close
Haberler

Cumhurbaşka’nın El Cezire Mülakatı

3

El Cezire

SUNUCU (Ahmet Mansur): Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. Ankara’dan Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndan selamlarımı ve saygılarımı sunuyor ve Sınır Tanımadan Programının yeni bir bölümüne hoş geldiniz, diyorum. Geçen pazar günü Türkiye’de anayasa değişikliğine ilişkin yapılan referandum, bütün siyasetçilerin ve dünya basınının ilgi odağı oldu. Zira bu referandum, neredeyse 100 yıldır icra edilen bir yönetim sisteminden yeni bir yönetim sistemine geçişi sağlayacak. Gelecek olan bu yeni sistem, hem içeride hem de dışarıdaki birçok cihetin korku kaynağı olmaya başladı. Nitekim muhaliflere göre bu yeni sistem, Türkiye’de diktatörlüğü getirecek. Ancak sistemi destekleyenler bu sistemle, Türkiye’nin kendi kimliğine, gücüne, kararlılığına, egemenliğine, büyüklüğüne, heybetine ve gelişmiş ülkelerdeki konumuna yeniden kavuşması anlamına geldiği düşüncesini savunuyor. Söz konusu referandumu, tarihi ve Türkiye’yi yeni bir döneme taşınacak olan aydınlık geleceğini üstlenmiş olan şahsiyet Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile konuşacağız. Sayın Cumhurbaşkanı programımıza hoşgeldiniz.

RECEP TAYYİP ERDOĞAN (Türkiye Cumhurbaşkanı): Siz hoşgeldiniz (Arapça)

SUNUCU: Çok teşekkür ediyoruz. Türk halkı size anayasal değişikliğine ilişkin onayı verdikten sonra iç arenada ileriki günlerde alacağınız elzem ve acil kararlar ne olacak?

ERDOĞAN: Her şeyden önce şunu belirtmeliyim. Bu konuyla ilgili dezenformasyon söz konusu. Zira yapılanın diktatörlüğe veya rejim değişikliğine doğru giden bir yol algısına yönelik kampanyalar var. Olan bitene karşı kötü gözle bakmak isteyenlere şu ifadeleri kullanacağım: Türkiye, rejimini 1923 yılında ihdas etti ve bundan sonra bu değişmeyecek. Bunu pazar günü de gördük. Sistemin içinde birçok engel vardı. Türkiye’nin hızlı bir büyüme sağlaması için bu engelleri aşması gerekiyor. Şimdiye kadar 14 yıllık iktidarımızda birçok engelle karşılaştık. Bu süre zarfında Türkiye’nin gayrisafi milli hâsılasını üçe katladık ancak bunu daha fazla artırabiliriz. Neden bu üç katla yetinelim ki? Bizi geriye çeken halatlar var ve birçok engel söz konusu. Örneğin bizde parlamentonun denetimi söz konusu ve bu, 1950 yılından beri var. Bize karşı 484 tane gensoru verildi. Bu gensorularının hiçbirinin faydasının olmadığını biliyorlar. Bunlardan sadece dört tanesi kabul edilirken, 480 tanesi reddedildi. Bu kabul edilir bir şey değil keza pratik değil. Neden bunu yapıyorlar? Parlamentonun çalışmalarını engellemeye çalışıyorlar. Bizim zamanımızı boşa harcamaya çalışıyorlar. Parlamentonun çalışmalarını engellemekle tabanlarına bizi durdurduklarına dair bir mesaj vermeye çalışıyorlar. Bizi engelleyerek bir şey yaptıklarını göstermeye çalışıyorlar. Bizi engelleyerek daha fazla oy kazanabileceklerini sanıyorlar. Bunlar 14 yıl boyunca yaşadığımız şeylerdi. Bundan sonra gensoru olmayacak, zira beş yılda bir halk, kendisi Parlamentodan hesap soracak. Nitekim hesap sormak, sadece halkın hakkıdır. Bu, bizim elimizi rahatlatacaktır ve Türkiye’nin kalkınmasında bize hız kazandıracaktır. Şimdi hızlı adımlar atmalıyız. Cumhurbaşkanlığı makamına adaylığımı koyduğumda, partimden istifa etmem gerekti. Kurmuş olduğum partiden istifa ettim. Referandum sonuçlarının resmi ve nihai olarak açıklanmasından sonra kurmuş oluğum partime geri döneceğim. Bu ilk iş ve bu önemli. İkinci adım, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) konusunda olacak zira yeni hâkimler atanacak. Dört tanesini ben atayacağım. Yedi tanesi Parlamento tarafından atanacak ve böylece Parlamento daha güçlü olacak. Adalet Bakanı ve Müsteşarı da bu Kurul’un içinde yer alacak. Yani, daha etkili ve hızlı işleyişli bir HSYK’dan bahsediyoruz. Nitekim ilk önemli işler partime geri dönmem ve yargı alanındaki değişiklik. 2019’a kadar fazla bir değişiklik yapmayacağız zira Kasım 2019’da halkın önüne iki sandık koyacağız. Biri Parlamento için milletvekili sandığı, ikincisi Cumhurbaşkanı seçimi için olacak. Mart ayında yerel seçimler de yapılacak.

SUNUCU: Mart 2019 mu?

ERDOĞAN: Evet, Mart 2019’da ancak bu tarihi daha erkene alabiliriz. Burada önemli olan hükümetin yatırım, altyapı ve ekonomide hızlı çalışmasını sağlamak. Keza uzun vadede özelleştirme, yabancı sermayenin Türkiye’ye daha fazla akışını sağlamak önemli. Aynı zamanda turizm alanında önemli ve güçlü adımlar atacağız. Zira bu işaretleri şimdiden görebiliyoruz. İhracatımızı artıracağız ve Türkiye’yi uluslararası arenada daha fazla rekabetçi bir ülke haline getireceğiz. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları bize şimdi farklı bir şekilde yaklaşmaya başladı. Zira Türkiye iyi ve doğru yolda.

SUNUCU: Sözlerinizden, anayasal değişikliği içeren referandumdan çıkan sonuçla size sağlanan cumhurbaşkanı yetkilerini, 2019 yılında yapılacak seçimlerden sonra kullanmayı düşündüğünüzü anlıyorum?

ERDOĞAN: Anayasal olarak bunu yapamıyoruz. Ancak Kasım 2019’dan sonra mümkün olacak. Cumhurbaşkanlığına kim gelecek bilmiyoruz. Zira partisi tarafından kim aday gösterilecek ve seçilecekse bu değişikliği o yapacak.

SUNUCU: O zaman yapılan anayasa değişikliği Recep Tayyip Erdoğan için yapılmadı. Zira bu değişiklikler Türk halkı tarafından seçilecek cumhurbaşkanı içindir?

ERDAOĞAN: Evet bu bütün adaylar için geçerlidir. İlk turda veya ikinci turda iki aday içinden seçilecek cumhurbaşkanı için bu yeni yönetim sistemi geçerli olacak.

SUNUCU: Batı ve içerideki muhalifleriniz, bahsettiğiniz yönetim sistemini diktatörlüğe götüren sistem olarak niteliyorlar. Halkın seçeceği cumhurbaşkanının bu geniş yetkileri kullanarak halkına zulmetmeyeceğinin garantisi nedir?

ERDOĞAN: Şunu söyleyeyim: Diktatör sandıklardan çıkmaz. Zira diktatörler daha farklı yöntemlerle gelirler. Bu, bilinen bir konu. Zira birçok yerde yapılan askeri darbeler dikta yönetimlerini getirir. 15 Temmuz’daki darbe girişimi başarılı olsaydı bu devletin güvenliğini tehdit eden bir diktatör gelecekti. Ancak halk bu darbe girişimine karşı gelerek kendi iradesini ortaya koydu. Bu halk, sandığına ve seçimine saygı duydu ve bu şekilde halkla beraber direndik. Bu darbe girişiminde 249 şehidimiz ve birçok yaralımız oldu. Vatana ihanetten bir diktatörün yargılandığını gösterin. Ancak yapılan yeni anayasal değişikliğiyle sadece vatana ihanet değil, cumhurbaşkanı işleyeceği bütün suçlardan sorumlu olacak. O zaman cumhurbaşkanı ve yardımcıları da yargılanabilirler. Parlamento böylece yeni sistemle daha güçlü bir yetkiye sahip olacak.

SUNUCU: Başkanlık sistemlerini bilenler, hem Avrupa’da hem de ABD’de bu sistemlerin olduğunu ve hatta başkana Türkiye’deki başkanlık sisteminden daha fazla yetki sağladığının farkındalar. Kendilerinin Avrupa’nın sistemlerinde daha fazla yetkiye sahip olmalarına rağmen, diktatörlük sistemini ihdas edeceğiniz iddialarının arkasına odaklanmış bu saldırıların nedeni nedir sizce?

ERDOĞAN: Ben bu soru sebebiyle size çok teşekkür ediyorum. Avrupa’da biliyorsunuz krallar var, kraliçeler var, bizde tabii böyle bir şey yok. Ama onların altında başbakanlar. Bu arada Hollanda’da yaşanan olay, gerçekten bizleri ciddi manada üzmüştür. Mesela orada ne var? Hollanda’da Kraliçe var, ama altta Başbakan var ve burada düşünebiliyor musunuz çok ciddi manada bir sıkıntı yaşandı. Demek ki herhalde orada Kraliçenin müdahalesi olmadığı için böyle bir durum söz konusu olmuş olabilir ve bunun neticesinde Bakanım kendi Konsolosluğuna giremediği gibi aracın içerisinde bir bayan Bakan olarak mahkûm edildi. Atlar, köpekler, itler neyse orada toplanmış olan vatandaşlarımızın üzerine sürdüler. Hollanda’da aynı zamanda bunların içinde çifte vatandaş olanlar var keza bunların üzerine de sürdüler ve orada yaralanan birçok soydaşımız oldu. Şimdi bunu anlamak mümkün mü? Bakın ne oldu? Bunun neticesinde orada kullanılan oylarda yüzde 70 “evet” oyu çıktı. Hollanda’daki olaylara benzer bir şey Avusturya’da oldu, Avusturya’da da yine buna benzer bir yanlış yapıldı, orada da yüzde 74 oranında zannediyorum aklımda kaldığı kadarıyla “evet” oyu çıktı. Bu yanlışları bunlar göremiyorlar. Yani böyle zorla, cebren iradeleri baskı altına alamazsın. Aynı yanlışı Almanya da yaptı. Almanya’da örneğin yine “evet” oyu yüzde 59 gibi çıktı. Ne oldu? PKK’ya, terör örgütüne bu kadar destek verdiniz, FETÖ denilen terör örgütüne bu kadar destek verdiniz ve bu desteğe rağmen yüzde 63 oranında Almanya’da “evet” çıktı. Demek ki cebren, zorla bu iş olmuyor. Bakın şu anda benim elimde terör örgütlerinin temsilcilerinin resimleri var. Bunlar nasıl çalışmışlar, nasıl bunlara destek vermişler, ki biliyorsunuz PKK, Avrupa Birliği’nde terör örgütü olarak kabul edilmiş bir örgüttür. Bu şahıs Avrupa Konseyi’nin parlamenteri, bir üyesidir ve bunu bize Türkiye’ye AGİT gözlemcisi olarak gönderdiler. Hâlbuki bu adamların bağımsız olarak bir rapor düzenlemesi lazım. PKK flamasını elinde tutan böyle bir adam bağımsız olarak nasıl rapor yazacak, yazabilir mi? Hayır. Bu adam maalesef bir terörist olarak burada raportörlük görevini yapıyor. Türkiye’de rapor tutuyor ve bunun tuttuğu raporun gerçekten bağımsız bir gözlemciden çıktığını düşünüyor musunuz? Bu mümkün mü? Değil. Bakın aynı şahıs, buyurun, “hayır” kampanyası yürütüyor. Nerede? Almanya’da. Biz böyle bir şahıstan bağımsız bir gözlemci raporu görebilir miyiz? Göremeyiz. Şimdi bunu söylediğimiz zaman Batı rahatsız oluyor. Bakın ben size şimdi bir başkasını daha söyleyeceğim, yine aynı şekilde. Buyurun, bu da yine bir parlamenter, bakın bu da yine şu gördüğünüz paçavralar terör örgütünün paçavralarıdır. Onlara nutuk atıyor ve bu Danimarkalı bir milletvekili. Şimdi bütün belgeler ortada, sadece bunlar değil, daha bunların dışında 7-8 tane daha var bu şekilde. Bu heyetteki şahıslar Recep Tayyip Erdoğan için “diktatör” diyecekler. İstedikleri kadar Tayyip Erdoğan’a “diktatör” desinler. İstedikleri kadar Tayyip Erdoğan’a “sert” desinler. Ben bu tür yapılan yanlışları gördükçe, terör örgütlerinin başlarını veya terör örgütlerinin mensuplarını kendi ülkelerinde gezdirenlere karşı bağımsız olmadıklarını ve terörist olduklarını hep anlatacağım. AGİT, bir uluslararası teşkilat, böyle bir teşkilatta siz bu kişileri görevlendiremezsiniz. Biz tabii bunlara bunu söylediğimiz için de rahatsız oluyorlar. Kaldı ki PKK’nın bir terör örgütü olduğu keza tescilli ve Avrupa Birliği içerisinde de tescilli. Bunu Almanya’sı, Danimarka’sı, diğerleri de teyit ediyor. Türkiye’deki seçimlere bu tür terör örgütüyle içli dışlı olan bu kişileri göndermeleri kabul edilemez.

SUNUCU: Avrupalılar konusuna döneceğim, sizi arayan ABD Başkanı Donald Trump ile telefonda konuştunuz. Görüşmede PKK ve ABD tarafından Suriye’deki Halk Savunma Birlikleri (YPG) konuları vardı. YPG’nin ABD tarafından desteklenmesiyle alakalı olarak Trump ile neler konuştunuz?

ERDOĞAN: Ben görüşmeyi üç ana başlık olarak söyleyeyim: Birincisi, tabii Sayın Trump’ın bizim bu referandumla ilgili aldığımız neticeyi tebriki var. İkincisi, Paskalya Bayramları sebebiyle kendilerini tebrikim oldu. Tabii önemli olan asıl boyut, Suriye ve Irak’taki gelişmelerdi ve bunu birlikte ele aldık. Ama bunların detayını, teferruatını çok yakın zamanda yüz yüze yapacağımız görüşmede ele alma konusunda ve değerlendirmesi hususunda anlaştık. Yalnız şunu dedim peşinen tekrar ben sizlere de söyleyeyim: PYD ve YPG, PKK terör örgütünün adeta yan kuruluşları gibidir. Dolayısıyla bunu biz yaşadık, bunları biz iyi tanırız. Dolayısıyla artık bunları bitirelim. Yani bir terör örgütünü bir başka terör örgütüyle yok etme stratejisini değiştirmeniz gerekiyor, dedim. DEAŞ bir terör örgütüdür, ama bunlar da birer terör örgütüdür. Biz sizlerle NATO’da beraberiz, müttefikiz, iki önemli stratejik ortağız ve bu ortaklığımızın çok daha güçlenerek ilerlemesi lazım. Biz, Amerika, koalisyon ortakları ve Körfez’deki bazı ülkelerle birlikte burada DEAŞ ile ilgili problemleri çözebiliriz. Sayın Putin’le de görüştüm. Sayın Putin’in de buraya bakışı bu noktada olumluydu. Arkadaşlarımız çalışsınlar dedik, ona göre adımları atarız. Nitekim bu arada üç ülkenin genelkurmay başkanları da bir araya geldi. Antalya’da toplandılar. Tabii Sayın Trump da sağ olsun şunu özellikle vurguladı: “Bundan sonra Amerika ile Türkiye arasındaki ilişkilerimizi çok daha güçlenerek devam ettirmemiz, artırmamız gerekir.” dediler. Tabii burada bir gerçeği daha vurgulamam lazım, ben bir şeyin yanlış olduğu düşüncesindeyim, o da şudur: Yani kimyasal silahlarla öldürme olayı, tabii ki bu çok ciddi bir insanlık suçudur. Fakat bu arada bir şey gözden kaçırılıyor. Şu ana kadar diyelim ki Suriye’de kimyasal silahlarla 2500- 3000 kişi öldürülmüşse, konvansiyonel silahlarla yüz binler öldürüldü. Şimdi neticesi ölüm olan veya öldürme olan bir silah, kimyasal silahtan farklı düşünülmemeli zira bunu da bizim masaya yatırmamız lazım. Yani konvansiyonel silahla öldürürsen meşrudur, ama kimyasalla öldürürsen meşru değildir, böyle bir şey olabilir mi? Her ikisi insanlığa karşı bir suçtur. Bunları beraber masaya yatırmamız lazım ve bunları kendisiyle daha önce de konuşmuştuk zaten. Ama öyle zannediyorum ki mayıs başında bir araya geleceğiz ve Sayın Trump’la bunları çok daha teferruatlı bir şekilde konuşacağız.

SUNUCU: Trump ile mayıs ayında bir araya geleceksiniz öyle değil mi?

ERDOĞAN: Şu anda arkadaşlar görüşmeleri yapıyorlar ve bir araya gelmek için bir tarih üzerinde çalışıyorlar.

SUNUCU: Sayın Cumhurbaşkanı, Trump ile telefon görüşmenizde ABD’nin PKK, YPG ve Demokratik Birlik Partisine (PYD) yönelik politikasını değiştireceği yönünde bir söz aldınız mı?

ERDOĞAN: Zaten daha önce bu konuda yani terör örgütlerine karşı bizim ortak dayanışma içerisinde bir çalışmamızın olması gerektiğini söylemişlerdi. Şimdi yapacağımız yüz yüze görüşmede, artık bunun tamamen detaylandırılması olacaktır. Orada tabii biz birçok belgeleri de kendilerine sunacağız. Zaten daha önceleri de PKK’yla ilgili konuda mutabakatımız vardı. Obama döneminde de bu konuda mutabakat vardı, fakat Obama maalesef PYD ve YPG konusunda bizleri aldatmıştır. Ancak ABD’nin bu politikalarının değişeceğine inanıyorum.

SUNUCU: Trump dönemde farklı bir politika bekliyor musunuz?

ERDOĞAN: Umutluyum, bekliyorum. Şimdi bunu beklememiz lazım ki hani Sayın Trump, “sizinle beraber çok önemli işler yapacağız” dediğine göre, demek ki bu adımları atacağız.

SUNUCU: Trump sizi aradı, Putin aradı ve dünyanın çok farklı ülkelerinden liderler aradı. Merkel, kutlamak için sizi aradı mı?

ERDOĞAN: Merkel henüz aramadı.

SUNUCU: Buna yorumunuz nedir? Aynı zamanda Almanya Dışişleri Bakanlığı açıklamasıyla Türkiye’de çıkan referandum sonucundaki az farkla halkın ikiye bölündüğüne dair, keza AGİT’in raporlarıyla, Avrupa’nın Türkiye’deki bu değişimden çok endişeli olduğu yönündeki açıklamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

ERDOĞAN: Tabii şimdi bunu bir suçluluk psikolojisi olarak değerlendirebiliriz ancak bu soruyu bana değil kendilerine sorabilirsiniz.

SUNUCU: Peki, Türkiye’ye karşı Avrupa’nın bu kadar düşmanca davranmasının gerçek sebepleri ne sizce?

ERDOĞAN: Türkiye, çok farklı bir sürecin içerisine girdi. Artık Türkiye böyle bir yanağına tokatın vurulduğu zaman öbür yanağını çeviren bir ülke değil. Türkiye artık inandığı yolda başarılı bir şekilde yürüyor. Yani eğitimde, sağlıkta, adalette, güvenlikte, ulaşımda, enerjide, gıda, tarımda ve bütün alt ve üstyapı yatırımlarında Türkiye artık hakikaten çok ciddi bir medeniyet yarışı içerisinde bir performans yakaladı. Şimdi önümüzdeki bu yeni sistemle çok daha hızlı yürüyecek bir sürecin içindeyiz.

SUNUCU: Ancak size karşı savaş daha da büyük olacak.

ERDOĞAN: Bunların yaptığı iş, adeta öyle zira seçimde yaptıklarını başka türlü izah edemeyiz ki, adeta bize karşı yani bir savaş açtılar. Düşünün, İsviçre Parlamentosunun önünde Erdoğan’ı şakağına silah dayanmış şekilde gösteren bir pankart vardı, üzerinde “Erdoğan’ı öldürün” yazıyordu. Bunu bir ülkenin Cumhurbaşkanına karşı bir ülkenin parlamentosunun önünde, polis koruması altında yapmak mümkün mü? Hangi ülkeye karşı böyle bir şey yapılabilir? Aynı şey Almanya’da oldu, aynı şey Avusturya’da oldu, aynı şey Belçika’da oldu, aynı şey İsveç’te oldu, hepsinde de yaptılar bunları. Tahammülleri yok. Şu anda çılgına dönmüş vaziyetteler zira başka şey bekliyorlardı. Bu olmayınca, bakın şimdi Almanya’da bu denli “evet” oylarının yüksek çıkışı bunları çıldırttı. Aynı şey Avusturya’da, aynı şey Hollanda’da da oldu. “Evet” oylarının yüksek çıkması bunları rahatsız ediyor. Çünkü bizzat milletvekilleriyle beraber “hayır” kampanyaları yaptılar. Bu yaptığınız uygulama faşist bir baskıdır veya bir Nazizm’dir. Ben bitti zannediyordum ama hâlâ bunun uygulamaları var; bu durum onları çok rahatsız etti. Niye rahatsız oluyorsunuz, niye? Yapmayın bu uygulamaları. Bizde bir söz var, tercümanın bunu iyi çevirmesi lazım, “yarası olan gocunur” denir.

SUNUCU: Mısır’da da aynı atasözü var.

ERDOĞAN: Yani gerçekten eğer böyle bir baskınız, faşist veya Nazizm uygulamanız yoksa hiç rahatsız olmayın. Hani bizim ayrıca bir sözümüz daha var bilirsiniz, abdestinden şüphen yoksa namazından şüphen olmasın. Sizde de var mı böyle bir söz?

SUNUCU: Evet, bizde de var.

ERDOĞAN: Şimdi biz onlara diyoruz ki, demokrat olun, demokrat olduğunuz sürece bir sorun yok. Ama Türkiye’yi 54 yıldır AB’nin kapısında bekletenlerin demokrat olması gibi bir şeyi olamaz zira bize çok yalan söylediler, hala da yalan söylemeye devam ediyorlar. İşte 3 milyon mülteciyi Türkiye’de kim besliyor? Biz besliyoruz. Bunlar Avrupa ülkelerine gidebilirdi…

SUNUCU: Tekrar kapıların açılmasından korkuyorlar ve Türkiye’deki sığınmacıların Avrupa’ya gitmesinden gerçekten de korkuyorlar, bununla ilgili talepleri oluyor, ricaları oluyor. Acaba Avrupalılar politikalarına bu şekilde devam ederlerse, böyle bir seçeneği hayata geçirmeyi düşünüyor musunuz?

ERDOĞAN: Şimdi tabii bunları şu anda konuşmak erken olabilir, ancak bunların bu konularda bize verdikleri ve yerine getirmedikleri sözler var. Örneğin Avrupa Birliği geçen yılın temmuz ayında UNESCO vasıtasıyla üç milyar avro destek verecekti, daha sonra ikinci bir üç milyardan daha bahsettiler. Bunu bize vermiyorlar, yani bunlar bizim bütçemize girmiyor, sadece UNESCO vasıtasıyla Kızılay’a ile Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığına (AFAD) verilecek. Yani mültecilere. Okul, eğitim vesaire buralarda kullanılacak. Şu ana kadar gelen destek 750 milyon avro, aynı zamanda Birleşmiş Milletlerden (BM) gelen de 550 milyon dolar. Pekiyi, bizim yaptığımız harcama ne? Bizim şu ana kadar yaptığımız harcama, sivil toplum kuruluşlarıyla beraber 25 milyar dolar. Şimdi bizim yaptığımız harcamaya bakın, onların yaklaşımına bakın, dürüst değiller. Mesela Avrupa’yla bizim yaşadığımız bir vize problemi var, hâlâ bunu çözmediler, çözmüyorlar ve bu konuda da samimi değiller.

SUNUCU: Nereye kadar? Yani onlara karşı eleştirel söylemlerinize devam mı edeceksiniz, onların Nazi ve Haçlı gibi davrandıklarını mı söyleyeceksiniz? Zira Avrupa’yla da birçok ilişkileriniz var nitekim bir diyalog olacak mı veyahut da tansiyonun düşürülmesine yönelik ilk adımı kim atacak?

ERDOĞAN: Şimdi tabii olarak temenni ederiz ki, işler düzene girsin. Ama bunlar kapılarını kapattığı sürece böyle bir düzelme olmaz. Şimdi onların bu noktada bir defa kendi durumlarını gözden geçirmeleri lazım, “tamam, biz burada yanlış yaptık” demeleri lazım. Demiyorlarsa biz o zaman ne yapacağız? 54 sene bekledik, bir 50 sene daha mı bekleyeceğiz? Kendimize başka çıkış yolları arayacağız.

SUNUCU: Ne gibi? Nedir diğer yollar?

ERDOĞAN: Şimdi biz NATO’da bunların birçoğuyla beraber miyiz? Beraberiz. Dolayısıyla burada biz beraber olabiliyoruz da Avrupa Birliği’nde niye beraber olmayalım. Bakın çok basit bir örnek: Vatikan Avrupa Birliği üyesi mi? Değil. Peki, Avrupa Birliği üyesi ülkelerin liderlerinin Vatikan’a giderek Papa’nın vaazını, nasihatini dinlemesini siz nasıl değerlendirirsiniz?

SUNUCU: Onlar Hıristiyan.

ERDOĞAN: Yani 28 tane ülkenin liderinin orada ne işi var? Bunların içinde Ortodoks var, bunların içinde Protestan var, bunların içinde ateist de var, ne işi var bunların orada? Papa’nın vaazını, nasihatini dinliyorlar. Çünkü bakıyorum hepsi tek millet. Ne demek istediğimi anladınız değil mi?

SUNUCU: Sayın Cumhurbaşkanı, bizzat bu noktada Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel, Türkiye’de idam cezası için halk oylanması durumunda Türkiye’nin önündeki AB müzakere kapısının kapanacağı yönünde uyarıda bulundu. Onlar, her gün AB sürecini kesmekle tehdit ediyorlar. Bunlar bu şekilde sürekli tehdit ederken onların kapısında hâlâ neden duruyorsunuz?

ERDOĞAN: Şimdi bu konuda ben şunu açık ve net söyleyeyim: Ben Sigmar Gabriel’in ne söylediğine bakmam, diğerlerinin söylediklerine bakmam. Ben nereye bakarım, biliyor musunuz? Ben bu ülkenin Cumhurbaşkanı olarak benim halkımın ne istediğine bakarım. Şu anda 249 şehit vermiş, iki binden fazla gazisi olan bu millet, üzerine bu denli saldırıldığı halde buna sessiz mi kalacak? Halk ne diyor burada? “Benim evladım öldürüldü, benim kocam öldürüldü, benim eşim öldürüldü, ben bunların intikamının alınmasını, bunların idamla yargılanmasını istiyorum” diyor. Bizde şu anda idam yok zira anayasa değişikliği gerektiriyor. Bizde ağırlaştırılmış müebbet var, müebbet var vesaire. Şimdi benim milletimin böyle bir talebi var. Parlamentomuz var mı? Var. Eğer Parlamentoya bu gelir de Parlamentodan geçerse, bana geldiğinde ben bunu onaylarım diyorum. Niye? Zira milletimin talebi bu. Ancak onlar şu ana kadar hiçbir konuda sözlerini tutmadılar. Bakın şu anda bizi tehdit ediyorlar. Sen kimsin ya bize böyle bir tehdit sallıyorsun? Önce seviyeni bileceksin. Böyle durup dururken söylenmiyor ki bunlar. 15 Temmuz’dan bu yana acaba bu kişiler, Fethullahçı Terör Örgütüne (FETÖ) karşı bir adım attılar mı? Şu anda Almanya FETÖ’cülerin yatağı oldu, Almanya PKK’nın yatağı oldu, Almanya şu anda onlara her türlü desteği veriyor. Türkiye’den kaçanlar Almanya’ya gidiyor, Avrupa’nın değişik ülkelerine, Belçika’ya gidiyor lar vesaire, buraları da dolaşıyorlar ve bunlar şu anda kaçak, hepsi oralarda bulunuyor. Ya bunlar suçlu, siz suçluları ülkenizde barındırıyorsunuz, ama ondan sonra bizde olup da onların yine bir suçlusu tutuklandığı zaman, “bunu bize verin” diye bizden istiyorsunuz; böyle bir şey olamaz. Benim ülkemde bu yargılanmış ve tutuklanmışsa mahkeme sürecinde, burada devam eder. Ama Sayın Gabriel, sen önce bir defa kendini gözden geçir, çok ayıp, böyle bir ifadeyi kullanamazsın. Demokrasilerde halkların dediği geçerlidir, dikta rejimlerinde diktatörlerin dediği geçerlidir. Biz demokrasiyi konuşuyoruz ve demokraside de benim vatandaşım böyle bir talepte bulunuyor, Parlamentodan geçiyor benim önüme geliyorsa, ben bunu onaylarım. Ha gerekirse biz bunun için de bir halkoylamasına gideriz, yine halka sorarız, vatandaşa sorarız. Eğer benim halkım idamla ilgili kararı veriyorsa verir, iş biter. Avrupa Birliği’ne almıyorlar; almazsanız almazsınız, 54 sene almadınız, ne oldu? 54 sene almadınız da Türkiye bitti mi, battı mı, yok mu oldu? Hayır. Olay bu kadar açık ve net.

SUNUCU: İdamla ilgili yakında bir referanduma gitme olasılığı var mı zira referandum sonuçlarından sonra bununla ilgili bir konuşma da yaptınız?

ERDOĞAN: Şimdi bununla ilgili ilk kademe Parlamentodur, önce Parlamentoya gidilir, bu konuyla ilgili Parlamentodan bakalım ne çıkar, bu görülmeli, Parlamentodan sonraki etap ise halka gitmektir ki bana göre en önemli karar halkın vereceği karardır.

SUNUCU: Sykes-Picot’un oluşumunun üzerinden yüzyıl geçti ve Batı medyasında da bölgenin tekrar dizayn edildiğini, parçalandığını görmekteyiz zira Suriye, Irak, Yemen ve Libya’da bunu görmekteyiz. Aslında Osmanlı Devleti Sykes-Picot’un ilk kurbanıydı, acaba bu yeni dönem içerisinde, ikinci parçalanma döneminde özellikle Suriye ve Irak’taki gelişmelere seyirci mi kalacaksınız? Ulusal güvenliğiniz oraya kadar uzanıyor mu?

ERDOĞAN: Biliyorsunuz Sykes-Picot’la alakalı olarak bizlerin her zaman buna ne denli karşı olduğumuzu hep ifade ettik. Onlarla görüştüğümüzde Irak’ta toprak bütünlüğünden yanayız, diyorlar, Suriye’de toprak bütünlüğünden yanayız, diyorlar. Fakat uygulamaya gelindiği zaman sanki bir bölme havası esiyor, işte sıkıntı burada. Bakıyorsunuz İran’ın bir Pers yayılmayacağı anlayışı son zamanlarda bayağı baş ağrıtmaya başladı. Örneğin Irak’ta mesela şu anda DEAŞ ile yapılan mücadelede göze çarpan şey bu. Mesela Haşdi Şabi, kimdir? Bunun arkasında kim var? Haşdi Şabi bir terör örgütü olmasına rağmen Irak Parlamentosundan teyit alıyor. Ama bunun arkasında kimlerin olduğu önemli. Şimdi bakın ne yazık ki mesela Sincar’a yönelik çalışmaları var, bir taraftan Telafer’e yönelik saldırıları var. Telafer’de kim var? Telafer’de yaklaşık 400 bin Türkmen var, bunların bir kısmı Şii, bir kısmı Sünni’dir, ama şimdi onlar dağıldı, orada az sayıda insan kaldı. Şimdi Haşdi Şabi oraya yürüyor. Aynı şeyi Irak’ın merkezinde, başkentinde de görüyoruz. Bunlar bizi üzüyor. Biz mademki Müslümanız, zira Müslümanların bağlayıcı tek bir şeyi var, nedir? Dinidir, kavimcilik değildir. Kavimcilik bizim için bir din olamaz, mezhepler bizim için bir din olamaz, mezhepler birer yorumdur. Ama bunlar bunu adeta bir din haline getirdiği zaman, burada biz de üzüntümüzü söylemek durumundayız. Şimdi aynı şeyi Suriye’de de yaşıyoruz, Suriye’de de bakıyoruz ki, adeta bir parselasyon havası var. Rejimin durumu zaten belli, aynı şekilde kuzeyde mesela Kürtler var, ama bu Kürt vatandaşları bizim hiçbir zaman düşmanımız olmadı. Her zaman onlarla iç içe olduk keza Araplarla da. Türkiye’nin güneyinde Arap da var Kürt de. Hepsi birbirleriyle iç içe, kız alıp vermişler, akrabalıklar kurmuşlar vesaire. Aşağıya doğru iniyorsunuz bölge tamamen Araplardan oluşuyor. Şimdi buraya bakıyorsunuz hala bütünlüğü koruma gibi bir dert yok. Suriye’den veya diğerlerinden bir karış toprak isteğimiz yok. Bizim tek derdimiz vardı, DEAŞ ile mücadeledir. DEAŞ ile mücadeleyi de başarılı bir şekilde verdik ve Cerablus’u onlardan temizledik. Aynı şekilde el Rai, el Bab ve o bölgelerin hepsini bunlardan temizledik. Ama şimdi geliyoruz ve bakıyoruz ki buradaki yaklaşımları farklılık arz ediyor. Acaba şurayı kim alsın, şurayı kim alsın diye bunların hesabı yapılıyor. Önümüzde bir Afrin, bir Lazkiye tablosu var keza Tel Abyad’da da aynı düşünce hâkim. Evet, ülkeleri ve bu bölgeleri kendi aralarında paylaşıyorlar. Şimdi Irak’a bakıyorsun mesela Kerkük’te Türkmenler tamamen yok farz ediliyor. Ama orada Arap da var, Kürt de var. Tamam da Kerkük şunlarındır diye bir şey yok. Burası ne olarak ilan edildi? Tartışmalı bölge olarak ilan edildi. Bu tartışmalı bölgede kimler var? Burada Türkmenler var ki tarihi itibarıyla baktığınız zaman geçmişinde burası Türkmenlerin yoğun olduğu bir yer, aynı şekilde Arap’ı var, Kürt’ü de…

SUNUCU: Siz bunu kabul etmiyorsunuz, yani Kürtlerin gelip oraya Kürt bayrağını asmasını kabul etmiyorsunuz?

ERDOĞAN: Zaten bununla ilgili açıklamalarımız oldu ve Kerkük’teki bayrakların kaldırılmasını istedik. Bize bayrağın Kerkük Meclisinin üzerinden indirileceği bildirildi. Henüz kalktı mı, kalkmadı mı doğrusu bilemiyorum. Ancak Suriye’de de bizim kuzeyde, Türkiye sınırında ciddi manada Türkmenlerin yerleşik olduğu bölgeler var. Böyle bir bölmeye, toprakları şu veya bu devlete verilirse, Suriye bölünür. Ne yazık ki Suriye’nin ayağa kalkması öyle kısa bir zamanda olacak bir iş değil zira zamana ihtiyaç var. Ama benim her zaman bir teklifim var; o da nedir? Biz dedik ki, Fırat’ın batısında terörden arındırılmış bir güvenli bölge ilan edelim…

SUNUCU: Trump’ın bu konuda sizinle işbirliği yapacağını düşünüyor musunuz?

Erdoğan: İşte ben bunları bütün dost bildiklerimize açıklıyorum. Yani beş bin kilometrekarelik bir alanda güvenli bir bölge ihdas edebiliriz. Bu bölge uçuşa yasak bölge olarak da ilan edilerek, eğit-donatla iyi bir milli ordu oluşturulabilir ki oraya yerleşen insanların bütün güvenliğini de onlar sağlamış olurlar. Buraya Amerika, Rusya, Körfez ülkeleri, Suudi Arabistan, Katar ve diğerleri olmak üzere hep birlikte desteklerimizi verelim ve burada onlara yeni şehir veya şehirler oluşturalım ve böylece bu insanlar hem ülkelerinden ayrılmak zorunda kalmasınlar. Bizde de üç milyon mülteci var, bu insanlar da tekrar topraklarına dönme şansını yakalasınlar.

SUNUCU: Sayın Cumhurbaşkanı, İran’ın yayılmacı politikaları ışığında bu ülkeyle ilişkilerinizin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Nitekim İran’ın elinde Lübnan’ın Suriye’nin Irak’ın ve Yemen’in dört Arap başkenti hâlihazırda ellerinde ve daha fazlasını alacaklarını iddia ediyorlar zira onların stratejik derinliği Irak ve Suriye’dedir. İran’ın bu yayılmacı politikaları ışığında ilişkilerinizin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

ERDOĞAN: Tabii biz İran’la tarihi ve köklü geçmişimiz var ve şu anda geldiğimiz durumu bize göre çok iyi bir durum olarak görmüyorum, keşke bu durumlara gelmeseydik, çünkü görüşmelerimiz oluyor, gidiş-gelişlerimiz oluyor vesaire. Aramızda konuşurken gayet iyi, güzel de, ama neticeye gelince maalesef netice alamıyoruz. Bakıyorsunuz Irak üzerinde hesaplar var, Suriye üzerinde hesaplar var, işte Lübnan’da aynı şekilde hesaplar var, Yemen’deki gelişmeler ortada. Yani buralara girmek, buralara nüfuz etmek suretiyle bölgede bir Pers gücünü ihdas etmeye çalışıyorlar. İran’ın elindeki toprak kendisine fazlasıyla yeter, nedir yani başka ülkelere böyle nüfuz etme gayreti? Bu düşündürücü. Tabii bu, İran’ı da ister istemez yalnızlığa doğru sevk ediyor. İran’ın İslam dünyası tarafından mücadele edilen bir ülke olmasını istemeyiz. Aramızdaki münasebetlerin çok daha farklı bir şekilde yürümesini isteriz, dayanışmamız, bizim İslam dünyası içinde olması lazım. Bizim mezhep taassubu içerisinde olmamız düşünülemez, bunları artık bir kenara koymamız lazım. Bizi birleştiren tek ve her şeyimiz İslam’dır. Ama eğer yorumları biz kalkar da İslam’ın yerine ikame etmeye çalışırsak, bu istikamette görüntü verirsek, bu çok büyük tehlikedir ve tekebbür İslam’da haramdır. Yani “ben” yok zira İslam’da “biz” var. Bunu yaptığımız anda o tevazuuyla aramızdaki dayanışmayı, birliği ve beraberliği çok daha ilerilere taşırız. Temenni ederim ki, yani bundan sonraki süreçte bir an önce bir dayanışma halinde oluruz, zira İslam dünyasının ihtiyacı olan bu birliği ve beraberliği birlikte sağlayalım.

SUNUCU: Sayın Cumhurbaşkanı son sorum: Türkiye’nin geleceğini, halkın size ve Cumhurbaşkanlığı makamına vermiş olduğu bunca sorumluktan sonra, içeriden ve dışarıdan gelen saldırılara rağmen ki bu saldırılar önümüzdeki 2019 seçimlere kadar da devam edecek. Bu savaşa da hazır mısınız?

ERDOĞAN: Biz elhamdülillah şu anda en kötü ihtimallere karşı dahi siyasetlerimizde başarmışızdır. Bundan sonra da bunu başarabilecek güçte ve kabiliyetteyiz. Çünkü 40 yıldır siyasetin içindeyiz, ta gençlikten itibaren bunu yaparak geldik. Yeni başlayan biri değiliz zira tecrübemiz ve deneyimimiz buna yeter. Elhamdülillah iyi bir ekibimiz var zira sürekli kendini yeniliyor ve iyiye gidiyor. Partimize dönüş imkânı da geldiği için bu da ayrı bir güç katacağından, sonraki süreçte de hükümetimizle birlikte bu çalışmaları daha çok başarıyla inşallah daha yüksek mertebelere taşıyacağız. 2019 yılıysa inşallah ülkemiz ve milletimiz için farklı bir yıl olacaktır ve ondan sonra da Türkiye’nin, uluslararası camiada ciddi bir rekabet imkânı yakalayacağını düşünüyorum. Biz tabii olarak elimizden gelen esbaba tevessül hükmünü (elimizden geleni yapmak) biz yerine getiririz, neticeyse Allah’tandır.

SUNUCU: Sayın Cumhurbaşkanı, aslında elimde birçok soru var belki bir başka programa bırakabiliriz. Ama referandumdan hemen sonra kanalımıza bu özel imkanı sağladığınız için teşekkür ediyoruz. Programın sonunda bir şeyler söylemek ister misiniz?

ERDOĞAN: Ben sizlerin ve el Cezire vasıtasıyla birinci derecede Katar halkına, Katarlı kardeşlerime ve tüm dünyadaki el Cezire izleyicilerine şahsım ve milletim adına kalbi şükranlarımı sunuyorum. İnanıyorum ki, İslam dünyasına en geniş ve kapsamlı yayını yapmış olmanız hasebiyle bu mülakatımız, bu görüşmemiz çok daha güzel bir şekilde yansıyacaktır. Hoşgeldiniz, Allah’a emanet olunuz ve hoşçakalınız (Arapça).

SUNUCU: Sayın Cumhurbaşkanı biz teşekkür ediyoruz zira bu, bizim için bir onurdur. Seyircilerimize de teşekkür ediyoruz. Ankara’dan ben Ahmet Mansur, Cumhurbaşkanlığı Sarayından sevgilerimi ve selamlarımı sunuyorum. Allah’ın selamı rahmet ve bereketi üzerinize olsun. (Katar, El Cezire – 20 Nisan 2017)