close
Haberler

Rusya ve Çin Ortaklık İlişkilerini Güçlendiriyorlar

china-russia-gas-deal-al-araby

Vitaly Vorobyov

Görünen o ki Washington Çin’i bir gövde gösterisine doğru provoke etmek istiyor. Eğer Pekin buna yanıt olarak itidal ve soğukkanlılık gösterirse, bu durum Washington üzerinde kısıtlayıcı bir etki doğurur. Rusya, Güney Çin Denizi’nin ötekinin sinirlerinin gücünü test etmek üzere bir deneme alanı haline gelmesini önlemekle ilgileniyor. 

 

Rusya ve Çin arasında son yirmi yıldır eşitlikçi ve yapıcı bir ortaklık temelinde işbirliği ve etkileşim, hem söylemsel hem de pratik açıdan gerçek anlamda stratejik ve kapsamlı hale geldi. “Daima dost, asla düşman değil” formülü, Rusya-Çin ilişkilerinin şu anda ve gelecekte neye benzemesi gerektiğine dair genel bir siyasi vizyon sunuyor ve bu ilişkilerin bir nevi kalıtımsal yapısını içeriyor.

 

2016 yılında 15 yılını dolduracak olan İyi Komşuluk ve Dostane İşbirliği Antlaşması, Rusya ve Çin arasındaki ortaklığın temel özelliklerini belirliyor. Antlaşmanın başlıca avantajı; sürekli ilerlemeci bir hareketi, daha derin bir karşılıklı anlayışı ve güveni ve somut alanlarda daha yakın bağları teşvik etmesi. Bu, iyi komşuluk ilişkilerinin gelişimi açısından önemli olmakla kalmıyor, aynı zamanda çalkantılı bir uluslararası durum da bunu gerektiriyor. Rusya-Çin arasındaki güçlü ve kalıcı ilişkilerin küresel önemde bir istikrar etmeni olduğu giderek netlik kazanıyor.

 

Ortaklık katı bir kavram değil; daha ziyade kendi iç özellikleri ve uluslararası sorunlara bağımsız yaklaşımları bulunan egemen devletler arasında bağlar ve temaslardan oluşan dinamik ve kapsamlı bir sistemdir. Ortaklığın anlamı, birbirlerinin çıkarlarını karşılamak, ortak zemin bulmak, karşılıklı yarar adına eylemlerini koordine etmek veya birlikte hareket etmektir.

 

Ortaklık modeli, uluslararası ilişkilerde giderek daha yaygın ve cazip hale gelmektedir. 15 yıl önce Rusya ve Çin’in girişimiyle Şangay İşbirliği Örgütü’nün kurulması için kullanılmıştı.

 

Askeri-siyasi bir ittifakın aksine, bir ortaklık herhangi birine yöneltilmez; çatışma veya çevrelemeye doğru vites değiştirmez; ideolojik bir birlik ve görüşlerin tam bir rekabetini ima etmez ve zorunlu iç disiplini empoze etmez.

 

Rusya ve Çin’deki bazı “meraklılar” mevcut uluslararası siyasi ve ekonomik durumu demode bir şekilde basitleştirmekte ve ortaklığın yukarıda sözü edilen özelliklerini onun zayıflıkları olarak görmektedir. İki ülkeyi bu özelliklerden kurtulmaları ve onun yerine bir ittifak inşa etmeleri doğrultusunda yönlendirmektedir – her ne kadar bir ittifakın iki ülke arasında kalıcı ilişkiler için sağlam bir temel olmadığı daha önceden kanıtlanmış olsa da.

 

Aslında, ortaklık modeli, ülkelerin çıkarlarını ve yaklaşımlarını birçok işbirliği alanında yakın plandan entegre etmelerine izin veriyor. İkili ilişkiler, öngörülebilir bir gelecekte ortaklık modelini gözden geçirerek değil –ki bu da yirmi yıldır başarılı olmuştur- onu sürekli güçlendirip iyileştirerek geliştirilebilir.

 

Özellikle iki ülke, erişilen ortaklık düzeyini ve bu ortaklığı kolaylaştırma olanaklarını uygun bir şekilde betimlemek üzere “karşılıklı bağlantı” ve “entegrasyon” gibi kelimeleri çok daha aktif bir şekilde kullanabilirler.

Siyasi düzeyden bakıldığında, iki ülkede halkın bilinçaltına 1960’lı yıllar ve 1980’li yılların başında ideolojik polemikler ve devletler-arası çatışma esnasında ekilen karşılıklı önyargı tohumlarından geriye kalanları ortadan kaldırmak üzere birbirlerine sinyaller göndermeye devam etmeleri önemlidir.

 

Hiçbir ülke, karşılıklı sınır meselelerinin tamamen ve nihai olarak çözüldüğünden emin değildir. Rusya ve Çin’in karşılıklı sınırlarının geçmişine dair sık sık birbiriyle çelişen görüşleri bulunmaktadır. Deng Xiaoping’in Mayıs 1989’da “geçmişi geride bırakıp iki ülke arasındaki eski meselelerin çözümünü unutma” çağrısında bulunduğu zaman yaptığı açıklamalara daha fazla önem atfedilmeli. Dahası, Rusya-Çin sınırının “bir defalığına ve sonsuza dek geçerli olacak şekilde” çizildiğini ve bu hattın bir ayrım çizgisi değil iki büyük komşuyu birbirine bağlayan bir kemer olduğunu vurgulamak da mantıklı olacaktır.

 

İkinci Dünya Savaşı’nda zaferin 70.yıldönümünün 2015 yılındaki kutlamaları, iki ülkenin ortak tarihsel deneyimleri temelinde dostlukları ve iyi komşuluk ilişkilerini güçlendirmek için sahip oldukları devasa kaynakları gözler önüne serdi. Önümüzdeki on yıllarda ortak yıldönümleri için iki tarafın da hazırlık yapması yararlı olacaktır. Bu çalışma, dostluk toplumlarını, büyük çaplı ikili kamusal organizasyonları ve partiler-arası bağları içerebilir.

 

Pozitif tutumları sürdürmeye ve ikili ticaret ve ekonomik işbirliğinde karşılıklı olarak destekleyici bir atmosferi devam ettirmeye özel önem verilmeli. Bu alan, iki ülkenin ekonomilerindeki zorluklar ve uluslararası ortamdaki değişimler karşısında son derece hassas. Birçok geleneksel iş kontağı askıya alındı veya büyük zarar gördü. Büyük yatırım projelerinin uygulanması –genellikle uluslararası ödemelerdeki kısıtlamalar sebebiyle- yavaşladı. İki ülke, birbirlerini karşılıklı olarak eleştirmekten kaçınmalı ve tüm sorunlarını bir iş adamı yaklaşımıyla çözmeli; karşılıklı olarak avantajlı seçenekleri ve yeni işbirliği alanları (örneğin tarım ve gıda) aramalı.

 

İki ülkenin ekonomik zorluklarının üstesinden gelme biçimlerinde ortaya çıkan farklılıklar karşısında, başlıca yaklaşımları daha profesyonel ve ayrıntılı bir şekilde analiz etmek oldukça önemlidir. Özellikle Rusya ve Çin, Avrasya Ekonomik Birliği ve İpek Yolu Ekonomik Kemer projesinin entegrasyonuna ilişkin istişarelerde bulunabilir (ki bu da EEU ve Çin’in karşılıklı olarak uyumlaşması anlamına geliyor aslında).

 

Her yerde hazır ve nazır bir “dışarlıklı” olarak ABD

 

İki ülke, stratejik uluslararası meselelerdeki eylemleri ve pozisyonlarının koordinasyonunu iyileştirmeyi sürdürmeli. Mevcut görüş alışverişleri, orta ve uzun vadede önleyici eylemleri koordine etmek üzere projeksiyonların kıyaslanmasıyla tamamlanabilir.

 

Uluslararası ilişkilerde işbirliği ve özellikle ABD’nin politikalarının farklı boyutlarında verimli etkileşime sürekli dikkat edilmeli.

 

İkinci Dünya Savaşı’ndan beri Amerika’da hangi parti iktidarda olursa olsun Beyaz Saray’ın sürekli olarak izlediği tek bir strateji vardı: ülkenin “süpergüç” pozisyonunu dünyada sürdürmek. Başkanın kişiliği ve ulusal duruma bağlı olarak tarz değişiyor, ama öz hep aynı kalıyor ve 2016 yılı sonbaharında yeni başkan seçildikten sonra da pek değişecek gibi durmuyor. Ancak, özellikle ilk dönemde ton daha sert hale gelebilir.

 

Çıkarlarını küresel ölçekte yayan ABD kendisini bir “dışarlıklı” veya “bölge dışından” bir oyuncu olarak görmüyor. Amerikan mantığına göre, Rusya ve Çin’i çevreleme politikasının özel bir yanı yok; daha ziyade ülkenin dünyadaki egemenliğini korumaya dönük olarak Amerika’nın saldırgan politikasının doğal bir parçasıdır.

 

Bu kibir, ABD’nin siyasi sisteminin örnek alınacak bir sistem olduğu, ABD’nin ekonomik yaşantısının da iyi ve etkin şekilde düzenlendiği yönündeki derin inanıştan kaynaklanıyor. Ayrıca, oldukça iyi teçhizatlandırılmış bir orduya dayanıyor. Bu etmenler, ABD’nin hegemon heveslerini uzunca bir süre beslemeyi sürdürecek.

 

Washington’un mevcut dünya düzenini reforma tabi tutma girişimlerine karşı çıkması, süper egemen pozisyonunu işgal etmeye devam etmeye dair derin arzuyu ortaya çıkarıyor. Bu durum, “çok kutuplu dünya” teorisi karşısındaki kuşkucu tavrı açıklıyor. Bu, artan nitelikte objektif bir eğilim olarak değil, ABD’nin dünyadaki nevi şahsına münhasır statüsüne saldırma olarak yorumlanıyor. Washington’a yarayan bir diğer etmen ise, propagandacıların genellikle “çok kutupluluk” kavramını Amerikalıların yorumuna yakın bir şekilde sunmasıdır. Öte yandan, bazı temel kategorileri henüz açıklığa kavuşmuş değil – örneğin, “kutuptan” ne anlaşıldığı.

 

Orta Asya’nın Rusya-Çin ilişkilerindeki rolü

Her şey, Orta Asya’nın stratejik öneminin artmaya devam edeceğini, bu sırada bu bölgedeki durumun da giderek daha karmaşık bir hal alacağını gösteriyor. İstikrarsızlık unsurları bölgede artacak; keza bazı otoriter liderler, doğal sebeplerle siyaset sahnesinden ayrılıyorlar. Finansal ve ekonomik kriz, Orta Asya ülkelerinin gelişimi üzerinde güçlü bir olumsuz etki doğurdu. İslami köktenciliğin İslam Devleti’nin nüfuzu altında yayılması, duyguların radikalleşmesine yol açıyor. Devletler-arası sınırlandırmayı içeren karmaşık sorunlar ve azalan su kaynakları, bölgedeki bölünmüşlüğün üstesinden gelmeye dönük çabaları yavaşlatıyor.

 

Orta Asya ülkelerinin izlediği çok etmenli dış politikalar, Rusya ve/veya Çin’e yönelik bir önyargıyla birlikte, Batı’nın bölgedeki ekonomik ve siyasi varlığını tesis etmesine olanak tanıyor. ABD giderek saldırgan bir hal alıyor ve Afganistan’da barışa yönelik bulanık olasılıklar ışığında Orta Asya ülkelerini kendi çıkarları doğrultusuna çekmeye dönük eski projelere yeni bir nefes vermekle kalmayıp yeni mekanizmalar da yaratıyor. Bunlardan biri olan C5+1 (ABD ve beş Orta Asya devleti), 2015 yılında Taşkent’te geniş bir gündemle kuruldu ve derhal harekete geçti.

 

Rusya ve Çin, istikrarlı bir Orta Asya’ya sahip olmakla, gerilimlerin yüksek profilli ve akut çatışmalara doğru kızışmasını önlemekle, müzakereler yoluyla sorunları çözmekle ve bölgede konsolidasyon, iyi komşuluk ilişkileri ve dostane ilişkilerin doğurduğu çıkarların bölgeye hakim olmasını sağlamakla da ilgileniyor.

 

Rusya ve Çin’in görüşlerinin uyumlaşması, yüzyılın başında Şangay İşbirliği Örgütü’nün kurulmasının ana hedefiydi ve belkemiği olmayı sürdürmesi gerekiyor – ne kadar yeni üye alırsa alsın (ne de olsa üye sayısı sonsuz olamaz). Yeni üyelerin kabulünün Şangay İşbirliği Örgütü’nün önceliklerine yönelik dikkati zedelememesi ve onun Orta Asya’dan başka noktaya kaymasına sebep olmaması önemlidir. Örgütü kuran Orta Asyalı üyeler, kendilerini örgüt içinde marjinalleşmiş hissetmemeliler; “büyük güçlerin” çıkarlarının dışına doğru itilmiş halde kendilerini bulmamalılar. Şangay İşbirliği Örgütü’nün genişlemesi, örgüt içerisinde ayrışma hatları yaratmamalı veya üyeleri arasında “Şangay zihniyetinin” yarattığı diyalog kültürünün değerini azaltmamalı.

 

Asya-Pasifik’teki tuzaklar

 

Doğu Asya, ABD Başkanı Barack Obama’nın sekiz yıl önce aldığı ve “Asya-Pasifik bölgesine doğru rotayı değiştirmekle ilgili” stratejik kararının odak noktası. ABD’de bir sonraki yönetim, bu politikadan geri adım atacağa pek benzemiyor. Washington’un diğer yerlerde olduğu gibi Asya’daki politikasının ana hedefi, ABD’nin “süpergücünün” üstünlüğünü korumak. Buradaki temel öncelik ise, Çin’in gücü ve nüfuzunun artışını ve Çin-Rusya arasındaki yakınlaşmayı kontrol altında tutmak.

 

Doğu Asya’nın kuzeydoğu bölgesinde, Pyongyang’ın eylemleri ve açıklamaları, ABD’nin planlarına hizmet ediyor. Kuzey Kore’nin maliyeti ne olursa olsun “bükülmezliğini” göstermesi, ülkeyi ve liderini uluslararası düzeyde ilgi odağında tutma amaçlı gibi görünüyor. Pyongyang, bunu yapmayı yıllardır başardı. Görünen o ki, Kore meselesinin gerçekçi ve kapsamlı şekilde çözülmesiyle de giderek daha az ilgileniyor. Kuzey Koreliler, Kore yarımadasının nükleer silahtan arındırılmasına yönelik altı taraflı görüşmelerde kontrolü ele almak ve onları bir Kuzey Kore-ABD diyaloguna indirgemek istiyorlar. Bununla birlikte, bu hassas müzakere aracının faydasız olduğunu söylemek yanlış olacaktır.

 

Kuzey Kore’nin nükleer savaş başlıklarını, füzeleri ve güdüm ve kontrol sistemlerini toplu halde üretmek üzere teknoloji-yoğun tesislerin düzenli bir şekilde çalışmasını bağımsız olarak sağlayıp sağlamayacağı şüpheli. Bununla birlikte, laboratuvar veya münferit unsurlar veya bütün birimlerin test amaçlı montajı ve bir seferlik test edilmelerini sağlayabilir. Pyongyang’ın burada sürekli olarak siyasi bir kumar oynadığı hissediliyor. Elbette bu şekilde bir kumar son derece riskli olup en kararlı şekilde engellenmeli.

 

Pyongyang, kimsenin kendisine karşı güç kullanımını planlamadığını varsayar – bunun sebebi misilleme korkusu değildir; kimsenin siyasi veya ekonomik sebeplerle buna ihtiyaç duymayacağını düşünür. ABD, Pyongyang’ın bu tür “sürprizlerini” umursamaz, keza Washington’a askeri yeteneklerini Rusya ve Çin’e yaklaştırması, dolayısıyla füze fırlatımlarını denetlemeyi iyileştirmesi ve gerektiğinde uçuşun bust safhasında düşman füzelerini yok etmesi için yepyeni bahaneler sunar. Her şey bir yana, ABD, Kuzeydoğu Asya meselelerinde daha güçlü bir ses edinmek için ilave fırsatlar kazanıyor.

 

 

Kuzey Kore, Güney Kore’ye saldıracak gibi durmuyor. Siyasi rejiminin varlığı için olası korkunç sonuçlardan haberdar olmalı. Rusya ve Çin, iki Kore arasındaki mevcut statükonun uzunca bir süre devam edeceği ve Pyongyang’ın Asya’nın bu kısmında kışkırtıcı rolünü sürdüreceği kabulünden ilerlemelidir.

 

Japonya’daki mevcut hükümet, ülkesini “muzafferlerin kurbanı” olarak sunmak için İkinci Dünya Savaşı’nı kaybeden bir ülkenin mirası ve yükünü başından savmaya açık biçimde ant içmiştir. Aynı zamanda Tokyo, Amerika’nın Pasifik’teki başlıca diyalog ortağı olarak statüsünü geri kazanmak ve Washington’un Pekin’e yönelik önceliklerindeki değişimi nötralize etmek isteyecektir.

 

Politika, ABD açısından bir engel değil; keza Japonya üzerinde müttefiklerin denetiminin yok olmasına veya zayıflamasına yol açmaz. Aynı zamanda Washington’a, Doğu Asya’daki pozisyonunu güçlendirmede ve kendi senaryolarına göre bölge ülkeleriyle ilişkilerini tesis etmede daha fazla manevra alanı sağlar.

 

ABD, Japonya’nın Güney Çin Denizi’ndeki anlaşmazlıkların tartışılmasına katılma yönündeki planlarını destekliyor. Hatta Washington, Tokyo’yu ilgili bir bölge devleti olarak denizde (esas olmasa da) öncü bir rol üstlenmeye teşvik etmeyi deneyebilir.

ABD, Japonya’nın toprak anlaşmazlıkları üzerinden Rusya ve Çin’le ilişkilerindeki soğumadan fayda sağlıyor. Rusya ve Çin’in durumları farklı: Rusya, Güney Kuril adalarını idare ederken, Japonya Diaoyu (Senkaku) adalarını yönetiyor. Ancak sorunların kökeni aynı: Her iki ada grubu da İkinci Dünya Savaşı’nda teslim olmasının ardından Japonya’nın elinden alındı. Birçok tarihsel belge ve kayda yapılan referanslar ise, bu meseleyi daha da karmaşıklaştırıyor. Japonya, tartışmalı topraklar meselesini İkinci Dünya Savaşı’nın mirasının “adaletsizliklerine” karşı ulusal bir mücadele sembolüne dönüştürdü. Buna karşın Rusya ve Çin ise bunu saldırgan için “sadece” bir cezalandırma olarak görüyorlar. Şu ana kadar her bir tarafa uygun düşecek bir çözüm işareti yok. Bunun gibi durumlar, diyalogu sürdürmek için sabır ve hazırlı olmayı ve gerilimleri ve duygusal iniş çıkışları önlemeyi gerektirir.

 

Güney Çin Denizi, birçok devletin çıkarlarının birbiriyle örtüştüğü bir alan olup burada her bir devlet duruma dair kendi yorumlarını sunuyor. Toprak anlaşmazlıklarının tarafları, iddialarını temel olarak tarihi argümanlara dayandırıyorlar ve şaşırtıcı olmayan bir şekilde bu argümanlar onların lehine işliyor. Aynı zamanda, kanıtları da zayıf. Güney Çin Denizi’nin uluslararası düzeyde kabul edilmiş sınırlarının neler olduğuna dair oldukça farklı görüşleri var. Bazı adalar, resifler ve kumsallar üzerinde birçok ülke hak iddia ediyor. Bu koşullar altında, Güney Çin Denizi’ndeki toprak anlaşmazlıklarının ikili bir temelde incelenip çözülmesini öngören bir ilkeyi uygulamak oldukça güç.

 

Eğer ASEAN ülkeleri gerçek bir uluslar topluluğu inşa etmeyi sürdürürlerse, er ya da geç birbirlerine karşı karada ve denizde toprak iddialarında bulunmaktan vazgeçmek zorunda kalacaklarını fark edecekler ve AB’nin örneğinden ilerleyerek mevcut toprak statükosunu kabul edecekler. Bu durum ise, Çin ile ikili müzakerelere başlamayı göz önünde bulunduracakları, yepyeni bir durum yaratacak.

 

ABD, Güney Çin Denizi’ndeki toprak anlaşmazlıklarında taraf olmadığı konusunda ısrarcı. Aynı zamanda bazı ülkelere açıkça destek sinyalleri gönderiyor. ABD donanması ve hava kuvvetlerinin bölgedeki eylemlerinin amacı, Washington’un Çin’in “dokuz kesik çizgili hattındaki” tüm alanın her türlü seyrüsefere –savaş gemilerinin sürekli devriye gezmesi de buna dahil- açık olduğunu kabul ettiğini göstermektir. Japonya, Avustralya ve Hindistan’ın Güney Çin Denizi’nde askeri varlıklarını sergilemelerine imkan tanıyarak, ABD, bu anlaşmazlıklar karşısındaki yaklaşımının diğer ülkeler tarafından da paylaşıldığını göstermek istiyor. Bu konuda başarılı olsa da olmasa da, ABD, Güney Çin Denizi meselelerinde Pekin üzerindeki baskıyı uluslararasılaştırmaya çabalayacak.

 

ABD, Güney Çin Denizi’nde Çin ile askeri bir çatışmaya gireceğe pek benzemiyor; ancak bölgede kontrollü gerilimleri kasıtlı olarak sürdürecek. Güneydoğu Asya’daki bazı ülkelerin kavgacı açıklamaları, ABD’nin politikasının birer yansıması. Görünen o ki Washington Çin’i bir gövde gösterisine doğru provoke etmek istiyor. Eğer Pekin buna yanıt olarak itidal ve soğukkanlılık gösterirse, bu durum Washington üzerinde kısıtlayıcı bir etki doğurur.

 

Rusya, Güney Çin Denizi’nin ötekinin sinirlerinin gücünü test etmek üzere bir deneme alanı haline gelmesini önlemekle ilgileniyor.  Ayrıca tüm tarafların itidal göstermesini ve güç kullanmaktan geri durmasını da isteyecektir. Jeopolitik açıdan Rusya stratejik ortağı olarak Çin bağlamında herhangi bir çatışma istemiyor.