close
Genel

Dünya Düzeninin Çöküşü mü?

1 (2)

 

Görünen o ki Moskova, çok-kutupluluğa hazırlıklı değil; keza 19.yüzyılda Rus şansölyelerin oldukça iyi bildiği temel kuralını henüz kavramamış: Diğer güç merkezleriyle daha yakın ilişkiler geliştirmek üzere münferit konularda tavizler vermek gerekir.

Hem Rusya’da hem de yurtdışında, Ukrayna krizinin 1990’lı yılların sonunda ve hatta çok daha öncesinde -1945 yılında II. Dünya Savaşı’nın bitiminin ardından- Soğuk Savaş’ın bitiminin ardından kurulan uluslararası ilişkiler sistemini zedelediğine dair yaygın bir kanı söz konusu. Bu kanı, çarpıcı benzerliklerle destekleniyor.

Ardından, ihtilaf konusu; Sovyetler Birliği ile ABD arasında savaş sonrası Avrupa’nın bölüşülmesi oldu. Şimdilerse, Sovyet-sonrası bölgede ve Rusya’dan sonra ikinci en büyük ülke olan Ukrayna’da nüfuz mücadelesi söz konusu. Geçmişte jeopolitik çatışma, komünizm ile kapitalizm arasında uzlaşmaz ideolojik çatışma ortasında gerçekleşmişti. Şimdiyse, yirmi yıllık unutuşun ardından, ideolojik hizipleşme yeniden gündeme geldi – bu kez Rus muhafazakarlığın ruhani değerleri ile Batı liberalizmi arasında (aynı cinsiyetten evliliklerle, uyuşturucu ve fahişeliğin yasallaşması ve esnafça bireyselcilikle bağlantılı olarak). Bu birliktelik, büyük güç duygusunun daha önce eşi benzeri görülmemiş şekilde artması ve Rusya’da Stalinciliğin kötücül bir şekilde yaygınlaşmasıyla daha da güçleniyor. ABD’nin kapitalizm-öncesi ülkelere Amerikan tarzı özgürlük ve demokrasi değerlerini ihraç ederken güttüğü sorumsuzca politika da buna eklemleniyor.

Bugün, küreselleşme ve bilgi devriminin belirleyici olduğu 21.yüzyılın başlangıcında dünyanın 20.yüzyılın ilk yarısı ve hatta 19.yüzyıla özgü jeopolitik savaşlara ve toprak gasplarına geri döndüğü net bir şekilde görülüyor. Gerçekten de şu anda paramparça olan dünya düzeni mükemmel olmaktan çok uzak. Rusya’nın ise, diğer birçok ülke gibi bu konudan sızlanmak için haklı gerekçeleri var. Bununla birlikte, bundan sonraki dünya düzeninin daha iyi olacağı da net değil. Ve şu anda yok olan dünya düzeninin özünün ne olduğu ve niçin yeni bir Soğuk Savaş biçiminin mümkün olduğu da net olmaktan uzak.

BİR SOĞUK SAVAŞ DÜNYASI VE DÜZENİ Mİ?

Uluslararası ilişkiler sistemi, uluslararası hukuk ve kurumları temel almıyor; büyük uluslar, onların ittifakları ve ortak çıkarları arasında bir güç dağılımı ve dengesine dayanıyor. Uluslararası hukuk ve mekanizmalarının ne kadar etkin ve uygulanabilir olduğunu belirleyen de tam olarak bu durum… İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminin ardından gelen dönem, bunun en canlı örneği oldu.

O dönemlerdeki dünya düzeni, Yalta, Potsdam ve San Francisco’da 1945 yılında muzaffer olan ülkelerin vardığı anlaşmaları temel aldı. Anlaşmalar, Alman, İtalyan ve Japon imparatorlukların çöktüğü Avrupa ve Uzak Doğu’daki sınırları çizdi; Birleşmiş Milletler’i kurdu ve birçok savaş sonrası meseleyi çözdü. Buradaki ana fikir; büyük güçlerin barışı birlikte koruyacakları ve uluslararası anlaşmazlıkları ve çatışmaları, yeni bir dünya savaşını önlemek üzere BM Şartı temelinde çözecekleriydi. Ancak, bu dünya düzeni hiçbir zaman inşa edilmedi –SSCB ile ABD arasında Avrupa’da, ardından da dünya çapında bir çatışma ortamında derhal paramparça oldu.

Sovyet ordusundan özgürleşen Orta ve Doğu Avrupa’da, Sovyetler Birliği birkaç yıl içerisinde sosyalist bir rejim kurdu ve kitlesel baskılara başladı. Bu durum, karşılığında birçok Batı Avrupalı ülkedeki komünist hareketin bastırılmasına yardımcı olan ABD’yi öfkelendirdi. Almanya’daki işgal bölgeleri, devletlere dönüştü – Federal Almanya Cumhuriyeti ve Alman Demokratik Cumhuriyeti. NATO’nun kurulması ve Batı Almanya’nın NATO’ya alınması karşılığında Varşova Paktı kuruldu. Zaman içerisinde çatışan taraflar barış dönemleri için benzersiz güçte kuvvetler konuşlandırdılar ve Alman sınırının içine her iki tarafa binlerce nükleer savaş başlığı yerleştirdiler.

Alman Demokratik Cumhuriyeti ile Polonya (Oder-Neisse hattı), Batı ve Doğu Almanya, Sovyetler Birliği’nin Baltık devletleri etrafındaki sınırları arasında Avrupa’nın önemli sınırları Batı’da yasal

olarak tanınmadı: ilk durumda, 1970 anlaşmalarına kadar, ikinci durumda 1973 yılına kadar, üçüncü durumda da asla tanınmadı. Batı Berlin’in statüsü, birçok tehlikeli krizin kaynağı oldu (1948, 1953 ve 1958 yıllarında). 1961 yılı Ağustos ayındaki Berlin krizi sırasında Sovyet ve ABD’li tanklar birbirlerine oldukça yakın bir noktaya geldiler ve bu durum neredeyse SSCB ve ABD arasında silahlı bir çatışmaya yol açtı. Berlin meselesi, ancak 1971 yılındaki anlaşmalarla çözülebildi. Soğuk Savaş, BM Güvenlik Konseyi’ni felce uğrattı ve kurumu uluslararası barış ve güvenliği koruyan bir kurum olmaktan propaganda polemiklerine yönelik bir foruma dönüştürdü.

Kullanıma hazır nükleer cephanelikler, iki güçlü ittifak arasındaki doğrudan askeri çatışma alanında kafa kafaya bir çarpışma korkusu doğurdu ve bu durum da çatışan tarafları Avrupa’daki mevcut sınırları ve çatışmaları durdurmaya zorladı (ancak Soğuk Savaş’ın ardından bu girişimlerinden geri adım atmayı da kaçınılmaz kıldı). Bununla birlikte, bu dünya düzeninin ilk yirmi beş yılında Avrupa kıtası sürekli olarak iki blok arasında gerilim ve krizlerle çalkalandı. Eş zamanlı olarak Sovyetler Birliği sosyalist kamptaki sivil ve silahlı ayaklanmaları askeri olarak bastırabildi (1953 yılında Doğu Almanya’da, 1956 yılında Macaristan’da, 1968 yılında ise Çekoslovakya’da).

Bu durum, yirmi yıldan uzun süre sonra görece olarak istikrara kavuştu – 1972 yılındaki ABM ve SALT 1 antlaşmaları çerçevesinde yazılı bir hale getirilen, iki nükleer süper güç arasındaki ilk geçici yumuşama oldu bu. Üç yıl sonra, 1975 yılında, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı CSCE, Helsinki Nihai Anlaşması’nı imzaladılar. Buna göre; Avrupa’da ulusal sınırların ihlal edilemezliği ilan edilirken, Avrupa uluslarının barışçıl bir şekilde bir arada yaşamasına dair on ilke (toprak bütünlüğü, egemenlik, güç kullanmama ve halkların kendi kaderlerini tayin hakkı dahil) açıklandı.

Bununla birlikte, Avrupa dışında, Soğuk Savaş dünya düzeni kendisini Soğuk Savaş’ın bitimine dek bir düzen noksanlığında belli etti. Dünya kırk yıl boyunca sürekli bir küresel savaş korkusuyla yaşadı. 1961 yılındaki Berlin krizine ek olarak büyük güçler en az üç kez nükleer felaketin eşiğine geldiler: 1956 yılındaki Süveyş krizinde, 1973 yılındaki Orta Doğu savaşı sırasında ve 1962 yılı Ekim ayında Küba’daki füze krizi sırasında kırmızı çizginin neredeyse aşılmak üzere olduğunu anımsamak gerek. Sovyet füzelerini yerleştirildiği Küba’daki üslere karşı ABD’nin bir hava saldırısı gerçekleştirmeyi planladığı tarihten birkaç gün önce Moskova ve Washington bir uzlaşıya vardılar. Bu füzelerden bazıları, bir misilleme saldırısı için muharebeye hazırlık haline getirildi. Washington’un ise bundan haberi yoktu. İnsanoğlu, sadece Kremlin ve Beyaz Saray’ın sergilediği temkinlilikle değil, aynı zamanda şans eseri yok oluştan kurtuldu.

İki süpergücün ortak bir küresel yönetişimi yoktu – çatışan tarafların jeopolitik rekabetlerinde doğrudan çatışmalarını önlemelerine yol açan bir nükleer felaket korkusu söz konusuydu sadece. Bununla birlikte, zaman içerisinde onlarca büyük bölgesel ve yerel savaş ve çatışma gerçekleşti ve 20 milyonun üzerinde kişi öldü. ABD’nin bu yıllarda verdiği askeri zayiat 120.000 kişiye ulaştı. Bu, Birinci Dünya Savaşı’nda 1914-1918 yılları arasında verilen kayıplara eşdeğerdi. Çatışmalar genellikle bir anda patlak verdi ve öngörülemez bir şekilde sonlandı. Büyük güçler ise mağlubiyet yaşadılar – Kore Savaşı, İnduçin’deki iki savaş, Orta Doğu’daki beş savaş, Hindistan ve Pakistan arasındaki savaşlar, Irak ve İran arasındaki savaşlar, Afrika Boynuzu’ndaki savaşlar, Kongo, Nijerya, Angola, Rodezya ve Afganistan’daki savaşlar ve bunların yanı sıra sayısız darbe ve kanlı iç savaş.

Taraflar küresel rekabetlerinde uluslararası hukuku –toprak bütünlüğü, egemenlik ve ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı dahil olmak üzere- gelişigüzel ihlal ettiler. Askeri güç ve yıkıcı operasyonlar, ideolojik kisveler altında düzenli, alayvari ve kapsamlı bir şekilde kullanıldı. Avrupa dışında devletlerin sınırları sürekli değişti; askeri güç ülkeleri bölüp yenide birleştirmek (Kore, Vietnam, Orta ve Yakın Doğu, Pakistan, Afrika Boynuzu, vs.) üzere kullanıldı. Neredeyse her çatışmada ABD ve Sovyetler Birliği rakip taraflardaydı ve müttefiklerine doğrudan askeri destek sağladılar.

Bu rekabete nükleer ve konvansiyonel silahlardaeşine rastlanmayan bir yarış, süpergüçlerin ve onların müttefiklerinin tüm kıtalarda ve okyanuslarda silahlı çatışması ve uzay silahlarının geliştirilip sınanması eşlik etti. Bu rekabet, tüm ülkeler açısından devasa ekonomik maliyetler doğurdu; bununla birlikte en çok da Sovyet ekonomisine zarar verdi. Taraflar ancak 1968 yılında Nükleer Silahların Yaygınlaşmasını Önleme Antlaşması’nı (NPT) imzaladılar ve 1960’lı yılların sonunda nükleer silahlar konusunda ve daha sonraları da Avrupa’daki konvansiyonel silahlı güçler konusunda ciddi müzakerelere başladılar.

Dünya ekonomisi iki sisteme bölündü: kapitalist ve sosyalist. Bu durumlarda, birbirlerine karşı ekonomik yaptırımlar kullanmaları imkansızdı; keza sıkı ve sürekli ticaret engelleri (örneği COCOM) söz konusuydu. Ancak 1970’li yıllarda taraflar seçimli ekonomik etkileşim başlattılar – Sovyetler Birliği’nden Batı Avrupa’ya hidrokarbon ihracatı ve buradan mütevazi ölçülerde endüstriyel mal ve teknoloji ithalatı. Batı’daki ekonomik krizler de doğuda mutluluk kaynağı oldu; SSCB’nin yaşadığı ekonomik zorluklar, ABD ve müttefiklerinin hoşuna giden bir haberdi. Öte yandan, ekonomik bağımsızlık (otarşi) ve bir kalkınma motoru olarak savunma endüstrisine bağımlılık, sosyalist ekonomiyi beklendiği gibi ekonomik ve teknolojik bir uyuşukluğa itti.

Uluslararası sistemin kırk yıl süren iki kutuplu sistemi ve Soğuk Savaş, uluslararası hukuk ve kurumların sadece bir istisna işlevi gördüğünü gösterdi – bu nadir durumlarda, büyük güçler ortak çıkarlarını fark etmişlerdi. Öte yandan, sıfır toplamlı oyunlar bu yasayı ve kurumları, birbirlerinin eylemlerini ve forumları propaganda mücadeleleri için meşrulaştırmanın bir aracına dönüştürüyor.

1990’lı yılların sonundan beri Rusya artan bir tehdit hissi içerisinde yaşıyor. Hatta Soğuk Savaş’ın bitiminin ülkenin ulusal güvenliğini güçlendirmekten ziyade zayıflattığı bile ileri sürüldü. Bu, saf ve basit bir siyasi ve psikolojik sapmadır. Bu kısmen en korkunç tehdidin – küresel çapta bir nükleer savaş olasılığı- geride bırakıldığı zaman evrensel uyumun ortaya çıkmayacağı gerçeğiyle açıklanıyor. Soğuk Savaş’ın kırk yılının korkuları, dünyanın daha önceleri ne kadar tehlikeli olduğunu ve iki dünya savaşının yaşandığını insanların unutmasına yol açtı. Dahası, iki küresel süpergüçten biri olarak bir zamanlar ülkelerinde sahip oldukları liderlik pozisyonlarına duyulan özlem, Rusya’da birçok kişinin –Soğuk Savaş sırasında çalışanların ve özelikle onun ardından siyasete atılanların- hakikatin yerine tarihsel efsaneleri koymasına ve aslında topyekün bir yıkımın eşiğinde olan kayıp bir “dünya düzeni” konusunda pişmanlık duymasına yol açıyor.

YENİ BİR DÜNYA DÜZENİ

Tarihte sıkça rastlandığı gibi, dünya arenasında güç dengesindeki temel değişime, dünya düzenindeki değişimler eşlik etti. Sovyet imparatorluğu, ekonomisi, devlet ve ideolojisindeki çöküş, uluslararası ilişkilerin iki kutuplu sisteminin sonu anlamına geldi. 1990’lı ve 2000’li yıllar boyunca ABD bu dünya düzeninin yerine ABD öncülüğünde tek kutuplu bir dünya fikri yerleştirmeye çabaladı.

Şunu da belirtmek gerekir ki, Soğuk Savaş’ın bitimi, küresel güvenlik sisteminin kurulmasına yol açtı: Nükleer ve konvansiyonel silahlar üzerinde denetim sağlamak ve kitle imha silahlarının yaygınlaşmamasını ve tasfiye edilmesini garanti altına almak üzere büyük anlaşmalara varıldı. Birleşmiş Milletler, barış koruma operasyonlarında daha büyük bir rol oynamaya başladılar (BM’nin 2000 yılından önce gerçekleştirdiği bu tür 49 operasyonun 36’sı, 1990’lı yıllarda gerçekleşti). Soğuk Savaş’ın ardından yirmi yılı aşkın süre boyunca uluslararası çatışmaların sayısı ve yıkıcı etkileri, Soğuk Savaş sırasındaki 20 yıllık dönemin herhangi bir dilimine kıyasla ciddi anlamda geriledi.

Rusya, Çin ve diğer eski sosyalist ülkeler, siyasi sistemlerindeki farklara rağmen, tek bir küresel mali ve ekonomik sisteme ve ortak küresel kurumlara entegre oldular. Ancak bunlar üzerinde pek bir etkileri olmadı. Sadece birkaç ülke bu sistemin dışında kaldı: Kuzey Kore, Küba ve Somali. 2008 yılındaki kriz, dünyanın mali ve ekonomik açıdan karşılıklı bağımlılığını kanıtladı. ABD’de başlayan kriz, hızla diğer ülkelere yayıldı ve Rus ekonomisini de derinden etkiledi. Dolayısıyla Moskova’nın bir “istikrar adası” olarak kalma umudunu da suya düşürdü.

Yeni güç dengesini resmileştirmek üzere birçok girişimde bulunuldu: 1990 yılında Almanya’nın birleşmesi için Batı ve Doğu Almanya, Sovyetler Birliği, ABD, Büyük Britanya ve Fransa arasında bir anlaşmaya varıldı; 1995 yılında Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’na dönüştürüldü; 1990 yılında Paris Şartı, 1997 yılında NATO-Rusya Kurucu Sözleşmesi imzalandı, ardından da Helsinki Nihai Sözleşmesi imzalandı. BM reformu için aktif görüşmeler gerçekleştirildi. Buna ek olarak, 1999 yılında Avrupa Uyumlaştırılmış Konvansiyonel Silahlı Güçleri Antlaşması imzalandı ve füze savunma sistemlerinin ortak geliştirilmesi için müzakereler yürütüldü.

Bununla birlikte, söz konusu girişimler, ABD’nin küresel hevesleri sebebiyle büyük oranda etkisiz kaldı veya tamamlanmadı; tıpkı uluslararası güvenlik sisteminin inşasında olduğu gibi. 1990’lı yılların başında ABD’nin diğer güç merkezleriyle birlikte yeni, çok taraflı bir dünya düzeni kurmanın öncülüğünü yapmak üzere eşsiz bir tarihsel fırsatı olmuştu. Bununla birlikte, bu şansı akılsızca davranarak kaybetti. ABD kendisini bir anda “dünyanın tek süpergücü” olarak gördü. Bunun yarattığı

aşırı mutluluğa kapılarak, uluslararası hukukun yerine kuvvet hukukunu koydu. BM Güvenlik Konseyi’nin meşru kararlarının yerine ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nin direktiflerini koydu. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın önceliklerini NATO eylemleriyle değiştirdi.

Bu politika, yeni dünya düzeninin altına saatli bombalar yerleştirdi: NATO’nun doğuya doğru genişlemesi, Yugoslavya ve Sırbistan’ın zorla bölüştürülmesi, Irak’ın yasadışı işgali ve BM, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı ve silah kontrolü konularının hiçe sayılması (ABD’nin 2002 yılında ABM Antlaşması’ndan çekilmesi ve 1996 yılında Kapsamlı Nükleer Test Yasağı Antlaşması’nın kabul edilmemesi). Her ne kadar Rusya Sovyet imparatorluğu ve soğuk Savaşı’nı sonlandıran ülke olsa da, ABD, Rusya’ya kaybeden bir ülke muamelesi yapmıştı.

İki kutupluluğun son bulmasından gelen ilk yirmi yıl, tek kutuplu dünyanın istikrar veya güven getirmediğini, kuşkuya mahal bırakmayacak şekilde gösterdi. Ulusal ve uluslararası düzeylerdeki tekel, kaçınılmaz olarak yasaların hiçe sayılması, gücün keyfi kullanımı, durgunluk ve son kertede mağlubiyete yol açıyor.

Çin, Rusya, devletler-arası yeni örgütler (Şangay İşbirliği Örgütü ve BRICS), bölge devletleri (İran, Pakistan, Venezüella ve Bolivya) ve hatta Washington’un bazı müttefikleri (Almanya, Fransa ve İspanya), “Amerikan düzenine” karşı artan bir muhalefet sergilemeye başladılar. Askeri potansiyelini inşa etmenin ve küresel silah ticaretinde rekabet etmenin yanı sıra Rusya, bazı askeri-teknik alanlarda ABD’ye açık açık karşı çıkmaya başladı (örneğin füze savunma sistemlerini delmeye yönelik araçlar). 2008 yılı Ağustos ayında ilk kez Moskova ülke dışında –Güney Kafkasya’da- askeri güç kullandı.

“Emperyalizm” kelimesi, Rus halkının söylemindeki olumsuz anlamını yitirdi ve şimdi giderek kahramanca bir anlam yüklendi. Nükleer silahlar ve nükleer caydırıcılık kavramı, sıradışı şekilde olumlu bir anlam kazandı; nükleer silahların azaltılması fikri ise artık uygun görülmüyor. “Dünya emperyalizmi”nin daha önceleri suçlandığı şey – silah üretme politikası, güç gösterisi, ülke dışında askeri üs inşası ve silah ticaretinde rekabet- artık bu ülkede övgü alıyor.

Çin ise, kendi nükleer ve konvansiyonel silahlarını üretip sürekli modernleştirmeye başladı ve ABD’nin füze savunmasının üstesinden gelebilen ve ABD’nin hassas güdümlü konvansiyonel sistemleriyle rekabet edebilen mühimmat geliştirmek üzere programlar başlattı. Çin, komşu ülkelere ve ABD’nin askeri egemenliğine meydan okudu ve Asya ve Afrika’daki doğal kaynaklara erişim ve bu kaynakları Hint ve Pasifik Okyanusları’nda taşımak üzere kullanılan deniz hatlarının denetimi iddiasında bulundu.

Tek kutuplu “düzen”, Washington’un Irak ve Afgan savaşlarındaki mağlubiyetiyle ve 2008 yılındaki küresel mali ve ekonomik krizle derinden zedelendi. ABD ve Çin arasında Asya-Pasifik bölgesinde giderek yoğunlaşan bir askeri-siyasi rekabetle ve ABD ve Rusya arasında Ukrayna krizi üzerinden yaşanan sert bir çatışmayla son buldu.

UKRAYNA’DA HAKİKAT DÖNEMECİ

Reelpolitik açısından, krizin tüm insancıl boyutu ve Güneydoğu Ukrayna’daki şiddet ortamında, yaşanan şey aslında çok basit: ABD ve Avrupa Birliği Ukrayna’yı kendine çekiyor; Rusya ise onun peşini bırakmıyor, Ukrayna’yı (veya en azından onun bir kısmını) kendi nüfuz alanında tutmaya çabalıyor. Ancak, reelpolitik, bu olaylara dair tam bir tablo sunmuyor; keza bu gelişmelerin sosyal, ekonomik ve siyasi boyutlarını dikkate almıyor.

Ukraynalıların büyük kısmı Batı ile demokratik reformlar ve entegrasyonu savunuyor; onu yıllar süren sosyal ve ekonomik durgunluğun, yoksulluğun ve yolsuzluğun üstesinden gelmenin ve etkisiz yönetim sistemini değiştirmenin bir yolu olarak görüyorlar. Ukrayna halkının ülkenin güneydoğusunda yaşayan önemli bir çoğunluğu (yüzde 10 ila 15’lik dilim) Batı yanlısı politikalara karşı olup, Rusya ile geleneksel bağların korunmasından yana. Cumhurbaşkanı Victor Yanukoviç’in ilk olarak AB ile bir Ortaklık Anlaşması imzalama, ardından da planlarına geri dönme yönünde aldığı kararlar, ülkenin siyasi bölünmesini daha da ciddi bir hale getirdi: Avrupa çapındaki protestoları (“Euromaidan”) ve polis tarafından güç kullanımını tetikledi; meşru otoritelerin devrilmesine, Kırım’ın ayrılmasına ve güneydoğuda bir iç savaşın patlak vermesine yol açtı. Washington şimdilerde Moskova’yı tüm bu yaşanan zorluklardan dolayı suçluyor; ancak Rusya Kırım olaylarının patlak vermesinden önce gelişen krizin uluslararasılaşmasıyla sadece dolaylı olarak ilgili.

2012-2013 yıllarında Rusya’daki yeni yönetici sınıf, ülkedeki kitlesel protestoları, renkli bir devir tertipleme doğrultusunda Batı’dan ilham alan bir girişim olarak gördüler. Kremlin ise, ABD ve AB ile daha fazla yakınlaşmanın tehlikeli olduğu sonucuna vardı. Dolayısıyla, 1990’lı yıllarda resmi olarak açıklanan, Putin’in yönetiminin ilk döneminde 2003 yılında St. Petersburg’da gerçekleşen Rusya-AB zirvesinden başlayarak 2007 yılına dek süren “Rusya için Avrupa tercihi” politikasını terk etti; yerine “Avrasyacılık” doktrinini koydu.

Uluslararası sahnede ise bu doktrin, Rusya’nın Gümrük ve Avrasya Birlikleri içerisinde diğer Sovyet-sonrası ülkelerle -özelikle de Belarus ve Kazakistan’la-olduğu gibi, onlara katılmayı isteyen diğer ülkelerle de entegrasyonunu sağlıyor. Batı’nın yatırımlarını ve ileri teknolojilerini istemek yerine (Başkan Dimitri Medvedev’in “Modernizasyon için Ortaklık” kavramında ortaya konduğu gibi), Kremlin, ekonominin yeniden endüstriyelleşmesi politikasını başlattı ve savunma endüstrisine vurgu yaptı; 2020 yılına kadar olan dönemde bütçe tahsislerine 23 trilyon ruble verdi. Bu U-dönüşüne, Batı’dan gelen askeri bir tehdit olduğuna dair Soğuk Savaş döneminden beri eşine rastlanmayan bir propaganda kampanyası eşlik etti.

Kremlin’in politika önceliklerinde yaşanan bu değişim karşısında Kiev’in AB ile bir Ortaklık Anlaşması imzalama niyeti, Rusya tarafından, kendi “Avrasyacı” çıkarları karşısında ciddi bir tehdit olarak algılandı. Daha önceleri, Ukrayna cumhurbaşkanları Leonid Kravchuk, Leonid Kuchma ave Victor Yushchenko’nun NATO ve Avrupa Birliği’ne üyelik başvuruları yapma planları, Rusya tarafından bu denli güçlü tepkiler doğurmamıştı.

Rusya’da son yirmi yıldır kurulan devlet sisteminin korunması ve büyük ekonomik ve siyasi reformların reddedilmesi, geleneksel ahlaki değerlere ve devlet-siyasi kriterlere geri dönüş çağrısında bulunan muhafazakarlık konseptinde öğretisel bir gerekçe kazandı. Kremlin’in bu kavram karşısında tavrı ne olursa olsun, siyasi sınıf ve medyadaki aktivistler, büyük güç Ortodoks Rusya’nın yeniden dirilmesi çağrısında bulunuyorlar (hatta içlerinden bazıları Stalinist geçmişe dair unsurları kullanmakta da beis görmüyorlar). Abhazya ve Güney Osetya’nın topraklara katılması ve Kırım’dan sonra etnik Rusların yaşadıkları bölgelerin – güney ve güneydoğu Ukrayna (Novorossiya), Transdniestria- ve eğer fırsat doğarsa Kuzey Kazakistan ve Baltık Devletleri’nin bazı kısımlarının işgaline yönelik çağrılar dillendirildi (bu kavramın önde gelen ideoloğu Alexander Prokhanov bu projeyi “tıknaz adamların imparatorluğu” olarak nitelendirmişti).

Yıllardır Washington ve onun NATO müttefikleri (Polonya ve Baltık devletleri hariç) Rusya siyasetindeki yeni eğilimlere bir tepki göstermediler. Bununla birlikte Kırım’ın Rus topraklarına katılması ve Ukrayna’nın güneydoğusunda savaşın patlak vermesinin ardından tepkileri son derece sert oldu – özellikle de daha önceleri muhafazakar muhalefet tarafından Moskova’ya yönelik aşırı yumuşak ve liberal davranmakla suçlanan Başkan Barack Obama tarafından. Malezya havayolları Flight 17 ile Temmuz ayında yaşanan trajedi, her ne kadar sebepleri halen bilinmese de, krizi daha önce görülmemiş bir küresel ölçeğe taşıdı.

Durum ne kadar karmaşık olsa da çözümler basit ve sadece Kiev ile güneydoğunun temsilcileri arasındaki müzakerelerde değil, aynı zamanda Moskova, Brüksel ve Washington’da da çözüm bulunacak. Ya Batı ya da Rusya, Ukrayna’nın karşılıklı olarak kabul edilebilir bir gelecek statüsü ve AB ve Rusya ile ilişkilerinin niteliği konusunda, mevcut toprak bütünlüğünü koruyarak uzlaşıya varacak; ya da ülke parçalanacak ve bunun Avrupa ve tüm dünya açısından ciddi soysal ve siyasi sonuçları olacak.

BUNDAN SONRA NE OLACAK?

Başarısız tek kutuplu dünyanın yerine, birçok büyük güç merkezini temel alan, çok-merkezli bir dünya düzeni geliyor. Buna karşın, 19.yüzyılın Uluslar Uyumu’nun (Kutsal İttifak) aksine, mevcut güç merkezlerinin güçleri eşit değil ve farklı sosyal sistemleri var ve bu sistemler halen birçok açıdan istikrarlı değil. Her ne kadar ABD’nin rolü azalsa da, yine de ekonomik, siyasi ve askeri olarak dünyanın önde gelen güç merkezi olmaya devam ediyor (dünyanın GSYİH’sının yaklaşık yüzde 20’sini oluşturuyor). Dünyanın GSYİH’sının yüzde 13’ünü oluşturan Çin ise, her açıdan ABD’ye yetişmeye çalışıyor. Dünyanın GSYİH’sının yüzde 19’unu oluşturan Avrupa Birliği, ekonomik alanda öncü roller oynayabilir; ancak siyasi ve askeri açıdan ABD’ye bağımlı durumda olup, bazı bölgesel

ülkelerle birlikte (Türkiye, İsrail, Güney Kore ve Avustralya) ABD’nin öncülüğündeki ittifaklara entegre oluyor.

Rusya, bazı Sovyet-sonrası ülkelerle birlikte kendi güç merkezini inşa ediyor. Bununla birlikte, bir yandan küresel çapta bir nükleer ve siyasi güce sahip olsa da ve bölgesel güçlerini güçlendirse de, halen görece olarak mütevazi boyutlardaki GSYİH’sı (dünyanın GSYİH’sının yüzde 3’ü) ve daha da önemlisi doğal kaynak ihracatıyla ayakta duran ekonomisi ve dış ticareti sebebiyle dünya çapında bir güç merkezine özgü finansal ve ekonomik standartları karşılamıyor.

Hindistan, diğer birkaç ülkeyle birlikte (Brezilya, Güney Afrika, ASEAN ülkeleri ve muhtemelen de gelecekte İran) önde gelen bir güç merkezi (dünyanın GSYİH’sının yüzde 5’ini oluşturuyor). Ancak, Rusya, Çin, Hindistan ve Brezilya arasında herhangi bir askeri-siyasi ittifak yok ve gelecekte de inşa edilebileceğine dair işaret bulunmuyor. Tek tek bakıldığında, bu ülkeler, ABD, AB, Japonya ve Güney Kore arasında yükselen ekonomik ve yerleşik askeri ve siyasi ittifaktan ciddi şekilde aşağıda konumlanıyorlar.

Son on yılda çok-kutuplu dünya yeniden muhalif ülke gruplarına bölünmeye başladı. Bir ayrım çizgisi; Rusya ve NATO / AB arasında ikincinin doğuya doğru genişlemesi ve Avrupa füze savunma programı konusunda söz konusu olup, Ukrayna’da yaşananlarla daha da derinleşti. Bir diğer gerilim hattı ise Çin ile ABD ve onun Asyalı müttefikleri arasında; keza bu ülkeler Asya-Pasifik bölgesinin batı kısmında askeri ve siyasi egemenlik arayışı içerisindeler. Doğal kaynaklar ve onların ulaştırma yolları üzerinde kontrol sağlamak ve finansal ve ekonomik karar alma süreçlerinde nüfuz sahibi olmak istiyorlar.

Nesnel olarak bakıldığında, çok-merkezli bir dünya mantığı, Rusya ve Çin’i daha yakın ortaklığa itiyor ve CIS / CSTO / SCO / BRICS’i Batı (ABD / NATO / İsrail / Japonya, Güney Kore / Avustralya) karşısında ekonomik ve siyasi karşıt ağırlıklar yaratmaya yöneltiyor. Bununla birlikte, bu eğilimlerin Soğuk Savaş dönemine benzer yeni bir çift kutupluluğa evrilmesi mümkün değil. SCO / BRICS’in büyük üyeleri ile Batı arasındaki ekonomik bağlar, kendi aralarında olduğundan çok daha geniş olup, yatırımları ve ileri teknolojilerine çok bağımlılar. (Örneğin Rusya ile Çin arasındaki ticaretin hacmi, AB-Rusya arasındaki ticaretin sadece beşte birine ve Çin’in ABD, AB ve Japonya ile olan ticaretinin onda birine karşılık geliyor.) CIS/CSTO/SCO/BRICS arasında ise, bu birliklerin üyeleri ile Batı arasında olana kıyasla çok daha derin farklılıklar söz konusu (Rusya-Ukrayna, Çin-Hindistan, Ermenistan-Azerbaycan, Kazakistan-Özbekistan ve Tacikistan-Özbekistan). Aynı şekilde, ABD ve Avrupa ülkeleri açısından özellikle Rusya ile ilişkiler başta olmak üzere birçok ekonomik ve siyasi konuda birçok farklılık söz konusu.

Ukrayna krizi, çok-merkezlilik ve yeni iki kutupluluk doğrultusundaki eğilimler arasındaki çelişkiyi henüz çözemedi. Tam tersine, yükselen asimetrik ve güvenilmez çok-merkezliliğin niteliğini gözler önüne serdi. Mart ayında Birleşmiş Milletler’in Kırım referandumu oylaması sırasında Rusya’ya on ülke destek verirken ABD 99 ülkenin (tüm NATO ve AB üyeleri dahil= desteğini aldı. Ancak seksen iki ülke (yüzde 40’ı BM üyesi) herhangi bir tarafı tutmamayı tercih etti; keza ne Washington ne de Moskova ile aralarını bozmak istemediler. SCO / BRICS ülkelerinden hiçbirisi Rusya’yı desteklemezken, CIS ve CSTO ülkelerinden sadece ikisi – Belarus ve Ermenistan- Moskova’ya net bir destek verdi. Ancak bundan kısa süre sonra Belarus cumhurbaşkanı Kiev’e gitti ve Kırım’ın belirsiz bir gelecekte Ukrayna’ya iadesi çağrısında bulundu. CIS’i terk etmek zorunda kalan Gürcistan ve CIS’in üç üye ülkesi (Azerbaycan, Moldova ve Ukrayna) Rusya’ya karşı çıktı ve hatta geleneksel ortakları bile (Sırbistan, İran, Moğolistan ve Vietnam gibi) herhangi bir destek sunmadılar. Bununla birlikte, ABD’ni müttefikleri arasında da bir görüş birliği söz konusu değil. İsrail, Pakistan, Irak, Paraguay ve Uruguay, Washington’un tarafını tutmayı reddettiler. Halen NATO ve AB’de yaptırımlar ve Rusya’yı çevrelemeye yönelik yeni politika konusunda büyük bir anlaşmazlık görülebilir.

Tüm bu ülkeler ve grupların tek bir küresel finansal ve ekonomik sisteme entegre olması da önemli. Bir yandan, bu durum Batı’nın Rusya’ya ekonomik yaptırımlar dayatmasının önünü açtı ve uzun vadede oldukça somut etkiler yaratıldı. Öte yandan, aynı sebeple daha sert nitelikli sektörel yaptırımlar, bunları yapanlara karşı bumerang etkisiyle geri dönebilir ve bu durum ABD’nin müttefikleri ve Amerikan özel sektörü tarafından oy birliğiyle desteklenmiyor. Rusya’nın Batı’dan gıda ithalatına yönelik karşı tedbirleri de ekonomilerini etkiledi; ancak bu durum, yeni tedarikçiler bulunması ve yerli gıda üretiminin artırılmasına yönelik taahhütlere karşın Rus tüketicileri daha sert bir şekilde vurabilir (Sovyetler Birliği, 70 yılı aşkın mevcudiyeti sırasında bunu yapamadı ve Rusya da bir sonraki çeyrek yüzyıl boyunca benzer şekilde başarısız oldu.)

Genel olarak, Soğuk Savaş yıllarının aksine ortak bir ekonomik temel, siyasi değişkenlikler için güçlü bir istikrar etmeni işlevi görmelidir. Bununla birlikte, son deneyimler, siyasetin son derece ters bir etkisini gözler önüne serdi: Rusya ile Batı arasındaki ilişkilerin kötüleşmesi, ekonomik işbirliklerine ve küresel güvenlik sistemine zarar veriyor.

Eğer Ukrayna bölünürse ve Rusya ile Batı arasında Ukrayna’nın iç sınırları boyunca geçen yeni bir çatışma hattı ortaya çıkarsa, Soğuk Savaş ilişkilerinin birçok unsuru, uzun bir süreliğine onlar arasında yeniden inşa edilecek. ABD’li meşhur siyaset bilimci Robert Legvold şöyle yazar: “Her ne kadar bu yeni Soğuk Savaş ilkinden oldukça farklı olsa da, yine de korkunç bir zarar doğuracak. İlkinden farklı olarak yeni savaş, tüm küresel sistemi kapsamayacak. Dünya artık iki kutuplu değil ve Çin ve Hindistan gibi kilit oyuncular ve önemli bölgeler bu çatışmanın içine çekilmekten imtina edecekler. […] Bununla birlikte, yeni Soğuk Savaş, uluslararası sistemin neredeyse her bir önemli boyutunu etkileyecek.” (“Managing the New Cold War”. Foreign Affairs, Temmuz/Ağustos 2014)

Rusya ile Batı arasındaki işbirliğinin duracağı alanlar arasında Legvold, ABD’nin füze programının Avrupa bileşenine dair farklılıkların çözülmesine yönelik müzakerelerden, Arktik’in enerji kaynaklarının geliştirilmesinden, BM, Uluslararası Para Fonu ve OSCE reformlarından, Sovyet-sonrası bölge ve ötesinde yerel çatışmaların çözümünden söz ediyor. Bu listeye, uluslararası terörizm ve uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele ve –Rusya ve Batı’nın karşılaştığı başlıca küresel ve sınır-ötesi tehdit olarak- İslami aşırıcılığın önlenmesi alanlarında işbirliği de eklenebilir. Irak’taki İslamcı savaşçıların saldırısı, bu tehdidi bir kez daha anımsattı.

Bu koşullar altında, silah yarışı kaçınılmaz şekilde hızlanacak – özellikle de bilgi yönetim sistemleri, yüksek hassasiyetli konvansiyonel savunma ve saldırı mühimmatı, füze tipi araçlar ve muhtemelen kısmi yörüngesel sistemler gibi ileri teknoloji alanlarında. Bununla birlikte, bu silah yarışı, Soğuk Savaş döneminde yaşanan nükleer ve konvansiyonel silah yarışına ne ölçek ne de kız açısından kıyaslanabilir değil. Bunun temel sebebi de, önde gelen güçlerin ve ittifakların elindeki sınırlı kaynaklardır.

Daha önce eşi benzeri görülmemiş boyutlara varan Ukrayna krizi karşısında bile ABD savunma bütçesinde kesintiye gitmeye devam ediyor ve NATO müttefiklerinin askeri harcamalarını artırmalarını telkin edemez. Rusya’nın ekonomik ve teknolojik olanakları halen çok daha sınırlı düzeyde olup, yeni bir silah yarışının maliyetleri görece olarak yüksek olacak. Bu etmenler kaçınılmaz olarak silahların kontrolü müzakerelerini açmaza sürükleyecek ve mevcut silahların sınırlandırılması ve yaygınlaştırılmasının önlenmesi sistemi (özellikle de Orta Menzilli Nükleer Güçler Antlaşması – 1987 ve yeni START Antlaşması – 2010 ve hatta Nükleer Silahların Yaygınlaştırılmasının Önlenmesi Antlaşması) çökebilir.

Eğer Pasifik’te Çin ile ABD ve onun müttefikleri arasında bir kriz yaşanırsa Çin Rusya’ya daha da yakınlaşacak. Ancak Pekin Rusya’nın çıkarları adına fedakarlıklar yapmayacaktır. Onun yerine, Asya ve Pasifik’te kendi rakipleriyle rekabet için Rusya’nın kaynaklarını kullanmaya çalışacaktır. Aynı zamanda Çin ABD ile ilişkilerinde yangına körükle gitmeyi de pek istemeyecektir – Rusya ile Batı arasındaki gerilimler, Pekin’i çok-merkezli bir dünyada en avantajlı pozisyona yerleştiriyor. Çelişkili bir şekilde Çin, Batı ile (Rusya’nın temsil ettiği) Doğu arasındaki ilişkileri dengeleyen bir etmene dönüştü – tam da Moskova’nın her zaman istediği pozisyon.

Rusya’daki dış politika yapıcılar ve diplomatlar yirmi yıldır Amerikan tek kutupluluğuna bir alternatif olarak çok-merkezli bir dünya kavramını savundular. Ancak aslında Moskova, bu tür bir ilişkiler sistemine hazırlıklı görünmüyor; keza bu sistemin –19.yüzyıldaki Rus şansölyeleri Karl Nesselrode ve Alexander Gorchakov’un iyi bildiği- temel kuralını henüz kavramış değil. Kural şu: Diğer güç merkezleriyle daha yakın ilişkilere sahip olmak için münferit konularda tavizler vermek gerekir. Bunun ardından herkesten tavizler almak, gerçekleşen çıkarların sıfır toplamından kazançlı çıkmak mümkün hale gelir.

Öte yandan, Rusya’nın ABD ve AB ile mevcut ilişkileri, onlarla Çin arasındaki ilişkilerden daha kötü durumda. Bu etmen, öngörülebilir gelecekte Moskova açısından büyük sorunlar doğurabilir. Moskova ile Washington (ve onun Avrupa ve Asya-Pasifik bölgesindeki müttefikleri) arasındaki ayrım, yıllar boyunca Rusya’ya zarar verecektir. Sibirya ve Rusya’nın Uzak Doğusu üzerinde Çin devi varlığını sürdürüyor; ancak Çin ile dostluk kurmak için onun kurallarına uymak gerekir. İslami aşırılığın tehdit

ettiği istikrarsız ülkeler, Rusya’nın güneyine bitişik durumda. Avrupa kısmında ise, Rusya, pek de dostane olmayan ülkelerle (örneğin Azerbaycan, Gürcistan, Ukrayna, Baltık devletleri) ve Belarus gibi pek de öngörülmeyen ortaklarla sınırdaş. Şurası kesin ki, ABD’nin yeni çevreleme politikasına rağmen, Rusya herhangi bir uluslararası tecrit veya askeri saldırganlık riskiyle karşı karşıya değil. Ancak, Sovyetler Birliği böyle risklerle karşılaşmamıştı. Bunun yanı sıra, çok daha geniş topraklara sahip, ekonomik ve askeri olarak daha güçlü bir ülkeydi; sınırlarını korumuştu ve dünyadaki petrol ve doğal gaz fiyatlarına çok bağımlı değildi. Bununla birlikte, Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında nasıl dağıldığını hepimiz gayet iyi biliyoruz.

Eğer Rusya ve Batı, Ukrayna’nın geleceğine dair bir uzlaşıya varırlarsa ve bu uzlaşı hem Kiev hem de ülkenin güneydoğusu tarafından makul karşılanırsa, işbirliğinin yeniden başlaması belli bir zaman alacak, ancak peyderpey çatışma halinin üstesinden gelinecek ve çok-merkezli bir dünya düzeni oluşumu başlayacak. Bu süreç, her ne kadar daha karmaşık ve değişken olsa da, yeni, daha dengeli ve istikrarlı bir dünya düzeni için temel oluşturabilir. Bu dönemde, geçmiş yüzyılın ve önceki dönemlerin siyasetine geri dönmektense (örneğin arzu edilmeyen rejimleri devirmek, başka uluslara kendi değer ve geleneklerini dayatmak, jeopolitik rekabete girmek ve tarihsel adaletsizlikleri telafi etmek üzere zorla ulusal sınırları yeniden çizmek) 21.yüzyılın sorunlarını ele almak gerekir.

Sadece böyle bir yeni temel, uluslararası normlar, örgütler ve ulus-üstü kurumların rolü ve etkinliğini ciddi anlamda güçlendirmeye yardımcı olabilir. Çok-kutuplu bir dünyada çıkarların ortaklığı, geçtiğimiz yüzyılda nükleer bir felaket korkusuna kıyasla çıkarların izinden gitmeye yönelik araçların seçiminde daha fazla dayanışma ve sınırlamayı garanti eder. Yeni güvenlik zorlukları da –kitlesel imha silahlarının yaygınlaşması ve İslami aşırılık ile uluslararası terörizmin artması- bunu gerektirmektedir. Diğer etmenler arasında, artan iklim ve çevre sorunları yer almaktadır: enerji kaynaklarının, temiz su ve gıda noksanlığı, nüfus patlaması, dizginlenemeyen göç ve küresel salgın hastalık tehdidi.

Avrupa Birliği, Hindistan ve Çin’in politikaları, dar bir seçenek yelpazesi içerisinde öngörülebilir. Gelecekteki dünya düzenini şekillendirmedeki belirleyici rol, ABD, Çin ve Rusya’nın benimseyeceği politika yönelimi tarafından oynanacak. Yeni tecritçiliğe düşmeksizin ABD’nin çok-merkezli ve karşılıklı bağımlı bir dünyanın gerçekliklerine kendisini uyarlaması gerekecek. Bu dünyada, gücün keyfi kullanımı, camdan bir eve taş atmaya denk görülecek. Bu tür bir dünya düzeninin en güçlü üyesi olarak Amerika uluslararası hukuk ve meşru kurumların çerçevesi içerisinde hareket ederek oldukça önemli bir rol oynayabilir. Ancak hegemonya ve gücün hakimiyetine yönelik herhangi bir girişim, ABD’nin müttefikleri tarafından sabote edilir ve diğer küresel ve bölgesel oyuncuların direnişiyle karşılaşır.

Çin, silah stokları geliştirme ve artan kaynak ihtiyaçlarını karşılamak üzere cebri bir politika yürütmenin cazibesine karşı koymalıdır. Diğer türlü, batı, güney ve doğudaki komşu ülkeler, ABD’nin liderliği altında birleşecek. Çin’in hızla büyüyen ekonomik gücü, buna uygun olarak küresel düzeyde ekonomik ve siyasi nüfuzunu güçlendirmeli; ancak bunun barışçıl bir şekilde ve diğer ülkelerin karşılıklı onayıyla yapılması gerekiyor.

Rusya konusunda ise, ancak kaynak-temelli bir ekonomiden yüksek teknoloji temelli bir ekonomiye dönüşürse tam teşekküllü bir küresel güç merkezi haline gelebilir. Bunun için, ülkeyi sert bir düşüşe sürükleyebilecek olan siyasi ve ekonomik durgunluk sürecini kırmak üzere kararlı çabalar sarf etmek gerekiyor. Ancak bunun sağlamasının tek yolu Rusya’nın metafizik ruhani gelenekler ve otarşiye ilişkin büyük güç söylemi ve narsisizmini ve (tıpkı SSCB’nin çökene kadar yaptığı gibi) savunma endüstrisini ekonomik büyümenin lokomotifine dönüştürme umutlarıterk etmesi gerekir. Tüm bunlar geçici olarak toplumdaki vatansever duyguları alevlendirebilir; ancak büyük olasılıkla Rusya’nın sorunlarını körükleyecektir. Gerçek ekonomik ilerleme, he rşey bir yana, demokratik siyasi ve kurumsal reformları, güç ayrılığını ve güçlerin düzenli olarak değişimini, adil seçimleri, hükümet yetkilileri ve yasa koyucuların iş dünyası ile bağlantılı olmamasını, aktif bir sivil toplumu, bağımsız bir medyayı ve daha fazlasını gerektirecek. Rusya’ya yüksek teknoloji ve büyük yatırımların gelmesinin başka yolu yoktur – bunlar iç kaynaklarla yaratılmayacak ve Batı veya Çin’den gelmeyecek; keza Bastı da Çin de bu varlıkları inovasyon-temelli ekonomilerden alıyorlar.

Belki de mevcut felsefeyi ve “Avrasyacılık” uygulamalarını, muhafazakarlığı ve ulusal düzeydeki romantikliği eleştiren birkaç kişi, Avrupa alternatifi fikrini, Vladimir Putin’in kendisine kıyasla daha ikna edici ve daha iyi bir şekilde ifade edebilir. Kendisi birkaç yıl önce şöyle yazmıştı: “Bu karar büyük oranda Rusya’nın ulusal tarihiyle belirlendi. Ülkemizin özel durumu ve kültürü, onu Avrupa

medeniyetinin ayrılmaz bir parçası haline getiriyor. Bugün egemen bir demokratik devlet inşa ederken birçok Avrupalıya özgü temel değerler ve ilkeleri tamamen paylaşıyoruz. […] Avrupa entegrasyonunu, yükselen dünya düzeninin ayrılmaz bir parçası olan nesnel bir süreç olarak görüyoruz.

Kamusal yaşantı ve zihniyetin temelini oluşturması gereken bu ideolojiye göre, Rusya, Avrupa’nın kalkınma modeline geri dönecek. Ancak bu model, ticari akışlar ve boruhatları yollarıyla karıştırılmamalı. Avrupa patikası, öncelikli olarak Rusya’nın ekonomik ve siyasi sisteminin, Avrupa’nın temel normları ve kurumlarına uygun olarak dönüşümünü, bir yandan da Rusya’nın tarihsel gelişiminin mevcut aşamasının özellikleri ve ihtiyaçlarının dikkate alınmasını ima ediyor.