close
Genel

Petrol, Doğalgaz ve Jeopolitika

gas

Whitney Webb

 

İç çatışmalar, uygun bir noktaya konumlandıklarında, jeopolitik fırsata dönüşebilirler. ABD’nin müttefiki Suudi Arabistan’ın finanse edip kucak açtığı Rohingya’daki isyanlarla ABD, Çin’in petrol tedarikini engellemek için bir şans yaratıyor ve Aung San Suu Kyi’ye Myanmar’ı yeniden Çin’in etkisinden kurtarmak için gereken askeri işbirliğini temin ediyor.

 

Son yıllarda, Myanmar (eski ismiyle Burma) haberlerde nadiren yer alırdı. Bunun sebebi, büyük oranda, ABD destekli 1991 Nobel Barış Ödülü sahibi Aung San Suu Kyi’nin 2015 seçimlerinden sonra siyasette yeniden gücünü kazanması ve bir yıl sonra devlet başkanlığı görevine gelmesi sonucunda ülkenin yeni filizlenmeye başlayan demokrasisinin “emin ellerde” olduğu varsayımıydı. Bununla birlikte, uluslararası kamuoyu derhal Suu Kyi’den yüz çevirdi, keza insan hakları aktivistleri, Birleşmiş  Milletler ve diğer birçok Nobel ödülü sahibi, kendisinin şu anda “Rohingya krizi olarak bilinen meseleyi ele alış şeklini güçlü bir şekilde eleştirdiler.

 

Kriz, Myanmar’ın kıyısındaki Rakhine eyaletinde (eski ismiyle Arakan) yaşayan ve tarih boyunca zulme uğramış Müslüman bir azınlık olan Rohingyalıların içinde bulunduğu kötü duruma odaklanıyor. Rohingyalılar aynı zamanda herhangi bir devlete sahip değil, keza Myanmar hükümeti uzun zaman boyunca onların bölgeye dair yüzyıllık iddialarını tanımayı reddetti ve birçok vesile ile Rohingyalıların Myanmar yerlisi olmadıklarını, daha ziyade komşu Bangladeş’ten gelen “yasadışı göçmenler” olduklarını ileri sürdü. Vatandaşlıktan ve dolayısıyla temel haklardan mahrum kalan bu halkın yaşadığı mezalim, Rohingyalıları korkutmak ve onları topraklarını terk etmek zorunda bırakmak için askeri gücünü kullanan Myanmar hükümetinin bu tutumuyla birlikte daha da katmerlendi.

 

Özellikle bu ay kurumsal medya – ve BM gibi birçok uluslararası kurum ve önde gelen insan hakları örgütleri- bu anlaşmazlığa daha önce görülmemiş bir dikkat gösterdiler. Örneğin geçtiğimiz Pazartesi günü Birleşmiş Milletler insan hakları yüksek komiseri Zeid Ra’ad al-Hussein, Myanmar’ı “etnik temizliğe dair kitaplara konu olacak bir örnek” gerçekleştirmekle suçladı ve Myanmar’ın Rohingyalılara karşı yaptığının uluslararası hukuku ihlal ettiğini belirtti. Eylül’ün ilk iki haftası, kurumsal medya kuruluşları kriz hakkında yoğun bir şekilde haber geçtiler. Sadece geçtiğimiz hafta CNN’de Rohingya’lıların içinde bulunduğu kötü duruma dair 13 farklı makale yayımlandı. Myanmar’ın lideri olarak Suu Kyi’ye müdahale etmesi yönünde çağrılar yapıldı.

 

Basına yansıyan haberlerin son dönemde artması ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşlarda endişe düzeyinin yükselmesi sonucunda Rohingyalıların Myanmar hükümeti tarafından etnik temizliğe tabi tutulmasının yakın zamanlı bir olgu olduğu sanılabilir. Ancak aslında bu anlaşmazlık yaklaşık bir yüz yıl kadar eskidir ve şu anda krizin tırmanması bu sene değil 2011 yılında başladı ve o zamandan beri kötüleşmeye devam ediyor. Dahası, Suudilerin Yemen’i imha etmeleri ve İsrail’in Filistin’deki etnik temizliği gibi diğer birçok soykırım örneğine kurumsal medya çok fazla değinmedi, ana akım siyasi söylemlerde de bunlardan pek söz edilmedi.

 

Peki Myanmar ile bir anda bu kadar ilgilenilmesinin ardındaki gerekçe ne?

 

Petrol ve Doğal Gaz boruhatları

 

Diğer birçok etnik temizlik vakasında olduğu gibi Rohingya çatışması, aslında kaynaklar – yani petrol ve doğalgaz- üzerinden yaşanan bir anlaşmazlıktır. 2004 yılında, Myanmar’ın askeri cunta liderinin isminin verildi Shwe adlı devasa bir doğalgaz sahası, Myanmar açıklarındaki Bengal Körfezi’nde keşfedildi. 2008 yılında, Çin Ulusal Petrol Şirketi CNPC, doğalgaz haklarını satın aldı ve sahaya kendi şanlı ismini verdi. İnşaat, bir yıl sonra iki adet 1.200 km’lik karadan geçen boruhatları üzerinden başladı. Boruhattı, Myanmar’ın Rakhine devletinden –yani Rohingyalıların ana yurdundan- Çin’in Yunan eyaletine dek uzanacaktı.

 

Biri Orta Doğu ve Afrika’dan doğalgaz diğeri de petrolü gemi yoluyla Myanmar’a taşıyan boruhatlarının inşası, öngörülen süre zarfında tamamlanamadı. Doğalgaz boruhattı, 2014 yılında operasyonel hale geldi ve bugün Çin’e 12 milyar metre küpten fazla doğalgaz taşıyor. Petrol boruhattının inşası çok daha zor oldu ve bu sene sonuna doğru tamamlanması öngörülüyor. Tamamlandığında ise Çin’in Orta Doğu ve Afrika’dan petrole erişimini kolaylaştıracak ve bu petrolün taşımacılık süresini yüzde 30 oranında düşürecek.

 

Petrole daha fazla ve daha kolay erişim sağlama avantajının ötesinde, Shwe petrol boruhattının Çin’in jeopolitik çıkarları açısından kritik bir stratejik önemi bulunmaktadır. Halihazırda Çin’in ithal ettiği petrolün yüzde 80’i, Malakka boğazları ve Güney Çin Denizi’ndeki tartışmalı alanlar üzerinden geçiyor. Bu mevcut güzergah,  şayet iki rakip ulus arasında düşmanlıklar baş gösterirse, Çin’i, ABD donanmasının 6. Filosu’nun dayattığı potansiyel bir enerji ablukasına açık halde bırakacaktır. Shwe petrol boruhattı operasyonel hale gelir gelmez, Çin’in artık petrol ithalatlarının büyük bölümü üzerinde ABD tarafından abluka konma olasılığından endişelenmesine gerek kalmayacak. Bu da, giderek bozulan Çin-ABD ilişkileri karşısında Çin açısından kritik bir avantaj sunacak.

 

İnşaat başladığından beri, Rakhine eyaleti ve Myanmar’ın diğer bölgelerindeki boruhatlarına karşı protestolar devam etti. Özellikle Rakhine eyaletinde yaşayanlar, hükümete ve CNPC’ye birçok kez, projenin nehirlerini kirlettiği, özel mülkiyeti yok ettiği ve yerel balıkçıların geçim kaynaklarını mahvettiği yönünde şikayetler ilettiler. Dahası, proje için devletin kamulaştırdığı mülklerin sahiplerinin çoğunun zararları, daha önce söz verildiği gibi CNPC tarafından tazmin edilmedi. Bu da, boruhattı aleyhine gösterileri ve ayaklanmaları daha da tetikledi. Protestocular sürekli olarak CNPC’ye, çevre bölgeye elektrik temin etme çağrısında bulundu. Keza burada halen eksik olan temel bir ihtiyaçtı elektrik… Bir diğer talepleri ise, yerel işçilere daha fazla iş imkanı sağlanmasıydı.

 

Myanmar hükümeti, boruhattının büyük paydaşlarından biri, keza Shwe sahasındaki doğalgaz üretiminde büyük bir paya sahip ve her ikisi de tamamlandığında boruhatları için yıllık geçiş hakkı ücretlerinin 7 milyon dolar olması öngörülüyor. Halkın muhalefetini Myanmar’ı 2011 yılında Çin’i Myitsone Barajı projesini askıya almak zorunda bıraktığı düşünülürse, hükümet, boruhatları karşısında yerel direnişin önüne geçilmez ise yıllık milyonlarca dolar gelir kaybı yaşayabileceğinin farkındaydı. Dolayısıyla Myanmar ordusu, kararlı bir şekilde Rohingyalıların peşine düşüyor, yüz binlercesini evini terk etmek zorunda bırakan şiddeti bir bahanesi olarak bölgesel isyancıların başlattığı sistemik saldırıların intikamını aldığını ileri sürüyor.

 

Rakhine eyaletindeki “Rohingya isyanı”, devletin uzun zamandır sürdürdüğü baskıya karşı yerel tepkinin iddia ettiği gibi pek de organik bir tepki değildir. Halihazırda Arakan Rohingya Kurtuluş Ordusu (ARSA) olarak bilinen, geçmişte ise Harakah al-Yakin olarak anılan grubun başında, Myanmar’a gelmeden önce Suudi Arabistan’da imamlık yapan bir Wahabi olan, Pakistan uyruklu Ataullah abu Ammar Junjuni bulunuyor. Reuters’ın geçen sene geçtiği bir habere göre, grubun finansmanı Pakistan ve Suudi Arabistan’dan geliyor ve merkezi Mekke’de bulunan “20 kıdemli Rohingya mültecisinden oluşan bir komite”, grubu “denetliyor.”

 

ARSA doğrudan hem geçtiğimiz sene hem de şu anda Rohingyalı sivillere ve topluluklara yönelik yaşatılan baskı ortamından sorumludur; keza Myanmar ordusu tesisleri ve üslerine yönelik saldırıları, ordunun şiddetli bir şekilde karşılık vermesini tetikledi. ARSA, aynı zamanda Rakhine devletindeki Budist sivilleri hedefine aldı, Rohingyalıların yaşamaya devam ettiği mezalim için ülkenin diğer yerlerindeki aşırılık yanlısı Budistlerin desteğini aldı.

 

ARSA, kadrolarına insan devşirme konusunda pek zorluk yaşamıyor; keza Suudi Arabistan yakınlardaki Bangladeş’te 560 Vahabi camisi inşa etmek için 1 milyar doların üzerinde para harcıyor. Bangladeş, birçok Rohingyalının şiddetten kaçmak için sığındığı ülke.

 

Buna rağmen, CNN ve El Cezire gibi uluslararası kurumsal medya kuruluşları, Vahabi isyancılara dair sempatik betimlemeler yayımladılar, grubun “hükümetin ileri sürdüğü gibi Myanmar toplumunun kalbine saldırmayı hedefleyen terörist bir grup olmadığını”, daha ziyade halklarını korumak için çabalayan “bir grup çaresiz adamdan oluştuğunu” ileri sürdüler. Bununla birlikte, Myanmar’ın Müslüman örgütleri, ARSA’yı taktikleri ve aşırılık yanlısı görüşleri sebebiyle sert bir şekilde kınadı. Suudilerin fonladığı Suriyeli “isyancılara” dair kurumsal medya haberleriyle olan paralellikler ise bariz.

 

Peki Suudi Arabistan, Rohingya çatışmasını fonlamaktan ve bunu yönlendirmekten ne elde ediyor? Rakhine eyaletindeki büyük çaplı  – ve özellikle de BM’nin dikkatini çekmiş- bir kriz, Çin’e gidecek olan ve bu sene sonunda işlevsel hale geçmesi planlanan Shwe petrol boruhattının tamamlanmasını sekteye uğratma potansiyeline sahip. Bu boruhattının inşa edilmesinin önlenmesi, bir ölçüde Suudi Arabistan’a fayda sağlayabilir, ancak Suudilerin büyük müttefiklerinden ABD için çok daha büyük bir fayda getirecektir. ABD/Suudi Arabistan’ın bir diğer müttefiki olan İsrail de Myanmar rejimine silah satışından önemli bir kar sağlamaktadır ve bu rolü, çatışmaya rağmen hiç aksamadan devam etmektedir.

 

ABD’nin fikrini açıklamayan tavrı, uzun zamandır devam eden sinizmin bir ürünü

 

Myanmar’ın Rohingya krizine verdiği yanıta Çin’in gizli desteği, bu ülkeye dair net ekonomik ve stratejik çıkarları bağlamında beklenen bir durum iken, bazı haberlerde ABD’nin çatışmaya “müdahil olmak konusunda ürkek” davranması karşısında yaşanan şaşkınlık ifade edildi – hem de BM ve kurumsal medyanın tüm öfke ifadelerine rağmen. Associated Press’e göre, ABD, çatışmaya müdahalesinin “Asya ülkesinin demokratik lideri Aung San Suu Kyi’ye zarar vermesinden” endişeleniyor; keza bu kişinin yönetimi büyük oranda Batı finansmanıyla gerçekleşiyor.

 

ABD’nin Myanmar’a olan ilgisi pek yeni sayılmaz; keza ABD hükümeti, ABD’ye ait birçok hükümet-dışı kuruluşla birlikte, “demokrasinin teşviki” meselesine milyonlarca dolar para harcadı – özellikle de Suu Kyi’nin önderliğindeki Ulusal Demokrasi Ligi’ni (NLD) fonladı. 2003 yılında gösterilen ve Dış İlişkiler Konseyi’nin çektiği “Burma: Değişim Zamanı” adlı bir belgeselde, NLD ve liderinin “ABD ve uluslararası topluluğun yardımı olmaksızın Burma’da (Myanmar) yaşayamayacağı” belirtiliyordu.

 

O zamandan beri ABD hükümeti “demokratik kurumların” geliştirilmesi ve Myanmar hükümetinde yeni bir biçimin öne sürülmesi amacıyla “ekonomik kalkınmanın” kışkırtılması amacıyla yüz milyonlarca dolar para harcadı. 2012-2014 yılları arasında Obama yönetimi, bu tür çabalar için Myanmar’a 375 milyon dolar kaynak sağladı.

 

Dahası, 2015 yılında ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı USAID, Myanmar’ın 2015 seçimlerindeki “bir numaralı bağışçı” idi. Bu seçimlerde Suu Kyi ve onun partisi ezici bir zafer kazandılar. USAID aynı zamanda aynı sene Myanmar’ın seçmen veri tabanının tümünün oluşturulmasını ve seçimlerde kullanılan ve sonraki seçimlerde kullanılacak olan teknolojinin kurulumunu finanse etti. son olarak, USAID tarafından seçimler için 18 milyon doların üzerinde para harcandı.

 

Dahası, genellikle Amerikan-Macar milyarder George Soros’un fonladığı birçok hükümet-dışı kuruluş, Myanmar’da “demokrasinin teşvikine” dahil oldular. İki örnek vermek gerekirse; Londra-merkezli Prospect Burma ve “Burma Görev Gücü” olarak bilinen CFR şemsiye grubu olup 2013 yılından beri Rohingyalıların içinde bulunduğu kötü durumu temel gündem maddesi yapmıştır. Soros’un Açık Toplum Vakıfları da bir süreliğine Myanmar meselesine müdahil oldular – özellikle de Shwe doğalgaz boruhattının Hintli paydaşları üzerinde projeden ayrılmaları yönünde baskı girişiminde bulundular.

 

Suu Kyi’nin seçilmesi, birçok açıdan Myanmar’da bazı şeylerin –özellikle de ekonomik açıdan- tersine dönmesi anlamına geldi. Suu Kyi’nin öncülleri, Çin ve Güney Kore’nin yatırımlarından yanayken, Suu Kyi’nin iktidara gelişi, ABD’nin Myanmar’a daha fazla yatırım yapmasına yol açtı; keza ABD, Suu Kyi ülkenin lideri olana kadar bu ülkeye karşı yaptırımlarını kaldırmayı bekletmişti. Suu Kyi’nin seçilmesinden kısa süre sonra ABD’nin yatırımları hızla arttı ve 2020 yılına kadar mevcut düzeyinin iki katına çıkması bekleniyor. Geçtiğimiz ay itibariyle ABD’li şirketler, Suu Kyi’nin göreve gelmesinin ardından Myanmar’a toplamda 250 milyon dolar yatırım yapmış bulunuyorlar.

 

Bununla birlikte, yatırımlardaki bu yeni artış, 2012 yılından beri ABD’nin yaptırımlarına karşın Myanmar’a yatırım yapmasına izin verilen ABD’li petrol ve doğalgaz şirketleri açısından yeni bir durum değil. Obama yönetimi, yaptırımların tamamen kaldırılmasından önce ABD’nin “yerini yabancı rakiplere kaptıracağı” korkusuyla bir istisna getirmişti. Burada, bir yıl önce Shwe doğalgaz sahasında büyük parçalar alan Çinli ve Güney Koreli şirketlere yönelik net bir atıf var. Bununla birlikte, Suu Kyi’nin iktidara yükselişi, ABD ve Batılı şirketler için –özellikle de Shell Oil ve ConocoPhilips- çok daha karlı sözleşmelere yol açtı.

 

Kendilerine ait fikirleri olan “kuklalar”

 

ABD’nin kurumsal yatırımı ve ABD’nin bağlarındaki yukarı yönlü hareket, ABD’nin Suu Kyi ve onun siyasi partisine yaptığı devasa yatırımlar ışığında hiç de şaşırtıcı değil. Ancak ABD, bu zamana değin Suu Kyi’nin görevini kullanma biçiminden pek de hoşnut değildi. New York Times’ın kısa süre önce aktardığı gibi, Suu Kyi ülkesinin Çin ile bağlarını sürdürüp bunu güçlendirirken, onu göreve getiren ABD’nin çıkarlarına hizmet edemedi.

 

Örneğin Suu Kyi, Myanmar’a lider oluşundan beri Pekin’i iki kez ziyaret etti, ancak ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’un düzenlediği bir konferansa davet edilmesine rağmen bu daveti geri çevirdi. Çin’in “barış sürecimizi korumak için elinden gelen her şeyi yapacağına” dair fikirlerini ifade etti ve Çin’in Rakhine devleti ve Burma’daki diğer bölgelerdeki mezhepsel çatışmayı sonlandırma yönündeki kararlılığına atıfta bulundu. Öte yandan, Çin’in Kyaukpyu adlı liman kentindeki bir donanma üssünü geliştirmeyi istediği yönünde iddialar var ki ABD bunu önlemek için elinden geleni yapacaktır.

 

Myanmar’da bulunan Strateji ve Politika Enstitüsü yönetici direktörü Min Zin’in The Times’a söylediğine göre; “ABD geri adım atarken Aung San Suu Kyi, Myanmar’da ve uluslararası sahnede giderek Çin’e daha fazla bel bağlamaya başlıyor.”

 

Suu Kyi’nin Çin’i yakında tutma kararı, Filipin Devlet Başkanı Rodrigo Duterte’nin tavrını andırıyor; keza kendisi de ABD’nin ülkesinde tarihsel olarak güçlü seyreden nüfuzunu azaltmak için çabalamış ve hem Rusya hem de Çin ile yakın bağlar kurmuştu. Ne ilginçtir ki, bu iki ülke ile bağlarını güçlendirmesinin ardından, Çin, Myanmar ve Filipinler, Suudilerin fonladığı Vahabi isyancılarla mücadele etmek zorunda kalan yegane Güneydoğu Asya ülkeleri oluverdiler – Myanmar’da ARSA, Filipinler’de de Daesh. Duterte, ülkesinde Daesh’in yükselişinin sorumlusunun ABD olduğunu ima etti.

 

Her iki Vahabi grubun yükselişi, ABD’nin iki ülkede askeri varlığını güçlendirmesi için elverişli bir bahane sundu. ABD Dışişleri Bakanlığı, Haziran ayı sonunda, Myanmar’ı çocuk asker kullanan ülkeler listesinden çıkardı (oysa bunu yapmasının ardında geçerli bir sebep yoktu keza Myanmar, bu tiksindirici uygulamayı sürdürüyor). Bu adım –keza böylelikle ABD’nin Myanmar’a askeri yardım, eğitim ve ABD yapımı silahlar verme engeli de kaldırılmış oldu- ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Demokrasi, İnsan Hakları ve Çalışma Bürosu’ndaki uzmanların itirazlarına rağmen atıldı ve ABD’nin bu konuya dair politikasını alışılageldik şekliyle ortaya koyuyor.

 

ABD, 2017  yılında kabul edilen Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası (NDAA) çerçevesinde gizli olan bir yasa değişikliği yoluyla bu ülkeyle olan doğrudan askeri bağlarını daha da artırmayı hedefliyor. Eğer bu yasa değişikliği kabul edilirse, NDAA, ABD ve Myanmar orduları arasındaki bağların tam olarak normalleşmesine olanak sağlayacak ve ABD’nin halihazırda Filipinlere sağladığı düzeyde bir eğitim ve teknik ve lojistik destek sunmasına imkan verecek. Ayrıca, ABD’nin bir askeri üs inşa etmesinin de yolunu açacak ve bu da kuşkusuz Çin’in Myanmar’da kendisine ait bir donanma üssü kurma umutlarının da sonu olacak. Bu esnada, ABD’nin güçlü bir müttefiki olan İsrail de Myanmar ordusuna silah satmaya devam ediyor.

 

Her iki tarafa da oynamak ve Jeopolitik Koruma gibi mühim bir telaşa kapılmak

 

Rohingya krizi bağlamında, ABD çatışmanın her iki tarafına da oynuyor. Bir yandan, yakın müttefiki Suudi Arabistan, krizin kısa süre önce tırmanmasından sorumlu olan isyanı fonlayıp tetikliyor; diğer yandan ABD kurumsal medyası bu isyanı “özgürlük savaşçıları olarak betimleyip halkın bu konuya dair ilgisini kritik bir zamanda çekiyor. Öte yandan, ABD, Myanmar’a, yaratılmasında kendisini yardımı olan isyan sorunuyla mücadele etmede daha derin bir askeri işbirliği teklifi yaparken, bir yandan da Myanmar ekonomisine ABD’nin kurumsal yatırımını da artırmayı öneriyor.

 

Suu Kyi’ye yönelik olarak günden güne büyüyen bu meseleyi ele almak üzere etkili bir girişimde bulunma yönündeki çağrılar ile ABD, Suu Kyi’ye hem gizli hem de açık bir şekilde istediğini yaptırma yeteneğine sahip. Eğer kriz kötüleşirse, Suu Kyi’nin “terörizmin” patlak vermesini önlemede ABD’nin askeri desteğini talep etme ihtimali artacak. Bu tür bir sonuç, ABD’ye büyük fayda sağlayacak; keza böylelikle Çin’in bir diğer sınır ulusunda yeni bir askeri üs kazanmış olacak ve aynı amanda Myanmar’ın petrol ve doğalgaz zenginliklerinden nemalanmasını güvence altına alacak.

 

ABD’nin Myanmar’a yönelik stratejik ilgisi, ülkenin karlı petrol ve doğal gaz kaynaklarının kullanımına hakim olmakla sınırlı değil. ABD’nin Çin’in bu ülkedeki nüfuzunu azaltma yönündeki girişimlerinin büyük kısmı, bölgesel nitelikte ve daha geniş çaplı bir “Çin’i çevreleme” stratejisi açısından kritik öneme sahip. Keza böylelikle ABD’nin bölgedeki ağırlığını yeniden kurması için Çin’in etrafında ABD’nin birleşik bir nüfuz cephesi yaratmasını hedefliyor.

 

Bu hedef, ABD eski Dışişleri Bakanı Hillary Clinton tarafından da ifade edilmişti. Kendisi, 2013 yılında yaptığı özel bir konuşma esnasında, “Çin’i füze savunma ile çember içine alacağız. Bu bölgeye daha fazla askeri filo getireceğiz”, demişti. Bu politika, Obama’nın 2011 yılında açıkladığı “Asya’ya Yönelim” Politikası ile uygulamaya kondu. Bunun sonucunda, Çin’in komşusu ülkelere ABD’nin silah satışlarında ciddi bir artış yaşanırken, Pekin ile daha yakın ilişkiler geliştirmek isteyen uluslarda –özellikle de Filipinler ve Myanmar’da- Suudilerin desteklediği isyancıların sayıları arttı.

 

ABD, işi olacağına bırakırsa neler kaybedeceğinin farkında. Shwe petrol boruhattının Çin’e doğru bir açılım yapması, ABD’nin Çin’in petrol tedarikinin yüzde 80’i üzerinde abluka getirme kapasitesini daimi olarak ortadan kaldıracaktır. Bu devasa stratejik avantajın kaybı, eğer iki rakip güç arasında büyük çaplı bir jeopolitik çatışma ortaya çıkarsa, ABD açısından korkunç sonuçlar doğurur. ABD’ni Çin’i SWIFT bankacılık sisteminden çıkarma tehdidiyle, Kore yarımadasında gerilimin tırmanması ve Çin’in petrodolara petrol /altın / yuan alternatifi getirmenin çığırtkanlığını yapmasıyla birlikte, bu tür bir çatışma çok uzak bir olasılık olmaktan artık çıktı.

 

Dolayısıyla, ABD’nin Myanmar’a yönelik ilgisi, çok boyutlu olup, ABD’nin fosil yakıtlara yönelik giderek artan talebi ve Asya’da Çin’in aleyhine merhametsiz bir şekilde yeniden bir siyasi egemenlik kurma arzusunun netameli bir bileşkesi söz konusu. ABD öncülüğünde stratejik hidrokarbon akışlarını küresel olarak kontrol etme yönünde son dönem çabalarda olduğu gibi, burada bahane olarak, dezavantajlı bir azınlık gruba karşı sert bir baskı ortamını tetikleyip beslemeye devam eden, Suudi finansmanlı bir isyan kullanılıyor. Hedef ise basit: Myanmar’ı “stratejik ortak” olarak ABD veya Çin arasında bir tercihte bulunmaya zorlamak.

 

Son kertede, Rohingyalılar, ABD’nin “insancıl yardım” kisvesi altında küresel egemenliğe doğru tırmanmaya yönelik umarsız çabalarının son piyonlarıdır. Eğer ABD’nin çıkarları başarılı olursa ve Çin’i yerinden ederse, Rohingyalıların azabı devam edecek. Tek fark ise, onlara eziyet çektiren kimselerin farklı efendilere hesap vermesi olacak.

 

Kaynak: https://www.globalresearch.ca/oil-gas-and-geopolitics-us-hand-in-playing-the-rohingya-crisis-against-china/5610568