close
Genel

İsrail’in Tecrit Hali Azalıyor mu?

isolas

 

Elliott Abrams 

2017 yılı Aralık ayında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul etme kararını reddeden ve eleştiren bir karar aldı. Oylamada 128 lehte, 9 aleyhte (İsrail ve ABD dahil), 35 çekimser ve 21 namevcut oy verildi. Bu sonuç, kimileri tarafından ABD ve İsrail açısından bir tür zafer olarak nitelendirilirken; kimileri de Siyonizm’i ırkçılıkla eşdeğer gören 1975 yılı Genel Kurul kararını anımsatırcasına büyük bir mağlubiyetle karşı karşıya olunduğunu ileri sürüyor (söz konusu karar, 1991 yılında ilga edilmişti).

 

Ancak, İsrail’in 2018 yılı başındaki uluslararası tavrı, 1975 yılındakinden çarpıcı şekilde farklıdır. 1975 yılındaki oylama, İsrail’in dünya sahnesindeki tecrit halini yansıtmıştır. 2017 yılındaki oylama ise, İsrail’in bu tecrit halini azaltma doğrultusundaki yakın tarihli başarılarını yansıtmaktadır. Bu süreçte gelişebilecek bir model ise; İsrail’in Genel Kurul ve BM’nin diğer kurumlarındaki oylarını yitirmesi (her ne kadar zaman zaman azalan marjlarla olsa da), bir yandan da giderek daha fazla ülkeyle – hatta Müslüman çoğunluklu olanlarla, ikili ilişkilerini geliştirmesidir.

 

İsrail birçok ülkeyle diplomatik ilişkilerini sürdürürken, otuz iki BM üyesi Yahudi devletiyle diplomatik ilişki kurmayı reddediyor ve bunların çoğu da Müslüman çoğunlukta ülkeler. İsrail uzun zamandır BM sisteminde oldukça katı bir muameleye tabi tutuluyor; İsrail’i eleştiren veya Filistin davasını destekleyen herhangi bir karara –İsrail’in kurduğu yerleşimler olsun, insan hakları ihlalleri yönündeki iddialar olsun, İsrail’in terör saldırılarına yanıtları veya diğer iddialar olsun- neredeyse otomatik bir çoğunluk oyu geliyor.  Coğrafi konumu, onu komşularıyla birlikte Birleşmiş Milletler içinde Asya-Pasifik grubuna dahil etmesi gerekirken, Arap devletleri bunu engelledi ve sonuç itibariyle İsrail, Batı Avrupa ve Diğerleri Grubu’na dahil olmak zorunda kaldı.

 

Cenevre merkezli gözlem grubu UN Watch’a göre, 2006 yılı Haziran ayında kurulmasının üzerinden on yıllık bir süre zarfında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi, münferit ülkeleri eleştiren 135 karar kabul etti: Bunların 68’i, veya yarıdan biraz fazlası, İsrail karşıtıydı. Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü UNESCO, her yıl yaklaşık 10 İsrail karşıtı karar kabul etti. Bu süre zarfında sadece bir ülkeyi – Suriye- 2013 yılında eleştiren bir karar aldı. Bu odak noktası, büyük ölçüde ABD ve İsrail’in 2017 yılında UNESCO’dan ayrılma kararlarını açıklamasının ardındaki sebebi açıklıyor. BM Genel Kurulu, geçtiğimiz on yıl zarfında, her yıl münferit ülkeleri eleştiren yaklaşık otuz beş karar aldı ve bunların yüzde 75’inden fazlası İsrail’i hedef almaktaydı.

 

BM Oylarının Anlamı

 

İsrail’in son diplomatik başarısı nasıl ölçülebilir? Öncelikle, 2017 yılı Aralık ayında Genel Kurul oylamasının ardından somut herhangi bir adım atılmadı (bazı önceki kararlar, İsrail’i hedef alan özel BM prosedürlerini getirmiş veya devletlerin İsrail’e karşı birçok adım atmasını talep etmişti). BM oyları, Filistin davası veya iki devletli çözüm için sembolik desteğin önemli göstergeleridir; ancak hiçbir ülke BM’nin son oylamasının ardından – Guatemala hariç- İsrail ile ekonomik veya diplomatik ilişkisini değiştirmemiştir. Guatemala ise, büyükelçiliğini Kudüs’e taşımak konusunda ABD’nin izinden gideceğini açıklamıştı.

 

İkinci olarak, son iki yıldır İsrail’in diplomatik erişim alanını genişletmesine dair çarpıcı örnekler oldu. 2016 yılı Genel Kurulu oturumunda İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, Afrika kıtasının on beş devlet başkanı ve büyükelçisiyle bir araya geldi. 2016 yılı Kasım ayında, son otuz yıldır Doğu Afrika’yı ziyaret eden ilk İsrail başbakanı oldu ve Uganda, Kenya, Ruanda ve Etiyopya devlet başkanlarıyla bir araya geldi. Kenya’yı yeniden 2017 yılı Kasım ayında ziyaret eden Netanyahu’yu Devlet Başkanı Uhuru Kenyatta rezidansında ağırladı; göreve geldiği gün kutlamaları vesilesiyle törenlere katılan tek Batılı lider oldu; tüm kutlama yemeği boyunca Kenyatta’nın yanında oturdu. Netanyahu’dan ayrıca yemek sırasında konuşma yapması istendi. Benzer şekilde, 2017 yılı Eylül ayında Netanyahu bir diğer diplomatik teamül oluşturdu ve Güney Amerika’da Arjantin, Kolombiya ve Meksika’ya giden ilk İsrail başbakanı oldu.

 

Asya ile gelişen ticaret

 

İsrail’in “rotasını Asya’ya çevirmesi” çok daha çarpıcı oldu. Asya’nın büyük güçleriyle diplomatik ilişkiler yeni değilken, aralarındaki ticaret hızla artıyor. Bunun bir boyutu; silah ticareti: Çin’in en büyük silah tedarikçisi olarak Yahudi devletini sadece Rusya geride bırakıyor. Ancak İsrail-Çin ilişkisi çok daha geniş kapsamlı: Ticaretleri, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin tesis edildiği 1992 yılından beri peyderpey arıyor. Çin (Hong Kong dahil), İsrail’in ithalat kaynakları olarak ABD’nin hemen ardından geliyor ve İsrail’in ihracatları için bir destinasyon halini almış durumda. Çin devletine ait Bright Food Group, İsrail’in süt ürünleri holdingi Tnuva’da yüzde 56 çoğunluk hissesi satın aldı. Tnuva, İsrail’in süt ürünleri piyasasının yüzde 70’inden fazlasını kontrol ediyor. “İsrail-Çin arasında yeni bir girişimin ilan edilmediği tek bir gün daha yok. Ya İsrail’in bir teknoloji şirketi Çin’de ofis kuruyor, yeni yatırımlar yapılıyor, ortak girişimlerde bulunuluyor, ticaret konferansları yapılıyor veya delegasyon ziyaretleri oluyor.”

 

Hikaye Hindistan’da da aynı. 2017 yılı Haziran ayında İsrail’in Ekonomi Bakanı, iki ülke arasındaki ticaretin son yirmi beş yılda 200 milyon dolardan yaklaşık 4 milyar dolara yükselerek yüzde 2000 oranında artış sergilediğini belirtti. 2017 yılı Haziran ayında Başbakan Narendra Modi, İsrail’i ziyaret eden ilk Hintli hükümet başkanı oldu. Jerusalem Post’un aktardığına göre, İsrail’in Hindistan’a olan ihracatı son on yılda yüzde 60 oranında arttı. Modi ile seyahat edenler arasında Hindistan’ın dev şirketlerinin yöneticileri de vardı. Netanyahu, 2018 yılı Ocak ayında bir iade-i ziyarette bulundu ve beraberinde 130 kişilik bir ticaret delegasyonu getirdi.

 

Arap ve Müslüman dünyaya açılımlar

 

İsrail’in Arap ve Müslüman çoğunluklu devletlerle olan ilişkileri de gelişiyor. 2017 yılındaki Genel Meclis oturumu çerçevesinde Mısır cumhurbaşkanı Abdel Fatah al-Sisi, Netanyahu ile ilk toplantısını gerçekleştirdi. Uluslararası Kriz Grubu’ndan kıdemli bir analistin söylediği gibi, “Mısır-İsrail ilişkileri bugün tarihinin en üst düzeyinde.” Resmi ve genellikle de soğuk diplomatik ilişkiler 1979 yılında başladı. Bugün iki ülke Gazze ve özellikle Sina yarımadasıyla ilgili güvenlik meselelerinde yakın işbirliği içindeler; aşırılık yanlısı grupların tehdidine karşı birlikte savaşıyorlar.

 

Hiç kuşku yok ki bu değişimin bir kısmı, İsrail ve birçok Sünni çoğunluklu ülkenin –özellikle de Körfez ülkelerinin- İran’a dair paylaştıkları endişelerden kaynaklanıyor. 2015 yılında İsrail Abu Dabi’de bir diplomatik misyon açtı. Rice Üniversitesi bünyesindeki Baker Enstitü’nün yaptığı bir analize göre, “İsrail ordusu ile güvenlik yapılanmasının önemli kısmının Körfez İşbirliği Konseyi ile kurmak istediği yakınlaşma, 2011 yılından beri devam ediyor; keza Arap Baharı sonrası tesis edilen ortam, paylaşılan endişe alanlarında gayriresmi bağların derinleştirilmesi için bir fırsat sundu.” İsrail bakanlar kurulu üyesi ve Likud partisi lideri Yuval Steinitz’in 2017 yılında söylediği gibi, “Bu, Orta Doğu’da neredeyse bir devrimdir.” Üstelik Netanyahu, 2016 yılında Müslüman çoğunluklu Kazakistan ve Azerbaycan’ı ziyaret etti ki bu da bir İsrail başbakanı açısından bir ilktir.

 

2005 yılında başlatılan boykot, tecrit hali ve yaptırımlar hareketine rağmen İsrail’in ihracatları büyük oranda etkilenmedi. Hareket Avrupa’da ve Amerikan üniversitelerinin kampüsünde büyük ses getirdi; ancak İsrail’in Avrupa Birliği’ne olan ihracatı peyderpey artmaya devam ediyor. Avrupa Birliği ile İsrail arasındaki toplam ticaret 2006 yılında 23,8 milyar Euro iken 2016 yılında 34,3 milyar Euro’ya ulaştı.

 

İsrail ekonomisi, sıradışı bir başarı öyküsü olarak kalmaya devam ediyor: Dünya Bankası’na göre, kişi başına düşen GSYİH 1990 yılında 12.000 dolar iken 2017 yılında 36.000 dolara yükseldi. Aynı dönemde GSYİH 59 milyar dolardan 318 milyar dolara sıçradı. İhracatlar, söz konusu dönemde 20 milyar dolardan 90 milyar dolara tırmandı.

 

Üçüncü olarak, İsrail’in diplomatik talihi, artık umutsuz olmaktan ziyade, karma nitelikte. Kudüs konusunda Genel Kurul’daki son oylama, İsrail’in UNESCO’dan çekilmesi ve İnsan Hakları Konseyi’nde İsrail’e karşı sürekli kararlar alınması; Birleşmiş Milletler’in Yahudi devleti için düşmanca bir toprak olmayı sürdürdüğünü gösteriyor. Ancak karşı-eğilimler de mevcut. Meksika, İsrail-karşıtı kararlara otomatik destek vermeyi sonlandırdığını açıkladı. Hindistan da ilk kez 2017 yılında Arap devletleriyle olan bağını kopardı; İsrail’i kınayan birçok karara olan desteğini kesti. Daha birçok teşvik edici işaret var: 2006 yılında, ülke-özelinde İnsan Hakları Konseyi’nin aldığı kararların yüzde 60’ı İsrail’i hedefledi. Bu durum, ABD’nin Konsey’e 2009 yılında katılımının ardından yüzde 40’a geriledi; 2016 yılında ise yüzde 20’nin altına düştü.

 

Genel bir model mi var? İkili diplomatik ve ekonomik düzeyde İsrail Müslüman çoğunluklu ülkelerde bile zemin kazanıyor. BM sistemi, gecikmeli bir gösterge. İsrail, oyları kaybetmeye ve olağandışı bir dikkatin ve kınamanın hedefi olmaya devam edecek – Yahudi devletiyle kendi ikili ilişkilerini verdikleri oya yansıtmayan devletler tarafından bile. Belki de, Birleşmiş Milletler’de verilen oyları devletleri eski oylama modellerini sürdürmeye yönlendiren somut adımların takip etmemesi, sembolik bir anlam ifade ediyor. Belki de tüm oylar aleniyken, ikili ilişkiler gizli olabilir. Ancak genel eğilim net bir şekilde ortada: İsrail birçok ülke ile yeni diplomatik ve ekonomik bağlar kuruyor, diğerleriyle eski bağlarını iyileştiriyor ve ticaret ve finans ortaklıklarını genişletiyor.

 

Kaynak: https://www.cfr.org/expert-brief/israels-international-isolation-diminishing