close
Genel

“Dünyanın En Şeytani Şirketi”

mon

Global Research

 

Zıvanadan çıkan tüm mega şirketler arasında Monsanto, rakiplerini tutarlı bir şekilde geride bıraktı ve “yeryüzünün en şeytani şirketi” olarak altın madalyayı kazandı! İmha etme konusundaki şöhretiyle yetinmeyip artık gezegene ve insanlara zarar vermenin yepyeni ve bilimsel açıdan yenilikçi yollarına odaklanıyor.

 

1901: Şirket, Malta Şövalyeleri’nin bir üyesi olan John Francis Queeny tarafından kuruldu. Kendisi, Monsanto Chemical Works’in ismini aldığı Olga Mendez Monsanto ile evli olan ve otuz yıldır ilaç sektöründe çalışan bir emektar. Şirketin ilk ürünü, yapay tatlandırıcı olarak Coca-Cola’ya satılan kimyasal bir sakarin.

 

O dönemde bile hükümet, sakarinin zehirli olduğunu biliyordu ve bu ürünün imalatını durdurmak için şirketi dava etti ancak mahkemede kaybetti. Böylelikle, alkolsüz içecekler üzerinden dünyayı zehirlemeye başlamak üzere Monsanto’nun Pandora Kutusu’nu açmış oldu.

 

1920’li yıllar: Monsanto endüstriyel kimyasallara ve uyuşturuculara doğru alanını genişletiyor; dünyanın en büyük aspirin ve (elbette ki zehirli olan) asetilsalisilik asit üreticisi haline geliyor. İşte tam da o dönemde poliklorlu bifenillerin (PCB) gündeme getirilmesi doğrultusunda yeryüzünde bir telaş doğmasıyla birlikte işler son derece kötü bir istikamete gitmeye başladı.

 

“PCB’ler, endüstriyel bir mucize kimyasal olarak kabul edildiler. Zarar vermeyen, bozulmaya karşı dayanıklı ve neredeyse her alana uygulanan bir yağ şeklinde görüldü. Bugün PCBler, gezegendeki en korkunç kimyasal tehditlerden biri olarak kabul ediliyor. Yağlama maddesi, hidrolik sıvı, kesim yağı, su geçirmez sıva ve likit dolgu macunu gibi alanlarda kullanılıyor, kanserojen potansiyele sahip ve üreme, gelişme ve bağışıklık sistemi bozukluklarına sebep oluyor. Dünya’nın PCB üretim merkezi, Monsanto’nun East St. Louis, Illinois’nin sırtlarındaki tesisiydi ve burası söz konusu eyalette en yüksek fetal ölüm ve erken doğuma tanıklık etti.” (1)

 

Her ne kadar PCB’ler böylesi bir yıkıma sebep oldukları için elli yıl sonra yasaklanmış olsalar da, halen dünya çapındaki tüm hayvan ve insan kan ve doku hücrelerinde yer alıyor. Mahkemeye daha sonra sunulan belgeler, Monsanto’nun bu ölümcül etkilerin tamamen farkında olduğunu, ancak PCB üzerinden kolaylıkla kazanılmış serveti tam sürat devam ettirmek için halktan bu gerçeği sakladığını gösterdi!

 

1930’lu yıllar: İlk hibrit mısır tohumunu üretti; deterjanlara, sabunlara, endüstriyel temizlik ürünlerine, sentetik kauçuğa ve plastiğe doğru yayıldı. Evet, doğru bildiniz: hepsi de zehirli!

 

1940’lı yıllar: Manhattan Projesi’nin ilk atom bombası için kullanılacak olan uranyum hakkında araştırmalara başladılar. Söz konusu atom bombası, daha sonra Hiroşima ve Nagazaki’nin üstüne yağdırılacak, yüz binlerce Japon, Koreli ve Amerikan ordusu mensubunu öldürmüş, milyonlarcasını da zehirlemişti.

 

Şirket, ölümcül dioksin içeren tarımsal böcek ilaçları üretecek durdurak bilmeyen cinayet döngüsünü sürdürüyor; su ve gıda kaynaklarını zehirliyor. Daha sonra ortaya çıktı ki Monsanto, dioksinin bir dizi üründe kullanıldığını gizleyememişti, çünkü gizlemeye çalışırlarsa, yeryüzünde bir çevre felaketi yarattıklarını da kabul etmek zorunda kalacaklardı.

 

1950li yıllar: The Walt Disney Company ile yakın işbirliği içerisindeki Monsanto, Disney’in Tomorrowland’inde bir dizi ilginç girişimde bulundu; kimyasal ve plastiklerin şan ve şöhretini benimsedi. “Gelecek Evleri” tamamen zehirli plastikten üretildi ve bu plastik de –iddia ettiklerinin aksine- doğada çözünür nitelikte değildi. Ne? Olamaz? Monsanto yalan mı söyledi? Çok şaşırdım!

 

“1957-1967 yılları arasında toplam 20 milyon ziyaretçiyi çektikten sonra, Disney en sonunda bu evleri söküp yok etti; ancak bu sürecin bir çatışma olmaksızın tamamlanmasının mümkün olmayacağını fark etti. Monsanto Dergisi’ne göre, bilyeleri yok etmek, fiberglasların sekmesine yol açtı, polyester materyali güçlendirdi. Meşaleler, matkaplar, zincir testereler ve kürekler çalışmadı. Son olarak, jikle kabloları, evin parçalarının peyderpey parçalanması için kullanıldı.” (2)

 

Monsanto’nun geleceğe dair Disney’leştirilmiş vizyonu:

 

1960’lar: Monsanto, kimya sektöründeki suç ortağı DOW Chemical ile birlikte, ABD’nin Vietnam işgali sırasında kullanılmak üzere dioksin-bağlı Turuncu Ajan üretti. Peki ya sonuç? 3 milyon insana bulaştı; yarım milyon Vietnamlı sivil öldü ve yarım milyon Vietnamlı bebek özürlü doğdu, Amerikan ordusundan binlerce görevli, bugün bile halen etkilerini yaşıyor veya bu yüzden ölüyor!

 

Monsanto, yeniden mahkemeye taşındı ve iç yazışmalar gösteriyor ki, hükümete satıldıklarında Turuncu Ajan’ın ölümcül dioksin etkilerini biliyorlardı. Bununla birlikte, Monsanto’ya, dioksinin güvenli olduğu ve sağlığa yönelik herhangi bir olumsuz etkisinin bulunmadığı sonucuna varan kendi “araştırmasını” sunmasına izin verildi. Sonuçta da herkes tatmin oldu ve dava kapandı. Ardından, Monsanto’nun bulgular hakkında yalan söylediği ve gerçek bilimsel araştırma sonucunda dioksinin oldukça etkin bir şekilde öldürücü olduğunun görüldüğü gün yüzüne çıktı.

 

2002 yılında yayımlanan bir başka dava iç yazışmasında ise şöyle söylenmektedir:

 

“Bu bileşenlerin sürekliliğini ve onların çevrede kalıntı olarak evrensel boyutta varlıklarını ispatlayan kanıtlar, şüphesiz ki var. Dünya çapında yayılmalarını önlemek için onları yok etmeye yönelik halkın ve yasaların yarattığı baskı da kaçınılmaz. Bu mesele kar topu etkisi yaratıyor: Buradan nereye gidiyoruz? Alternatifler: bu işten çık, mümkün olduğuna hepsini sat, başka hiçbir şey yapma, bu sektörde kal, alternatif ürünler edin.” (3)

 

Monsanto, Bayer aspirinin üreticisi ve Üçüncü Reich’in kurtarıcı kimyasal imalatçısı (ölümcül Zyklon-B üretiyorlardı) I. G. Farben ile ortak. Bu iki şirket uzmanlıklarını bir araya getirip, bir diğer aşırı ölümcül nörotoksin olan aspartamı üretiyorlar ve gıda tedarikine sokuyorlar. Sakarinin zehirliliğine dair endişeler gün yüzüne çıktığında, Monsanto, bu fırsatı değerlendirip, diğer ölümcül zehirlerini piyasaya sokmuştu.

 

1970’ler: Monsanto’nun ortağı G.D. Searle, aspartamın güvenli olduğuna dair birçok araştırma yaptı. FDA’nın kendi bilimsel araştırmaları ise, aspartamın farelerin beyninde –onları öldürmeden önce- devasa delikler ve tümörler oluşturduğu yönünde. FDA, G.D. Searle’ye yönelik olarak büyük bir jüri soruşturması başlattı. Sebep de, “maddi gerçekleri kasten gizlemek, yanlış bir şekilde sunmak ve aspartamın güvenliği konusunda sahte açıklamalarda bulunmaktı”.

 

Bu süreçte Searle, Gerald Ford ve George W. Bush dönemlerinde Savunma Bakanı olan Donald Rumsfeld’i CEO olması için stratejik olarak destekledi. Şirketin öncelikli hedefi, Rumsfeld’in siyasi etki gücünü ve kendileriyle suç ortaklığı için FDA’ya rüşvet vermek üzere kendisinin bu cani iş alanındaki engin deneyimlerini kullanmaktı.

 

Birkaç ay sonra, Samuel Skinner, “reddedemeyeceği bir teklif alır”; soruşturmadan çekilir ve ABD Cumhuriyet Savcılığı’ndaki görevinden istifa edip Searle’nin hukuk şirketinde çalışmaya başlar. Bu taktik sonucunda dava uzadıkça uzar ve büyük jüri soruşturması aniden düşüverir.

 

1980’li yıllar: Aspartamın zehirli etkilerini ortaya çıkaran tartışmasız araştırmalar karşısında, Donald Rumsfeld, Ronald Reagan’ı göreve gelişinin ertesi gün bir “kıyak” yapmaya davet eder. Reagan, kendisiyle işbirliğine yanaşmayan Goyan’ı işten kovu, FDA’nın başına Dr. Arthur Hayes Hull’u getirir. Hull da derhal Searle’nin lehine bir tavır takınır ve NutraSweet’e, kurutulmuş gıdalarda insan tüketimine yönelik kullanılmak üzere izin verilir. Bu süreç son derece ironik bir hal alır; keza jelibon ve şeker yemeyi çok sevdiği bilinen Reagan, daha sonraları, ikinci görev süresinde Alzheimer hastalığından mustarip olur. Bu hastalık, aspartam tüketiminin birçok korkunç etkilerinden birisiyle bağlantılıdır.

 

Searle’in gerçek hedefi ise, alkolsüz içecekleri tatlandırmak üzere aspartama onay alınmasıdır. Keza, birçok araştırma, 85 derece Fahrenheit’ı aşan ısılarda, “aspartamın bilinen toksik maddelere ayrıştığını göstermiştir: Diketopiperazin (DKP), methil (ahşap) alkol, ve formaldehid.”(4). Ve böylelikle, toz şeklinden birçok kat daha ölümcül hale gelmektedir!

 

Ulusal Alkolsüz İçecek Birliği NSDA, ilk başlarda paniğe kapılmış; bu zehri içmek suretiyle daimi olarak yaralanan veya ölen tüketicilerin ileride açacakları davalardan korkmuştu.

 

Searle, sıvı aspartamın –her ne kadar son derece ölümcül etkileri olsa da- kokainden çok daha fazla bağımlılık yarattığını gösterebilecek durumdayken, NSDA aspartamlı alkolsüz içeceklerin satışından elde edilen ve fırlayışa geçen karlılık, gelecekteki herhangi bir sorumluluğu kolaylıkla dengeleyecektir. Böylelikle, kurumsal açgözlülük kazançlı çıkıyor ve alkolsüz içecek tüketen masum tüketiciler de, sağlıklarının bozulmasıyla bunun bedelini ödüyorlar.

 

Kola bu süreçte bir kez daha ön saflarda yer alıyor (sakarini anımsar mısınız?) ve 1983 yılında aspartamla Diyet Kola içenleri zehirliyor. Beklendiği gibi, milyonlar çaresiz bir şekilde bağımlı hale gelirken ve bir şişede sunulan şeker zehriyle hasta olurken, satışlar fırladı. Alkolsüz içecek endüstrisinin geri kalan, gördükleri karşısında memnun oldular ve onlar da bu akıma katıldılar; aspartamın ölümcül derecede bir kimyasal olduğuna dair en başlardaki çekincelerinin tümünü unutuverdiler. Buradan para kazanılabilirdi, hem de bolca. Zaten onlar için de önemli olan buydu!

 

1985 yılında, yolsuzluk girdabının içine çekilen ve Searle’nın gerçekleştirdiği araştırmanın sahte olduğuna dair onlarca suçlama karşısında Monsanto şirketi satın aldı ve NutraSweet Company ismiyle yeni bir aspartam şirketi kurdu. Birçok bağımsız bilimadamı ve araştırmacı aspartamın zehirli etkileri hakkında uyarıda bulunmaya devam ederken, Monsanto kendisini savunmaya girişti ve Ulusal Kanser Enstitüsü’ne rüşvet verip, formaldehidin kansere sebep olmadığını kanıtlamak, dolayısıyla aspartamın piyasada kalabilmesini sağlamak için NCI’den sahte raporlar sağlamaya yöneldi.

 

Aspartam kullanımının bilinen etkileri şunlardır: “manik hastalıklar, öfke, şiddet, körlük, eklem ağrıları, yorgunluk, kilo alımı, göğüs ağrısı, koma, uykusuzluk, uyuşukluk, depresyon, kulak çınlaması, zayıflık, spazm, asabiyet, bulantı, ishal, sağırlık, hafıza kaybı, kaşıntılı döküntü, baş dönmesi, baş ağrısı, hastalık nöbeti, endişe hali, düzensiz kalp çarpıntısı, bayılma, kramp, panik, ağızda yanma. Aspartam kullanımının tetiklediği hastalıklar arasında ise diabet, MS, deri veremi, epilepsi, Parkinson, tümör, düşük yapma, kısıtlık, fibromiyalji sendromu, çocuk ölümleri, Alzheimer yer alıyor.” Kaynak: ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) (5)

 

Dahası, FDA’ya gıda katkı maddelerine ilişkin yapılan şikayetlerin yüzde 80’i aspartamla ilgili. Aspartam, halihazırda diyet olan ve olmayan sodalarda, sporcu içeceklerinde, naneli şekerlerde, sakızlarda, donmuş tatlılarda, kurabiyelerde, keklerde, vitaminlerde, farmasötikte, sütlü içeceklerde, hazır çaylarda, kahvede, yoğurtta, bebek gıdasında ve daha nicesi dahil olmak üzere 5000’in üzerinde üründe yer alıyor! (6). Etiketleri yakından okuyun ve içerisinde bu korkunç öldürücü maddeyi içeren hiçbir şeyi satın almayın!

 

Tüm bu ölüm ve hastalık iddiaları arasında FDA’dan Arthyr Hull, üzerinde gezinen “yolsuzluk bulutu” altında istifa etti ve derhal Searle’in halkla ilişkiler şirketi tarafından kıdemli bilimsel danışman olarak işe alındı. Hayır, bu bir şaka değil! Monsanto, FDA ve diğer hükümet sağlık düzenleyici neredeyse tek vücut oldu! Görünen o ki, bir FDA çalışanı olmak için ya Monsanto’da ya da kartelin organize suç şirketlerinden birinin bünyesinde zaman geçirmeleri gerekiyor.

 

1990’lı yıllar: Monsanto, şirketin dioksinleri, pestisitleri ve kansere yol açan diğer zehirli maddeleri içme suyu sistemlerine pompalamaya devam etmesini yasaklayan eyalet ve ulusal bazlı her türlü yasayı durdurmak üzere milyonlarca dolar para harcadı. Buna rağmen, fabrika işçilerini ve çevre bölgelerde yaşayan insanları hasta ettikleri ve bebeklerdeki doğum kusurlarına yol açtıkları için onlarca kez dava edildiler.

 

Cepleri milyarlarca dolar karla dolup taşarken, 100 milyon dolarlık yerleşimler, anlaşmazlıkları çözmek için verilen 100 milyon dolar, iş yapmanın düşük bir maliyeti olarak kabul edildi ve FDA, Kongre ve Beyaz Saray sayesinde bu sektör halen oldukça iyi durumda. Öyle ki Monsanto, başlarına ne geleceğini görmek için yapılan bir araştırma için 829 hamile kadına radyoaktif ütü verdiği için dava edilmişti.

 

1994 yılında, FDA bir kez daha Monsanto’nun son canavarlığını –genetiği değiştirilmiş E koli bakterisinden üretilen Sentetik Büyükbaş Büyüme Hormonu’nu (rBGH)- bunun tehlikelerine dair bilimsel topluluğun tüm karşı çıkışlarına rağmen bir kez daha canice kabul etti. Elbette Monsanto, antibiyotik ve hormon dolu hastalıklı sütün sadece güvenilir değil, aynı zamanda sağlığınız için iyi olduğunu iddia ediyordu!

 

Daha da fenası, bu zehirli inek sütünü kullanmayı reddeden ve ürünlerini “rBGH-siz” diye etiketlendiren şirketlere Monsanto tarafından dava açıldı ve rakipleri üzerinde haksız avantaj sağladıkları iddia edildi. Monsanto’nun özünde söylemek istediği şuydu: “Evet, rBGH’nin insanları hasta yaptığını biliyoruz; ancak bunun ürünlerinizde olmadığına dair reklam yapmanız hoş değil.”

 

Sonraki yıl şirket Roundup denen bitki öldürücü zehirli kimyasala dayanıklı GDO mahsulleri üretmeye başladı. Roundup’lı kanola yağı, soya filizi, mısır ve BT pamuk piyasaya sürüldü, sağlıklı ve güvenli olduğu yönünde reklamı yapıldı ve GDO’suz organik rakiplerinden daha sağlıklı bir alternatif olarak gösterildi. Açıkça görülüyor ki propaganda etkili oldu, keza bugün piyasadaki kanolanın %80’inden fazlası, onların GDO varyasyonları.

 

Beslenme biçiminizde engellemeyi kesinlikle istediğiniz birkaç şey; GDO’lu soya, mısır, buğday ve kanola yağıdır. Ancak birçok “doğal” sağlık uzmanı, kanola yağının sağlıklı bir yağ olduğunu iddia etmektedir – her ne kadar doğru olmasa da. Bu yağ, markette birçok ürünün içine girip onları kirletmiş durumda.

 

Bu GDO’lu mahsuller “kendi kendine polen yayacak şekilde” tasarlandığı için tabiata veya arılara ihtiyaç duymuyorlar. Bu, son derece karanlık bir yön olup, dünyanın arı nüfusunu da ortadan kaldırma potansiyeli var.

 

Keza Monsanto, kuşların ve özellikle de arıların onların tekeline çomak sokacaklarını, keza bitkilere polen yayma, dolayısıyla da şirketin “tam egemenlik dahilinde denetim gündeminin” dışında doğal yollardan gıda üretme yeteneklerinin olduğunu biliyor. Arılar bir GDO bitkisine veya çiçeğine polen yaymaya çalışırken, zehirleniyorlar ve ölüyorlar. Aslında arı kolonisinin yok edilmesi, GDO’lu mahsuller devreye sokulduğundan beri gündemdeki bir konu idi.

 

Arıların soykırımına kasten yol açtıkları yönündeki suçlamaların önüne geçmek isteyen Monsanto ise, arı kolonilerinin yok olması fenomenini incelemekte olan en büyük arı araştırma şirketi olan Beeologics’i satın aldı. Bunun ardından ise, “arılar mı? Hangi arılar? Herşey mükemmel!” şeklinde bir ortam doğdu.

 

1990’ların ortasında şeytani şirketlerini yeniden tasarlamaya karar verdiler; keza Roundup’ın rakip ve daha az zehirli bitki ilaçları karşısında piyasa payını kaybetmesini önlemek üzere yapay biyoteknoloji araçları yoluyla dünyanın gıda tedarikini denetlemeye yöneldiler. Görüyorsunuz ya, Roundup o kadar zehirli ki, GDO’lu olmayan mahsulleri, böcekleri, hayvanları, insan sağlığını ve çevreyi aynı anda yok edebiliyor! Ne kadar etkili!

 

Roundup’lı mahsuller, gıda kılığındaki toksik bitki ilaçları olarak tasarlandıkları için, Amerika’da değil ama AB’de yasaklandılar! Peki, Amerikalıların sağlık hizmetlerinin yüksek maliyeti ve erişilebilirliğine rağmen dünyadaki en hasta insanlar olmaları gerçeğiyle bunun arasında bir bağlantı var mı? Elbette ki söz konusu dahi olamaz!

 

Monsanto’nun planı en başından beri Monsanto-dışındaki tüm mahsulleri yok etmek üzerine kurgulanmıştı. Böylelikle, çiftçiler, sadece zehirli tohumları kullanmak zorunda bırakıldılar. Ve Monsanto şunu da güvence altına aldı: Kendi safına çekemediği çiftçileri sektörün dışına itecek veya organik çiftlikler rüzgardan savrulmuş “yok edici” tohumlarla zehirlendiğinde dava edilecekti.

 

Böylelikle şirket neredeyse bir tekel elde etti; keza “yok edici” tohumlar ve Roundup birbirleriyle yakın temas halinde çalıştılar. GDO mahsulleri, kimyasal olmayan bir ortamda varlıklarını sürdüremezlerdi; dolayısıyla çiftçiler her ikisini de satın almaya zorlandılar.

 

Bundan sonraki adımları ise, mümkün olduğunca fazla sayıda tohum şirketini satın alıp rakiplerini ortadan kaldırmak ve yeryüzünden organik gıdaları yok etmek üzere bu şirketleri “yok edici tohum şirketlerine” dönüştürmek üzere dünya çapında milyarlarca para harcamak oldu. Monsanto’ya göre, tüm gıdalar onun kontrolünde olmalı, genetiği değiştirilmeliydi. Yoksa yemek için güvenilir olamazlardı!

 

Bilimsel toplulukta onları eleştiren kişilerin, genetiği değiştirilmiş mahsullerin yenmesinin sağlıklı bir şey olup olmadığını sorgulamaları karşısında ise şaşırdıklarını ifade ediyorlardı. Bu soruya verilecek yanıt ise, kocaman bir “asla” idi aslında!

 

Şöyle düşünmeniz mümkün: Şirket, GDO’lu gıdalarından o kadar çok gurur duyuyordu ki, onları çalışanlarına sunabilirdi. Ama öyle de yapmadılar. Aslında, Monsanto, GDO’lu gıdaların kendi çalışanlarının kafeteryasında sunulmasını yasakladı. Bu konudaki eleştirilere yanıtı ise, “insanların kendi tercihlerini yapmasından yanayız” şeklinde cılız bir yanıttı. Gerçek anlamda önemli olan şey “bize yardım edenleri öldürmek istemiyoruz” idi.

 

İnsanların açlık çekmesini önlemenin bir aracı olarak yoksul ulusları ve Amerikalıları bu genetiği değiştirilmiş canavarlıkla beslemek bir açıdan mantıklı; keza ölü insanların bir şey yemeye ihtiyaçları yok! Ancak bence Monsanto, dünyayı ayakta tutacak gıdaları sağlamak yerine, genetik olarak insan ırkını ıslah etmeye ve soykırıma odaklanmış durumda. Monsanto’nun partneri Disney’in Uyuyan Güzel masalında olduğu gibi, cadı, insanlara zehirli GDO elması veriyor ki onlar sonsuza dek uyuyakalsın!

 

2000’li yıllar: Bu süreçte Monsanto, dünya çapında GDO piyasasında en büyük payı denetliyor; bunun karşılığında Amerikan hükümeti de Roundup’ı havadan püskürtmek üzere yüz milyonlarca para harcıyor; böylelikle çevrede devasa bir imhaya sebep oluyordu. Binlerce balık ve hayvan spreylemenin ardından birkaç gün içerisinde öldüler; insanlardaki kanser-sebepli ölümler ve solunum zorlukları ise çarpıcı biçimde arttı. Ancak tüm bunlar, beklenmedik bir tesadüf olarak görüldü ve spreyleme devam etti. Eğer Monsanto ve FDA’nın iç içe geçtiklerini düşünüyorsanız, bu durumda hükümeti de bu özür listesine ekleyebilirsiniz şu an için.

 

Canavar giderek semiriyordu: Monsanto, Pharmacia & Upjohn ile birleşti; ardından kimya işini ayırdı ve kendisini yeniden bir tarım şirketi olarak markalandırdı. Evet, doğru, ürünleri çevreyi mahveden, milyonlarca insanı ve doğal yaşamı yıllar içerisinde öldüren bir kimya şirketi, şimdilerde kendisinin insanları artık öldürmeyecek olan güvenli ve sağlıklım gıdalar ürettiğine inanmamızı istiyor. Bu, tamamen bir agresif satış idi ve şirket birleşmeleri ve gizli ortaklıklarla daha da büyümeye devam ettiler.

 

Rakip DuPont birleşemeyecekleri kadar büyük bir işletme olduğu için, onunla gizli bir ortaklık kurmayı tercih ettiler. Bu ortaklıkla her iki taraf da birbirlerine karşı mevcut patent davalarını bir yana bıraktılar ve karşılıklı fayda için GDO teknolojilerini paylaşmaya başladılar. Daha basit bit ifadeyle, birlikte o kadar güçlü ve siyasi olarak bağlantılı olacaklardı ki, tarımda neredeyse bir tekele sahip olma süreçlerinde hiçbir şey onları durduramayacaktı: “Gıda tedarikini kontrol et, insanları da kontrol edersin!”

 

Ama tablo pespembe de sayılmazdı; keza canavar, sebep oldukları hastalıklar, çocuk gelişimindeki deformasyon ve ölümlere sebep olduğu, yeraltı sularına her türlü PCB’yi illegal olarak pompaladığı ve ürünlerinin güvenliği hakkında sürekli yalan söyleyip durduğu için 100 milyonlarca dolarlık davalara konu oldu.

 

Ama canavar dirençli çıktı ve onu öldürmek giderek zorlaşıyordu; keza kendi tohum patentlerini ihlal ettikleri iddiasıyla çiftçilere karşı çok fazla dava açtı. Neredeyse tüm davalarda istenmeyen tohumlar, çiftçilerin tarlalarına komşu tarlalardan rüzgar yoluyla taşınmıştı. Bu korkunç tohumlar organik çiftçilerin mahsullerini yok etmekle kalmıyordu, bu davalar sonucunda iflasa sürükleniyorlardı. Keza, Danıştay her defasında bu davalarda Monsanto lehine karar veriyordu.

 

Öte yandan, canavar, domuzları besleme teknikleri konusunda bile patent başvurularında bulunmaya başladı; hayvanlarını kendi patentine benzer şekilde besleyen herkesi kendisine bir şekilde bağlamış oldu. Patent başvurusundaki dil o kadar geniş çaplı bir şekilde kurgulanmıştı ki dünya çapında beslenen domuzların tümünün kendi patentini ihlal ettiğini bile iddia etmek istiyorlardı.

 

Küresel terörizm, Hindistan’daki 100.000’in üzerindeki çiftçiye de yayılmıştı. Çiftçiler, GDO mahsullerinin çürümesi sonucunda iflasa sürüklenmişler, aileleri ölüm sigortası ödemesi alabilsinler diye Roundup içerek intihar etmişlerdi. Buna karşılık, canavar, Hindistan’daki çiftçilere yaptığı bazı bağışlar sonucunda ülkedeki mahsulleri yok etmeye yöneldi. Forbes ise, aynı süreçte Monsanto’yu “yılın şirketi” ilan etti. Acı, ama gerçek.

 

Daha da sarsıcı olanı; kendisini organik, doğal ve çevre-dostu olarak tanıtan Whole Foods adlı şirketin de öyle olmadığı ortaya çıktı. Kaliforniya’nın GDO etiketleme etiketi olan Proposition 37’yi desteklemeyi reddettiler.

 

Peki neden? Çünkü Whole Foods uzun zamandır Monsanto ile aynı yatağa gitmişti; aşırı pahalı ve sahte bir şekilde pazarlanan sözümona “doğal ve organik” denen, ancak GDO, bitki ilanı, rBGH, hormon ve antibiyotik dolu ıvır zıvır ile raflara gizlice sızmıştı. Dolayısıyla, elbette, zorunlu etiketleme istemiyorlardı; keza bu durumda Whole Frauds ve Whore Foods olarak iplikleri pazara çıkacaktı!

 

Bununla birlikte, WalMart, Pepsico ve ConAgra dahil yirminin üzerinde biyoteknoloji-dostu şirket –Prop 37’yi ortadan kaldırmak üzere canhıraş şekilde mücadele verdikten sonra- kısa bir süre önce zorunlu etiketlendirme yasası lehine FDA ile görüştüklerinde, Whole Foods paçasını kurtarmak için bir fırsat gördü ve GDO’lu ürünlerini zorunlu olarak 2018 yılında etiketleyeceğini açıklayan ilk süpermarket zinciri oldu. Ah, zahmet etmeyeydin keşke.

 

Bu şirketin ortaklarının bir anda bilinçlendiklerini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Sadece halkın öfkesine tepki veriyorlar ve özünde statükoyu koruyup GDO etiketleme yasalarını herhangi bir değişimi önleyecek şekilde dizayn ediyorlar.

 

Ve süreç içinde öyle bir nokta gelir ki; bir şirket aşırı canavarlaştığında dünya onu sert bir şekilde geri iter! Birçok ülke, insanlığa karşı işlediği suçlar konusunda Monsanto’ya dava açmaya devam ediyorlar, onu toplu halde yasaklıyorlar ve ona “defol” diyorlar.

 

Dünya, kurumsal canavarın küresel gıda üretimini kontrol etme amacının sadece karlılık olmadığını fark etmeye, bu konuda “uyanmaya” başladı. Hayır, bir yüzyıldır devam eden ölümler ve imhalar sonucunda şurası net bir şekilde görüldü ki, başlıca hedef, insan sağlığını ve çevreyi yok etmek, dünyayı şeytansı bir yere dönüştürmekti!

 

Şirketin ismine dair yapılan bir araştırma bile, kökeninin Latince’de “My Saint / Azizim” anlamına geldiğini gösteriyor. Şirketin muhaliflerinin de ona sık sık “Mon-Satan / Şeytanım” denmesine yol açıyor. Hatta komplo teorilerinde daha da ileriye giden masonlar ve diğer cemiyetler, Latin alfabemizde altılı sistemde her harfe bir sayı tahsis ettiler. Bu numaralandırma sistemine göre, Monsanto neye karşılık geliyordu? Elbette 6-6-6!

 

Ancak şunu da bilin ki herşey henüz kaybedilmiş değil. Şeytan en sonunda hep kaybeder; keza hakikatin ışığına maruz kalır, ki bu ışık şu anda parıldıyor. Monsanto liderliğindeki hükümetin, kendi gerçek liderini korumak için umutsuzca bir mevzuatı gündeme getirmesi gerekiyor. Her köyden kovulan şirketin sığınacağı tek liman ABD kaldı.

 

Ancak orada bile birçok kişi GDO’ya karşı muhalif bir duruş sergilemeye başladılar; kendi gıdalarını yetiştirip, Monsanto destekli kurumsal süpermarket zincirleri yerine yerel üreticiden alışveriş yapar oldular.

 

Artık bilinçlenmiş olan insanlar, kurumsal hilekarlar tarafından yanlış yönlendirildiklerini, federal hükümetin suçlularının aşırı güç, denetim ve açgözlülükle zehirlendiğini görmeye başladılar ki bu da canavarca ve denetim-dışı bir kurumsal canavar yaratılmasına sebep oldu.