik, Taoizm, İslam ve Protestanlık. Devlet yaptırımındaki dini örgütlerin faaliyetleri, Devlet Dini İşler İdaresi (SARA) tarafından düzenleniyor. Bu kurum, dini yaşantının tüm aşamalarını yönetiyor – dini liderlerin atanmasından, ruhban sınıfın seçimine, doktrinin yorumlanmasına dek. Çin’de Hıristiyanlık, üç büyük birim tarafından denetleniyor: Üç-Öz Vatanperver Hareket, Çin Hıristiyan Konseyi ve Çin Vatanperver Katolik Derneği. Devletin yaptırımı altındaki bir Hıristiyan örgüt olarak kayıt altına alınmak için dini liderlerin doktrini hükümete ve CCP düşüncesine “uyarlamak” üzere eğitim almaları gerekmektedir. Çin, Katoliklik ve Protestanlığın ötesinde Hıristiyan adlandırmaları arasında herhangi bir fark gözetmemektedir.

 

Freedom House’un Doğu Asya’dan sorumlu kıdemli araştırma analisti Sara Cook’a göre, ruhanilik ve dini uygulamalar, uzun zamandır Çin’in geleneksel kültürüne içkindi. Çin anayasasının 36.maddesi, din özgürlüğünü korumaktadır. Bununla birlikte, söz konusu koruma, “normal dini faaliyetlerle” sınırlı olup, açıkça şunu belirtmektedir: “Kimse, dini kullanarak, kamu düzenini bozan, vatandaşların sağlığını tehlikeye atan veya devletin eğitim sistemine müdahale eden faaliyetlere kalkışamaz.” Bu hükümler, yetkili mercilere, hangi dini uygulamaların parti politikasına uygun olduğunu, hangilerinin ise parti-devlet kılavuz ilkelerinin dışına düştüğünü belirlemede esneklik sağlamaktadır. Bu anayasal hüküm, dini kurumların yabancı denetime konu olamayacağını belirtme noktasına dek varmaktadır.

 

Yeraltı ev kiliseleri, devletin yaptırımı altındaki Hıristiyan kiliseleriyle paralel bir şekilde varlık sergilemektedir. Bu cemaatler, hükümetin denetimi dışında hareket etmektedir ve parti yetkilileri tarafından düzenlenmeleri büyük oranda yerel liderler tarafından belirlenmektedir. Bağımsız araştırma gruplarının yaptıkları çalışmalara göre, büyük ölçüde Çin’in resmi kurumları gibi onlara üyelik de bölgesel ve demografi bağlamında artmaktadır. Purdue Üniversitesi’nden Din ve Çin Toplumu Merkezi’nden Fenggang Yang, Çin’de 93 milyon ila 115 milyon arasında Protestan olduğunu belirtmektedir. Bunların 30 milyondan azı ise, resmi olarak kayıtlı kiliselere gitmektedir. Diğer Hıristiyan kurumlarındaki cemaat de halen kalabalıktır.

 

Çin’de Katolik inancından olanlara dair tahminler, 10 milyon ila 12 milyon arasındadır. Bununla birlikte, Vatikan ve Pekin’in Mao ile ilişkileri 1951 yılında bozulduğundan beri resmi düzeyde diplomatik bağları olmamıştır. 2014 yılı Ağustos’undan bu yana Papa Francis, Çin ile piskoposların atanma yetkisinin kimde olduğuna dair yaşanan bir anlaşmazlığın ardından gerilen ilişkileri düzeltmeye çalışmıştır. Tipik olarak bakıldığında, kıdemli bir Katolik din adamı atama yetkisi Papa’dadır. Bunu da Kilise’nin üst düzey yetkilileri arasında istişareler neticesinde yapar. Ancak Pekin, Papalık kurumunun onayı olmaksızın bir dizi piskopos atamaktadır. Dahası, az sayıda Çinli piskopos, yeraltı ev kiliseleriyle birlikte, kendi kendini atamakta ve görevlendirmektedir.

 

2018 yılında iki taraf da geçici bir anlaşmaya vardılar ve böylelikle Vatikan’ın Pekin tarafından öne çıkarılan adayları teyit etmesini sağlayan yeni bir sürecin yolu döşenmiş oldu. Bu durum diplomatik ilişkileri resmi olarak düzenleyecek olmasa da, anlaşma, Çin’in devlet – din ilişkilerine yabancı müdahale konusundaki politikasında olası bir değişimin sinyalini veriyor. Anlaşma, Çin içinde ve dışındaki Katolikler arasında karmaşık duyguları harekete geçirdi. Kimileri yakınlaşmayı savunurken, kimileri de Vatikan’ın Çin hükümetine boyun eğmesinden korkuyor.

 

Hıristiyanların sayısı niçin yükseldi?

 

Sosyal bilimciler, on yıllardır yaşanan ve eşi benzeri görülmemiş bir ekonomik büyümenin ardından, ruhsal boşluğun yükseldiğini gözlemlediler. Günümüzde Çin, daha müreffeh ve daha eğitimli bir toplum olarak ortaya çıktı ve dinle yeniden ilgilenmeye başladı. Bunun sonucunda, uzmanlara göre, CCP’nin (Çin Komünist Partisi) ideolojisi halkın ilgisini yitiriyor. Hıristiyan kiliseler –resmi ve gayriresmi olanlar- bu boşluğun bir kısmını dolduruyor. Müminler, sadece kendi yaşantılarında anlam aramakla kalmıyorlar; aynı zamanda ülkelerinin geleceğinde de bir anlam arayışına giriyorlar; keza Çin, hızla değişen bir ekonomi ve topluma uyum sağlıyor. Protestanlık “Çin’in ritüel ve topluluk geleneklerine hitap ediyor,” diyor Fransız Cizvit ve Çinli akademisyen Benoit Vermander. Dahası, uzmanlara göre, Çinli Hıristiyanlar aynı zamanda inancın dostluk duygusu, kapsamlı ahlak sistemi, organize yapısı ve uluslararası hareketin bir parçası olarak dayanışma karşısında cezbediliyor. Buna ek olarak, daha popüler geleneksel Çin dinlerinin sert bir şekilde baskı altında tutulması – özellikle de Kültür Devrimi sırasında- Budizm ve Taoizm’in etkisini azalttı ve Hıristiyanlığın daha yaygın bir hale gelmesinin zeminini hazırladı.

 

Protestanlık, Çin’in dini ortamının dinamik bir parçası oldu

 

Çin’de Hıristiyanlar ağırlıklı olarak Protestan olup; dinin kilise içinde ruhani topluluk ve eşitlikçiliğe yaptığı vurgu onların hoşuna gidiyor, diyor Purdue’dan Yang. Çinli Hıristiyanlar arasındaki dostluk duygusu, diğer dinlerin ve sosyal örgütlerin hiyerarşik yapısı ile kıyaslandığında caziptir, diye ekliyor Yang. Daha fazla Çinlinin diğer dinler –Tibet Budizm’i, İslam veya Falung Gong gibi- yerine Hıristiyanlığı seçme ihtimali de var, çünkü Hıristiyanlık çok daha hoşgörülü bir din olup Freedom House’tan Cook’a göre, Çin’de potansiyel olarak çok daha güvenli bir seçenektir.

 

Hıristiyanların dini uygulamaları, Kültür Devrimi’nin sona ermesinin ardından yeniden ortaya çıktı ve Çin toplumunda zemin kazanıyor. 1980’li yılların başında Hıristiyanların sayısı 6 milyon kadardı. Bugün ise tahminler oldukça farklı: Hükümet, yirmi dokuz milyon Hıristiyan olduğunu söylerken, yabancı örgütler bu tahminin çok daha üzerine çıkıyor. 2010 yılında Pew Araştırma Merkezi Çin’de altmış sekiz milyon Hıristiyan hesapladı. Bu, ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 5’i kadardı. Diğer bağımsız tahminlere göre ise, bu rakam 100 ila 130 milyon arasında. Purdue’dan Yang’ın tahminlerine göre, eğer “mütevazi” büyüme oranları sürdürülürse, Çin’de 2025 yılına kadar 160 milyon, 2030 yılına kadar ise 247 milyon Hıristiyan yaşayacak. Çin’deki resmi hükümet rakamları ve uzman değerlendirmeleri arasındaki farklılığın büyük kısmı, Pekin’in devletin onay verdiği dini kurumlar dışında dini faaliyetlerde bulunan Hıristiyanları tanımamasıyla bağlantılı olarak görülebilir.

 

Uzmanlar, Çin’in dini uyanışının ardında iki tarihi olaya işaret ediyorlar:

 

  • Deng Xiaoping’in açılımı ve reform politikasındaki değişimler, 1980’li yıllarda dini bir uyanışı tetikledi. Bu esnada kırsal alanlarda kurulan ev kiliselerine ilk olarak yayılan da Hıristiyanlık oldu.
  • 1989 yılında Tiananmen Meydanı’nda demokrasi aktivistlerine uygulanan baskı. Bu, dini uygulamalara –Taoculuk, Çin Budizmi ve Hıristiyanlığa- kayan Maocu düşüncelere bir alternatif olarak demokratik idealleri teşvik etme umudunu taşıyan kentsel topluluklar açısından büyük bir dönüm noktası oldu.

 

Ekonomik cepheden bakıldığında, Pekin geleneksel Maocu politikaları bir yana bırakıp piyasa ekonomisi izledi. Bunun sonucunda, kırsal ve kentsel alanlardaki sosyal yapılar dağıldı. Din ise, yeni bir toplumsal örgütlenme biçimi olarak bu alana sızdı, özellikle de din değiştirmeler yoluyla. Çin zorlu ekonomik yapısal reformlar olması beklenen şeyler ile Çinli vatandaşların değişen ihtiyaçlarına uyum sağlamak arasında bir denge kurmaya çalışırken, uzmanlara göre Hıristiyanlığın yeniden canlanması devam edebilir. “Tam sayı ne olursa olsun gerçek şu ki, Protestanlık, Çin’in dini ortamının, özellikle de en büyük kentlerinde ve en eğitimli kesimi nezdinde dinamik bir parçası haline geldi,” diyor “Çin’in Ruhları: Mao’dan sonra Dinin Geri Dönüşü” kitabının yazarı Ian Johnson.

 

Hükümet, Hıristiyanların sayısının artmasına nasıl tepki gösterdi?

 

Hıristiyanlar, son yıllarda artan bir baskıyla karşı karşıya. Son yirmi beş yıldır Çin, Hıristiyanlığın izlenmesinin en tehlikeli ve en zorlu olduğu ülkeler sıralamasında onuncu sırada. Bu rakam ise, Hıristiyanların dünya çapında yaşadığı zulmü izleyen, ABD merkezli Hıristiyan kar amacı gütmeyen bir kurum olan Open Doors’a ait. Evlerin içindeki ve yeraltındaki kiliseler geleneksel olarak en ağır zulmü yaşarken Xi’nin liderliği altında devlet kiliseleri de hedef tahtasına kondu. Kısa süre önceki baskılar, hem evlerdeki hem de devletin izin verdiği kiliseleri hedefliyor. Bunu yaparken de Hıristiyanlar taciz ediliyor, tutuklanıyor, ibadet yerlerine girişleri engelleniyor, toplantılarına baskın yapılıyor, haçları sökülüyor, kiliseler yıkılıyor, cemaatler dağıtılıyor.

 

Örneğin Wenzhou kentinin doğu kıyısında kalabalık bir Hıristiyan topluluğun olduğu bilinir ve burada parti yetkilileri yüzlerce haçın kaldırılması, inşaat yönetmeliklerini ihlal ettikleri ileri sürülen onlarca kilisenin yıkılmasını emrettiler. Ancak bu kiliselerin çoğu daha önceden yerel makamlardan onay almışlardı. Dahası, buradaki yetkililer, partinin “Batı’nın düşman güçlerinin sızmasını” önlemek için parti üyeleri arasında dini inanışı yasaklayacağını açıkladı. Merkez Hennan eyaletinde ise yerel hükümet ve polis yetkilileri benzer uygulamalara gittiler; izin belgesi olmaksızın bazı kiliselere baskın yaptılar, bazılarını da yerle bir ettiler. Geniş Hıristiyan nüfusa sahip diğer kentlerde ise – Anhui ve Jiangsu da içlerinde- baskılardan ve sıkı önlemlerden nasiplerini aldılar.

 

CCP, dini grupları ulusal güvenlik, toplumsal uyum ve temel çıkarların karşısında potansiyel tehditler olarak görmektedir. Eski SARA direktörü Ye Xiaowen, 1996 yılında yaptığı bir açıklamada, “dinin, kitleleri kışkırtmak ve siyasi rahatsızlıklar yaratmak için ayrılıkçıların elinde bir silaha dönüştüğünü” ileri sürmüştür. Her ne kadar devletin dini uygulamaları döngüsel olsa da –yeniden canlanma, baskı ve yeniden başa dönüş- Çin’de din halen büyük ölçüde siyasidir. Purdue’dan Yang’ın 2012 yılında yayımlanan “Çin’de Din: Komünist Yönetim altında Beka ve Canlanma” başlıklı kitabında yazdığına göre, “din temelli örgütler, Komünist Parti karşısındaki en ciddi tehditlerden biridir.” Katoliklik, ılımlı boyutlarda bir zulümle karşılaşırken, 2017 yılında Freedom House’un Çin’de dinin yeniden canlanması konulu özel raporuna göre Protestanlık Çin’de yüksek düzeyli bir zulme konu oluyor.

 

Bugün sayıları giderek artan insan hakları savunucuları ve avukatlar Hıristiyan olup, Hıristiyanlığın otoritesine meydan okumak üzere birleştirici bir güç olabileceğine dair parti içinde kuşkuları tetiklemektedir. Dini liderler ve uygulayıcıların partiye zarar verme gibi bir niyeti yokken, parti liderlerinin tehdit algısı, kiliseler ile devlet arasında olası bir çatışmanın zeminini hazırlamaktadır.

 

Din politikasının uygulanması, büyük oranda yerel parti yetkililerine bırakılmaktadır. Kimileri dini grupları baskı altında tutmuştur – örneğin Zhejiang kilise haçları ve Pekin’deki Shouwang Kilisesi üzerinde getirilen sıkı önlemler, Shanxi eyaletindeki mega kilisenin yıkılması ve Yunan eyaletinde kayıt altına alınmayan bir kilisenin üyelerine getirilen uzun süreli hapis cezalarının uygulanması gibi yüksek profilli vakalar söz konusu olmuştur. Diğer yerlerde ise, liderler, Hıristiyanların dini faaliyetleri karşısında çok daha hoşgörülü davranmışlardır. Yerel yetkililer açısından önde gelen öncelik; iyi bir parti performansı sağlamaktır ve bu da sosyal istikrarı ödüllendirmektedir.

 

En üst düzeyde ise, Pekin, parti etkisini Hıristiyan ideolojiye enjekte etmeye yönelik girişimlerin sinyalini vermiştir. 2014 yılı Ağustos ayında Pekin Hıristiyanlığı millileştirme amacını, “Hıristiyanlığın Çinlileştirilmesi” başlıklı bir konferansta duyurmuştur. Devlet medyasına göre, SARA direktörü Wang Zuoan, Hıristiyan inanışının öncelikle ülkenin sosyalizm yolundaki gidişatıyla uyumlu olması gerektiğini ve Çin’in Hıristiyan teolojisinin inşasının Çin’in ulusal koşullarına uyumlu olup Çin kültürüyle entegre olması gerektiğini” belirtmiştir. Bu girişimi tamamlar mahiyetinde Pekin tarafından kaytı altına alınmayan kiliseler ve onların üyelerinin, devletin yaptırımı altındaki mercilerin daha geniş çaplı şemsiyesi altına alınmasına dönük çabalar güçlendirilmiştir. Ancak halen kayıt altına alma sürecini külfetli kılan önemli düzenleyici engeller devam etmektedir. Eğer başarılı olursa, SARA’nın Çinli Hıristiyan liderler, onların faaliyetleri ve müminlerin inançları üzerinde daha büyük çaplı bir denetimi olacak. Çin Budizm’i ve Konfüçyüs inanışı gibi daha geleneksel Çin inanışları da Pekin tarafından uyumlu bir toplumun teşvik edilmesi amacıyla desteklemiştir. Bazı uzmanlar, bu sürecin, Hıristiyanlığın yayılması karşısında yetkililerin bir tampon bölge belirleme girişimi olduğunu söylemektedir.

 

Çin merkezi hükümeti de, ulusal güvenliği güçlendirmek ve aşırıcılığın ve yabancı sızmalarının yayılması karşısında kendini korumak üzere dini düzenlemeleri gözden geçirmiştir. 2018 yılı Şubat ayı başında uygulamaya geçirilen yeni düzenlemeler kapsamında, din konusunda eğitim veren kayıtsız grupların açıkça yasaklanması, dini toplantılar ve finansman üzerindeki denetimin artırılması yer almaktadır. Çin hükümeti ve partisi din üzerinde daha fazla denetim kurmaya çabalarken, “kilisenin gelişimi ve baskıcı siyaset ve medya ortamları arasındaki gerilimler de şiddetlenebilir”, diyor “Devletin Bekası, Kilisenin Yeniden Yapılandırılması: Ana Kara Çin’deki Hıristiyanlara dair Sosyolojik bir Portre” kitabının yazarı Li (Mary) Ma.

 

Kaynak: https://www.cfr.org/backgrounder/christianity-china