close
Genel

“Kalkınma” Kisvesi altında Hindistan’da Kapitalist Tarımı Sağlamlaştırmak

india

Colin Todhunter

 

Washington’un uzun vadeli planı, dünya çapında yerli tarımı yeniden yapılandırmak ve onu ihracat-odaklı bir tekli ekimi, uluslararası piyasaya yönelik emtia üretimini ve uluslararası mali kuruluşlara (IMF/Dünya Bankası) borçlanmayı temel alan uluslararası bir sisteme bağlamak idi.

 

Bunun sonucunda, gıda fazlası ve gıda açığı alanları yaratıldı ve gıda açığı, tarımsal ithalata ve koşullu yardıma bağımlı hale geldi. Küresel Güney’deki gıda açıkları, Kuzey’deki gıda fazlalarını yansıtıyor. Afrika’da yaşandığı gibi IMF-Dünya Bankası yapısal uyum programları, NAFTA benzeri ticaret anlaşmaları ve onların Meksika üzerindeki etkisi veya daha genel itibariyle düzenlenmemiş küresel ticaret kuralları yoluyla olsun veya olmasın, sonuç benzerdir: geleneksel, yerli tarım, ulus-ötesi tarım işletmeleri yararına yerle bir edilir ve hem bölgesel hem de küresel gıda güvenliğine zarar verilir.

 

1990’lı yıllarda, IMF ve Dünya Bankası, Hindistan’ın yüz milyonlarca kişiyi tarım alanından çıkarmasını istedi. Hindistan’a, devlet tekelindeki tohum tedarik sistemini yürürlükten kaldırması, teşvikleri azaltması ve kamuya ait tarım kuruluşlarının faaliyetlerini durdurup ihracat ürünlerinin artışı için teşvik vermesi önerildi. Kurumun tarihçesinde Dünya Bankası’ndan en fazla kredi alan ülke olarak Hindistan derhal taahhüt altına girdi ve tarımını yabancı şirketlere açtı.

 

Gıda ve tarım politikası analisti Devinder Sharma, durumu şu şekilde tarif ediyor:

 

“Hindistan, tarımı kurumsal denetim altında sokmak konusunda oldukça hızlı davrandı. Arazi istimlakına, su kaynaklarına, tohumlara, gübrelere, böcek ilaçlarına ve gıda işlemeye dair mevcut yasaları değiştiren hükümet, sözleşmeli tarımı başlatmak ve örgütlü perakendeyi teşvik etmek konusunda oldukça hızlı davrandı. Bu, hem Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu, hem de uluslararası mali kuruluşların tavsiyesi üzerine yaşandı.”

 

1997 yılından bu yana yüz binlerce çiftçi intihara sürüklendi ve çoğu da ekonomik zorluklar yaşadı, borç yükleri yüzünden çiftliklerini terk etti. Bu da GDO’lu ihracat ürünleri ve genel anlamda ekonomik “liberalleşmeye” bir dönüş oldu. Bu, tarımı Hindistan’ın küçük çiftlikleri açısından mali olarak kalıcı hale getirmemeye ve Dünya Bankası modelini harekete geçirmeye dönük planın bir sonucudur.

 

Amaç ise; mevcut yapıları, Batılı tarım işletmelerinin ihtiyaçlarına, gıda işleme süreçlerinin ve perakende endişelerine uygun nitelikte, kimyasal-yoğun, endüstriyel ölçekte bir tarım sistemiyle değiştirmektir.

 

Bu, Dünya Bankası’nın “Tarım İşletmelerini Etkinleştirme” stratejisiyle kolaylaşacak. Bu strateji kapsamında, piyasaların Batılı tarım işletmeleri ve onların gübreleri, böcek ilaçları, ot öldürücüleri ve patentli tohumlarına açılması söz konusu. Bizim karşılaştığımız şey ise, kapitalist tarım güçlerini ABD’nin liderliği ve onun ulus-ötesi tarım işletmelerinin liderliği altında sağlamlaştırmaya dönük olarak tasarlanmış şekilde kırsal Hindistan’ın daha da ticarileştirilmesidir.

 

Etkilerinin bazılarını görmek için Punjab’da kimya-yoğun tarımın etkilerine de bakmalıyız. Sentetik böcek ilaçlarının uygulanması, devleti bir “kanser merkez üssüne” dönüştürdü. Maharashtra’da endüstri bitkilerinin yetiştirilmesi, ağırlıklı bir şekilde su yoğun olup, su kaynakları üzerinde yoğun bir leke oluşturuyor. Genel itibariyle, Hindistan Tarımsal Araştırmalar Konseyi’ne göre, Hindistan her sene 5,3 milyon ton toprağını yitiriyor ve bunun da sebebi çok yoğun ve gereksiz bir şekilde gübre ve böcek ilacı kullanması. Toprak bozuluyor ve minerallerini yitiriyor, bu da karşılığında kötü beslenmeye yol açıyor. Dünya çapında, şirketlerin önderliğinde, kimyasalların yoğun olarak kullanıldığı Yeşil Devrim, çok fazla sosyal, sağlık ve çevre maliyetleri doğuruyor. 2006 yılında Hindistan’daki politika yapıcılara yazdığı açık bir mektupta, çiftçi ve kampanya yürütücüsü Bhaskar Save, bu tarım modelinin Hindistan’daki bazı etkilerini şu şekilde özetledi:

 

“Diğer ülkelerde olduğu gibi (Michel Chossudovsky, “Yoksulluğun Küreselleşmesi ve Yeni Dünya Düzeni” adlı kitabında bunu anlatmıştı), Hint ekonomisi, daha önce var olan (çok) verimli sistemin yerine yabancı şirketleri getirmek yerine açılım yapıyor. Retoriğe rağmen, çok fazla istihdam yaratılmıyor; ancak yüz binlerce kişinin geçimi, bu şirketlerin finansal olarak karlı bir zemin kazanmalarını sağlamak için yok ediliyor.”

 

Tüm bunlar ise bizi şu soruya yöneltiyor: Hindistan’da ABD modelini temel alan bir gıda ve tarım sistemi mi göreceğiz?

 

ABD tarımının halihazırda nüfusun çok az bir kısmını istihdam ettiği gerçeği ise, Hindistan’daki çiftçileri neyin beklediğini göstermek için çarpıcı bir anımsatıcı. Tarım alanındaki devasa işletmeler (ki bunların da ABD’deki iş modeli, aşırı üretim ve vergi mükelleflerinin devasa teşviklerini temel alıyor) devasa karlar elde ederken, çiftçilerin durgun seyreden gelirleri, yoksulluk ve yüksek perakende fiyatları, norm halini alıyor.

 

Uzun vadeli plan ise, Hindistan’ın aşırı kentleşmesi ve tarım alanında kalan kesimin, zehirli kimyasallarla ıslatılmış ve asla gıda güvenliğini sağlamak üzere tasarlanmamış olan, iklime ve kuraklığa daha az dirençli, daha az çeşitli ve sürdürülebilir olmayan bir tarım modeline dayalı olup giderek niteliği bozulan topraklarda yetişen mahsulleri temel alan, genetiği değiştirilmiş, besin değerleri yok edilmiş ve hızla işlenen gıdalardan oluşan, büyük çapta monokültür bir beslenme biçimi sunan Wal-Mart türü süpermarketler ve büyük tedarikçilerle yapılan sözleşmeler üzerinden çalışmalarıdır. Sonuçta ise her daim jeopolitik çıkar ve ticari kazanç baskın gelir.

 

Bu tarım modeli, kötü gıda üretir, bazı bölgelerde gıda eksiği doğurur, sağlığa zarar verir, küçük çiftçileri yoksullaştırır, daha az çeşitli beslenme biçimlerine ve daha az besleyici gıdalara yol açar, küçük çiftçilerle kıyaslandığında daha az verimlidir, su kıtlığı yaratır, toprağı yok eder, bağımlılık ve borç yaratan Dünya Bankası / Dünya Ticaret Örgütü politikalarını besler ve onlardan fayda sağlar.

 

 

Hindistan’da 2005-2010 yılları arasında yaratılan işlerin sayısı 2,7 milyon idi (GSYİH artışının yüksek olduğu yıllarda). International Business Times’a göre, 15 milyon kişi her sene işgücüne dahil oluyor. İstihdam Bürosu’nun yayımladığı veriler ise, 2015 yılında işsizliğin “artışına” yönelik eğilimin en sonunda Hindistan’a ulaştığını gösteriyor. Bu sene İngiltere Bankası yöneticisinin yaptığı bir konuşma, Birleşik Krallık’ta 15 milyon kişinin otomasyondan dolayı işlerini kaybedeceği bir senaryoya işaret ediyor.

 

Peki, ulus-ötesi şirketler Hindistan’a adım atıp halihazırda on milyonlarca kişiyi istihdam eden küçük ölçekli ve köy düzeyindeki endüstrileri sermayeleştirdiğinde, arazilerini terk etmek zorunda kalacak olanlar veya geçim imkanları yok olacak olan yüz milyonlarca tarım işçisi ve kırsalda yaşayan işçinin durumu ne olacak?

 

Eğer dünyayı gerçek anlamda beslemek istiyorsak, düşük gelirli ülkelerdeki yoksul çiftçilere destek olmalı, aynı zamanda etkin ve kapsayıcı bir sosyal ve ekonomik kalkınmaya katkı sağlamalı ve yoksulluğu ve açlığı tetikleyen siyasi, ekonomik ve yapısal meseleleri ele almalıyız. Politika yapıcılar, aynı zamanda, tarım-ekoloji yaklaşımlarını karara bağlayan birçok raporun tavsiyelerini izlemelidir ve/veya düşük girdili çiftçilik stratejileri, bu ülkeler için daha uygun düşecektir.

 

Sosyal ve ekonomik kalkınmaya dair herhangi bir kapsayıcı program, birçok kişinin yaşadığı bir kırsal bölgede başlamalıdır. Hindistan kırsalını nüfusunun büyük bölümünden yoksun bırakmak ve küçük çiftlikleri yok etmeye çalışmak yerine, kalkınma, baş etmek zorunda oldukları zorlu politika çerçevesine rağmen halihazırda ülkedeki gıda üretiminin belkemiğini oluşturan küçük çiftliklere odaklanmalıdır.

 

Mevcut modele alternatif bir model, yerli tarımı hileli küresel ticaretten ve yolsuzluklara karışmış piyasalardan korumak ve sürdürülebilir, yerelleşmiş ve çok fazla sayıda mahsul yetiştirip halka sağlıklı bir beslenme biçimi öneren bir tarım biçimine geçişi içerecektir (uygun fiyat ve/veya gelir desteği ve altyapının yanı sıra).

 

Küçük çiftliklere yatırım yapmak ve onları önceliklendirmek önemlidir. Ne de olsa, yaygın kanının aksine, geniş çaplı endüstriyel çiftlikler yerine birim arazi başına daha çok verim sunmaktadırlar. Dahası, yine yaygın kanının aksine, küçük çiftlikler dünyanın büyük bölümünü beslemektedir. Ne tür tedbirler alınırsa alınsın, küçük çiftlikler, berikinin birçok farklı ve pahalı teknolojiye erişimine rağmen, büyük endüstriyel çiftliklerden üstün olmaya meyillidirler.

 

Tarım ve gıda araştırmacısı ve analist Peter Rosset’in 2000 yılında küçük çiftliklerin gıda güvenliği açısından katkısının önemine dair yaptığı değerlendirmeye geri dönelim:

 

Monokültürlerde, sıra sıra tek mahsul vardır ve aralarında da az miktarda çerçöp bulabilirsiniz. Bunlar, yerlerini yabani otlara bırakacak. Dolayısıyla, eğer çerçöpün yeri doldurulursa, çiftçi, işgücüne yatırım yapmak ve bitki öldürücü spreyleri almak veya bu yabani otlarla başa çıkmak için bir traktörü görevlendirmek zorunda kalacak. Büyük çiftlik sahiplerinin genellikle monokültürleri vardır, çünkü tamamen mekanikleştirmeleri daha kolaydır.

 

Küçük çiftliklerin karma mahsullere yöneldiğini açıklıyor. Tek bir mahsul dizisi arasında bir başka mahsul veya başka mahsuller olacaktır. Dolayısıyla, daha karmaşık bir tarım sistemine sahip olan daha küçük bir çiftlikte birim alan başına daha fazla toplam üretim olacaktır, çünkü mevcut alanın çok daha fazlasını kullanmaktadırlar.

 

Rosset ekliyor:

 

Büyük çiftliklerin daha verimli olduğunu, çünkü hektar başına örneğin daha fazla soya filizi elde ettiğinizi düşünebilirsiniz. Ancak, küçük çiftçinin elde ettiği diğer beş, altı, on veya on iki ürünü elde edemezsiniz. Ve tüm bunları bir araya getirdiğinizde, büyük çiftliklerin elde ettiğinden daha fazla miktarda birim alan başına toplam tarım ürünü elde edilir.

 

Ayrıca, küçük çiftliklerle birlikte, sistem içerisinde besin maddeleri ve biyo-kütlenin geri dönüşümü söz konusu oluyor ve bunun çok daha etkin ve verimli kılınmasına yardımcı oluyor.

 

Çiftliklerin boyutları küçüldükçe, daha karmaşık mahsul üretim sistemlerine sahip olmak kolaylaşıyor:

 

Çiftlikler çok genişlerken, işgücü maliyetleri ve lojistikengelleyici hale geliyor. Dolayısıyla çiftçiler makinelere yöneldi, makineler de daha basit sistemler gerektirdi. Makinelerle birlikte, aynı karmaşıklık ve dolayısıyla daha küçük bir ölçekle yapabileceğiniz verimlilik düzeyine erişemezsiniz.

 

Hindistan’ın inatçı kalkınma modeli, küçük çiftliklerin egemenliğindeki bir ülkede küçük çiftlikleri yok etmeyi hedeflemektedir. Dünya Bankası’nın talimatları ışığında, bu durum, kırsal nüfusun yerinin değiştirilmesi ve onları var olmayan işleri yapmak üzere kentlere taşımayı içermektedir. Yapılması gereken şey ise; insanların geçimlerini sürdürmelerini sağlayan ve gıda ve parayı yerel ekonomilerde tutan küçük çiftliklere (ve onlarla bağlantılı yerel gıda üretim faaliyetlerine) yatırım yapmak ve onları önceliklendirmektir. Genellikle “yabancı doğrudan yatırım” kisvesi altındaki kurumsal emperyalizm Hindistan’dan para söğüşler ve genellikle yıkıcı etkiler eşliğinde, dar çıkarlar uğruna piyasayı ele geçirip ona hakim olan yabancı sermayenin kar marjlarını artırır. Monsanto’da bu durum yaşandı; pamuk tekelleştirildi ve GDO’lu tohumlar üzerinden devasa “telif ücretleri” alındı ve borç yükleri sonucunda çiftçiler kitleler halinde intihara sürüklendiler.

 

Son olarak, Japonya, Güney Kore ve Tayvan’da savaş sonrası ekonomik “mucizelerin” her birinin ilk başta kırsal alanlara odaklanan iç piyasalar tarafından tetiklendiğini belirten Peter Rosset’e geri dönelim. Kendisi, bu durumun, “fokurdayan” ekonomilerin gerçek zaferi olduğunu ve bu kapsamda verimli varlıkların toplumun en yoksul kesimlerine doğru yeniden dağıtılmasının, hızlı kalkınma için ekonomik temeli yarattığını ileri sürmektedir.

 

Bu durum, neoliberalizmin bir hiç uğruna yaşattığı fiyaskoyla taban tabana zıt olup, Hindistan’ın durumunda borçlanma, mülksüzleşme ve ıstıraba yol açmıştır.

 

Dolayısıyla, şunu sorabiliriz: Niçin böylesi bir kalkınma modelinin izinden gidilmiyor? Bu sorunun bariz bir yanıtı var: Düşük girdi, sürdürülebilir gıda üretim modelleri ve yerel veya bölgesel kendi kendine yeterlilik hali, küresel tarım işletmelerine kendi ürünlerini satmka ve Hindistan’ı kurumsal düzlemde trilyonlarca dolar soymak üzere fırsat sunmuyor.