close
Genel

Rusya’nın Penceresinden Dünya Nasıl Gözüküyor?

17

Sergey Karaganov *

 

Gelecekte, Çin’in yatırım ve kaynak sağlayacağı, Rusya’nın da güvenlik ve jeopolitik istikrara katkı vereceği Orta Asya’da bir eş başkanlık ortaya çıkabilir.

 

Küresel eğilimlerle işe başlayayım. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ortaya çıkan dönem artık sona erdi. Bu dönem, görece olarak düzenli ve istikrarlı bir çatışma sistemiyle niteleniyor. Aslında, Soğuk Savaş’ın sona ermesi, yeni bir düzenin ortaya çıkması anlamına gelmedi. Başlıca güç merkezlerinin ağırlıklı olarak işbirliği temelli ilişkiler kuracağına dair bir umut vardı. Ancak, tek kutuplu bir dünya kurma yönünde bir girişimde bulunuldu ve bu girişim başarısızlığa uğradı. Nereden bakarsak bakalım, dünya, herkesin herkese karşı bir mücadelesi olmasa da, çalkantılar ve azılı bir rekabetten oluşan bir dalgayla silip süpürülüyor. Gücün hızla yeniden dağıtıldığına tanıklık ediyoruz. Yirminci yüzyılın ikinci yarısının kuralları artık işlemiyor: egemenlik ve toprak bütünlüğüne dair mutlak saygı, diğer ülkelerin iç işlerine müdahil olmama (en azından açıkça) ve en azından büyük güçlerin güvenliği ve çıkarlarına saygı. Bu ilkelerin tümünü “tek kutuplu dünyanın” ideologları ortadan kaldırma çabası içerisine girdi. Bununla birlikte, onların yerine geçecek bir şey de üretilmedi. Eski ilkeleri yeni gerçekliğe adapte etme girişimleri de başarısızlığa uğradı.

 

Yeni makro eğilimler, görece olarak bu kaos içinden kendilerine yol yapıyorlar ve bu da yeni bir dünyanın çerçevesini şekillendirebilir. Açıkçası, genel kanının aksine iki kutupluluk daha önce hiç yaşanmadı. Veya daha ziyade, sadece 1940’ların sonu ve 1950’li yıllarda, Sovyet liderliğinin hataları ve objektif koşullar, Çin ile bir çatışmayla sonuçlandığında iki kutupluluk söz konusuydu. Henry Kissinger ve Richard Nixon’ın 1970’li yılların başında sergiledikleri kurnaz diplomasi sayesinde, ilişkilerde fiili bir üç kutuplu sistem ortaya çıktı. Masraflı ve güvenilir olmayan müttefiklerden oluşan bir grupla birlikte Sovyetler Birliği’nin ABD ve Batı ile birlikte dünya çapında ve doğuda da Çin ile bir mücadele vermesi gerekti. Sovyetler Birliği’nin nahoş bir jeostratejik konumu vardı.

 

Halihazırda, dünya ekonomisi ve siyasetinde iki merkez şekilleniyor. Tek kutuplu bir dünya kurma umutlarının anlamsızlığını fark eden ABD, Çin’i çevreleme ve etrafında ABD merkezli yeni bir yapılanma kurma politikası benimsedi ve bunu da esas olarak ekonomik ve siyasi araçlarla gerçekleştirdi. İlk adım, bir grup Asya-Pasifik ülkesiyle Trans-Pasifik Ortaklığı kurmaktı. Üyeleri arasında ne ASEAN ülkeleri ne de jeo-ekonomik yönelimi konusunda son bir tercihte bulunması gereken Güney Kore vardı. Ve elbette Çin bu süreçte Pekin’in nüfuzunu sınırlandırmaya yönelik bir stratejiyle uyumlu olarak dışarıda kalıyor. Eş zamanlı olarak, ABD, kendi zayıflıklarından korkan Avrupalı müttefiklerin bazılarıyla birlikte, Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı üzerinde çalışıyor. Avrupa’daki açmazı kaldığı yerden devam ettirmek ve hatta kıta Avrupası’nın Rusya ve Çin ile yakınlaşmasını önlemek üzere alt-kıtadaki sistemik askeri-siyasi çatışmayı yenilemek için çok şey yapıldı.

 

Hem TPP hem de TTIP’in geleceği henüz net değil. Sadece kısmen başarılı olabilirler veya başarısızlığa da sürüklenebilirler. Ancak, ortada bariz bir eğilim var: 1990’lı yıllardaki görünüşte muhteşem bir zaferin ardından 2000’li yıllarda ciddi biçimde zemin kaybeden “eski” Batı artık pozisyonunu yeniden konsolide etmeye çabalıyor.

 

Aynı zamanda Çin ilk kademe bir süpergüce dönüşüyor ve önümüzdeki on yıl içerisinde bütün bir güç olma anlamında dünyada bir numara haline gelebilir. Öngörülebilir bir gelecekte kişi başına düşen GSYİH anlamında ABD’yi geçmeyecek ve askeri güç anlamında da ABD’yi geride bırakmayacaktır – her ne kadar aralarındaki boşluğu azaltacak olsa da. Bununla birlikte, otoriter siyasi sistem sayesinde Çin, dış politika hedeflerini yerine getirmek üzere çok daha fazla kaynak yönlendirebilir. Çin’in yumuşak gücü, devasa mali yetenekleri ve piyasasıdır ve bunlar rakipleri için bile caziptir. Pekin, ideolojik açıdan yayıldığına dair herhangi bir şüpheyi engellemek için, kendi modelini dünyanın geri kalanına –özellikle de kalkınan dünyaya- izlenecek bir örnek olarak sunmaya başlıyor: “Çin tarzı”. Eş zamanlı olarak, Çin ekonomisi yavaşlıyor, dolayısıyla küresel ekonomik kalkınmayı ciddi anlamda zapt ediyor.

 

Pasifik’te, yani Doğu’da, ABD’den artan bir dirençle karşılaşan Çin, yönünü Batı’ya çevirdi. Pekin, Çin’in güneybatı ve batı bölgelerinin (ve uzun vadede Avrupa’yı içerecek şekilde) ekonomik ve lojistik gelişimi için İpek Yolu Ekonomik Kemeri projesini de içeren “Tek Kemer, Tek Yol” stratejisini önerdi. Bu stratejinin amacı, Çin’in etrafında istikrar ve ekonomik kalkınmadan oluşan bir kemer yaratmak ve bunu yeni piyasalar ve dost güçlerle kaplamak. Rusya, nihayetinde Doğu’ya doğru uzun zamandır beklenen ekonomik ve siyasi yönelimine başladı. Birçok uzman, Rusya ile Çin arasında Orta Asya’da neredeyse kaçınılmaz bir çatışma olacağını öngörmüşlerdi. Ancak, Moskova ve Pekin, potansiyel farklılıklarını işbirliğine yönelik bir potansiyele dönüştürmek suretiyle çatışmayı önleyecek bilgeliğe sahiplerdi. 2015 yılında, İpek Yolu Ekonomik Kemeri projesi ve Avrasya Ekonomik Birliği’ni entegre etmek veya “eşleştirmek” üzere bir anlaşmaya vardılar. Gelecekte, Çin’in yatırım ve kaynak sağlayacağı, Rusya’nın da güvenlik ve jeopolitik istikrara katkı vereceği Orta Asya’da bir eş başkanlık ortaya çıkabilir.

 

2015 yılında Şangay İşbirliği Örgütü, Hindistan ve Pakistan’ı tam üye olarak almaya karar verdi ve şimdilerde İran’ı ve diğer bazı ülkeleri de kabul etme olasılığını gözden geçiriyor. Her ne kadar Şangay İşbirliği Örgütü artık çok aktif olmasa da, yükselen bir Büyük Avrasya veya Büyük Avrasya topluluğunun çekirdeği haline gelme yönünde bir adım daha attı. Çin ve Rusya arasındaki işbirliği bunda merkezi bir rol oynayabilir. ABD’nin teşvik ettiği modelin aksine, Avrasya topluluğu içerisinde bir hegemon olmayacak. Çin ekonomik lider olacak, ancak Rusya, Hindistan ve İran gibi diğer güçlü oyuncular Çin’in nüfuzuna yönelik bir karşıt-denge oluşturabilecek. Objektif olarak bakıldığında, yeni merkez, pozisyonunu konsolide etme arayışı içerisindeki Batı’nın karşısında bir karşıt ağırlık oluşturacak, ancak bu demek değildir ki otomatik olarak iki kutuplu bir çatışma baş gösterecek. İşbirliği ve rekabet, diyalektik olarak bir arada olacak.

 

Avrupa’daki kriz ve etkileri

 

2015 yılında ortaya çıkan bir diğer mega eğilim ise, Avrupa Birliği’nin birçok etmenden kaynaklanan çok-boyutlu kriziydi. Bu aşama, Suriyeli mülteci kriziyle tetiklendi. İvedi sonuçlara ek olarak –sosyal sorunlar ve milliyetçilik ve terörizmin artışı- bu durum yeni koşullar altında AB’nin dış politika modelinin etkisizliğini gösterdi. Birleşik Avrupa, proaktif bir şekilde çalışamıyor ve öngörü yeteneğinden yapısal bir şekilde aciz. Ayrıca, Birleşik Avrupa sadece kendi icat ettiği çerçeve içerisinde çalışabiliyor, ancak bu çerçeve de dış dünyaya uygun değil. Mülteci sorunu, Almanya’nın tartışmasız liderliğinin güçlenmesini gündeme getirdi; keza bu liderlik, Avrupa’da aralıksız süren krizden bir çıkış yolu olarak görüldü. AB’de sadece bir azınlık Almanya’nın mültecilere kapılarını açmasını destekliyor; ancak bu azınlık zoraki ve oldukça alicenap bir grup. Dahası, Alman toplumunun kendisi, bu mülteci akını karşısında Alman hükümetinin istediği kadar vefalı görünmüyor. Şiddet ve terörizm kaynağı olarak, mülteci dalgaları, Avrupa projesinin en büyük ve en popüler başarılarından biri olan Şengen anlaşmasına ciddi darbeler indirdi.

 

Eski Dünya’nın zorlukları karşısında kına yakmaya gerek yok. Üç yüz yıldır Avrupa’daki kalkınma modeli, Rusya’nın modernleşmesinin gerisindeki temel güç. Ancak şimdilerde cazibesini yitiriyor. Avrupa, her zaman dostane olmasa da, müreffeh ve istikrarlı komşu ve ortak konumundan istikrarsızlık olmasa da sorun kaynağı bir konuma geri dönebilir. Zayıflık ve gelecekten duyulan korku, Avrupalı elitleri, ABD ile birlikte Rusya-karşıtı bir platformda birleşmek gibi beyhude çabalara yöneltti. AB’nin artan iç sorunları, onunla tek bir birim olarak yakınlaşmayı tamamen bürokratik açıdan bile daha zorlu hale getiriyor. Avrupa için yeni bir mücadele başlıyor.

 

Herkesin Herkese Karşı Savaşı

 

Herkesin herkese karşı savaşı Orta Doğu’da başlamış olup, on yıllar boyunca küresel siyasette büyük bir mega eğilim olacak. Savaşın ardındaki sebepler ağırlıklı olarak içsel olup, Batı’nın tekrar eden umursamazlığı ve son on yılda bölgenin iç işlerine müdahalesi ile daha da ciddi bir hal aldı. 2015 yılında, Rusya bölgedeki yerel çatışmalardan birine –Suriye’ye- doğrudan müdahale etti, çünkü terörist tehdidi kendisinden mümkün olduğunca uzak tutmak ve hem bölgede hem de dünya genelinde konumunu güçlendirmek istiyordu. Rusya’nın eylemi, statüko gücü ruhuyla oldukça uyumludur ve Rus ve Sovyetlerin yasalara harfiyen uyan geleneğine denk düşer. Yani, Suriye’deki meşru hükümetin davetine bel bağlamaktadır. Ancak, Orta Doğu’da çatışmaların doğurduğu kördüğüm, onlarla birlikte batağa saplanma tehlikesini doğuruyor.

 

Türkiye’nin “sırtından vurması” ilk alarm ziliydi. Ne yazık ki bölgedeki spesifik siyasi kültür ve kalkınma dinamikleri sebebiyle bu tür şeyler yeniden yaşanacak. Dolayısıyla, askeri ve diplomatik başarıların etkisi, gerek tedbir olarak gerekse Orta Doğu’daki sorunların öngörülebilir bir gelecekte çözülemeyeceğinin anlaşılmasıyla birlikte sürekli olarak azaltılmalı.

 

2015 yılında ortaya çıkan mega eğilimlerin en beyhudesi, terörizmin yükselmesiydi. Bir Rus uçağının patlatılması, Paris’teki terör saldırıları, diğer yerlerdeki onlarca saldırı ve Avrupa’ya mülteci akını bir kez daha bu sorunu dünya siyasetinin ön saflarına taşıdı. Daha önceleri miyop politikacılar bu sorunu görmezden geliyordu, ama artık bu mümkün değil. Yaklaşan terörizm dalgası – zenginlere (her ne kadar görece olarak yoksul olsalar da Ruslar da buna dahil) karşı yoksulların isyanı, İslam’ın özelikleri, eşitsizlik ve süregiden demografik sorunlar da cabası (bu konuda Rus demografi uzmanı Anatoly Vishnevsky’nin çalışmalarına bakınız)- önümüzdeki on yılların en önemli özelliği olarak kalacak. Ülkeler arasındaki ve ülkelerin kendi içindeki artan eşitsizlik göz önüne alındığında ve bu durumun göç ile birlikte daha da kötüleştiği düşünüldüğünde, kalkınmış dünyada sağ ve sol radikalizmin bir karşı dalga oluşturması beklenebilir. Toplumlar ve devletler –Avrupa’dakiler dahil- yeni sorunlara adapte olabilmek için zorlu dönüşümlerden geçmek zorunda kalacaklar – daha sıkı polisiye tedbirler alıp özgürlükleri sınırlandıracaklar. Bir diğer olası yanıt ise, ortak uluslararası eylemdir.

 

İlki daha şimdiden gerçekleşiyor; ikincisi ise bu zamana dek yetersiz kaldı. Bu süreçteki etmenler arasında, eski ve yeni kuşkular ve dış müdahale ve içeride çok-kültürlülük yoluyla demokrasinin teşvik edilmesi stratejisinin başarısızlığa uğradığını kabul etme ve bundan dersler çıkarma konusunda çekimserlik yer alıyor. Şu an için olası işbirliği olanakları, “senin teröristin benim özgürlük savaşçımdır” (ve tam tersi) şeklinde tarif edilebilecek bir ilkeyle hareket eden eylemler ve olumsuz propagandayla bastırılıyor. Bununla birlikte, özellikle Suriye’de sınırlı düzeyde de olsa uzlaşıya varılması mümkün gözüküyor.

 

Küreselleşmeye meydan okunuyor

 

Geçtiğimiz sene gündeme gelen bir diğer mega eğilim ise, Batı’nın dayattığı eski tip küreselleşmenin değişmesi ve yerini farklı bir tür yeni küreselleşmenin ve hatta küreselleşmeden çıkışın almasıydı. Dünya Ticaret Örgütü, mutlak bir kördüğüm içerisinde olup, yavaş bir çürümeye doğru ilerliyor. Birçok bölgesel ticaret ve ekonomik anlaşma ve blok, onun yerini alıyor ve TPP ve TTIP bunun en bariz örnekleri. BM’nin onayı olmaksızın Dünya Ticaret Örgütü kurallarının aksine dayatılan uluslararası ekonomik yaptırımlar artık bir istisna değil, bu derginin genel yayın yönetmeni Fyodor Lukyanov’un iddia ettiği gibi “yeni norm” halini aldı. Rusya’ya karşı yaptırımlar, 2015 yılında genişletildi. Ve Rusya’da neredeyse herkes, yaptırımların meşru olmadığını unuttu – sanki bunun kaçınılmaz olduğu herkes tarafından kabul edilmişçesine. Bu kötü örneğin ardından Rusya Türkiye’ye karşı yaptırımlar getirdi. Misilleme –belki de çok daha ciddi boyutlarda olanı- geldi ardından. Ancak yaptırımlar belirsiz alandadır. Ve bir kural olarak, etkisizdirler ve hatta verimsizdirler. IMF, farklı strateji türleri kullandı ve hükümetler-arası devlet borçlarını ödeyemeyen ülkelere para vermemek doğrultusundaki “altın kuralını” bozdu. Ukrayna’nın, Rusya-karşıtı rejimin ömrünü uzatmak için tamamen siyasi gerekçelerle kredi almasına izin verildi.

 

İşler, gerçek ticari savaşa dönüşebilir – özellikle de yasadışı yaptırımlara bakılırsa. Elbette, geçmişte olduğu gibi ticaret savaşlarının gerçek savaşlara ve hatta küresel bir çatışmaya dönüşmeyeceğini görüp kendimizi teskin edebiliriz. İlgili tüm ön koşulların (her şeyden de önce, gücün inanılmaz bir şekilde yeniden dağıtılması) hazır olmasına rağmen küresel bir çatışmanın henüz başlamamış olması, insanlarla değil nükleer cephaneliklerle ve nükleer faktörle alakalı bir durum. Nükleer meselesinin dünya siyasetinde ön saflara gelmesi, 2015 yılında önemli bir başka etmen idi.

 

Bunun birçok sebebi var. Başlıca sebebi ise, belirsizlik ve istikrarsızlık konusunda evrensel düzeyde artan endişe ve hatta korku. Bu belirsizlik ve istikrarsızlık, çağdaş dünyanın büyük mega eğilimleridir. Objektif olarak bakıldığında, dünya, savaş öncesi bir durumda – 1914 yılında geliştirilen ve yedi ila sekiz yıl süren duruma benzer şekilde. 1980’li yılların sonunda neredeyse sarsılmaz gibi görülen ve Soğuk Savaş’ın resmi şekilde son bulmasının ardından ilk yirmi yıl boyunca pek de önem gösterilmeyen stratejik istikrarın zarar görebileceği yönünde profesyonel askeri-siyasi toplulukta endişeler artıyor (Stratejik istikrar, nükleer savaşın risk düzeyinin bir göstergesidir). Yeni bir savaş olasılığına dair görüşmeler artıyor. Rusya ile Batı arasında on yıllardır nükleer çatışma temelli olan anlaşmazlığın hızla tırmanması da nükleer meseleyi gündeme getirdi. Bu çerçevede, Rusya, bu etmenin rolüne uluslararası düzeyde dikkat çekti. Propaganda düzeyinden bakıldığında, söylem bazen çok aşırı noktalara kaçtı, ancak resmi düzeyde aslında oldukça doğruydu.

 

Suriye’deki IŞİD hedeflerine karşı deniz ve havadan konuşlu uzun menzilli kruvazör füzelerin fırlatılması da dünya çapında dikkat çekti. Kuramsal olarak bakıldığında, söz konusu füzeler, nükleer savaş başlıklarını taşıyabiliyor ve Orta Menzilli Nükleer Güç Antlaşması kapsamına girmiyor. Anlaşma müzakere edilirken, bu tür füzeler üzerinde tekeli bulunan ABD, Sovyetler Birliği’nin zayıflığından faydalandı ve antlaşmanın kısıtlamalarına konu olmadığında ısrarcı oldu. Şimdiyse ABD böyle davrandığı için pişman olmalı. Ancak, nükleer meseleye öncelik vermedeki ana rol, Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Rusya’yı şeytanlaştırarak onları nükleer şantaj ve uluslararası antlaşmaları ihlal etmekle suçlayan Batı propagandası tarafından oynandı.

 

ABD, nükleer yeniden silahlanma planları açıkladı. Halihazırda yaşanan histeri benzeri görünüm, endişeyi daha da artırıyor, ancak aynı zamanda gözü kara kararları da caydırıyor – örneğin Yugoslavya ve Irak’ın durumunda olduğu gibi geniş çaplı müdahaleler veya Ukrayna ya da Suriye’de olduğu gibi çatışmaların kızışması. Evrensel düzeyde propagandanın şiddetlenmesine rağmen, tek kutuplu dönemde neredeyse gözden kaybolan mantıksallık ve tedbir, siyaset sahnesine geri dönüyor.

 

Nükleer silahların rolünün kısmen onarılması ve kilit siyasi araçlardan biri olarak askeri gücün geri dönüşü, bu temel makro eğilimi tersine çevirmedi, ama onu gözden düşürdü. Toplumların ve devletlerin ağırlığı ve çıkarlarını koruyup teşvik etme yetenekleri, ekonomik ve teknolojik güçle belirlenmeye devam ediyor ve bu da ağırlıklı olarak insan sermayesinin kalitesine bağlı bulunuyor.

 

Alarm verici eğilimlere rağmen, 2015 yılında bazı olumlu eğilimler de ortaya çıktı. Büyük bir savaş patlak vermedi ve ortamdaki endişeli havaya rağmen buna dair işaretler henüz bulunmuyor. Yerkürenin küreselleşmesi devam etti; toplumların içinde dikey demokratikleşme yaşandı ve yatay demokratikleşme de uluslararası toplumda daha fazla gelişti. Eski hegemonlar zayıflıyor, yenileri ise ortaya çıkmadı. Ülkeler ve insanlar kendilerini daha özgür hissediyorlar. İnsan kitlelerinin hükümetlerinin politikaları üzerinde daha önce görülmemiş düzeyde ve artan bir etkisi bulunuyor. Başlıca talepleri ise refahları. Bu etmen, artan karşılıklı bağımlılık ile birlikte, barışı güçlendiriyor ve savaşı kısıtlıyor – ancak elbette ne daha fazla refah talepleri ne de karşılıklı bağımlılık hali, barışı garanti altına almıyor. Ama, burada nükleer etmen devreye giriyor, dolayısıyla birçok sorunun çözümü için zaman verirken, yeni sorunlar yaratıyor ve kısmen tarihi devam ettiriyor.

 

Paris’teki İklim Değişikliği Konferansı’nın da güçlendirdiği bir diğer teşvik edici eğilim ise, insanlığın “daha yeşil” düşünmeye başlamaları. Şu anda neredeyse kimse, seragazı emisyonlarını ve gezegenin kirlenmesini sınırlandırmak üzere ortak ve güçlü bir eylem ihtiyacını sorgulamıyor. Bu alandaki ahlaki-siyasi liderlerin arasında artık ABD’nin olması ise memnuniyet verici bir durum. Keza, ABD, daha önceleri ülke içinde güçlü bir çevreci hareketin bulunmasına rağmen uluslararası düzeydeki iklim anlaşmalarına ayak bağı olmuştu.

 

Son olarak, Orta Doğu’da terörizmin ve savaşların artmasına rağmen, dünyada genel şiddet düzeyi azalmaya devam etti (sadece silahlı çatışmalardaki zayiat değil, şiddet sonucu yaşanan ölümler ve ülke içi çatışmalar dikkate alınırsa). İnsanlık, düşük şiddet düzeyinin başlıca öğelerden biri olduğu daha ileri bir medeni devlet düzeyine doğru ilerlemeyi durdurdu. Bununla birlikte, ülkelerin istikrarının bozulması ve kitlesel terörizm, bu güven verici eğilimi tersine çevirebilir.

 

* Tarih doktoru olan Sergei Karaganov, Rusya Ulusal Araştırma Üniversitesi – İktisat Yüksek Okulu’nda Dünya Ekonomisi ve Uluslararası İlişkiler Okulu dekanıdır. Kendisi aynı zamanda Dış Politika ve Savunma Politikası Konseyi yönetim kurulu onursal başkanıdır.