close
Haberler

Doğu ile Batı Arasındaki Çatlak Nasıl Tamir Edilir?

rus

Alexei Malashenko *

Büyük İngiliz yazar, gazeteci, şair ve roman yazarı Joseph Rudyard Kipling şöyle yazmıştı: “Ah, Doğu Doğu’dur; Batı da Batı ve bu ikili, hiçbir zaman bir araya gelmemelidir / Ta ki Yeryüzü ve Gökyüzü, Tanrı’nın büyük adalet makamına çıkana dek.” Kipling’in şiirinin en çok ilk satırından söz edilir; ancak Tanrı’nın adalet makamı genellikle es geçilir. Öte yandan, bunun anlamı pek de küçük değildir. Daha sonra sebebini açıklayacağız.

1970’li yıllarda Sovyetler’de çok satan “Çölün Beyaz Güneşi”, Rus devriminin ardından ilk yıllarda Orta Asya’nın devasa alanlarında bir Kızıl Ordu askerinin maceralarını anlatıyordu. Romanın ana karakteri olan Yoldaş Fyodor Sukhov, Doğu ile Batı arasındaki ilişkiye dair kendi yaklaşımını şu şekilde aktarmıştı: “Doğu, hassas bir meseledir!”

Hem Kipling’in hem de Sukhov’un tutumları halen Avrupa ve Amerika’da halkın zihnindeki yerini koruyor. Bununla birlikte, Doğu’da her ne kadar bugünlerde çok az kişi 19.yüzyılın İngiliz yazarını hatırlasa da, Doğu’nun Batı ile herhangi bir uzlaşı aramasının bir anlamı yok. Yerli Doğulular açısından, onların Doğusu çok daha sofistike ve iyi durumda.

Tüm bunlar oldukça bariz görünebilir. Ancak halen bazı soruların yanıtlanması gerekiyor: “Batı nedir?” İki numaralı soru ise: “Doğu nedir?” Ve son olarak: “Her ikisi içten nasıl homojen olur?”

HERŞEY, BATI İLE BİRLİKTE AZ ÇOK NETLEŞİYOR

Batı, coğrafi, dini ve kültürel açıdan homojendir. Batı’nın kendi içerisinde çeşitli olduğunu söylemeye gerek yok. Avrupa ve Amerika, Atlantik Okyanusu’nun farklı iki köşesindedir. Amerikan ve Avrupa zihniyetleri vardır. “Daha büyük” (Batı) Avrupa ve daha küçük (Doğu) Avrupa vardır. Katolik İtalya, İspanya, Portekiz; Protestan Almanya ve İskandinavya vardır. Ayrıca Ortodoks Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan vardır. Ancak aynı zamanda edebi bir medeniyet özü söz konusu. Paradigması ne kadar renkli ve geniş olursa olsun, varlığı inkar edilemez bir gerçek. Bu günlerde söz konusu öz, kırılgan görünüyor. Bazı politikacılar ve uzmanlar, geleceğini sorguluyor. Bununla birlikte, şu an için Batı halen varlığını koruyor ve mevcut kuşaklar boyunca parçalanma riski düşük.

Dünyanın geri kalanıyla kıyaslandığında, Batı, siyasi ve askeri olarak başarılı ve kendisini oluşturanları bir arada tutan da budur. Batı, rekabette galip gelerek Doğu’yu geride bıraktı. Batı’nın modeli – Amerikan veya Avrupa versiyonu olsun, fark etmez- Doğu’nun modeline kıyasla çok daha etkin ve kalıcı oldu. Batı’nın varlığını sürdürmesini sağlayan siyasi kültür, her ne kadar her türlü “ilave maliyetle” –Engizisyondan Nazizm’e dek- gelse de, çok daha etkin olduğunu ortaya koydu. Son olarak, Batı, ortak bir dini paylaşıyor (her ne kadar farklı mezheplere bölünmüş olsa da): Hıristiyanlık. Tek bir kelimeyle, “Batı” kelimesi, belli medeniyet sınırları dahilinde var olan spesifik bir birimi akla getiriyor zaman zaman. (Burada, “medeniyet” terimini kullanıyorum. Bu konuda net bir tanım getirmeye yönelik sayısız çabaya rağmen bu mesele halen “gizemini koruyor”.)

DOĞU NEDİR?

Doğu, özünde, coğrafi açıdan Batı’nın doğusunda yer alan her şey olarak anlaşıldı. Doğu, güneşin doğduğu ve gökyüzünü aydınlattığı yerdir. Doğu ve tüm bölgeleri –Uzak Doğu’dan İslam dünyasına dek- “oryantalist” bakış açısıyla, Batı’nın zıttı olan her şey şeklinde algılandı.

Bu yaklaşım sürekli olarak eleştirildi ve bir noktada meşhur feylesof Edward Said tarafından alt edildi. Bununla birlikte, oryantalizm, çarpıcı bir şekilde varlığını sürdürdü. Oryantalist gibi bir uzmanlık alanının varlığı, bunun en canlı kanıtıdır (ancak “Batıcılık” gibi bir meslek dalı yoktur). Bu makalenin yazarı, Doğu Dilleri Enstitüsü’nden mezundur. Bu diller, farklı dünyalar gibi. Çin hiyeroglifleri, Arapça ve Burmaca harfler ve Hindu dili – Avrupa dillerindeki benzer alfabelerin aksine- Doğu’nun heterojenliğini ortaya koyuyor. Doğu, dilsel açıdan bile, kültürel kesitlerin çetrefilli bir bileşkesidir.

Doğu kültürleri ve dillerinin farklılığından yola çıkarak, Batı’nın Doğu’yla değil, birçok Doğu’yla karşı karşıya olduğunu kolaylıkla sanabiliriz. Farklı Doğu’lar arasındaki fark ise, Doğu ile Batı arasındaki farktan daha az değildir. Sadece bir örnek verelim: Din açısından Çin ile Hindistan birbiriyle kıyaslanamaz. Doğu’nun bir başka kısmını, Müslüman dünyayı ele alalım. Tekdinlilik açısından bakıldığında, diğer iki “Doğu”dan –Budist, Hindu ve Konfüçyüsçü- çok uzakta kalıyor. Bir açıdan, Hıristiyan Batı’ya çok daha yakın.

Ne tuhaftır ki, bu ontolojik ve varoluşsal benzerlik, Batı ile Müslüman Doğu arasındaki ilişkileri daha gergin hale getiriyor. Bunlar, birbirleriyle anlaşamayan iki kardeş arasındaki ilişkiye benziyor. Ortak bir tek dinli mirası bir türlü paylaşamıyorlar. Tıpkı Orta Çağ’da olduğu gibi, İslam teolojisi Hıristiyanlığın mükemmel olmadığını, tek dinliliğin primitif bir çeşidi olduğunu ve paganizmin kalıntılarından bir türlü kurtulamadığını düşünüyor. Müslüman teologlar ise, Kutsal Üçlü’nün ve Tanrı’nın insanlaştırılmasının, bunun başlıca tezahürleri olduğunu ileri sürüyor. Bugünlerde Batının Müslümanlar tarafından tektanrıcılığı saptırmaktan ziyade genel olarak dini ihmal etmekle itham edilmesi kayda değer.

Genel itibariyle, Doğu’nun “Batılı olmayan” olarak tanımlanması, Batılı bir zihniyet açısından en kolay ve en anlaşılabilir yoldur. Birçok politikacı, bununla istemeden de olsa hemfikir olacaktır.

 

 

 

 

Mevcut gerçeklikler çerçevesinde, Doğu, coğrafi olarak Güney ile bağlantılıdır. Güney ise, çatışmalara gebedir ve dünyanın geri kalanının karşısındaki birçok meydan okuma, buradan kaynaklanır. Birkaç yıl önce, meslektaşım Dimitri Trenin ile birlikte Kuzey Kafkaslar konusunda bir kitap kaleme aldık. Kitaba “Güneyin Zamanı” başlığını verdik. Kitabın İngilizce versiyonu, “Rusya’nın Vesveseli Sınırları – Sovyet-sonrası Rusya’da Çeçenya Faktörü” başlığıyla yayımlandı. Muhtemelen yabancı okur açısından İngilizce çok daha anlamlı geliyor; ancak orijinal Rusça versiyonun, çok daha derin olduğunu ve durumu daha iyi yansıttığını belirtmem gerekiyor: Rusya için Güney vakti, Müslüman Doğu’nun vaktidir. Rusya (ve Sovyetler Birliği) açısından, o zaman çok önce başladı ve bu zamana dek devam etti. Rusya’nın Orta Doğu’da ve genel anlamda Müslüman dünyadaki politikasına bir göz atmak yeterli.

Rusya meselelerini ele alırken, Rusya’nın Doğu-Batı polifonisi içerisindeki yeri hakkında da birkaç söz etmek gerekiyor. Görünen o ki, burası, henüz tam olarak belirlenmedi ve açık bir biçimde tespit edilmesi zor. Rusya, Batı’nın parçası; ancak Batı’nın doğu kısmında yer alıyor. Bu durum, dini, kültürü ve dilinden kaynaklanıyor (Kiril ve Latin alfabelerinde aşağı yukarı aynı harfler var – her ne kadar farklı grafik görüntüleri olsa da).

Öte yandan, Rusya, coğrafi konumu -doğu sınırı birkaç bin kilometre uzunluğundadır-, geleneklerindeki bazı benzerlikler ve son olarak da çok etnisiteli olması sebebiyle “Doğulardan” biri olarak görülebilir. Rusya’nın etnik azınlıklarından birçoğunun gelenekleri, Slav çoğunluğun geleneklerinden ayrı düşer. Dahası, Rusya imparatorluğu ve Sovyetler Birliği’nde ülkenin doğu kısmı hiçbir zaman mevzu bahis edilmedi; çünkü bu toprakların büyük kısmı tamamen Müslümandı. Ayrıca Rusya tıpkı Batı’nın yaptığı gibi Doğu’yu sömürgeleştirdi ve kendine dahil etti. Rus imparatorluğu ve Sovyetler Birliği, karma bir “Batı-Doğu” devletidir.

Rusya’nın ne ölçüde Batı’nın parçası olduğu uzun uzadıya tartışılabilir. Bu konudaki hararetli tartışmaların ardı arkası kesilmez. Bu noktada, Rus vatandaşların büyük kısmının kendilerini “Doğu” ile değil, Batı –ve daha da net olmak gerekirse, Avrupa- ile özdeşleştirdiklerini söylemek doğru olacaktır. Şu cümleyi sık sık işitmek mümkün: “Biz (Ruslar) Amerikalılara çok benzeriz; çok fazla ortak noktamız var.” Ve kısa süre önce, bu makalenin yazarı, Çeçenya’da genç bir entelektüelin beklenmedik bir görüş ifade ettiğini işitti: “Biz Çeçenler yüzümüzü giderek Avrupa’ya çeviriyoruz.” Bu kutsal cümleyi anımsamak gerekiyor: “Doğu, hassas bir meseledir.” Ve Rusya’nın 19.yüzyıl şairi Fyodor Tyutchev de sık sık şu cümleyi zikretmişti: “Rusya, sadece zekâ ile algılanamaz.” (Aynı durum Çeçenya için de geçerli)

Banal sözleri yinelemenin ve bir kez daha Rusya’nın çok özel olduğu ve “kendi başına bir medeniyeti” temsil ettiği yönündeki spekülasyonlardan keyif almanın hiçbir anlamı yok (Rusya’yı bir “alt-medeniyet” olarak tarif etmek çok daha doğru olacaktır). Bununla birlikte, Rusya’nın, 1990’lı yıllarda dönemin siyasi amaçlarına hizmet edecek şekilde yeniden canlanan yeni Avrasyacılık ideolojisi ve yaygın teorisiyle tam uyumlu şekilde Batı ile “Doğular” arasında özel bir yere sahip olduğu, aksi kanıtlanamaz bir gerçektir.

Belli bir noktada, Rusya’nın Müslüman Doğu ile Batı arasında bir köprü olduğu ileri sürülür. Rusya, 2011 yılından beri ismi İslam İşbirliği Teşkilatı olan İslam Konferansı Örgütü’ne 2005 yılında katıldı. Amacı, Müslüman dünya ile Batı arasındaki karşılıklı anlayışı teşvik etmek ve bir dünya gücü olarak kendi statüsünü güçlendirmekti. “Köprü kavramı”, büyük çapta yeni Avrasyacılığı andırıyor. Kültürel olarak (ve medeniyet açısından), bu bir ara kavramdır. Buradaki mesele, bu ara durumun toplumun kalkınmasına ne kadar katkı sağladığı ve toplumun refahına hizmet edip etmediğidir. Bu “Avrasya” mevkiini ne kadar uzun süre sürdürebileceği ve bunu sürdürmenin mantıklı olup olmadığı ise, tartışma konusu.

Rusya’nın Avrupa-Asya ikircikliği, klasik literatürde de kendini göstermektedir. Anton Çehov, Maksim Gorki ve Ivan Bunin, ülkelerinin Doğu ile benzerliğinin ayrımındadır; ancak aynı zamanda içkin “Asyalı” özelliklerinin, toplum üzerinde son derece olumsuz etkiler doğurduğunun ve kalkınmayı sekteye uğrattığının, dolayısıyla ülkenin kendisini Batı’ya yönlendirmesi gerektiğinin de bilincindedir. Bunin’e göre, Rusya, “Asya istikametinde batağa saplanmıştır.” Ve Çehov bir kez daha “gururumuz ve özsaygımız Avrupalıdır; kalkınmamız ve iş yapış tarzımız ise Asyalı” demiştir.

Rusya’nın bir ara durak rolü üstlenmesi, Batı açısından da onunla iletişim kurarken sorun yaratmaktadır; keza dost olup olmadığına, Avrupa geleneğinin (çok özel de olsa) bir parçası mı olduğuna veya bu geleneğe oldukça farklı ve yabancı mı kaldığına karar vermekte zorlanmaktadır. Bir diğer ifadeyle, Batı açısından, “yakın bir akranıyla mı” yoksa tamamen bir yabancıyla mı konuştuğu netlik kazanmamıştır. Rus toplumu içerisinde iktidardaki sınıfın teşvikiyle büyüyen Batı-karşıtı hissiyat, Batı’nın Rusya’dan yabancılaşma sürecini daha da şiddetlendirmektedir.

Sivil toplum, demokrasi ve insan haklarıyla bağlantılı meseleler de bir diğer önemli örnektir. Batı, Rusya’nın Batılı standartlara sıkı sıkıya bağlı olması konusunda ısrarcıdır; çünkü kendisiyle kıyaslamalara gitmektedir. Aynı zamanda, Doğu’da başka yerlerde (Çin, Arap dünyası veya Orta Asya) gerçekleşebilen insan hakları ihlalleri sükunetle ve “anlayışla” izlenmektedir.

Doğu ile ilişkiler söz konusu olduğunda, Rusya’nın bu türden pek sorunu yoktur. Doğu açısından Rusya bir dışarlıklıdır ve bu şekilde kabul edilir: yani tüm güçlü ve zayıf yanlarıyla. Burada herhangi bir eleştiri işitilmez.

Tesadüfen, Batı’da Rusya giderek bu şekilde kabul edilir oldu ve bazılarının olmasını istediği gibi olmadığı için eleştirilmedi. Muhtemelen bu durum karşılıklı ilişki görevini belli bir ölçüde kolaylaştırabilir.

Uygun diyalogun ne olması gerektiği konusuna gelirsek. Küresel düzeyde, klasik veya geleneksel ikili diyalogun değeri azaldı. Bu, modası geçmiş bir konu. Bu sözcüğü tırnak içerisine almak mantıklı olacak. Farklı kültür ve gelenekler arasında en yaygın türden –çok-taraflı ve sistematik olarak- temasların kurulması önemlidir.

Kural gereği, siyasi etmenler bu tür bir iletişimi kısıtlar; çünkü “diyaloga” taraf kesimler genellikle münferit ülkeler ve onların yönetici elitleridir ve bunlar Batı ile Doğu gibi soyut kavramlardan yola çıkmazlar. Her şey bir yana, ülkelerinin ulusal çıkarları veya bu çıkarlara dair kendi yaklaşımları tarafından yönlendirilirler. “Ulusal egoizm” değişmeksizin varlığını sürdürmektedir. Bu, hem Batı’ya hem de “Doğulara” içkindir.

Pragmatik politikacılar için, geleneklere, kültürlere ve “medeniyet kimliğine” atıfta bulunmak oldukça faydalıdır. Ancak, aynı zamanda, kimlik konusundaki taahhütlerini görmezden gelmek de yanlış olacaktır; keza kimlik, tüm sosyal ve siyasi dramların vuku bulduğu bir ortamdır. Bu bağlamda, Almanlar, Fransızlar, İskandinavlar ve Amerikalılar –aralarındaki farklar ne olursa olsun- “Batı’nın ekibi” olarak kalmaktadır; tıpkı Orta ve Yakın Doğu’nun monarşileri ve başkanlarının da Müslüman ekip olması gibi. Çin Komünist Partisi lideri de Çin’in kendi geleneğini sürdürmektedir. Bu tablo abartılmamalı veya gözardı edilmemeli. Yukarıda sözü edilen “ekipler” arasındaki birlik uyumu ve farklılıklardan yola çıkmalıyız.

Ekonomik ve siyasi bağlar, en başta, ikili temelde inşa edilmektedir. Her bir devlet, spesifik bir ortağıyla ilişkilerini inşa eder – yani bir başka egemen devletle. Ancak, muadilinin medeniyet durumunu dikkate alamaz. Dahası, bazen, bir medeniyet alanıyla ilişkileri meşrulaştırmaya dönük girişimler olabilir. Barack Obama, Kahire Üniversitesi’ndeki bir konuşmasında, ABD ile Müslüman dünya arasındaki ilişkilerden söz etmişti. Rusya-Müslüman ilişkiler fenomeni de bir gerçekliktir.

Batı ile “Doğular” arasında sivil toplum, kültür ve bilim temsilcilerinin toplantılarındaki temaslar, çok daha basit ve daha insanidir. Elbette, burada da belli bir siyasi ve ideolojik tat vardır; ancak karşılıklı samimi çıkarlar ve birbirini anlama arzusu üstün gelir. Bunun sebebi ise, katılımcıların siyasi kararlar almak konusunda sorumlu olmamalarıdır. Ancak, verimli bir diyalogun temelini döşeyen de bu gayriresmilik ve “sorumsuzluk” halidir. St Petersburg Hermitage Müzesi’nin direktörü Mikhail Piotrovsky’in söylediği gibi: “Kültür, karşılıklı düşmanlığa karşı bir çaredir.”

Bu günlerde, dinler-arası iletişimin önemi hakkında çok şey söylendi. Her ne kadar dini temsilciler genellikle bunu alenen itiraf edemeseler de, burada çok fazla sorun var. Doğal olarak, dini figürlerin örgütlediği tüm toplantıların odak noktasında, barışa yönelik ortak arayış söz konusudur. Ancak, bu tür etkinliklerin büyük kısmı, resmidir ve samimi tartışma olanakları çok azdır. Bunun için kimseyi suçlamayacağım. Her din, bir kişinin haklılığı ve nihai hakikate sahip olduğunun sarsılmaz kesinliği üzerine temellenmektedir. Tek tanrılı dinlerin, birçok yerel inanışı (örneğin Paganizm) ortadan kaldırdığını söylemeye bile gerek yok. Edebiyat ve sanatın aksine, dinler, rekabet-odaklıdır. Dinler, giderek daha çok siyasileşmektedir. Herkes kendi formülünü, kendi toplum, hükümet ve iş modellerini önermekte ve en iyisinin bu olduğunu ileri sürmektedir. Elbette tüm bunlar, onların karşılıklı temaslarının da değerini düşürmektedir.

Biz, seküler-sonrası bir çağda yaşıyoruz.

Temas kurma talebi (diyaloglar), 20.yüzyıl sonu ve 21.yüzyıl başında bir dizi durumda –özellikle de dini motifli olanlarda- çatışmalarda yaşanan artış karşısında özel bir önem kazanmaktadır.

İnsanlık her zaman için Batı-Doğu restleşmesini yaşamış ve böyle bir ortamda gelişmiştir. Samuel Huntington’ın, muhaliflerinin sürekli olarak eleştiri oklarına maruz kalması ve bunun sonucunda “medeniyetler çatışması”nı ortaya atması, bir tesadüf olmasa gerek. Bu çatışma, tarihin bir ürünüdür. Bu, nesnel bir yasadır. Kaçınılmazdır. Medeniyetler –bu özel durumda Batı ve “Doğular- bir kez daha çarpışacaklar. Bu süreci yaşayanların utanacak bir durumları yok; bir bahane de ileri sürmeleri anlamsız. Bu sürecin suçunu Batı veya “Doğulara” yüklemek için komplo teorilerine gömülmelerine de gerek yok.

Huntington’ın tanımı, bir nebze günümüze uyarlanabilir. Peki, “çarpışma”nın yerine zaman zaman bir takım kıvılcımları tetikleyebilen “uyuşmazlığı” koysak? Kimse bu medeniyet uyuşmazlığını ortadan kaldıramayacak; keza onların sonsuz etkileşiminin bir sonucu. Bu uyuşmazlık, yararlı da olabilir (bir fizik kuralıdır; sürtünme kuvveti olmadan hareket olmaz).

Batı ve “Doğular” birbirleriyle eski çağlardan beri mücadele ediyorlar. Ne yazık ki aralarında patlak veren savaşlar, dünya siyasetindeki ana eğilimlerden biridir. Göze ne kadar gülünç gelse de, kültürler arasındaki etkileşim, Makedonyalı Büyük İskender’in askeri seferlerinin sonuçlarından biriydi. Aynı şey, göçebelerin işgalleri, Müslümanların Avrupa’ya zorla girmesine ve hatta sömürgeci işgallerine de uygulanmaktadır.

Zaman geçtikçe, Batı ile “Doğuların” etkileşimi tek taşıyıcı hale gelmiştir. Rakiplerini bilimsel, teknolojik, ekonomik ve askeri olarak geride bıraktığı için, Batı, kendi üstünlüğü üzerinden diyalog kurmaya başladı. Aslında, bu, kaybeden ile kazanan arasında bir diyalogdu; kaybeden kesim ise bu durum karşısında hiçbir şekilde pes etmedi. Batı, hem kasıtlı (politikacılar üzerinden) hem de kasıtsız (bilim insanları ve kültür işçileri üzerinden) kendi değerlerini önermeye (dikte etmeye) başladı; diğerleri ise bunu reddetti. Küreselleşme, spesifik bir diyalog biçimi olarak, Batı’dan geldi ve “Doğu”dakiler tarafından bir tür yayılma olarak görülüyor. Doğu’da yaşayanlar ise, buna karşı koyma ve hatta direnme hakkını ellerinde tutuyorlar.

Medeniyetler-arası iletişim her zaman için “Doğular” arasında bir ayrı düşmeye yol açtı. Rusya, bunun bir istisnası değil. Ülkenin “Batılılaşmacılar” ve onların muhalifleri –“gelenekselciler” diyelim onlara- arasında bölünmesi, 16.yüzyıla dayanmaktadır ve her geçen yüzyıl büyümeye devam etmektedir. Bununla birlikte, dünya deneyiminin gösterdiği gibi, toplumun çoğunluğu, geleneksel görüşlere katılmaktadır. Gelenekselciler, kendilerine yol gösterilmesi ve fikir verilmesinden nefret ederler – bu kendi yararlarına olsa bile. Dışarıdan gelen yenilikçilikler karşısında, işlerine yaramayan durumlarda, genellikle iğrenerek yaklaşırlar.

Buradaki çelişki şu ki; Rusya (1917 yılında) Batı’nın yenilikçi modelini (ve onun Marksist versiyonunu) kabul etti ve onu kendi topraklarında uygulamaya çalıştı. Bir Marksist-Leninist ütopya, bunun net etkisi oldu. Ulusal gelenekler ile yabancı teoriyi birleştirmeye dönük bir girişim ise, başarısızlığa uğrayarak beraberinde devlet aygıtının çöküşünü de getirdi.

BATI İLE ONUN MUHALİFLERİ ARASINDA ASKERİ BİR RESTLEŞME RİSKİ Mİ VAR?

Bu sorunun yanıtı şu: “Bu, neredeyse imkansız”. Peki, bu “neredeyse” kelimesindeki çekimserliğin, yani küçük bir yüzdeye işaret ettiği yönündeki imanın sebebi nedir?

Öncelikle, dünya, ilkesel olarak öngörülemezdir. Yeni bir gezegenin keşfedileceği, büyük çaplı bir sel olacağı veya kuzey ya da güney kutbuna yakın bir noktada iklim değişikliği yaşanacağını öngörmek imkansızdır. İkinci olarak, son olarak ortaya çıkan tablo, kaynakların –örneğin kara ve deniz- yeniden dağılımı, halkların göçü, medeniyetlerin ve bölgelerin gelişimi ve sonuç olarak Batı’nın “Doğular” ile diyalogu üzerinde belirleyici olmasa da büyük bir etki doğuracaktır. Buradan da, yaşayan bir mekana yönelik bir mücadelenin patlak verme riski ortaya çıkar. Üçüncü olarak, Müslüman Doğu’da radikal bir dini ve siyasi eğilim –İslamcılık- ortaya çıktı. Bu fenomen, tamamen münhasır olarak görülmemeli. Sözde bir İslami alternatifin uygulanması ve toplumu ve devleti İslami gelenekler temelinde “yeniden şekillendirme” niyetine dayanmaktadır.

İslamcılığın içinde, aşırılıkçı bir kanat vardır ve bu kanatın üyeleri, en hızlı şekilde ve her ne pahasına olursa olsun hedeflerini gerçekleştirmek üzere harekete geçmektedir. Bu aşırılık yanlıları, ümmetin bir kısmıyla belli noktalarda uzlaşırlar. Kendi fikirleri adına kendilerini feda etmeye hazır oluşları, imajlarını güçlendiren bir diğer etmendir. Rahipleri, yoldan geçenleri öldürürler; uçakları patlatırlar ve okullarda ve tiyatrolarda insanları esir alırlar. Teröristler birer eşkıya değildir. Eğer sadece birer zalim olsalardı, terörizmle olan mücadele bu denli karmaşık ve zaman alan nitelikte olmazdı. Birçok analist, bunun gerçekleşmesi için henüz çok uzun zaman olduğu konusunda hemfikir. Yarın bu insanların eline kimyasal silah, ertesi gün de nükleer silah geçerse ne olacak peki? Bu durumda, gerçekten de Tanrı’nın adalet makamı benzeri bir durum ortaya çıkacaktır.

İki veya daha çok ortağın diyalogları ve diğer iletişim biçimleri, daha önce hiç olmadığı kadar asli bir hale geldi. Taraflardan her biri diğerini dinleyip anlamayı gerçek anlamda isterse toplantılar verimli olacak. Yoksa, eğer tek hedef kendi fikirlerini dayatmak ve kendisini seçkin olarak göstermek ise –ki genelde durum böyledir- sadece gerilim artırır. Diyalog, kaçınılmaz olarak siyasileşecektir.

Bir diyalog, binlerce yıl önce başlayan sonsuz bir süreçtir. Gerçekten de, küresel sorunlara nihai çözümler üretememekte ve dünya barışının zafere erişmesini sağlayamamaktadır. Ancak, Batı ve “Doğuların” medeniyetlerinin, kültürlerinin, halklarının ve ülkelerin birlikte yaşaması için zorunlu bir koşuldur. Somut başarıları her zaman bariz değildir ve derhal göze çarpmaz. Bu tür devam eden bir iletişimin varlığı –ki bu iletişimin herhangi bir alternatifi yoktur- büyük bir başarıdır. Her toplantıda, konferansta veya yuvarlak masa toplantısında sponsorlara bu konuda ayrıntılı bir açıklama yapmak imkansızdır. Onlara, bazı mutlak olumlu maddi sonuçlar sunmanın herhangi bir şansı yok. Tek umut ise, sağduyu göstermeleri ve Batı ile “Doğular”, en azından sıradan insanlar arasında normal ilişkilerin sürdürülmesine katkı sağlamalarıdır.

Herkesin diyalogda rol almak zorunda olduğunu söylemem gerek. Sivil toplumun, ruhban sınıfın, politikacıların, herkesin…

Atlantik Konseyi ve INEMO Enstitüsü’nün birlikte yayımladıkları “Küresel Sistem Eşikte: Yeni Normale Yönelik Yollar” başlıklı broşürün kapağında, dünyayı omuzları üzerinde taşıyan Atlas resmediliyor. Atlas’ın bedeni, bize insan ırkını simgeleyen derin çatlaklarla dolu. Bu çatlakları iyileştirmek için ise sadece biz bir şeyler yapabiliriz.

* Alexei Malashenko, Berlin merkezli Dialogue of Civilizations Research Institute’ta (Medeniyetler arası Diyalog Araştırma Enstitüsü) araştırma direktörü; Carnegie Moskova Merkezi Araştırma Konseyi üyesi ve Carnegie Moskova Merkezi’nin Din, Toplum ve Güvenlik Programı başkanıdır. Tarih alanında doktora derecesine sahiptir.

 

http://eng.globalaffairs.ru/number/West-and-East-Things-to-Discuss-and-Agreements-to-Forge-18593