close
Genel

Kaçınılmaz, Tuhaf Dünya: Liberal bir dünya düzenine yönelik olasılıklar

02

Andrey Kortunov*

 

 

Özet: Liberal dünya düzeninin geri dönülmez bir şekilde krize uğradığına dair iddia, sadece genel tabloyu değil Rusya’nın dış politikasına yönelik zorlukları da basitleştirmek isteyenler için oldukça uygun bir ortam sağlıyor. Rusya, sadece küreselleşme içindeki sorunları değil, kendisi için de yeni fırsatları görmeyi öğrenmeli.

 

“Hakikatin meşhur bir liberal önyargısı vardır.” Stephen Colbert

 

Rusya’nın dış politikasına dair herhangi bir ciddi tartışma, kaçınılmaz olarak, dünyadaki gelişmeler ve eğilimlere dair bir soruyla başlar. Bu günlerde, Rusya’nın dış politikasına dair neredeyse tüm çalışmalar, liberal dünya düzeninin sistemsel bir kriz içerisinde olduğu kavramına dayanmaktadır. Bazıları için bu kriz, tarihsel ölçekte bir trajedidir. Bazıları için ise, eski kehanetlerin uzun zamandır beklenen teyididir. Başkaları ise, bunu beklenmedik bir hediye olarak görür. Teşhisle ilgili hangi yöntem izlenirse izlensin, krizin temel semptomları şu şekildedir:

 

Öncelikle, ABD’nin küresel hegemonyasının görece düşüşüyle yakından bağlantılıdır. Bu durum, küresel çaptaki GSYİH’daki payının azalmasıyla, Amerikan ekonomisindeki birçok sorunla ve mali sistemle, Washington’un başarılı olmayan müdahaleleri (Irak, Afganistan ve Suriye), dünya çapında Amerikan karşıtlığının artmasıyla ve ABD’nin kendisinin dünyadan giderek tecrit etmesiyle kendisini gösterdi. Pax Americana çağının sona erdiği yönünde bir sonuca ulaşıldı ve liberal dünya da, ABD hegemonyasının doğal sonucu olarak, geçmişte kaldı.

 

İkinci olarak, bir siyasi ideoloji olarak sık sık liberalizmin krizinden söz ediliyor. Ümitle beklenen “demokratikleşmenin dördüncü dalgası” Doğu Asya’da ve özellikle Orta Doğu’daki liberal değerlerin egemenliğini kuramadı. Rusya ve diğer Sovyet-sonrası devletler hiçbir zaman Batı tipi “olgun” liberal demokrasilere dönüşmediler. Tam tersine, siyasi dönüşümlerinde bu modelden giderek uzaklaşıyorlar.

 

Üçüncü olarak, krizin büyük bir göstergesi, dünyanın yönetilebilirliğinin azalması. Uluslararası kurumların (BM, Dünya Ticaret Örgütü, IMF, Dünya Bankası ve G-7) gücünün azalması, uluslararası hukukun temel ilkelerinin erozyona uğraması, silahlı çatışmaların sayısının artması ve küresel topluluğun bu çatışmaları ele alamaması, bugünün dünya sistemindeki büyük sorunların işaretleri. Bunların başat liberal paradigma içerisinde çözülmesi ise pek olası gözükmüyor.

 

Dördüncü olarak, liberal dünya düzeni küreselleşmeyle bağlantılı. Bugün küreselleşme, kalkınmakta olan ve kalkınmış ülkelerdeki siyasi popülistler ve aydınlar tarafından kıyasıya eleştiriliyor. Korumacı, milliyetçi ve küreselleşme-karşıtı duygular her yerde yükselişte. Birleşik Krallık’taki Brexit sonuçları, Donald Trump’ın ABD’deki beklenmedik başarısı, kıta Avrupası’nda sağ eğilimli radikallerin bariz güçlenmesi, hepsi aynı zincirin halkaları. Küreselleşme dalgası giderek tükeniyor; dolayısıyla liberal dünya düzeninin ömrünün pek uzun olmadığını kabul etmek gerekiyor.

 

Yukarıdaki etmenler, Rusya’nın dış politikası konusunda oldukça öngörülebilir bir sonuca yol açıyor. Artan istikrarsızlık ortamında Rusya kendisini “herkese karşı herkesin savaşına” hazırlamalı ve liberal-sonrası dünya düzeninin başlıca mimarlarından biri olmalı. Bu fikirlerin bugünün dünyasının gerçekliğini yansıtıp yansıtmadığına bir bakalım.

 

Liberal Dünya Düzeninin Başlıca İlkeleri

 

Liberal bir dünya düzeni tam olarak nedir? Kapsamı oldukça gevşek olan bu kavramın farklı boyutlarına işaret eden birçok tanım var. Liberal dünya düzeni genellikle uluslararası kurumların rolüyle, çok-taraflılıkla, insan haklarıyla, dünya siyasetinde “yumuşak gücün” artan rolüyle, uluslararası sorunların çözümünde güç kullanılmamasıyla bağlantılı görülüyor. Ben ise, liberal dünya düzeninin en az üç temel sacayağı olduğunu düşünüyorum.

 

Öncelikle, dünya siyasetinin liberal yaklaşımı, rasyonellik üzerine kurulu. Yani, liberal dünyada dış politika, ne idüğü belirsiz bir “siyasi elitin” ortaya koyduğu bazı dini, otokrat veya milliyetçi “misyonlarla” belirlenmiyor. Dış politika, çoklu ve çok-yönlü grup çıkarlarının ortak paydası: siyasi, ekonomik, sosyal ve dini çıkarlar son kertede bir ülkenin ulusal çıkarlarını şekillendiriyor. Bu bağlamda, liberalizm, hem bütüncül devrimci ideolojilerden hem de kendi görece, siyasi realizminden oldukça farklı. Beriki, liberalizmle aynı rasyonel temeli paylaşıyor; ancak bir devletin dış politikasının şekillenmesi ve uygulanmasına ilişkin mekanizmalara kayıtsız. Bir diğer deyişle, liberal dünya görüşünün rasyonelliğinden söz ettiğimizde, ne Thomas Hobbes’un rasyonelliğinden, ne de Niccolo Makyavel’in rasyonelliğinden söz ediyoruz: John Locke’un rasyonelliğini kast ediyoruz.

 

Liberal dünya düzeninin ikinci temel ilkesi ise normatifliği. Liberal dünya düzeninin ideali, tüm oyuncuların riayet ettiği davranış kuralları ve standartlarıdır. Kurallar ve normlar zorunlu veya gönüllü olabilir; antlaşmalarda belirtilebilir veya öncüllerini temel alabilir; uluslararası kurumlar ve çok-taraflı rejimler yoluyla veya doğrudan devletlerin birbirleriyle ilişkileri üzerinden uygulanabilir. Liberal dünya düzeni açısından “kuralsız” bir oyun veya her oyuncu için farklı kurallardan daha kötü bir durum yoktur.

 

Son olarak, liberal dünya düzeninin üçüncü ilkesi açıklıktır. Tanımı gereği, küresel siyasette liberalizm; tecritçilik, korumacılık, kapalı “nüfuz alanları” ve uluslararası etkileşim üzerinde dayatılan diğer kısıtlamalara karşıttır. Liberal dünya düzeni, bazı küresel yönetim biçimlerinin sadece arzu edilebilir olmadığını, ayrıca uygulanabilir olduğu iddiası üzerine temellenir ve dünyanın yönetilebilirliğini artırmak, sorumlu tüm tarafların çıkarınadır.

 

Çöken Gidişat veya Artan Sorunlar?

 

Eğer liberal dünya düzenine dair böyle bir tanımdan yola çıkarsak, muhaliflerin ortaya attığı argümanların bazıları hemen çürütülebilir. Amerikan hegemonyası, bu dünya düzeniyle sadece dolaylı olarak bağlantılıdır. Elbette ABD’nin bugünkü uluslararası ilişkiler sistemindeki rolünün abartılması zordur; ancak sistemin temelleri ABD’nin öncü güç haline gelmesinden çok önce kurulmuştur – ta Avrupa Aydınlanması zamanında. Dahası, Washington’un dış politika tutumu, liberal dünya düzeni konusunda oldukça alengirlidir: 19.yüzyıl başındaki Monroe Doktrini ile kendi münhasır “Yakın Çevresi”nin inşasından, 1920’li ve 1930’lu yıllarda tecritçi stratejiye, 20.yüzyılın ikinci yarısında eşit olmayan askeri-siyasi ittifaklardan oluşan geniş bir sistemin kurulmasına dek.

 

ABD, İkinci Dünya Düzeni’nin ardından liberal dünya ortamındaki hegemonyasından kaynaklı fırsatları azami düzeyde kullanmıştır; ancak ihtiyaç doğduğunda rasyonelliği, normatifliği ve açıklığı kolaylıkla bir kenara iterek, spesifik dış politika hedeflerine yönelmiştir. Bugün, her ne kadar Amerikan başkanları bu ilkelere bağlı kaldıklarını açıklasalar da, ABD’nin dış politika tutumu, liberal dünya düzeninin ilkelerinden sık sık sapmaktadır. Çelişkili bir şekilde, ABD hegemonyasının halihazırdaki görece zayıflaması, Washington’u liberal dünya düzeninin temellerini savunurken çok daha tutarlı hale getirebilir (Barack Obama’nın dış politikası, bu eğilimin bir örneğini teşkil ediyor).

 

Liberal dünya düzeni ile liberal ideoloji arasındaki ilişki de tamamen dolambaçsız değildir. Tarihsel açıdan, bu dünya düzeninin temelleri büyük oranda Batılı demokrasiler tarafından kuruldu, ancak daha sonraları evrensel bir nitelik kazandı ve salt Batılı bir olgu olmaktan çıktı. İlkeleri, liberal olmayan rejimler tarafından benimsendi: Pinochet’nin Şili’sinden Deng Xiaoping’in Çin’ine kadar Batılı olmayan ülkelerin ağırlıklı çoğunluğu (Hindistan ve Türkiye, Brezilya ve Endonezya, Vietnam ve Nijerya), liberal dünya düzenine uygun düşmek için her türlü çabayı ortaya koyuyorlar; keza sosyal ve ekonomik gelişimleri için liberal dünya düzeninin en elverişli koşulları yaratabileceğini düşünüyorlar.

 

Liberal dünya düzeni, bir siyasi ideoloji olarak, liberalizmle kıyaslandığında çok daha kapsamlı, daha cazip ve daha “küresel” bir hal aldı; keza liberal dünya düzeni, küresel ekonomik, finansal ve –bir ölçüde de- siyasi ve sosyal alanı örgütlemek için teknik bir araç olarak pek ideolojik bir platform sayılmaz.  Bir araç olarak liberal dünya düzeni sadece liberal Anglo-Sakson dünyada değil, aynı zamanda kıta Avrupası’nın sosyal demokrat dünyasında, Doğu Asya’nın otoriter ve neo-komünist rejimlerinde ve hatta Körfez’in teokratik Arap monarşilerinde bile kabul edilmektedir. Tüm bu aktörlerin liberal dünya düzeninin bazı boyutları konusunda endişeleri ve çekinceleri var – örneğin otoriter rejimler, siyasi açıklık fikrini kabul etmekte zorlanıyorlar. Bununla birlikte, yeni gelenlerin çoğunun uyguladığı istisnalar ve spesifik ayarlamalar, liberal düzene sistemik bir meydan okuma teşkil etmiyor.

 

Elbette yeni katılımcılar, geniş çaplı sistemler-arası reformlar yapılmasından yana: kilit kara alma süreçlerine erişim sağlanması, mevcut kurumların yeniden şekillenmesi, bazı önceliklerin değiştirilmesi, vs. Bununla birlikte, birçok durumda hedef, sistemi modernleştirmektir, onu yeni bir sistemle idame ettirmek değil. Bunun tipik bir örneği ise, küresel ekonomik gündemin G7/8’den G20’ye aktarılması: katılımcılar farklı, ancak çalışma ilkeleri büyük oranda aynı. Bunun sonucunda, siyasi liberalizmin krizi, mutlaka liberal dünya düzeninin paralel bir krizden geçmesini içermiyor.

 

Aynı şekilde, istikrarsızlık, şiddet ve anarşinin bugünün dünyasında boyuna yükselişte olduğunu iddia etmek pek doğru olmayacaktır. Bugünün küresel kalkınma eğilimleri oldukça çelişkili. Örneğin, nükleer silahların yaygınlaşması son on yıllarda hız kazanmak şöyle dursun yavaşladı bile. Yüzyılın başından itibaren dünya çapında eş zamanlı olarak başlatılan savaş sayısı (iç savaşlar da buna dahil) azaldı (çatışmaların yoğunluğu ise arttı). Her halükarda, 21.yüzyılın ikinci on yıllık dönemi, dünya tarihinde daha önceki on yıllara kıyasla çok daha tehlikeli ve çatışmalara açık nitelikte.

 

Liberal dünya düzenini eleştirenler genellikle dünyadaki dezentegrasyon eğilimlerini çok daha dramatik şekilde gösteriyorlar ve birbirine zıt entegrasyon eğilimlerini azımsıyorlar. Örneğin, AB’nin mevcut sorunlarının –buna Brexit de dahil- AB’nin tutarlı, aşamalı ve ölümcül bir şekilde bozulmasının göstergeleri olduğu söyleniyor. Elbette hem göç krizi hem de Brexit, Brüksel için oldukça ciddi imtihanlar. Bununla birlikte, iki-üç yıl önce birçok analist, Euro bölgesinin ve Avrupa Birliği’nin korkunç mali kriz sebebiyle kaçınılmaz bir şekilde çökeceğini öngörürken kendilerinden oldukça emindi. Bununla birlikte, “Van Rompuy’un reformları”, kurumun makroekonomik dengesizlikleri önleyip düzeltmesi, iç bütçe disiplinini güçlendirmesi, finansal bir denetim sistemi kurması için yeni mekanizmalar yaratmasını sağladı. Dolayısıyla, AB kurumlarının esnekliği ve koşullara uyum sağlaması göz ardı edilmemeli.

 

Benzer şekilde, modern uluslararası hukuk sisteminin istikrarını da yanlış hesaplamamalıyız. Gerçekten de normlarından bazıları sürekli olarak çiğneniyor, ancak bazı sürücülerin arada sırada trafik kurallarını çiğnemesi bu kuralların var olmadığı veya yok sayılabileceği anlamına gelmiyor. Dünya siyaseti, ekonomi ve finansın uluslararası düzeydeki yasal düzenleme sistemi, yirmi yıl öncesiyle kıyaslandığında çok daha etkin. Bugün, uluslararası hukuk, bir zamanlar tamamen ulusal yasalar çerçevesinde ele alınan veya hatta herhangi bir yasal düzenlemenin dışında bırakılan birçok alanı düzenliyor.

 

Liberal Dünya Düzeninin Alternatifleri var mı?

 

Bugün liberal dünya düzenini eleştirenler, küreselleşmenin insanlık-dışı niteliğine, sorumsuzca davranan ulusal ve uluslararası bürokrasiye, uluslar-ötesi işletmelerin bencillik ve açgözlülüğüne dikkat çekiyor. Mevcut küresel siyasi ve ekonomik sistemin (ki bu elbette mükemmel olmanın ötesinde) imha edilmesi çağrısında bulunuyor. Bununla birlikte, bunu yaparken, herhangi bir sağlam alternatif önerisi getirmiyorlar.

 

Halihazırda liberal dünya düzeninin önünde tutarlı, kapsamlı ve ayrıntılandırılmış bir alternatif bulunmuyor. Çok fazla sayıda siyasi manifesto, kitapçık ve çok zayıf uzman değerlendirmelerinin bulunduğu, siyasi pratik açısından ise ciddi bir şekilde test edilmemiş özetler var.

 

Liberal dünya düzeninin bir alternatifi, sıkı sıkıya inşa edilmiş hiyerarşik imparatorluklar dünyasına, kapalı bölgesel ticaret ittifaklarına ve askeri-siyasi bloklara geri dönüş olacaktır – George Orwell’in “Okyanusya”, “Avrasya” veya “Doğu Asya” olarak adlandırdığı şeyin 21.yüzyıl jeopolitik gerçekliklerine uyarlanmış hali. Bununla birlikte, bugünün topyekün karşılıklı bağımlılık, küresel imalat zincirleri ve finans, kıtalar-arası göç, küreselleşmiş eğitim, bilim ve teknoloji koşulları altında, böylesine arkaik bir çok-kutuplu dünya pek mümkün görünmüyor: insanlar ve ülkeler arasındaki ilişkiler giderek sonsuz sayıdaki spesifik düzenlemeyle, özel anlaşmalarla, ortak teknik standartlarla ve koordine edilmiş yasa uygulamalarıyla tanımlanıyor. İşte bu yüzden de ne Birleşik Krallık’ın AB’den çıkması, ne de Çin’in Trans-Pasifik Ortaklığı’na katılmaması, jeopolitik korku hikayelerine bayılanların öngördüğü felaket ekonomik sonuçları doğurmayacak.

 

İkinci teorik alternatif ise, tek bir değerler sistemi etrafında örgütlenen bir dünya olacaktır. Bu nasıl bir sistem olabilir? Eğer liberalizm ideolojisi krizdeyse ve sisteme komünist bir alternatif 21.yüzyılda ayakta kalamamışsa, ancak siyasi İslam bugün evrensel bir bütünleştirici rol iddia edebilir. Şurası bariz ki, liberal dünya düzeninin en azılı muhalifleri bile, “küresel bir hilafet” altında yaşamayı tercih etmeyeceklerdir.

 

Üçüncü bir alternatif ise, dünyadaki hiyerarşilerin, uluslararası kurumların ve rejimlerin çökmesi, küresel siyasi sistemin münferit egemen devletler arasında kaotik ve sistemik olmayan bir etkileşimle parçalanması, “herkesin herkese karşı” sonsuz bir mücadele içerisine girmesidir. Bununla birlikte, şayet münferit devletler sadece mücadele etmeyip aynı zamanda birbirleriyle bir şekilde işbirliğine giderlerse, kaçınılmaz olarak belli bir normatif temel, düzenleyici mekanizmalar ve eşgüdümlü etkileşim usulleri oluşturma ihtiyacıyla karşı karşıya kalacaklardır. Küresel karşılıklı bağımlılık koşullarında, siyasi aktörler kaçınılmaz olarak liberal araçları kullanacaktır – onlara hangi adı verirlerse versinler.

 

Liberal dünya düzenini eleştirenler, bunun insanoğlunun geri kalanına ilişkin olarak “altın milyarın” (Rusça’da Batı’nın müreffeh kesimlerini ifade etmek için kullanılan terim – Çevirmen Notu) ayrıcalıklı konumunu yücelttiğini ileri sürmektedir. Bununla birlikte, son on yıllarda tarih şunu gösteriyor: Küresel çapta “toplumsal sınıfların yükselmesini” sağlayan ve Asya, Latin Amerika ve Afrika’daki milyonlarca insana orta sınıfa geçme imkanı tanıyan şey, tam da bu dünya düzeninin temel sacayaklarıdır (rasyonellik, normatiflik ve açıklık). Onlarca ülkenin dünya sisteminde statülerini artırmalarına izin veren de liberal dünya düzeninin kendisidir.

 

Emtia, sermaye, teknoloji ve toplumsal uygulamaların uluslararası sirkülasyonuna ilişkin yerleşik mekanizmaları gözden çıkarmak, “altın milyarın” sosyoekonomik koşullarını düzeltmeyecektir.

 

Dolayısıyla, eğer mevcut uluslararası sistemin karşısında yapmak zorunda olduğu bir tercih varsa, bu tercih liberal dünya düzeni ile kapsamlı alternatifler arasında değil; liberal dünya düzeni ile küresel düzensizlik, kronik istikrarsızlık ve kaosun farklı versiyonları arasında bir tercihtir.

 

Direnç

 

Liberal dünya düzeninin muhalifleri tarafından kullanılan taktiklerden biri, dünya düzeninin en radikal şekillerini 21.yüzyıl başında ve hatta daha önce yazılmış çalışmalardan ödünç almak, onları ilkel karikatürler şeklinde şemalaştırmak ve bu karikatürleri kaba ve görünürde adil ve haklı bir eleştiriye tabi kılmaktır.

 

Francis Fukuyama’nın Tarihin Sonu (1992) ve Thomas Friedman’ın Dünya Düzdür (2005), bu tür elverişli hedefler haline geldiler. Bununla birlikte, ilk olarak söz konusu çalışmalar yazarları tarafından entelektüel bir provokasyon olarak algılandı, ardından da geçmiş zamana ait oldukları söylendi. Fukuyama ve Friedman’ın eleştirilmesi kolaydır, ancak 20.yüzyılın ikinci yarısında liberal düzenin reformunu engelleyen sorunların niteliği ve ölçeğini objektif bir şekilde analiz etmek çok daha verimli olacaktır.

 

Bu sorunlar arasında belki en temel olanı, Batılı ülkelerin (ve özellikle de ABD’nin) “Batılı olmayan” devletler aleyhine olacak şekilde yükselen dünyadaki ayrıcalıklı konumlarını sürdürme arzuları. Barack Obama’nın “21.yüzyılın küresel ticaret kurallarını Çin gibi ülkeler değil ABD ve müttefikleri belirlemelidir” minvalindeki açıklaması, bunun bariz bir örneği. Bu durum, Amerika’da George W. Bush ve Barack Obama gibi farklı Başkanların izlediği dış politika açısından tipik bir durum haline geldi: çok-taraflı düzenleme alanlarını keyfiyetle seçmek, bir yandan da diğer alanlarla meşgul olmamak. Washington’un silah ticareti ve ABD ordusunun yeteneklerini –nükleer cephanelik dahil- güçlendirmeye dönük devasa, uzun vadeli programlarda tartışmasız liderliğe denk düşen birçok “silahsızlanma girişimi”, bunun canlı ve net bir örneğidir.

 

Öte yandan, “Batılı olmayan” ülkeler her zaman için uluslararası ilişkilerin gelecekteki sistemi için sorumluluk üstlenmeye yanaşmıyorlar. Mevcut “Batılı” dünya düzeninin “Batılı olmayan” ülkeler tarafından eleştirilmesi, demagojik olmasa da ekseriyetle bildirim niteliğinde. Yarım yüzyıl önce olduğu gibi, yeni oyuncuların hakları konusunda çok şey söylendi, ancak onların yükümlülükleri ve sorumlulukları konusunda fazla bir şey ifade edilmedi.

 

Uluslararası kurumların bürokratik atıllığı da bir başka engel teşkil ediyor. IMF ve Dünya Bankası, yerleşik geleneklerini, prosedürleri ve karar alma mekanizmalarını sürdürmek konusunda ısrarcı olup, “Batılı olmayan” ülkeleri kendi kurumlarını kurmaya ve reforma tabi tutulmamış “Batılı” kurumları atlatmaya mecbur bırakıyor. Bununla birlikte, paralel kurumlar –örneğin Asya Altyapı Yatırım Bankası- Batılı öncülleriyle aynı liberal ilkeleri temel alıyor.

 

Son olarak, popülist hareketler, gizemli, anlaşılmaz, öngörülmez, düşmanca ve son derece tehlikeli olan dünyaya dair her zaman hazır ve nazır durumdaki korkuları aktif şekilde kullanıyor. Liberal dünya düzeninin üç ilkesi arasında, açıklık ilkesi en çok korkutanı olup, açıklık karşısındaki mücadele, rasyonellik ve normatiflik karşısında mücadeleye dönüşüyor.

 

3 Boyutlu Satranç Oyunu

 

21.yüzyıl dünya düzeninin geçtiğimiz yüzyılın liberal kuramları ve dış politika uygulamalarıyla ortak yönü az olacak. Eğer 20.yüzyılın dünya siyasetini standart 2 boyutlu bir ortamda dama oynamakla kıyaslarsak, bu yüzyılın siyaseti 3 boyutlu satrancı andırıyor. Düz bir tahtanın aksine, üç boyutlu “küp” statik değil: Yüzeyleri sürekli gelişiyor, dolayısıyla oyun alanı genişliyor ve çok daha fazla sayıda oyuncu için olası adım sayısı artıyor.

 

Yeni oyunun kurallarını, liberal dünya düzeninin ana ilkeleri (rasyonellik, normatiflik, açıklık) temelinde daha genel bir şekilde belirtmeme izin verin.

 

Peki bu sistem rasyonel olacak mı? Eğer rasyonellik uluslararası ortamda farklı ve çok-boyutlu grup çıkarlarının dengeli bir şekilde temsil edilmesi olarak anlaşılıyorsa, yeni sistem mevcut sistemden çok daha rasyonel olacaktır. Dünyanın önde gelen ülkelerinin gelecekteki yöneticileri daha demokratik, bilge veya anlayışlı olacağı için değil, farklı grup çıkarları derhal gerçekleşmek için daha çok fırsat bulacağı ve bu süreçte devletin dış politika aygıtının darboğazı baypas edileceği için. Bu eğilim bugün büyük iş insanlarının, profesyonel örgütlerin, sivil toplumun ulus-üstü kurumlarının faaliyetlerinde bariz şekilde görülüyor. Dahası, devletler giderek devlet-dışı aktörlerle (kamu-özel sektör ortaklıkları) koalisyonlar kurmak zorunda kalacaklar, keza bu tür ortaklıklar olmaksızın bir devletin dış politikası hızla etkinliğini yitirecek.

 

Sistem normatif olacak mı? Bu temel soru. Devlet liderleri bugün yasal olarak bağlayıcı anlaşmaların onayını ve desteğini almak için daha fazla zorlukla karşı karşıya bulunuyorlar. Yasama mercileri, yeni yükümlülükler üstlenmek konusunda çekimser kalırken, anlaşmaların onaylanma süreci fos çıkıyor, halka yönelik popülist çağrılar yoğunlaşıyor ve referandumlarda onu örgütleyenlerin beklentilerinin aksine sonuçlar ortaya çıkıyor (örneğin Brexit oylaması veya 2016 yılında AB-Ukrayna anlaşması konusunda Hollanda’da gerçekleşen referandum).

 

Büyük olasılıkla, kurallar ve düzenlemeler sisteminin daha fazla gelişmesi, beraberinde, yasal olarak bağlayıcı olmayan yükümlülüklerin ve devletler ve devlet-dışı aktörlerin gönüllü olarak üstlendikleri öz-kısıtlamaların sayısında bir artış getirecek. Örneğin, ABD, 1982 yılında kabul edilen Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin hükümlerine bağlı, ancak Konvansiyon’un bir parçası değil. G-20’nin kararları, üye ülkeler için yasal olarak bağlayıcı değil; bu kararların uygulanması, “karşılıklı değerlendirme” prosedürüyle denetleniyor ve bu da tamamen istişari nitelikte. Ortaya çıkan dünya düzeninde, bir devletin “siyasi şöhreti”, “sorumluluğu” ve “kredi geçmişi” çok daha büyük bir rol oynayacak ve gönüllü olarak üstlenilen yükümlülüklerin ihlal edilmesi, kaçınılmaz olarak olumsuz sonuçlar doğuracak.

 

Son olarak, yeni dünya sistemi daha açık hale gelecek mi? Evet, ancak spesifik uluslararası sorunlar ve işbirliği alanları etrafında inşa edilen çoklu hiyerarşilere bağlı olacak. Örneğin, her ne kadar ABD’nin gücü ve nüfuzuna denk düşen bir güç olmasa da, Arktik Konseyi’nde bir süper güç gibi davranan ABD değil (Rusya ile birlikte) Kanada’dır. Benzer şekilde, Rusya ve Güney Kore’nin kıyaslanamaz boyutları ve potansiyellerine rağmen, Seul küresel ticaret hiyerarşisinde Moskova’nın üstündedir, keza Güney Kore’nin dış ticaret hacmi, halihazırda Rusya’nınkinin iki katıdır. Birçok hiyerarşinin varlığı, farklı devletlerin sistem içerisindeki statülerini artırma şanslarını çoğaltıyor ve sistemi daha demokratik, istikrarlı ve evrensel hale getiriyor.

 

Ortaya Çıkan Dünya Düzeni ve Rusya

 

21.yüzyılın dünya düzeni, eski ve yeni arasındaki zorlu mücadeleyle, yükselen ve düşen devletler arasındaki çatışmayla, geleneksel ve yeni kurulan uluslararası kurumlarla, küreselleşmenin kazananı ve kaybedenleriyle şekillenecek. Bununla birlikte, eğer küreselleşme bir şekilde devam ederse ve devletler ve münferit kurumlar arasındaki karşılıklı bağımlılık artarsa, bu durumda küresel yönetişim ihtiyacı da artacak. Yeni dünya düzeninin başlıca etkinlik kriteri; küreselleşmenin sunduğu yeni fırsatların demokratik şekilde dağıtılması / dağıtılamaması ve birçok taraf için sistemin genel masrafları ve içkin spesifik riskleri asgariye indirmek olacaktır.

 

Liberal dünya düzeninin geri dönülmez bir şekilde krize uğradığına dair iddia, sadece genel tabloyu değil Rusya’nın dış politikasına yönelik zorlukları da basitleştirmek isteyenler için oldukça uygun bir ortam sağlıyor. Eğer tüm ulusların refahı değil bir avuç egemen devletin bekası, siyasetin temel içeriği olursa, eğer kalkınma yerine güvenlik “kuralsız” oyunun ulusal önceliği haline gelirse, bu durumda çağdaş Rusya, diğer birçok ülke veya birlikle kıyaslandığında bu yeni durum için çok daha iyi hazırlıklı hale gelir. Tek yapması gereken, seçtiği yolda ilerlemeye devam etmek ve son yıllarda dış politika uygulamasını belirleyen noktaları yeniden güçlendirmektir.

 

Peki ya öyle olmazsa? Bir başka krizden de sağ kurtulduktan sonra, liberal dünya düzeni yeni, daha modern ve evrensel bir şekilde yeniden doğarsa ne olacak? Şurası bariz ki, böylesine yenilenmiş bir liberal dünyada, Rusya’nın dış politikasının geleneksel varlıklarının değeri hızla azalacak. Bu durum, Rusya’nın askeri gücüne, önde gelen uluslararası örgütlerdeki (özellikle de BM Güvenlik Konseyi’nde) ayrıcalıklı konumuna ve kaynak ve enerji potansiyeline uygulanmaktadır.

 

Eğer Rusya ve Batı arasındaki mevcut ekonomik ve teknolojik orantısızlıklar devam edecekse (ve şiddetleneceğe benziyor), stratejik bir denge tutturmak her geçen on yılda daha zor ve maliyetli bir hal alacak. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin rolü, daimi üyelerinin kritik meselelerde anlaşmaya varamaması yüzünden giderek daha önemli bir hal alacak. Dördüncü endüstriyel devrim, Rusya’nınki dahil kaynak-yönelimli ekonomilerin geleneksel varlıklarının değerini azaltacaktır.

 

Ve eğer durum öyleyse, Moskova’nın dış politika cephaneliğini genişletip yenilemeye odaklanması gerekir. “Yumuşak gücünün” etkinliğini ve kamu diplomasisini artırmanın yollarına bakmalıdır. Devletin, özel sektörün ve sivil toplumun uluslararası çıkarlarını bir araya getirmelidir. Yabancı düşmanı duygularla, hoşgörüsüzlükle ve son dönemde artan tecrit haliyle mücadele etmelidir. Rusya, küreselleşmede sadece sorun ve meydan okuma görmek yerine kendisi için yeni fırsatları da fark etmelidir. Tek bir kelimeyle, toplumu, çocuklarımız ve torunlarımızın yaşayacağı küresel ortama hazırlamalıdır.

 

*Andrey Kortunov, Moskova’da bulunan Yeni Avrasya Vakfı’nın başkanı ve Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi genel müdürüdür. Kendisi ayrıca Information Scholarship Education Center (ISE) başkanı ve Açık Toplum Enstitüsü Eğitim Kurulu üyesidir.