close
Genel

İnsanlar Bilmeden Onların Kontrol Altına Alınması

mind

Robert Epstein *

 

Son yüzyıl boyunca, birkaç büyük yazar, insanlığın geleceği hakkındaki endişelerini dillendirdi. Amerikalı yazar Jack London, Iron Heel (1908) adlı kitabında, bir avuç dolusu zengin kurumsal titanın –“oligarklar”- ödül ve cezalarla dolu haşin bir bileşke eşliğinde kitleleri kendinden uzak tuttuğu bir dünya resmetmişti. İnsanlığın büyük kısmı sanal bir esaret içerisinde yaşıyorlar; şanslı olanlar ise, rahat bir yaşam sürmelerini sağlayan makul maaşlarla savuşturuluyorlardı – ancak kendi yaşamları üzerinde gerçek bir denetimleri yoktu.

 

We (1924) adlı eserinde ise parlak Rus yazar Yevgeny Zamyatin, yükselen Sovyetler Birliği’nin aşırılıklarını öngörerek, insanların her tarafa nüfus eden bir denetleme yoluyla kontrol altında tutulduğu bir dünya hayal etmişti. Evlerinin duvarları camdan yapılmıştı ki yaptıkları her şey kontrol edilebilsin. Seks yapabilmek için her gün bir saat perdelerini indirmelerine izin vardı; ancak randevu zamanı ve seks partnerinin ilk önce devlete kayıt ettirilmesi gerekiyordu.

 

Brave New World (1932) adlı eserinde İngiliz yazar Aldous Huxley ise, mutsuzluk ve saldırganlığın, genetik mühendislik ve psikolojik koşullandırma bileşkesiyle insanlığın dışında bırakıldığı, mükemmele yakın bir toplum resmi çizmiştir. Ve daha karamsar bir başka roman olan 1984’te (1949 yılında yayımlandı), Huxley’in hemşehrisi George Orwell, düşüncenin kendisinin bile denetim altında tutulduğu bir toplum betimlemesi yapmıştır. Orwell’in dünyasında insanların topluma tehlikeli olan fikirleri asla ifade etmemelerini sağlamak için, çocuklara Newspeak (Aldatıcı dil) denen basitleştirilmiş bir İngilizce kullanmaları öğretiliyordu.

 

Tüm bunlar kurgusal hikayeler ve her birinde elinde gücü bulunduran liderler, en azından çok az sayıda insanın aktif şekilde direndiği ve zaman zaman üstesinden geldiği cazip kontrol biçimleri kullandılar. Ancak, kurgusal olmayan ve çok satan The Hidden Persuaders (1957) adlı kitabında –ki kısa süre önce 50.yıl baskısı yaptı- Amerikalı gazeteci Vance Packard, ABD’de hızla ortaya çıkan “tuhaf ve egzotik” bir nüfuz etme biçimini tarif etti ve bu biçim, bir şekilde, diğer romanlarda betimlenen kurgusal denetim şekillerine kıyasla çok daha tehdit edici nitelikteydi. Packard’a göre, Amerikalı kurumsal yöneticiler ve politikacılar, insanların düşüncelerini, duygularını ve davranışlarını, psikiyatri ve sosyal bilimlerden alınan öngörüler temelinde değiştirmek üzere hemen göze çarpmayan ancak birçok durumda tamamen fark edilemeyen yöntemler kullanmaya başlıyorlardı.

 

İçimizden çoğu, bu yöntemlerden en az birini işitmiştir: bilinçaltının uyarılması veya Packard’ın ifadesiyle “eşik-altı etkileri” – bize ne yapmamız gerektiğini söyleyen ancak gözümüzün önünden çok hızlı geçtikleri için onları görüp görmediğimizden bile emin olamadığımız kısa iletilerin sunumu. 1958 yılında, dondurma satışlarını artırmaya dönük olarak New Jersey’deki bir sinemada gösterilen bir filmde gizli mesajların verildiğini fark eden halkın endişeleri sonucunda Ulusal Yayın Derneği –ABD televizyonu için standartlar belirleyen bir dernek- yayın sırasında bilinçaltını tahrik etmeye dönük mesajların kullanımını yasaklayan bir yönetmelik değişikliğine gitti. 1974 yılında, Federal Komünikasyon Komisyonu, bu tür mesajların kullanımının “halk çıkarına ters düştüğünü” belirtti. Bilinçaltını tahrik etmeye yönelik mesajları yasaklayan yasa ise ABD Kongresi’ne sunuldu ancak hiçbir zaman uygulamaya geçirilmedi. Hem İngiltere hem de Avustralya’nın bunu yasaklayan sıkı yasaları bulunuyor.

 

Bilinçaltının tahrik edilmesi muhtemelen halen ABD’de yaygın bir şekilde kullanılıyor – ne de olsa bunu tespit etmek zor ve kimse de bunun takibini yapmıyor. Ancak, bu konuda endişelenmeye de muhtemelen gerek yok. Araştırmalara göre, bunun sadece küçük bir etkisi var ve zaten bu mesajda dikte edilenin izinden gitmek üzere motive olmuş insanları ağırlıklı olarak etkiliyor: Örneğin, bir şey içilmesine yönelik olarak bilinçaltına verilen direktifler, sadece zaten susuz kalan insanları etkiliyor.

 

Packard ise çok daha büyük çaplı bir sorunu ortaya çıkardı: Güçlü şirketler, sürekli olarak insanların bilgisi dışında onları denetim altında tutmaya dönük bir dizi teknik kullanma yollarını araştırıyorlar ve birçok durumda da kullanıyorlar. Pazarlamacıların sosyal bilimcilerle birlikte çalıştığı ve insanların ihtiyaçlarının olmadığı şeyleri almalarını ve çocukların iyi birer tüketici olarak koşullandırmalarını sağlayacak yöntemler geliştirdikleri bir tür gruplaşmayı betimledi – bunlar, Huxley’in Brave New World adlı eserinde açık bir şekilde yetiştirilen ve eğitilen eğilimlerdi. Sosyal bilimlerin yönlendirmesiyle pazarlamacılar insanların düşüncelerini, duygularını ve davranışlarını manipüle edildiklerini fark etmeksizin değiştirmek üzere güvensizlikleri, zaafları, bilinçdışı korkuları, saldırgan hisleri ve cinsel arzuları üzerinde oyunlar oynamayı kısa süre içerisinde öğrendiler.

 

1950’li yılların başından itibaren, Packard’a göre, politikacılar mesajı aldılar ve kendilerini sabun satmak için kullanılanla aynı zekice güçleri kullanarak pazarlamaya başladılar. Packard, kitabının siyasetle ilgili bölümünün önsözünde, İngiliz ekonomist Kenneth Boulding’in şu sarsıcı sözüyle başlıyor: “Görülmeyen diktatörlüğün olduğu bir dünya makuldür; keza halen demokratik hükümet biçimlerini kullanmaktadır.” Bu gerçekten olabilir mi, ve şayet olabilirse nasıl işler?

 

Packard’ın sözünü ettiği güçler, on yıllar boyunca giderek daha yaygın bir hal aldı. Süpermarketlerde sürekli kulağımızın dibinde işittiğimiz müzik, bizim daha yavaş hareket etmemize, daha fazla gıda almamıza sebep oluyor – ihtiyaç duyalım veya duymayalım. Sabahtan akşama dek gençlerimizin amaçsız düşünceleri ve yoğun duygularının birçoğu, moda ve eğlence endüstrilerinde görev alan yüksek vasıflı pazarlama profesyonelleri tarafından titizlikle düzenleniyor. Siyasetçiler seçmenleri cezbedebilmek için politikacıların ne yapması gerektiğini ölçen danışmanlar ordusuyla birlikte çalışıyorlar: giyimden konuşma üslubuna, yüz ifadelerinden makyaja, saç biçimlerinden konuşmalara dek her şey en uygun hale getiriliyor – tıpkı sabah yenilen yulaf ezmesinin paketlenmesi gibi.

 

Ne mutlu ki, tüm bu nüfuz kaynakları rekabetçi bir şekilde iş görüyor. İkna eden kişilerden bazıları bizim bir şeyi satın almamızı veya bir şeye inanmamızı isterken, diğerleri başka bir şeyi satın alıp başka bir şeye inanmamızı istiyorlar. Bizi dengede ve görece olarak özgür tutan da toplumumuzun bu rekabetçi niteliği.

 

Ancak, çok az rekabetçi olan veya hiç olmayan yeni kontrol kaynakları ortaya çıkarsa ne olacak? Ve eğer geçmişe kıyasla çok daha güçlü ve çok daha görünmez türden yeni kontrol kaynakları geliştirilirse? Peki, ya yeni kontrol türleri bir avuç insanın sadece ABD vatandaşları üzerinde değil yeryüzündeki insanların çoğunda devasa bir etki uygulamalarına izin verirse?

 

Bunu duymak sizi şaşırtabilir; ancak bu tür şeyler zaten çoktan gerçekleşti.

 

Yeni zihin kontrol biçimlerinin nasıl işlediğini anlamak için, arama motoruna bakmakla işe başlayalım – özellikle de en büyüğü ve en iyisine: Google’a. Google arama motoru, o kadar iyi ve popüler ki şirketin ismi artık dünya çapında farklı dillerde bir “fiil” olarak kullanılır oldu. Bir şeyi “Google’lamak”, Google arama motoru üzerinden bir şeye bakmak demek, ve aslında dünya çapında bilgisayar kullanıcılarının çoğu da, bu günlerde bilgiye genellikle bu şekilde ulaşıyorlar. Google’lıyorlar. Google, arama motorunun bize aradığımız bilgiyi doğru, neredeyse zamanında ve neredeyse her zaman için aramamızı gerçekleştirdikten sonra listenin ilk sırasında –“arama sonuçları” listesi- gösterdiği için, tüm bilgilere sanal ortamdan ulaşmanın temel yolu haline geldi.

 

Bu düzenli liste o kadar iyi ki, aslında, tıklamalarımızın yaklaşık yüzde 50’si en çok aranan iki noktaya yöneliyor; yüzde 90’ından fazlası ise arama sonuçlarının ilk sayfasında listelenen 10 noktadan birine gidiyor. Çok az insan diğer arama sonucu sayfalarına bakıyorlar – her ne kadar genellikle binlerce olsa da. Bunun da anlamı, ilk sayfaların muhtemelen çok fazla iyi bilgi içermesi. Google, arama sonuçlarımızda hangi milyarlarca web sayfasının yer alacağına ve onların nasıl sıralanacağına karar veriyor. Bu şeylere karar verme biçimi, derin, karanlık bir sır – dünyada en iyi korunan sırlardan biri; tıpkı Coca-Cola’nın formülü gibi.

 

İnsanların yüksek puan almış konuları okuyup tıklamaya daha çok yatkın olmaları sebebiyle şirketler artık her sene Google’ın –seçim ve sıralama yapan bilgisayar programı olan- arama algoritmasına girmek için milyarlarca dolar harcıyorlar. Bir çentik ilerlemek, bir iş kolu için başarı ile başarısızlık arasındaki farka işaret ederken, üst sıralara tırmanmak, yüksek karlılığın anahtarı olabilir.

 

2012 yılı sonunda, yüksek puan almış arama sonuçlarının tüketici tercihlerinden daha fazlasını etkileyip etkilemeyeceğini merak etmeye başladım. İddiama göre, belki de yükseklerdeki bir arama sonucu, insanların bazı şeyler hakkındaki fikirlerini etkilemede küçük bir güce sahip olabilir. 2013 yılı başında, ortağım Ronald E. Robertson ile birlikte –ki kendisi Kaliforniya’da bulunan Amerikan Davranışsal Araştırma ve Teknoloji Enstitüsü’ndendir- bu fikri, bir deney ile sınamaya koyuldum. Buna göre, San Diego bölgesinden 102 kişi seçildi ve üç gruptan birine rastgele olarak dağıtıldı. Gruplardan birinde insanlar tek bir siyasi adayın lehine arama sonuçları gördüler – yani bu adayın diğer rakibinden daha iyi gösterildiği web sayfalarıyla bağlantılı sonuçlar. İkinci grupta ise, insanlar, rakip adayın lehine arama sıralamaları gördüler. Üçüncü grupta ise –yani kontrol grubu- hiçbir adayı kayırmayan, sıralama sonuçlarının bir bileşkesiyle karşılaştılar. Aynı arama sonuçları ve web sayfaları, her bir grupta kullanıldı – bu üç grup için farklılaşan tek şey ise, arama sonuçlarının sıralaması oldu.

 

Deneyimizi gerçekçi bir hale getirmek için, gerçek web sayfalarıyla bağlantılı gerçek arama sonuçları kullandık. Ayrıca, gerçek bir seçim de kullandık – Avustralya başbakanlığı için 2010 yılındaki seçimler. Katılımcılarımızın “muallakta” olmasını sağlamak için yabancı bir seçimi kullandık. Adaylara aşina olmamaları bunu mümkün kıldı. Reklamlar yoluyla, ABD seçmen nüfusunun kilit demografik özelliklerine denk düşen geniş bir yaş skalası üzerinden etnik olarak farklılaşan bir kayıtlı seçmenler grubunu bir araya getirdik.

 

Tüm katılımcılara ilk aşamada adayların kısa birer tanıtımı yapıldı, ardından onları farklı şekillerde puanlamaları ve hangi adaya oy vereceklerini belirtmeleri istendi. Umulduğu gibi, katılımcılar ilk başta kullandığımız beş ölçütten hiçbiri uyarınca herhangi bir adaydan yana olmadılar, ve oylama üç grup arasında dağınık şekilde bölündü. Ardından, katılımcılara, “Kadoodle” –yani bizim sahte arama motorumuz- kullanarak bir online araştırma gerçekleştirmeleri için 15 dakika verildi. Böylelikle, web sayfalarıyla bağlantılı beş arama sonucu sayfasına erişimleri sağlandı. İnsanlar, arama sonuçları ile web sayfaları arasında serbest bir şekilde hareket edebiliyorlardı – tıpkı Google kullanır gibi. Katılımcılar araştırmalarını tamamladıklarında, adayları yeniden puanlamalarını istedik ve ayrıca kim için oy kullanacaklarını sorduk onlara yeniden.

 

İki yanlı gruptaki –yani insanların bir adayı kayıran sıralamalar aradığı gruplarda- insanların yüzde 2-3 kadarının görüş ve oy tercihlerinin tek bir adaya doğru kayacağını öngördük. Ancak karşılaştığımız şey oldukça çarpıcıydı. Arama motorunda en üst sıralarda yer alan adayı destekleyen insan sayısı yüzde 48,4 oranında artmıştı ve beş ölçütümüzün de tümü bu adaya doğru kaymıştı. Dahası, yanlı gruplardaki insanların yüzde 75’i, yanlı arama sıralamalarıyla karşılaştıklarından tamamen habersizdi. Kontrol grubundaki görüşler ise çok çarpıcı biçimde değişmemişti.

 

Bu, büyük çaplı bir bulguya benziyordu. Arama Motoru Manipülasyon Etkisi (SEME) ismini verdiğimiz değişim, daha önce keşfedilmiş en büyük çaplı davranışsal etkilerden biri gibi görünüyordu. Ancak yine de şampanyalarımızı derhal patlatmadık. Çünkü sadece küçük bir grup üzerinde test etmiştik ve hepsi de San Diego bölgesindendi.

 

Sonraki yıl boyunca bulgularımızı üç kez daha tekrarladık ve üçüncü defa, ABD’deki tüm 50 eyaletten 2000’in üzerinde insanı içeren bir grupla yaptık. Bu deneyde, seçmen tercihlerindeki değişim yüzde 37,1 idi ve hatta bazı demografik gruplarda daha da yüksekti – yüzde 80’lere varıyordu.

 

Ayrıca bu bir dizi deney sırasında şunu da öğrenmiş olduk: Yanlılığı, arama sonuçlarının ilk sayfasından azaltmak suretiyle – yani sonuçların üçüncü veya dördüncü pozisyonundaki diğer adayı kayıran bir arama unsuru eklemek suretiyle- manipülasyonumuzu gizleyebiliyorduk. Böylelikle çok az insan veya hiç kimse, karşılarında yanlı bir sıralama olduğunu fark etmiyordu. Bu durumda oy tercihlerinde halen çarpıcı değişimler yaratabiliyorduk, ancak bunu gizlice yapma imkanı buluyorduk.

 

Ancak yine de şampanyalar için kolları sıvamamıştık. Sonuçlarımız güçlü ve tutarlıydı; ancak deneylerimizin hepsinde bir yabancı seçim vardı – 2010 yılı Avustralya seçimleri. Oylama tercihlerinin gerçek bir kampanyanın ortasında gerçek seçmenlerle birlikte değişme olasılığı var mıydı? Bu konuda kuşkuluyduk. Gerçek seçimlerde insanlara birçok kaynaktan bilgi bombardımanında bulunuluyordu; ve adaylar hakkında da çok fazla bilgiye sahiplerdi. Bir arama motoru üzerindeki tekil bir deneyimin oy tercihleri üzerinde çok büyük bir etki doğurması ise, pek olası görünmüyordu.

 

Bu soruya yanıt bulabilmek için 2014 yılı başında Hindistan’a, dünyadaki en büyük demokratik seçimlerde oylama başlamadan hemen önce gittik  – başbakanlık için Lok Sabha seçimleri vardı. Başlıca üç aday şunlardı: Rahul Gandhi, Arvind Kejriwal ve Narendra Modi. Online anketlere ve hem online hem de yazılı reklamlara başvurarak Hindistan’ın 35 eyaleti ve toprağından 27’sinden 2.150 kişiye ulaştık. Bu çalışmaya katılmak için, henüz oy vermemiş ama kayıtlı seçmenlerden olmaları ve halen kime oy verecekleri konusunda kararsız olmaları gerekiyordu.

Katılımcılar, sırasıyla Gandhi, Kejriwal veya Modi’yi destekleyen üç arama motoru grubuna atandılar. Beklendiği gibi, adaylara yakınlık düzeyleri yüksekti – 10 üzerinden 7,7 ila 8,5 arasında. Manipülasyonumuzun çok küçük bir etki doğuracağını öngörmüştük, ancak farklı sonuca vardık. Ortalama olarak, bazı demografik gruplarda belli bir adayı yüzde 60’dan daha fazla ve genelde de yüzde 20’den daha fazla beğenen insan oranını değiştirebildik. Daha da çarpıcı olanı ise, katılımcılarımızın yüzde 99,5’lik bir kısmının yanlı arama sonuçlarıyla karşı karşıya olduklarına dair herhangi bir farkındalık sergilememeleri oldu – bir diğer deyişle, manipüle edilmekteydiler.

 

SEME’nin neredeyse görünmez oluşu da tuhaftı. Yani; insanlar –siz ve ben dahil- yanlı arama sonuçlarına bakıyorduk ve bu sonuçlar oldukça normal görünüyordu. Dolayısıyla, eğer tam da şu anda “ABD başkanlık seçimleri adayları” kelimelerini Google’larsanız, muhtemelen adil bir sıralama ile karşılaşacaksınız – her ne kadar sıralamalar, tek bir adayı kayırsa da. Yanlı olduklarını bildiğim arama sonuçlarındaki yanlılığı fark etmede ben bile zorluk yaşıyordum (çünkü benim elemanlarım tarafından hazırlanmışlardı). Bununla birlikte, bizim rastgele yaptığımız denetimli deneyler bize sürekli olarak, yüksek puan almış konu başlıklarının bile tek bir adayı kayıran web sayfalarıyla bağlantılı olduğunu sürekli söylüyor ve bu durum kararsız seçmenlerin görüşleri üzerinde çarpıcı bir etki doğuruyor – büyük oranda insanların sadece yüksek puan almış başlıklara tıklama eğiliminden dolayı. Bu gerçekten de korkutucu bir durum: bilinçaltını harekete geçirirmişçesine SEME, göremediğiniz bir güç. Ancak bilinçaltını harekete geçiren unsurlardan farklı olarak devasa bir etkisi var – tıpkı hayalet Casper gibi.

 

SEME ile ilk beş deneyimiz konusunda ayrıntılı bir raporu prestijli PNAS dergisinde (Ulusal Bilim Akademisi Araştırmaları) 2015 yılı Ağustos ayında yayımladık. Ayrıca önemli bir bilgiye ulaştık – özellikle de Google’ın aramalar üzerindeki ağırlığı konusunda. Google, ABD’deki internet araştırmalarında neredeyse tekel konumuna sahip. Pew Araştırma Merkezi’ne göre, Amerikalıların yüzde 83’ü, Google’ı en çok kullandıkları arama motoru olarak tanımlıyorlar. Dolayısıyla eğer Google seçimlerde bir adayın lehine olursa, kararsız seçmenler üzerindeki etkisi kolaylıkla seçim sonuçlarını belirler nitelikte olacaktır.

 

Şurasını aklımızda tutalım ki, katılımcılarımız üzerinde sadece tek bir şansımız vardı. Peki insanların seçimden aylar veya haftalar öncesinde gerçekleştirdikleri araştırmalarda bir aday lehine olan sonuçların etkisi ne olacak? Deneylerimizde gördüğümüzden çok daha büyük bir etki doğuracağı neredeyse kesin.

 

Bir seçim kampanyası sırasındaki diğer etki türleri ise, rakip etki kaynaklarıyla dengeleniyor – örneğin çok geniş bir gazete, radyo programı ve televizyon ağıyla. Ancak Google’ın hiçbir şekilde rakibi yok ve insanlar arama sonuçlarına zımni olarak güveniyorlar; şirketin gizemli arama algoritmasının tamamen nesnel ve tarafsız olduğunu düşünüyorlar. Bu yüksek güven düzeyi, rakipsiz oluşuyla birleştiğinde, Google’ı seçimleri etkilemek noktasında kendine has bir pozisyona sokuyor. Daha da rahatsız edici olanı ise, arama sınıflandırma işinin tamamen düzensiz oluşu – dolayısıyla Google, yasaları çiğnemeksizin beğendiği adayı önceliklendirebiliyor. Hatta, Google’ın arama sonuçlarını istediği gibi düzenleme hakkının ifade özgürlüğü çerçevesinde korunduğu konusunda bazı mahkeme kararları bile var.

 

Peki şirket herhangi bir şekilde bazı adayları kayırıyor mu? 2012 yılında gerçekleşen ABD başkanlık seçimleri sırasında Google ve onun üst düzey yöneticileri, Başkan Barack Obama’ya 800.000 dolardan fazla, onun rakibi Mitt Romney’e ise sadece 37.000 dolar bağışta bulundular. 2015 yılında ise, Maryland Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı, Google’ın arama sonuçlarının rutin olarak Demokrat adayları kayırdığını ortaya koydu. Peki Google’ın arama sıralamaları gerçekten de yanlı mı? ABD Federal Ticaret Komisyonu’nun 2012 yılında yayımladığı bir iç raporda, Google’ın arama sıralamalarının Google’ın finansal çıkarlarını rutin olarak rakiplerinden üstün tuttuğu sonucuna vardı ve halihazırda hem Avrupa Birliği hem de Hindistan’da Google’a karşı yürütülen anti-tröst soruşturmaları da benzer bulgulara dayanıyor.

 

Birçok ülkede online araştırmaların yüzde 90’ı Google üzerinden gerçekleşiyor – ve bu da şirkete, ABD’de olduğundan daha fazla bir şekilde seçimleri yönlendirme gücü veriyor. İnternet penetrasyonunun dünya çapında hızla artmasıyla birlikte de bu güç büyüyor. PNAS’ta yayımlanan makalemizde Robertson ile birlikte şu sonuca varmıştık: Google’ın artık –kimse fark etmeksizin- dünyadaki ulusal seçimlerin yüzde 25’ini değiştirme gücü bulunuyor. Aslında, bizim tahminimize göre, şirket yöneticilerinin kasıtlı planlamasıyla veya böyle bir planlama olmaksızın Google’ın arama sonuçları zaten seçimleri yıllardır etkiliyordu ve bu etki yıllar içerisinde daha da arttı. Ve arama sonuçları kısa ömürlü olduğu için, arkalarında herhangi bir kanıt bırakmıyorlar ve bu da şirkete tüm suçlamaları tamamen inkar etme imkanı tanıyor.

 

Bu ölçekteki bir güç ve görünmezliğin bu düzeyi, insanlık tarihinde ilk kez karşılaşılan bir durum. Ancak görünen o ki, SEME ile ilgili bulgumuz, büyük bir aysbergin sadece görünen noktası.

 

Yakın dönemde alınan haberlere göre, Demokrat başkan adayı Hillary Clinton, destek toplamak için sosyal medyayı –Twitter, Instagram, Pinterest, Snapchat ve Facebook- yaygın olarak kullanıyor. Bu makale kaleme alındığı sırada, Twitter’da 5,4 milyon takipçisi var ve ekibi de insanların tam da uyandıkları saatlerde birçok kez tweet atıyor. Cumhuriyetçilerin önde giden adayı Donald Trump’ın ise 5,9 milyon Twitter takipçisi var ve o da aşağı yukarı aynı sıklıkla tweet atıyor.

 

Peki sosyal medya, arama sıralamalarında görüldüğü gibi demokrasi açısından büyük bir tehdit oluşturuyor mu? Yeni teknolojiler rekabetçi şekilde kullanıldıklarında herhangi bir tehdit oluşturmazlar. Platformlar yeni olsalar da, genellikle reklam panoları ve televizyon reklamlarıyla aynı mantık içerisinde kullanılırlar: Sokağın bir tarafına bir reklam panosu koyarsınız, sonra diğer yanına bir başkasına. Sizden daha fazla reklam panosu koyacak paraya sahip olabilirim, ancak bu süreç halen rekabetçi bir şekilde işlemekte.

 

Peki bu tür teknolojiler, onlara sahip olan şirketler tarafından kötücül bir şekilde kullanılırsa ne olur? Şu anda Ohio Devlet Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü olan Robert M. Bond’un yaptığı bir araştırma ve 2012 yılında Nature dergisinde yayımlanan başka araştırmalar, etik olarak sorgulanabilir nitelikte bir deneyi betimlediler: 2010 yılında seçim gününde Facebook, 60 milyondan fazla kullanıcısına “sandığa git ve oy ver” şeklinde bir anımsatma gönderdi. Anımsatıcılar, başka türlü oy kullanmayacak olan yaklaşık 340.000 kişiyi etkileyerek sandığa gitmelerini sağladı.

 

2014 yılında New Republic’e yazdığı bir makalede ise, Harvard Üniversitesi’nde uluslararası hukuk profesörü Jonathan Zittrain şuna dikkat çekmişti: Kullanıcıları hakkında topladığı devasa miktardaki bilgiye bakılırsa, Facebook, herhangi bir parti veya adayı destekleyen insanlara da bu tür mesajları kolaylıkla gönderebilir; ve bunu yapmak, yaklaşan bir seçimi etkilemenin oldukça kolay yolu – kimse de neler olup bittiğini fark etmez bu esnada. Ve arama sıralamaları gibi reklamların kısa süreli oluşu sebebiyle, bir seçimi bu şekilde manipüle etmek, geride herhangi bir iz bırakılmadan yapılan bir eylemdir.

 

Peki Facebook’un bazı kullanıcılarına seçmece olarak reklam göndermesini engelleyen yasalar var mı? Kesinlikle yok. Zaten hedefe yönelik reklamlardan kazanıyor Facebook parasını. Peki Facebook halihazırda seçimleri bu şekilde mi manipüle ediyor? Bu sorunun yanıtı kimsede yok; ancak bana göre Facebook’un bunu yapmaması tamamen çılgınca ve muhtemelen de yersiz olacaktır. Bazı adaylar, bir şirket için diğerlerinden daha iyidir ve Facebook’un yöneticilerinin şirketin çıkarlarını ön plana çıkarmak üzere şirketin paydaşları karşısında güvene dayalı bir sorumluluğu bulunmaktadır.

 

Bond araştırması büyük ölçüde göz ardı edildi, ancak 2014 yılında PNAS’ta yayımlanan bir diğer Facebook araştırması, dünya çapında protestoları tetiklemişti. Bu araştırmada, bir hafta boyunca 689.000 Facebook kullanıcısına, ya aşırı olumlu ya aşırı olumsuz ya da her ikisi de olmayan haber akışları gönderildi. İlk grupta olanlar, iletişimlerinde çok daha olumlu terminolojiler kullanırken, ikinci gruptakiler bunun tam tersini yaptı. Bu durumun ise, insanların “duygusal durumlarının”, bir sosyal medya şirketi tarafından geniş ölçekte ve kasıtlı olarak manipüle edilebileceğini gösterdiği söylendi. İnsanlar ise, herhangi bir katılımcının açık bir rızası olmaksızın duyguları üzerinde bu denli geniş çaplı bir deneyin yapılması karşısında rahatsız olmuşlardı.

 

Facebook’un tüketici profilleri, hiç kuşkusuz, oldukça geniş; ancak Google’ın elindeki kullanıcılarla kıyaslandığında gölgede kalıyor. Google, 60’dan fazla farklı gözlem platformunu kullanarak –arama motoru, elbette, ama ayrıca Google Wallet, Google Maps, Google Adwords, Google Analytics, Chrome, Google Docs, Android, YouTube, vs- insanlar hakkında 7/24 bilgi topluyor. Gmail kullanıcıları, Google’ın yazdıkları her elektronik postayı –hatta taslak olarak tutup asla göndermediklerini bile- ve hem Gmail hem de Gmail-harici kullanıcılardan gelen elektronik postaları depolayıp analiz ettikleri gerçeğinden habersiz.

 

Google’ın –kullanıcılarının herhangi bir Google ürününü kullandığı anda, bunu fark etmese de, otomatik olarak kabul ettiği- gizlilik politikasına göre, Google sizin hakkınızda topladığı bilgileri neredeyse herkesle –hatta hükümet kuruluşlarıyla bile- paylaşabilir. Ancak bu bilgiyi asla sizle paylaşmaz. Google’ın gizliliği neredeyse kutsaldır, sizin ise en ufak bir gizliliğiniz bulunmamaktadır.

 

Google ve “birlikte çalıştıklarımız” (mahremiyet politikası jargonunu kullanırsak) sizin hakkınızda topladıkları bilgileri kötücül amaçlarla –örneğin manipülasyonda bulunmak veya baskı altında tutmak için- kullanabilir mi? İnsanların profillerindeki uygun olmayan (ve insanların düzeltme imkanı bulunmadığı) bilgiler, ellerindeki fırsatları sınırlandırabilir mi veya onların şöhretlerini yerle bir edebilir mi?

 

Şurası kesin ki, eğer Google bir seçimi yönlendirmeye kararlıysa, kararsız seçmenleri tespit etmek üzere elindeki devasa kişisel veri tabanını kullanmakla işe başlayabilir. Ardından, sadece bu insanlara yönelik olarak bir adayı kayıran, kişiselleştirilmiş arama sıralamaları gönderebilir. Bu yaklaşımın bir avantajı da, Google’ın manipülasyonunun ortaya çıkmasını son derece zorlu hale getirmesidir.

 

Sovyetler Birliği’nde KGB eliyle yapılsın veya Doğu Almanya’da Stasi, ya da 1984 yılında Büyük Birader, aşırı denetim biçimleri, tüm tiranlıkların temel unsurlarıdır; ve teknoloji, denetim verilerinin gözlenmesi ve konsolidasyonunu giderek daha kolay hale getirmektedir. 2020 yılı itibariyle, Çin’in daha önce ortaya konmuş en iddialı hükümet denetim sistemini uygulamaya başlaması bekleniyor – Sosyal Kredi Sistemi denen bu veri tabanında 1,3 milyar vatandaşın tümü için çoklu sıralamalar ve kayıtlar, yetkililer ve bürokratların kolay erişimi için kayıt altına alınıyor. Yani; bir kişinin okuldaki ödevinde intihal yapıp yapmadığı, faturalarını ödemede gecikip gecikmediği, kamuya açık yerlerde çişini yapıp yapmadığı veya online platformlarda uygunsuz bloglar yazıp yazmadığı bilinecek.

 

Edward Snowden’in ifşaatinin net bir şekilde ortaya koyduğu gibi, hem hükümetlerin hem de şirketlerin –bazen birlikte çalışarak- her birimiz hakkında her gün devasa miktarlarda veri topladıkları bir dünyaya doğru hızla ilerlemekteyiz – ve bu verilerin kullanımını kısıtlayacak yasalar son derece az veya hiç yok. Veri toplamayı denetim veya manipülasyon arzusuyla birleştirdiğinizde, elinizdeki olanaklar sınırsız hale gelir; Ancak belki de en korkutucu olasılık, Boulding’in şu iddiasıdır: “Demokratik yönetim biçimleri kullanarak görülmeyen bir diktatörlük kurulması mümkündür.”

 

Robertson ile birlikte SEME konusundaki ilk raporumuzu PNAS’a 2015 yılı başında sunmamızdan bu yana, bir dizi sofistike deney gerçekleştirdik ve bu olgu hakkındaki bilgilerimizi büyük oranda artırdık. Diğer deneyler ise, önümüzdeki aylarda tamamlanacak. SEME’nin niçin bu denli güçlü olduğu ve belli bir noktaya dek nasıl baskı altında tutulabileceğine dair daha iyi bir algımız olacak.

 

Öte yandan, son derece can sıkıcı bir şey daha öğrendik – arama motorları, insanların ne satın aldıklarını ve kimin için oy kullandıklarını etkilemenin çok ötesinde bir etki gücüne sahip. Artık insanların ilk başta kararsız kaldığı tüm meselelerde arama sonuçlarının onların alacağı her bir kararı etkilediğine dair elimizde veriler var. Dünya çapında internet kullanıcılarının fikirlerini, kanılarını, davranışlarını ve tutumlarını etkiliyorlar – ve insanlar bu esnada neler olduğunu fark etmiyor bile. Bu, şirket yetkililerinin kasıtlı müdahalesiyle veya bu müdahale olmaksızın gerçekleşiyor. Sözde “organik” arama süreçleri bile tek bir dünya görüşünü kayıran arama sonuçları çıkarabiliyor ve bunun sonucunda bir meselede kararsız olan milyonlarca insanın görüşünü etkileme potansiyeline sahip oluyorlar. Son deneylerimizden birinde, yanlı arama sonuçlarının, insanların hidrolik kırılmanın değeri hakkındaki görüşlerini yüzde 33,9 oranında değiştirdiği görüldü.

 

Belki daha da çarpıcı olanı ise, yanlı arama sonuçları gördüklerini fark eden bir avuç insanın, öngörülen yöne savrulmaları oldu. Yani bir listenin yanlı olduğunu bilmek bile, sizi SEME’nin gücünden korumaya yetmiyor.

 

Arama algoritmasının ne yaptığını anımsayın: Sizin sorgunuza göre, milyarlarca websayfası arasında bir avuç kadarını seçiyor ve gizli kriterlere sahip olan bu websayfalarına bir talimat veriyor. Saniyeler sonra, aldığınız karar veya oluşturduğunuz fikir – en iyi diş macunu markasından, hidrolik kırılmanın güvenilir olup olmadığına, bir sonraki tatilde nereye gitmeniz gerektiğine, en iyi başkanın kim olacağına veya gerçekten küresel ısınmanın olup olmadığına kadar- karşınıza çıkan bu kısa liste tarafından belirleniyor – listenin nasıl ortaya çıktığına dair en ufak bir fikriniz olmasa bile.

 

Öte yandan, sahne gerisinde, arama motorlarının bir konsolidasyonu da ortaya çıkıyor. Böylelikle daha fazla insan, fark etmeksizin başat arama motorunu kullanıyor. Google en iyi arama motoru olduğu ve giderek yaygınlaşan internetin pahalıya mal olmasından dolayı, giderek daha fazla arama motoru bilgilerini kendileri üretmek yerine lider şirketten bilgi çekme yoluna gidiyorlar. Ekim 2015’te ABD Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu’nun ortaya çıkardığı yeni bir anlaşma da, Google ile Yahoo! Inc. arasında gerçekleşmişti.

 

Kasım 2016’da gerçekleşecek ABD Başkanlık seçimlerine bakarsak, Google’ın Hillary Clinton’ı desteklediğine dair net işaretler görüyorum. Kasım 2015’te Clinton, baş teknoloji danışmanlığına, Google’dan ayrılan Stephanie Hannon’ı getirmişti ve birkaç ay sonra, Google’ı denetleyen holding şirketinin başkanı olan Eric Schmidt, yarı gizli bir şirket kurdu – ismi de The Groundwork idi. Şirketin spesifik amacı ise, Clinton’ı başkanlığa getirmekti. The Groundwork’ün kurulması, Wikileaks’in kurucusu Julian Assange’ın, ABD Başkanlığı yarışında Clinton’ın “gizli silahının” Google olduğu yönünde bir yorumda bulunmaya yöneltti.

 

Hannon’ın eski dostlarının neler olduğunu fark etmeksizin ve geride herhangi bir iz bırakmaksızın seçim gününde Clinton için 2,6 ila 10,4 milyon arasında oy çekebilecek güce sahip olduklarını artık öngörebiliriz. Ayrıca, ön seçimlerde kararsız seçmenleri etkilemek suretiyle Clinton’ın başkan olmasına yardımcı olabilirler. Kararsız seçmenler her zaman için seçimleri kazanmada anahtar işlevi görmüştük ve onları etkilemede SEME’den daha güçlü, etkili veya masrafsız başka bir yol olmadı.

 

Bazen hükümetlerle yakın temas halinde çalışan bir avuç ileri teknoloji şirketinin sadece faaliyetlerimizin büyük kısmını denetlemekle kalmayıp, düşüncelerimizi, duygularımızı, eylemlerimizi ve sözlerimizi giderek daha fazla ve görünmez şekilde denetledikleri bir dünyada yaşıyoruz. Çevremizi saran teknoloji, sadece zararsız bir oyuncak değil; aynı zamanda insanları gizli bir şekilde manipüle etmeyi de mümkün hale getirdi – insanlık tarihinde daha önce hiç görülmeyen ve halihazırda mevcut yasa ve düzenlemelerin de kapsamı dışında kalan manipülasyonlar bunlar. Yeni gizli “ikna ediciler”, Vance Packard’ın daha önce öngördüğünden daha büyük, daha cesur ve daha harika. Eğer bunu görmezden gelirsek, kendimizi riske atmış oluruz.

 

  • Robert Epstein, Kaliforniya’da Amerikan Davranış Araştırmaları ve Teknoloji Enstitüsü’nde kıdemli araştırmacı psikologdur. Kendisi, 15 tane kitap yazmıştır ve Psychology Today adlı derginin de genel yayın yönetmenidir. Bu makale, yakında yayımlanacak olan The New Mind Control (Yeni Zihin Kontrolü) adlı kitabının ön tanıtım metnidir.