close
Genel

Devrim, Savaş ve İmparatorluğun Uluslararası Bağlamı

4

Dominique Lieven

 

Şayet Rusya muzaffer güçlerden biri olsaydı, savaş-sonrası düzen çok daha istikrarlı olurdu. Şayet Fransa-Rusya ittifakı bu düzeni ayakta tutmak üzere varlığını sürdürseydi, bu durumda Hitler’in yükselişi ve Avrupa’nın ikinci bir dünya savaşına sürüklenişi önlenebilirdi.

 

Bu çalışmayı yazarken amacım; Rus Devrimi’nin uluslararası bağlamına bakmak ve devrimin sebepleri, gidişatı ve sonuçları üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Hem devrim yıllarına hem de Rusya İmparatorluğu’nun 1917 öncesindeki iki yüzyıl boyunca geliştiği uluslararası bağlama bakıyorum. Kendimi genel itibariyle yumuşak gücün unsurlarını – bir diğer deyişle; jeopolitik, diplomasi, savaş ve ekonomik faktörler- ele almakla sınırlandıracağım. Avrupa ve küresel düzlemin kültürel ve entelektüel bağlamı hakkında ise az şey söyleyeceğim.

 

Bu demek değildir ki dış entelektüel veya kültürel bağlamı önemsiz görüyorum: çok daha farklı bir durum söz konusu. Örneğin yirminci yüzyılın başında Çarlık rejiminin meşruiyeti konusunda Avrupa kamuoyunun mutlak monarşiyi tamamen kadük ve gerici bir yönetim biçimi olarak görmesi son derece önemli ve sakıncalıydı. Sadece Avrupa’da değil dışarıda da Rusya’dan çok daha geri kalmış olarak görülen bazı ülkelerin anayasaları vardı. Bu durum, yönetici elitin birçok üyesi arasında da olmak üzere Rusya’nın eğitimli toplumunda “otokrasiye” yönelik bir küçümsemeyi teşvik etti.

 

Rusya’nın dış politikasına ilişkin olarak da, kimlik sorunları ve Rusya’nın dünyadaki yeri ve tarihsel rolüne dair görüşler de oldukça önemliydi. Bu, Rusya’nın bir Slav ve Ortodoks büyük gücü olarak kimliğine dair inanç konusunda kendisini en net şekilde gösteriyordu. Benzer etmenler, diğer büyük güçlerin dış politikaları hakkında da düşündürüyor.

 

1914 yılından çok önce, dünyanın etnik-ideolojik-jeopolitik bloklara bölündüğüne dair güçlü bir kanıt vardı. Bunların en güçlüsü ise; Britanya İmparatorluğu ve ABD’nin devasa kaynaklarını potansiyel olarak bir araya getirmiş olan İngiliz-Amerikan bloğu idi. Orta Avrupa’daki Germanik blok potansiyel olarak daha az güçlüydü; ancak diplomatik ve askeri birliği daha şimdiden antlaşma ile belirlenmişti ve aynı durum İngiliz-Amerikalılar için geçerli değildi. Hem İngilizce konuşan hem de Germanik dillerini konuşan bloklar yeni bir olguydu: On dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinden önce Britanya ve ABD hem jeopolitik hem de ideolojik rakiplerdi. Britanya elitinin önemli bir kısmı “karma monarşiye” bağlıydı ve demokrasiyi sosyal düzen ve uluslararası barış ve istikrar karşısında bir tehlike olarak görmüşlerdi. Avusturya ile Prusya arasındaki dini ve siyasi rekabet çok daha derinlere indi. Bu iki yeni ulus-üstü bloğun kurulmasının kökenlerinde, on dokuzuncu yüzyıl sonunun zihniyetlerine dair etnik-dilsel ve ırksal yaklaşımların artan etkisi vardı. Ancak eğer bu bloklar hayal gücünün ürünüyse, aynı zamanda oldukça önemli birer güç ve siyasi gerçekliktiler. Yirminci yüzyıldaki uluslararası rekabetin ve çatışmanın önemli bir kısmı, bu blokları birbirleriyle ve ortak bir Slav ve daha sonra da ortak sosyalist ilkeler üzerine temellenmiş, Rusların öncülüğündeki bir bloğa karşı rekabete sürükledi. Etnik-ideolojik dayanışma, özellikle yirminci yüzyılın bu rekabetinden muzaffer çıkan İngiliz-Amerikan bloğunun tutarlılığını büyük ölçüde güçlendirdi.

 

RUSYA’NIN HEDEFLERİ VE ARAÇLARI

 

“Sert güç” ve uluslararası siyasete bakıldığında; çarlık Rusya’sının yöneticilerinin baş önceliği, ülkelerinin bir Avrupa büyük gücü olarak pozisyonunu güvence altına almaktı. Rusya, on sekizinci yüzyılda bu statüyü elde etti ve on dokuzuncu yüzyılda da elinde tuttu. Rusya’da ekonomi, hükümet ve toplum, bu öncelikten çok fazla etkilendiler. Rus gücünün kökenlerinde Avrupalı bir askeri-mali devlet ile bir Avrasya imparatorluğu arasında eşi benzeri görülmemiş bir evlilik yatmaktadır. Çarlık Rusyası’nın uluslararası gücü ve prestiji, 1812-1815 yıllarında Napolyon’un mağlubiyetinde oynadığı temel rol ile zirve noktasına ulaştı. Rusların askeri gücünün anahtarı; Avrupa tarzı birleşik silah (topçu/piyade/süvari) ordusu idi ve bu ordu, yanaşık düzen formasyonunda manevra yapıp, koordine olup savaşmak üzere eğitim almıştı. Ancak, Rusların gücü, Avrasya askeri geleneği açısından tipik olan unsurlarla da yakından bağlantılıdır.

 

Özellikle Avrupa’nın büyük güçleri arasında, Napolyon Savaşları’nda büyük etki gösterecek şekilde “sömürgeci” birimleri kullandı: bunlar gelenekleri Avrupa steplerinde savaş yapmaya uygun olan Kazaklar idi. Modern-öncesi savaş ortamında, at, modern tankın, uçağın, mobil topçu sınıfının ve kamyonun karşılığıydı. Bir diğer deyişle, keşif, şok, takip ve mobil ateş gücü için asli öneme sahipti.

 

Avrasya’daki bozkır topraklarından dolayı Rusya, atlar konusunda büyük güç rakiplerinin herhangi birinden daha zengindi. Kazaklar, Rusya’nın Napolyon karşısındaki zaferinde büyük bir rol oynadılar; ancak Rusya’nın elindeki devasa at gücü rezervi çok daha önemliydi. Çarlık döneminin otokratik rejimi, tebaasına acımasızca davrandı ve eğitimli Ruslardan bile Avrupalı akranlarının giderek daha fazla yararlandıkları ve hatta çantada keklik gördükleri haklardan mahrum bıraktı. İmparatorlukların başarıyı ölçtüğü güç-siyaset bağlamında, bu etkili oldu. Dahası, Romanovların imparatorluğunda Rus edebiyatı ve müziği, küresel yüksek kültürün süslerinden biri halini aldı.

 

Osmanlı İmparatorluğu ile yapılan kıyaslamalar oldukça aydınlatıcıdır. Romanovlar ve Osmanlılar, Avrupa’nın gücünün çok arttığı ve dünya çapında yaygınlaştığı bir çağda Avrupa’nın periferisindeki imparatorlukları yönettiler. On beşinci yüzyılda Osmanlılar, daha sonraları Rusya’nın örnek aldığı politikalar izlediler – örneğin, büyük oranda Avrupa’dan kadro ve teknoloji ithal ederek sıfırdan bir donanma kurdular. Ancak, on sekizinci yüzyılda Osmanlılar, zamana uygun bir Avrupa askeri-finansal devlet modeli geliştiremedikleri için Rusya ile rekabetlerinde kaybettiler. Başarı ve başarısızlığın sebeplerine dair tartışma, Rus Ortodoksluğu ile İslam’ın muhafazakar ve Batı-karşıtı siyasi ve kültürel güçler olarak kıyaslanması gibi temel önemdeki meseleleri içermektedir. Rus halkı çarlık devletinin gücüne çok fazla önem atfetmişse de, Osmanlı İmparatorluğu’nun Müslüman halkları da devletlerinin zayıflıklarına en az o kadar dikkat etmişlerdi. Yirminci yüzyıldan itibaren bunun bedeli, büyük çaplı etnik temizlik ve imparatorluğun kuzey ve doğu sınır topraklarındaki Müslüman nüfusun katliamı ve hatta Avrupa’nın İslam’ın ana kalbindeki toprakların bir kısmını sömürgeleştirmesi şeklinde kendini gösterdi. Ancak Rusya’nın ödediği bedel, 1917 devrimi ve hatta ötesine dek gitmektedir.

 

Bence, on sekizinci yüzyıl çarlık devletinin Osmanlılar karşısındaki zaferinin iki temel sebebi; emperyalist elitlerin Batılılaşması ve ittifakı monarşi ile üst tabakadaki seçkinler arasında sağlama bağlayan ve askeri-mali makinenin temelini oluşturan acımasız kölelik sistemi oldu. Bir ölçüde 1917 devrimi Rusya’nın kitleleri ile onun Avrupa’daki elitleri arasında kültürel bir savaşın boyutlarını kapsamaktadır – her ne kadar hikaye sadece bununla ibaret olmasa da. Hiç kuşku yok ki 1917, aynı zamanda devletin halkı genellikle acımasız bir şekilde sömürmesine ve Romanovların mali-askeri devleti ile devasa imparatorluklarının kurulmasında gerekli ve elzem bir unsur olan kölelik ve otokrasinin bileşkesinin uzu vadeli etkisine verilen bir yanıttı.

 

On dokuzuncu yüzyılda Rusya’nın görece gücü azaldı. 1800-1815 arasında Rusya’nın savaşları genellikle kazanırken; 1815-1918 arasında genellikle kaybetmesinin temel sebebi budur. Başarısızlık ve düşüş, bir rejimin meşruiyeti ve tebaanın birlik, iyimserlik ve sükunet algısını azaltmaya meyillidir. Büyük güç ilişkilerinin öbekleşmesindeki değişimler, Rusya’nın düşüşünün ana sebeplerinden biriydi.

 

RUSYA’NIN ÇÖKÜŞÜNÜN ARDINDAKİ ETMENLER

 

On sekizinci yüzyılda Batı Avrupa’da Fransa ve Britanya, Orta Avrupa’da ise Prusya ve Avusturya arasındaki rekabet kökleşmişti. Rusya, böylesine yerleşik bir büyük güç düşmanına sahip olmayan tek büyük güçtü ve bu pozisyonunu özellikle II. Katerina’nın becerikli yönlendirmesi altında bir avantaja dönüştürdü. 1815 yılında, İngiliz-Fransızlar arasında imparatorluğa yönelik uzun savaş serileri, Britanya’nın net bir zafer kazanmasıyla sonuçlandı ve iki gücün genellikle Rusya’nın aleyhine işbirliği yaptıkları on dokuzuncu yüzyıldaki uzun dönemlere giden yolu araladı. 1854-1856 yıllarındaki Kırım Savaşı, bir Rus perspektifinden bunun en felaket sonucu oldu. Daha da kötüsü; 1866 yılından sonra Prusya-Avusturya arasındaki uzlaşı, 1871 yılında Hohenzollern Reich’in kurulması ve 1879 yılında Avusturya-Almanya ittifakının tesis edilmesiydi. Şimdilerde Rusya, tüm açık batı sınırı boyunca ve Rusya’nın ekonomik, demografik ve siyasi gücünün çekirdeğine çarpıcı bir mesafede, birleşik Germanik blokla karşı karşıya bulunuyor.

 

Daha da kötüsü, Batı Avrupa’da başlayan ve on dokuzuncu yüzyılın tümünde doğuya doğru ilerleyen Sanayi Devrimi’nin etkisi oldu. Bu süreçte, uluslararası ilişkilerin istikrarı ve Avrupa’daki güç dengesi bozuldu. Sanayi Devrimi’ni yönlendiren güçler, büyük oranda herhangi bir hükümetin –Rusya bir yana- kontrolü ötesindeydi. Bugünlerde ekonomi tarihçileri Sanayi Devrimi’nin niçin Çin veya Hindistan’da başlamadığını soruyorlar. Niye Rusya’da başlamadığı sorusuyla vakit harcamıyorlar; keza yanıt onlar için son derece açık. İlgili etmenler arasında; düşük nüfus yoğunlukları, kömür ve demir rezervleri arasındaki devasa mesafeler ve Rusya’nın küresel ticaret ve kültüre dair geleneksel merkezlerden coğrafi uzaklığının sonuçları yer alıyordu. Kırım Savaşı’ndaki mağlubiyet, Rusya’yı yönetenlerin ülkeye artan bir ekonomik gerilemenin sonuçlarını taşımasına sebep oldu. Batı Avrupalı düşmanları harekete geçtiler ve sanayi çağının teknolojisini kullanarak onunla mücadeleye tutuştular: Bunun yarattığı refahla, kendi savaş çabalarını finanse ettiler. Rusya’nın elinde demiryolları, buharlı gemiler, av tüfekleri veya uygun finansal güç yoktu.

 

1856 yılından sonra hükümet, bu bariz geri kalmışlığın üstesinden gelmek üzere tasarlanmış bir dizi reform ve politikayı uygulamaya koydu. 1914 yılı itibariyle bunların büyük kısmı başarıldı. Rus ekonomisi o denli hızlı gelişiyordu ki birçok yabancı onu geleceğin Amerika’sı olarak gördü. Ancak kişi başına düşen refah ve “İkinci Endüstriyel Devrim”in teknolojisi (örneğin elektronik, kimyasallar, optik, vs) açısından, Rusya 1914 yılında halen Almanya’nın gerisindeydi. Öte yandan, hızlı ekonomik büyüme, Romanovların rejiminin kendisini uyarlamakta oldukça zorlandığı, modern kentsel bir toplum yaratıyordu. 1914-1917 arasında, tüm bu üç unsur bir araya gelerek monarşiyi alaşağı eden bir kriz yarattılar. Almanya’nın liderlerinin niçin Birinci Dünya Savaşı’nı başlattığının kilit bir sebebi – muhtemelen de en önemlisi- Rusya’nın ekonomik büyümesine imrenerek ve korkuyla bakmalarıydı. Bir nesil sonra Rus gücünün ağırlıklı bir hal alacağına ikna olan bu kesim, zafer şanslarının halen yüksek olduğu bir dönemde neredeyse kaçınılmaz olarak gördükleri Avrupa savaşını başlatmaya karar verdiler. Almanya karşısında ekonomik gerilemenin ardından yaşanan savaş, Rusya açısından büyük bir maliyet doğurdu. Ancak, 1917 yılı Temmuz ayında monarşiyi alaşağı eden devrimin kilit sebepleri siyasiydi. 1918 yılında ülke içinde devrimin ardından askeri mağlubiyetin yaşandığı Almanya’dan farklı olarak, Rusya’da mağlubiyet ve dağılma geri planda başlamıştı. Her şey bir yana, öncelikle hızla değişen barış dönemi toplumu, ardından da savaşın devrime yol açan devasa ilave zorlukları karşısında monarşi meşruiyet kaybetmişti.

 

Bu kısa makalede, uluslararası bağlam ve kıyaslamaların çelişkileri ve çarlığın başarısızlığını açıklamaya yardımcı olduğu iki şekilden bahsedeceğim. Bunlardan biri, Rusya’yı “İkinci Dünya”nın üyesi olarak görmekti – yani Avrupa’nın batı, güney ve doğu kısmındaki ülkelerden oluşan ve Birinci Dünya çekirdeğinin standartlarına göre geri kalmış olan ülkelerden biri. Elbette Avrupa’nın periferisi oldukça çeşitliydi; ancak ortak bir unsur, kıtanın periferisindeki halkın genellikle daha yoksul ve daha kırsal olması, orta sınıfın daha küçük oluşu ve bir ülkenin birçok eyaletinin daha az entegre olmasıydı. Devlet, Avrupa’nın daha gelişmiş çekirdeğine kıyasla gerçek anlamda daha az güçlüydü. Yirminci yüzyılın başlangıcında kitlesel siyaset ve sosyalist hareketlerin yeni bir meydan okumasıyla karşı karşıya kalan hükümetler ve mülkiyet sahipleri, Avrupa periferisinde, çekirdeğinde olduğundan daha kırılgan hissettiler kendilerini…

 

Yirminci yüzyılda Avrupa’nın batı, güney ve doğu periferilerindeki çok az sayıda ülkenin liberal demokrasiye barışçıl bir geçişten yararlanması, bir tesadüf olmasa gerek. İki savaş arası dönemde neredeyse tümü, sağ veya soldaki otoriter rejimler tarafından yönetildiler. Rusya, İkinci Dünya’nın kriterlerinden çoğuna göre bile geri kalmıştı. İtalyan devletinin okulları, köylüleri veya hatta güneyin kentsel kitlelerini sadık İtalyanlara dönüştürmek konusunda hem çok ilkel düzeydeydi, hem de sayıları azdı. Ancak İtalya’nın Rusya’ya kıyasla kişi başına düşen öğretmen sayısı iki kat idi. Rusya’nın ülkenin büyük güç statüsüne yükselişine hizmet etmiş olan otoriter geleneği, giderek kentli ve okur-yazar bir toplumun zorluklarına başarılı bir şekilde uyum sağlamayı çok daha zorlu hale getirdi. İtalyan ve İspanyol ticaret birliklerine izin verilen sınırlı yasal alan, işçi sınıfın devrimci mizacının baskı altına alınmasına dair belli bir umut aşıladı – ancak bu konuda bir kesinliğe ulaşılamadı.

 

Çok daha kapsamlı bir şekilde, Rusya rejimi, birçok periferideki akranından daha kırılgan durumda. Rusya bir imparatorluk idi ve imparatorluk olmanın çok devasa bir toprağı kontrol etmek ve milliyetçiliğin zemin kazandığı bir çağda birçok halkı idare etmek gibi ilave zorluklarını da yaşadı. Çarlığın karşılaştığı zorlukları düşünürsek, dünyanın tüm imparatorluklarının yirminci yüzyılda benzer sorunlar yaşadıklarını ve hiçbirinin bu zorluk karşısında sağ çıkmadığını anımsamak gerekecektir.

 

ALMANYA’NIN KİLİT ROLÜ

 

1975 yılında okuldan mezun olup mesleğe ilk atıldığımda, Batılı tarihçiler iki kampa ayrılmışlardı: “iyimserler” ve “kötümserler”. İyimserler; 1914 yılı itibariyle Rusya’nın elinde, liberal bir demokrasiye geçiş için gereken kilit unsurların olduğuna inanıyorlardı. Bunlar arasında; sivil toplum, yasal sistem ve parlamenter kurumlar vardı. İyimserler; savaş ve belki de II. Nikola olmasaydı liberal demokrasiye başarılı bir geçişin mümkün olabileceğine inandılar. Buna karşın karamsarlara göre, çarlık rejimi barışçıl bir evrime muktedir değildi; devrim kaçınılmazdı ve Bolşevik rejimi Rus tarihinin en olası ve en meşru varisiydi.

 

Üniversite yıllarımda Rusya’nın imparatorluğun son evresine dair tarihinin bu şekilde algılanmasının, 20.yüzyılın ilk dönemindeki Rus gerçeklerinden ziyade, Soğuk Savaş bağlamı ve Batı’daki entelektüel kesim içindeki ideolojik mücadelelerle daha alakalı olduğunu düşünüyordum. Demokrasiye barışçıl bir geçişin hiçbir zaman mümkün olmadığına inanmıştım. Hiç kuşku yok ki benim kendi kökenlerimin de bununla alakası var. Rus tarihi hakkında ilk okuduğum belge, Petr Durnovo tarafından 1914 yılı Şubat ayında II. Nikola’ya sunulan o meşhur rapordu. Bu raporda, Rusya’da o dönemde liberalizmin yükselişinin imkansız olduğu ve Avrupa çapında bir savaşa girişin neredeyse kesin bir şekilde sosyalist bir devrimle sonuçlanacağı yönünde bir uyarı vardı. Bu bana eski Rusya’nın ve Beyaz göçün çocuğu dayım Leonid tarafından on ikinci yaş günümde verilen bir kitaptı. Kendisinin özel ders aldığı kişilerden biri ise, şans eseri, eski bir sosyal demokrat olan Georgii Salomon idi. Benim tezim bu görüşü daha da güçlendirdi. O günlerde “İkinci Dünya” veya emperyalist kıyaslamalar konusundaki fikirlerimi tam olarak geliştirmemiştim; ancak her ikisine dair unsurlar zihnimde canlanıyordu ve beni iyimserlerin bakış açısı konusunda çok daha kuşkucu hale getiriyordu.

 

Bence karamsarların bakış açısı çok daha mantıklı. Ancak birçok sebepten ötürü, Bolşeviklerin zaferinin kaçınılmaz olmadığını ve savaşın yaşanmadığı bir ortamda bunun en olası senaryo da olmadığını düşündüm. Kuşkuculuğumun kilit sebeplerinde biri; uluslararası bağlam ve yabancı müdahale meselesiydi. Burada 1905 ila 1917 arasındaki kıyaslamalar anlamlı olacaktır. 1905-1906 yıllarının kış döneminde monarşi çökmek üzereydi. Ayakta kalması, silahlı güçlerin kesin olmayan ve sürekli istikrarsızlık sergileyen sadakatine bağlıydı. Çarlık çökseydi ve –ki bu neredeyse kaçınılmazdı- devrimin bir anda sola çevrilseydi, Rusya’nın uluslararası sistemden çıkması, kendisini sosyalist devrimin ana merkezi olarak kurgulaması ve ekonomisi ve hükümetinde devasa yabancı yatırımları tehlikeye atması karşısında Avrupalı büyük güçlerin tarafsız bir şekilde durması düşünülemezdi.

 

Rusya’nın komşusu ve Avrupa’nın önde gelen askeri gücü olan Almanya her daim başarılı bir müdahalenin kilit unsuru olacaktır. Berlin’in diğer güçlere kıyasla müdahalede bulunmak konusunda daha ivedi gerekçeleri vardı; keza Rusya’daki Alman topluluğu oldukça genişti ve sosyal devrim karşısında kırılgandı. Tüm bunlar özünde Hohenzollern rejimiyle bağlantıları güçlü olan Baltık Alman eliti açısından anlamlıydı. 1905-1906 yıllarının kış döneminde II. William, Baltık Almanların temsilcilerine; şayet Rus monarşisi devrilirse onların canını ve mülkünü korumaya Alman ordusunun geleceğini söylemişti. Kısa ila orta vadeli sonuçların ne olacağını kimse söylemez; ancak büyük olasılıkla müdahale karşı-devrimin zaferiyle sonuçlanırdı.

 

Bu senaryo ile 1917’de olanlar arasındaki kıyaslamalar çarpıcıdır. Barış döneminde Almanya, karşı-devrimin tarafında uluslararası müdahalenin öncüsü oldu. Birinci Dünya Savaşı bağlamında, devrimi desteklemek için elinden geleni ardına koymadı. Almanların desteği olmasaydı Lenin 1917’de muhtemelen Rusya’ya ulaşamazdı. Bolşeviklerin iktidara gelmelerinden bir yıl sonra Birinci Dünya Savaşı onları etkin bir yabancı müdahalesinden kurtardı. O sene, yeni rejim Rusya’nın merkezindeki gücünü konsolide etti; iletişim merkezleri, askeri dükkanlar ve halkın büyük kısmı buraya yoğunlaştırıldı. Ana merkez ve kaynaklar üzerindeki bu kontrolleri, Bolşeviklerin İç Savaş sırasındaki zaferinin ardındaki temel sebep idi.

 

Şüphesiz ki monarşi 1917 yılı Mart ayında devrildiğinde, Bolşeviklerin zaferi kaçınılmaz olmaktan çok uzaktaydı. Örneğin, 1917 yılı yaz döneminde geçici hükümet bir askeri saldırı gerçekleştirmemiş olsaydı, ılımlı sosyalistlerin egemenliğindeki bir bakanlığın savaşın sonuna doğru tökezlemesi beklenebilirdi. Bence, böyle bir şey olsaydı bile ılımlı sosyalistler, savaşın ardından yaşanması kaçınılmaz zorluklara karşı koymakta oldukça zorlanırlardı – 1930’lu yılların ekonomik buhranının yıkıcı etkilerine değinmiyorum bile. Avrupa’daki kıyaslamalar, bir askeri darbe ve sağ eğilimli otoriter bir rejim türünün iktidara gelmesi olasılığına kuvvetle vurgu yapıyorlar. Ancak, 1917 yılındaki alternatif senaryolara bakarken bile, Birinci Dünya Savaşı ile Rus Devrimi’nin nasıl iç içe geçtiklerini anımsamak gerekiyor. 1916-1917 yıllarının kış dönemi, yirminci yüzyıl Avrupa tarihinin kilit noktalarından biriydi. Devrimin Rusya’nın hızlı bir şekilde dağılma sürecini tetiklediği anda Almanların yanlış hesaplaması sonucunda ABD savaşa girmemiş olsaydı, Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanların zafer kazanması düşünülebilirdi. Bu durum ise hem Avrupa hem de dünya açısından çok mühim sonuçlar doğururdu.

 

 

PEKİ YA ŞAYET ŞÖYLE OLSAYDI…

 

Bu iddiayı anlamlandırmak için, on sekizinci yüzyıl ortası ve yirminci yüzyıl ortası arasında Avrupa’daki jeopolitik gerçeklikleri incelemek gerekiyor. Bu dönemde tek bir gücün Avrupa’nın Karolenj çekirdeğini ele geçirip kontrol altında tutması zor ancak mümkündü. Bununla kast ettiğim, Charlemagne’ın imparatorluğunu oluşturan ve daha sonraları da Avrupa Birliği’nin kurucu üyeleri haline gelen topraklardır. Hem Napolyon hem Hitler bunu başardı. Bu noktada, Avrupa’ya hükmedecek olan herhangi bir müstakbel yöneticinin önündeki en büyük meydan okuma, Avrupa’nın iki farklı ucundaki iki büyük güç merkezi – yani Britanya ve Rusya- şeklinde ortaya çıktı. Hem denize yakın Britanya hem de kara merkezli Rusya’yı mağlup etmek üzere Karolenj çekirdekten yeterince gücün harekete geçirilmesi, imkansız değildi, ancak çok zordu. Hem Napolyon hem de Hitler bu zorlukla başa çıkamadılar. Bunu kısmen başardılar, çünkü coğrafyası ve kaynakları karşısında –Rus ordusunun hakiki performansından söz etmiyorum bile- Rusya’yı salt bir askeri yıldırım harekatı politikasına boyun eğdirme girişiminde bulundular. Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya Rus devletinin altını oymak için çok daha etkin bir askeri-siyasi strateji kullandı. Devrim, bu stratejiyi başarıyla taçlandırdı; ancak bu demek değildir ki Devrim büyük oranda Almanya’nın çabalarının bir ürünüdür. Fakat Devrim’in sonucunda Avrupa tarihinde iki yüz yıldır ilk kez iki büyük periferi güç merkezi geçici olarak denklemden çıkarıldılar. Bu sebepten dolayı ve başat görüşe karşın bence II. William, Hitler veya Napolyon ile kıyaslandığında Avrupa’ya hakim olma noktasına daha fazla yaklaştı. Almanya’nın elinden olası bir zaferi alan, mücadeleye Amerika’nın müdahalesi oldu.

 

Birinci Dünya Savaşı’nı kazanmak için Almanya’nın Batı cephesinde bir zafere ihtiyacı olmadığını anımsamak gerekiyor. İhtiyacı olan tek şey, Batı’da bir beraberlik, doğuda ise Brest-Litovsk barışı idi. Amerika’nın müdahalesi olmasaydı bu tür bir senaryo oldukça mümkündü. Rusya veya ABD olmaksızın Fransızlar ve Britanyalılar hiçbir zaman Almanya’yı mağlup edemeyebilirlerdi. Amerika’nın yardım etme olasılığı olmaksızın Batılı müttefiklerinin Rusların dağılması, İtalyanların Caporetto’daki bozgunu ve 1917 yılında Fransız ordusunu saran ayaklanmalar karşısında mücadele etmeye devam etme iradesini sürdüreceklerini hayal etmek zor.

 

Bu irade devam etmiş olsaydı bile, araçları muhtemelen eksik kalırdı. 1916 sonbaharında bile Woodrow Wilson müttefiklerin savaş çabalarının bel bağladığı Amerikan mali yardımını geri çekme tehdidinde bulunuyordu. 1917 yılında müttefiklerin davasını etkileyen musibetler karşısında Amerika’nın barış, ablukanın kaldırılması ve uluslararası ticaretin yeniden tesis edilmesi yönündeki baskısına karşı koymak mümkün olmayabilirdi. Bu koşullar altında, Fransız ve Britanya halkını Doğu Avrupa’daki Alman egemenliğini durdurmak için savaşı sürdürmeye ikna etmek oldukça zor olurdu. Ve Rus gücünün dağılması kaçınılmaz olarak Doğu-Orta Avrupa’daki birçok kozu Almanya’nın elinde bıraktı.

 

Bölgenin geleceğinin anahtarı büyük oranda Ukrayna’nın geleceği etrafında dönüyor. Ukrayna, Brest-Litovsk antlaşması sonucunda bağımsız bir devlet olarak ortaya çıktı. Ukrayna cumhuriyetinin toprakları içinde Rus İmparatorluğu’nun kömür, demir ve metalürji endüstrileri ile tarım ihracatlarının kalbi yer alıyordu. Onlar olmaksızın Rusya en azından Urallar- Sibirya bölgesi bir alternatif olarak gelişene dek artık büyük bir güç olamazdı. Bunun beraberinde getirdiği Avrupa’daki güç dengesinde yaşanan çarpıcı değişim, sözde bağımsız olarak Ukrayna’nın ancak bir Alman uydusu olarak hayatta kalabileceği gerçeğiyle birlikte daha da arttı. Sadece Kiev’deki hükümet Ukrayna içindeki düşman Bolşevik, Rus ve Yahudi azınlıklarla karşı karşıya olmakla kalmamıştı, aynı zamanda etnik olarak Ukraynalı olan köylü çoğunluğun da büyük bir kısmının Ukrayna kimliği hakkında oldukça az bir farkındalığı bulunmaktaydı. Sadece Almanya Ukrayna’yı iç ve dış düşmanlara karşı koruyabilir. Almanya ve bağımsız bir Ukrayna aslında düşmanları – yani Ruslar ve Polonyalılar- ortak olduğu için doğal müttefiktiler. Konuya bu açıdan yaklaşmak, Ukrayna’nın devlet olarak meşruiyetinin inkar edilmesi anlamına gelebilir. Benim amacım ise bu değil. Zaman içerisinde bağımsız bir devlet Ukrayna’nın köylü kesimine Ukrayna kimliği duygusu aşılamak için kendi okullarını kullanabilirdi. Ukrayna potansiyel olarak örneğin Britanya’nın müttefiklerin zaferinin ardından bölge petrolü üzerindeki kontrolünü güvenceye almak üzere Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopardığı Irak’a kıyasla çok daha kalıcı bir ulus devlet idi.

 

Her ne kadar bu öneri birçok ülkede anlaşılır bir şekilde hakaret olarak algılanacak olsa da, Almanların Birinci Dünya Savaşı’ndaki zaferinin ve Doğu-Orta Avrupa’daki Alman hegemonyasının savaşın mevcut sonucuna göre daha iyi olabileceğini ileri sürebiliriz. Şundan emin olunuz ki bölgenin geleceğini Erich Ludendorff’un insafına teslim etmek, hiç de arzu edilir bir sonuç değildi; ama 1918 yılından sonra Doğu-Orta Avrupa’nın kaderi de değildi.

 

Birinci dünya Savaşı, Doğu – Orta Avrupa’da Rus ve Alman imparatorlukları arasında bir güç mücadelesi olarak başladı. Ne büyük bir ironidir ki, bunun sonunda hem Rusların hem de Almanların mağlup olacağını kimse öngöremezdi. Doğu ve Orta Avrupa’daki Versay toprak düzenlemeleri ve barışı, Rusya ve Almanya’nın katılımı olmaksızın ve hem Almanların hem de Rusların çıkarlarına ters düşecek şekilde yapıldı. Ancak Almanya ve Rusya, potansiyel olarak bölgedeki, Avrupa kıtasının genelindeki en güçlü devletler olarak varlıklarını sürdürdüler.

 

Kalıcı barış olasılıkları elbette Amerika’nın tecrit haline sürüklenmesi ve Britanya’nın kalıcı bir askeri ittifak içerisinde barışı garanti altına almak üzere Fransa’ya katılmayı reddetmesiyle zarar gördü. Ancak Britanya ve Amerika farklı şekilde bile davranmış olsalardı, Avrupa çapında kıtanın en güçlü iki devletine karşı yaratılan bir barış aşırı kırılgan olmaya mahkumdu.

 

Fransa-Rusya ittifakı bu düzeni ayakta tutmak üzere devam etseydi, bu durumda Hitler’in yükselişi ve Avrupa’nın ikinci bir büyük savaşa sürüklenişi muhtemelen önlenirdi. Rus halkı muhtemelen Dünya Savaşı’nda iki kez savaşmak zorunda kalmazdı ve bu durum hem kendileri hem de dünya için korkunç bir maliyet doğurmamış olurdu. Bu düşünme, bu kısa makalede vurgulamaya çalıştığım temel noktayı güçlendiriyor: Yani, Rus Devrimi üzerinde çalışan tarihçiler, uluslararası bağlamı, dış politikayı ve savaşı kendilerini tehlikeye atarak ve öğrencilerini ve okurlarını yanlış yönlendirme pahasına görmezden geliyorlar.

 

RAHATSIZ EDİCİ BENZERLİKLER

 

Bazen Rus Devrimi konulu derslerin bir dış denetmeni olarak hareket ederken, öğrencilerin Geçici Hükümet’e yönelik olarak savaştan tek taraflı olarak çekilmemesini eleştirdiklerine tanıklık ediyorum. Sanki savaştan çekilme kolaylıkla yönetilen ve herhangi bir sonuç doğurmayan bir şeymiş gibi.

 

Günümüzde dünyanın durumu ise, uluslararası bağlamların veya büyük güç siyasetin göz ardı edilmesinin bugünün tarihçileri açısından hassas bir konu olduğunu da göstermemektedir. 1914 öncesi uluslararası siyaset ile bugünkü dinamikler arasında rahatsız edici benzerlikler mevcut. Güç dengesindeki sarsıcı değişimlerin yönetilmesi hiçbir zaman kolay değil; en azından çünkü bu değişimler bazı güçlerde bir takım hevesler doğuruyor ve bazen diğerlerinde görece düşüş algılarına eşlik eden bir histeriye sebep oluyor. Eğer Avrupalı, Hıristiyan ve kapitalist Almanya’nın İngilizce konuşan ulusların ağırlıkta olduğu iktidardaki bir dünya kulübüne entegre edilmesi 1014 yılından önce zor olsaydı, çok daha farklı nitelikte olan Çin’in entegrasyonu mantıken bugünün dünyasında çok daha zor olmalıydı. Şimdi, tıpkı 1914’ten önce olduğu gibi, teknolojik ilerleme, daha önceleri sömürülemeyen ve dolayısıyla büyük güç rekabetine tabi olmayan topraklara değer katıyor. 1914’ten önce demiryolları ve derin maden teknolojisi, kıtaların ana merkezlerini sömürülmeye açıyordu. Bugün aynı durum denizlerin dibi için geçerli.

 

Yüksek Emperyalizm’in jeopolitik temeli, gelecekte sadece kıta çapındaki (yani imparatorluk) kaynakların bir Avrupa ülkesine büyük güç statüsünü gelecekte de sürdürebilme imkanı sağlayacağı inancıydı. Bunda, küreselleşmenin etkisi ve potansiyel Amerikan iradesinin çok fazla artması da etkiliydi. Bu inanışın en tehlikeli boyutu ise, ne yazık ki doğru olmasıydı. Avrupa kıtasının kendisi, hem tarih hem de jeopolitik açısından bir çok sebepten ötürü bir imparatorluk olmaya pek elverişli değildi; ancak bugün ve yarın dünyayı yöneten ve yönetecek olan ülkeler, devasa kıtasal çapta birimlerdir – ABD, Çin ve belki de Hindistan. Avrupa Birliği bir açıdan Avrupalıların masada kalmalarını ve gezegenimizin geleceğini belirleyecek olan büyük kararlarda söz sahibi olmalarını sağlamaya yönelik bir girişimdir. Gezegenimizin temel sorunu ise, 1914 yılı öncesinde devlet adamlarında olduğu gibi, bölgede modern milliyetçiliği icat eden kıtasal çaplı (yani emperyalist) hükümetin nasıl meşruiyet kazanacağıdır. Tarihsel imparatorlukların yönetilmesi her zaman zor olmuştur; çünkü devasa ölçekleri vardır ve çok çeşitlidirler. Ancak yöneticiler en fazla elitlerin fikirlerini önemserler. Elitler ise, yerel patronaj ve baskıya dayalı yerel sistemler yoluyla kitleleri genellikle kontrol altında tutarlar. Kitlesel okur yazarlık ve siyasetin olduğu günümüzde, dinleyecek ve dengelenecek çok daha fazla ses vardır. Uluslararası ilişkileri belirleyen kıtasal çapta devletlerin yönetilmesi giderek zorlaşmaktadır. Birbiriyle çatışan iç baskılar, dış politikada mantıklı karar alınmasını giderek daha zorlu hale getirmektedir.

 

Öte yandan, küresel ekolojik krizin siyasi sonuçlarıyla da karşı karşıya kalmak üzereyiz. Eğer su ve gıda gibi köklerini kaçınılmaz olarak topraktan alan temel insan ihtiyaçları akut kıtlık ve rekabetin nesnesi haline gelirlerse, bu durumda giderek liberal küreselleşme dünyasının gerisine düşüp tarihte büyük güç siyasetinin büyük kısmını destekleyen daha eski ve çok daha ölümcül jeopolitik gerçekliklere geri dönmek zorunda kalacağız. Eğer benim kuşağımdaki tarihçilerin güç siyaseti, diplomasi ve savaşı gözardı etmesinin ardında bir nebze de olsa mantık olsa da, aynı durum ne yazık ki çocuklarımızın dünyası için pek gerçek olacağa benzemiyor.