close
Genel

Suud-İsrail Dostluğu, Orta Doğu’nun Geri Kalanını Birleştiriyor

suud

En üst düzey yetkilisi Veliaht Prens Muhammed bin Salman (MBS) aracılığıyla Suudi Arabistan ülke içindeki tutuklama dalgasına devam ediyor. Bu zamana değin yaklaşık 800 milyar dolarlık varlık ve banka hesabına el koydu. Birkaç gün sonra MBS, Lübnan Başbakanı Saad Hariri’yi Suudi Arabistan’a çağırarak ve burada Suudi devlet televizyonunda istifaya mecbur bırakılarak otoritesini gösterme girişiminde bulundu. Trump, Bin Salman’ın İran ve Hizbullah’a yönelik suçlamalarına desteğini gösteren tweetler attı ve müstakbel Suudi kral, İsrail’in gizli desteğini bile elde etti. Bu esnada İran, Lübnan’ın iç işlerine herhangi bir şekilde müdahil olduğunu veya Huthi isyancılar tarafından birkaç gün önce Riyad’daki Kral Khalid Uluslararası Havalimanı’na yönelik yapılan balistik füze saldırısına dahlini inkar ediyor. Öte yandan, Trump, Putin ve Xi, kısa süre önce bir araya geldiler ve realizm ve pragmatizm sergileyen bir şekilde bölgenin geleceğine karar vermiş görünüyorlar.

 

Son aylarda olayların gidişatını baş aşağı çeviren haberler giderek yaygınlaştı. Bununla birlikte, Orta Doğu standartlarında bile bu hikayenin yeni bir yanı var. Lübnan başbakanı Hariri’ye ilişkin yaşananlar, bir nebze kargaşa yarattı. Hariri görünen o ki Riyad’da tutsak tutulduğu sırada Suudi Arabistan’ın Al Arabiya haber kanalı üzerinden istifasını açıklamaya mecbur bırakıldı. Kendisinin en son verdiği mülakatta, biraz öfkeli ve yorgun olduğu görülüyordu – zoraki hapis altında tutulan ve korkunç bir stres yaşayan birinden beklenileceği gibi. Televizyon üzerinden yaptığı istifa açıklamasında Hariri kendisine ve ailesine Lübnan’da İran ve Hizbullah’ın ajanları tarafından yapılan ölüm tehditleri yüzünden ülkesine geri dönemediğini belirtmişti. Bununla birlikte, Lübnan güvenlik yetkilileri, Hariri’nin herhangi bir tehlikeyle karşılaştığından haberdar olmadıklarını açıkladılar.

 

Orta Doğu’da nüfuzunu geri kazanmaya dönük sonsuz bir çaba içerisindeki Suudi Arabistan bir kez daha bu amaca doğrudan zıt düşen sonuçları gündeme getirdi. İstifanın Suudi Arabistan’da gerçekleştiği yönünde teyit aldıktan hemen sonra tüm Lübnan siyasi sınıfı, Hariri’nin konumunu netleştirmek üzere ülkesine geri dönmesini, cumhurbaşkanıyla görüşmesini ve istifasını şahsen sunmasını talep etti. Suudilerin eylemleri, muhalif hiziplerden birleşik bir cepheyi konsolide etmeye yaradı ve Suudilerin ülkedeki nüfuzunun çökmesinin yolunu hazırladı; İran’ın rahatlıkla dolduracağı bir boşluk oluşturdu. Bir kez daha Yemen ve Suriye’de olduğu gibi Suudilerin niyetleri çarpıcı şekilde geri tepti.

 

Suudilerin egemen bir ülkenin iç işlerine bu şekilde müdahalesi, Orta Doğu’da öngörülemez senaryoları tetikledi – tam da Suriye’de gerilimin sönmeye başladığı bir dönemde.

 

Hariri’nin tutuklanması, Suudi Arabistan’da son birkaç aydır yaşananlarla yakından bağlantılı. Kral Salman’ın oğlu Mohammed bin Salman, Krallık içindeki tasfiyeyi, ABD istihbarat yapılanmasının (Brennan ve Clapper) yakın dostu Bin Nayef’in soyundan gelenleri ayıklamak suretiyle başlattı. Bin Nayef, ABD derin devletinin sadık bir ortağıydı. Suudi Arabistan ise yıllardır CIA için çalıştı, ABD’nin bölge ve ötesindeki stratejik hedeflerini ilerletti. Bandar bin Sultan Al Saud, Bin Nayef ve ABD istihbarat ajansları arasındaki işbirliği sayesinde Washington yıllardır İslamcı teröristle savaşıyor izlenimi verirken, bir yandan da aslında Afganistan’da Sovyetler Birliği’nin, 2014 yılında Irak hükümetinin, 2012 yılında Suriye devletinin ve 2011 yılında Libya’da Kaddafi’nin yaptığı gibi rakip ülkelere karşı konuşlandırmak suretiyle 1980’li yıllardan beri cihatçılığı silahlandırdı.

 

MBS hatta aileyle bağlantılı birçok prensi tutukladı, gücü kendi etrafında konsolide etmeyi sürdürdü. Dünyanın en zengin adamlarından biri olan Alwaleed bin Talal bile en sonunda MBS’nin ağına yakalandı ve Krallık’ın en yolsuz adamlarından biri olmakla suçlandı. Ortaya atılan spekülasyonlara göre, aile üyeleri ve milyarderler Riyad’da Ritz Carlton’da tutuklandılar ve tutuklanmalar başlamadan günler önce otelin misafirleri ve turistler derhal otelden tahliye edildi. Mohammed bin Salman’ın eylemleri, 800 milyar dolarlık hesaba, mülke ve varlığa el koyduktan sonra bile hız kesmedi.

 

MBS, Suudilerin para akıttığı Yemen’deki çatışmayı sonlandırmak üzere çabalarını yoğunlaştırıyor; Aden Limanı’na yönelik deniz ablukasını kaldırıyor. Riyad, Suriye’deki iki muhalif lider olan Ahmad Jarba ve Riyadh Hijab’ı, MBS’nin Suriye çatışmasını çözmeye çalışma iradesini Putin’e göstermek üzere tutukladı. Hiç şaşırtıcı olmasa gerek; Kral Salman Moskova’ya uçarak, Orta Doğu’nun yeni efendisi olan Putin ile hem kendi şöhretini hem de Suudi krallığının refahı ve ittifaklarını kamçılayan iki çatışmaya bir çözüm bulma amacıyla arabuluculuk çabalarında bulundu.

 

MBS, uluslararası ve ulusal amaçlarla yolsuzluk-karşıtı bir kampanya başlattı. Ulusal düzeyde petrol fiyatlarının çökmesi, devasa askeri harcamalarla birlikte düşünüldüğünde, kraliyet ailesini sürdürülebilirlik, kazançlar ve karlar açısından Krallık’ın geleceği için alternatifler aramaya mecbur bıraktı. MBS’nin 2030 Vizyonu, Suudi Arabistan’ı petrol bağımlılığından kurtarmak üzere geliri çeşitlendirmeyi hedefliyor. Bu, yetmiş yıldır toprağın altında bulunan kaynakların bolluğu sayesinde gelişen bir ulus için devasa bir talep. Kraliyet ailesi ile onun tebaası arasındaki bu kırılgan denge, Krallık’ın görece barış içerisinde yaşamasını sağlayan ve yerel halka verilen sübvansiyonlar tarafından 2011 yılında Arap Baharı’nın en zorlu dönemlerinde bile sağlanıyordu. Bu, halkın refahı güvence altında olduğu sürece, kraliyet ailesinin istikrarının önünde herhangi bir tehdidin olmadığı yönünde Suudi Arabistan’da geçerli olan anlayışın sebebiydi. Dolayısıyla, iki savaşı yitirdikten sonra ve petrol fiyatları en düşük düzeydeyken, MBS’nin geleceğinden endişelenmeye başlaması ve ona muhalif eliti tasfiye etmesi de son derece normal görülmeli.

 

Krallık’ın hakikati, gücü etrafında konsolide etmek ve Suudi ordusuna aşırı güvenmiş olması ve amatörlüğü sebebiyle yaptığı hataları ABD’nin desteğiyle düzeltmek suretiyle daha zor zamanları öngörmeye çalışan müstakbel Suudi kral MBS döneminde hızla değişiyor. Riyad’ı vuran balistik füze, ülkenin Suudi hava kuvvetleri tarafından 30 aydır sürekli bombalanmasının ardından Yemen’deki Huthiler tarafından fırlatıldı. Bu eylem, Krallık’ın dış saldırılar karşısında –dünyanın en yoksul Arap ülkesi tarafından bile olsa – ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi.

 

Bu bağlama, Donald Trump Suudilerin zayıflığına, korkularına ve İran-karşıtı ittifakı sıkılaştırma ihtiyacına güveniyor. Amerikan Başkanı’nın bunun karşılığında MBS’den talep ettiği şey son derece basit: ABD ekonomisine devasa yatırımlar yapılması ve ABD yapımı silahların satın alınması. MBS birkaç ay önce ABD ekonomisine, on yıllık süre zarfında 380 milyar doların üzerinde yatırım yapma sözü verdi. Trump’ın hedefi; ülke içinde yeni iş kolları yaratmak, GSYİH’yı artırmak ve ekonomiyi güçlendirmek – yani 2020 yılında yeniden seçilmesinin dayanaklarını yaratmak. Suudi Arabistan gibi zengin müttefikler bu hedefi gerçekleştirmek üzere mükemmel bir araç sunuyor.

 

MBS’nin stratejisinin bir diğer önemli boyutu, Aramco’nun New York Borsası’na kote olması ve petrol satışı karşılığında yuan üzerinden yapılan ödemeleri kabul etmesi. Her iki karar da, ABD ve Çin açısından asli önemde ve her ikisi de bir dizi görüş ayrılığını gündeme getiriyor. MBS şu anda zayıf konumda ve istediklerini elde etmesi için müttefiklere ve desteğe ihtiyacı var.  Bu sebepten dolayı, Aramco’nun petro-yuan konusundaki bir kararı muhtemelen Pekin ve Washington açısından büyük sorunlar yaratacak. MBS’nin Aramco’nun küçük bir hissesini satmaya istekli olma sebebi, bir miktar para biriktirebilmek. Bu sebepten dolayı, MBS’nin tutukladığı insanların varlıkları ve hesaplarına el koyarak Suudi Arabistan 800 milyar doların üzerinde para topladı. Bu, Aramco’nun hisse satışından elde edilecek kardan çok daha yüksek bir rakam kuşkusuz…

 

Bu adım, MBS’nin Aramco’yu New York Borsası’na kote etme kararını öteleme ve petrol satışı karşılığında yuan üzerinden ödemeleri kabul edip etmeme konusundaki kararını ötelemesini sağlıyor. Petro-yuan ve Aramco’nun ilk kamuya arzı konularının geri plana itilmesi, Pekin ve Washington’u uzakta tutmanın, ama aynı zamanda birini diğeri karşısında kayırmamanın bir yoludur. Ekonomik olarak bakıldığında, Riyad, bir yandan dolar karşılığında petrol satışıyla diğer yandan bir başka para birimi üzerinden ödemeyi kabul etmek arasında bir tercihte bulunamaz. Bu bir kabus senaryosudur. Ancak bir şekilde Suudi kraliyet ailesinin bu konuda bir tercihte bulunması gerekecek.

 

Bu durumun üçüncü tarafı, Donald Trump’ın büyük dostu ve seçim kampanyasının en başından beri destekçisi olan Netanyahu’nun kişiliğinde İsrail’dir. Trump’ın zaferi, İsrailli liderin kendisine yaptığı yatırıma pozitif geri dönüşler sağladı. Trump’ın seçimleri kazanmasından beri ABD, İran’a karşı sert ifadeler kullandı; Obama tarafından İran ile nükleer anlaşmanın çerçevesine varılmasını sağlayan pozitif yaklaşımdan dönüldü. Bununla birlikte, İsrail başbakanının kendi ülkesinde uğraşması gereken çok fazla sorun var ve tüm bunları da parlamentoda dar bir çoğunlukla ve birçok hükümet üyesinin de yolsuzluk soruşturmasından geçtiği bir ortamda yapması gerekiyor.

 

Donald Trump seçim kampanyası sırasında Tahran’a karşı çok saldırgan bir politika güttü; ardından da birkaç hafta önce İran ile nükleer anlaşmayı iptal etti. Bu kararın şimdi Kongre tarafından onaylanması gerekiyor ve anlaşmanın sonlandırılmasına muhalefet eden Avrupalı müttefikler (Çin ve Rusya haricinde) ile lobicilik faaliyetleri sayesinde birçok senatörün desteğine güvenen İsrailliler arasında zorlu bir arabuluculuk çabası gerekecek. İsrail kendi açısından Suudi Arabistan ve MBS’yi Suudi Vahabizmi ile İsrail Siyonizmi arasındaki kayıp halka olarak görüyor. Basına sızdırılan birçok özel yazışma, dünya çapında İsrailli diplomatlara, Suudilerin Lübnan’ın iş içlerine karıştığı gerekçesiyle İran’ı suçlayan açıklamalarına destek vermeleri yönünde talimat verildiğini gösterdi.

 

MBS ve Netanyahu’nun çıkarları, Suriye ve Yemen’de olduğu gibi İran ve Hizbullah konusunda oldukça uyuşuyor. İki ülkenin bir kader birliği var; keza tek başlarına İran şöyle dursun, Suriye veya Lübnan’da Hizbullah’la başa çıkabilmeleri mümkün değil. Bizzat Ruhani’nin kendisi, İran’ın Amerika’nın gücünden korktuğunu söylemişti; Suudi Arabistan’ın ve İsrail’in Tahran’ı mağlup edemeyeceğini biliyordu.

 

Trump’ın MBS tarafından gerçekleşen tutuklamalara verdiği onay bir dizi etmeni temel alıyor. İlk etmen; Amerika’ya gelecek olan ekonomik yatırımlardır. Diğeri –ki daha az bilinir- Batılı elitler arasında aylardır yaşanan gizli mücadeledir. Clinton’ın başlıca para kaynaklarından çoğu, MBS tarafından tutuklanan milyarderler olup, bunların birçok büyük bankada, sigorta şirketinde, yayınevinde ve Amerikan televizyon grubunda hisseleri olup, tüm bu kuruluşlar da açıkça Trump karşıtıdır. Bu bağlamda, Trump’ın elit tabakanın bir kısmıyla mücadelesini sürdürmesi, AT&T ve Time Warner’ın CNN de dahil olacak şekilde birleşmesinin durdurulması örneğinde görülebilir.

 

Görünen o ki Trump, Suudi ve İsraillilerin birçok niyet doğrultusunda savaşı teşvik etmesine katılıyor; potansiyel olarak da taraflar arasında çok daha geniş, bölgesel ve küresel bir anlaşmaya dair bir planı var.

 

Bölgesel düzeyde Trump ilk başta Suudilerin Katar’a karşı girişimlerini destekledi; Katar’ın taleplerinden hiçbirine erişmemesi için Riyad ile ortak duruş sergileme kararı aldı. Kriz sırasında Doha, Tahran ve Moskova’ya yakınlaştı. Bu iki ülke de, bölgede –özellikle de Suriye çatışmasında- terörist nüfuzunu ehlileştirmek üzere Katar ile müzakereleri başlatma ve ticari ilişkiler kurmak üzere bu durumdan derhal yararlandılar. Türkiye ve Katar, pratik olarak bir askeri ittifak kurduklarını açıkladılar ve bu da Çin, Rusya, İran, Türkiye, Suriye, Lübnan, Irak ve Katar’ı içeren yeni bir cephenin kurulmasını sağladı. Bu ülkeler, Suudilerin dayatmalarına ve İsrail’in İran ile bir savaş başlatma çabalarına karşı duruş sergiliyorlar ve bu konuda aynı safta yer alıyorlar.

 

ABD’nin bölgeden çekilmesiyle birlikte, Trump’ın Orta Doğu’da bir çatışma başlatma konusundaki çekimserliği giderek bariz bir hale gelirken, İsrail ve Suudi Arabistan İran’a karşı çaresiz haykırışlarını artırıyorlar; direniş ekseninin kazanımlarının Tahran’ı bölgede müttefikleriyle birlikte egemenlik kurmaya nasıl yönlendirdiğini gözlemliyorlar.

 

Kral Salman’ın Rusya’ya yaptığı ziyaret ve Putin ve Netanyahu arasında gerçekleşen dört toplantı, hangi başkentin bölgeden sorumlu olduğu konusunda bir fikir veriyor. Tüm bunlar, Riyad ve Tel Aviv’i –yani kaos ile terörün kalbini temsil eden iki ülkeyi- birbirinden daha da uzaklaştıran, çığır açan bir değişim oluşturuyor.

 

Suudilerin Katar’ı tecrit etme girişimi büyük bir başarısızlıkla sonuçlandı ve İran’ı bölgedeki gerilimin ana sebebi olarak göstermeye dönük çaba da geri dönüşü olmayan bir noktaya varmış gibi görünüyor. Bunun son örneği de Hariri, Sünniler, Hıristiyanlar ve Şiilerin akrobasisi sonucunda tek bir noktada uzlaşıya varılması oldu: Başbakan ülkesine geri dönmeli. Riyad, bölgede yeni bir iç savaşı körüklemeyi umuyor. İsrail da Hizbullah’a yönelik bir saldırının getireceği kaostan faydalanmak için can atıyor. Tüm bunlar olmayacak; Suud Hanedanlığı ve İsrail başbakanının hayal kırıklığı da hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Washington’dan yeşil ışık almadan ve Sam Dayı’nın Orta Doğu müttefikleri ile birlikte müdahale etme vaadi olmaksızın, İsrailliler ve Suudiler ne İran’a ne de Hizbullah’a saldırmak için ellerinde araç ve güç olmadığının farkındalar.

 

Trump tehlikeli bir oyun oynuyor; ancak görünen o ki uluslararası sahnedeki diğer devletle bir ölçüde koordinasyon içerisinde. Buradaki ana unsur; Washington açısından bölgede herhangi bir çatışmanın aktif parçası olmasının veya olayların gidişatını anlamlı bir şekilde değiştirmesinin imkansızlığı. “Tarihin Sonu” yıllar önce son buldu. ABD’nin etkisi düşüşte. Xi Jinping ve Putin, bölgenin geleceğiyle yakından ilgileniyorlar. Son aylarda Rus ve İran orduları, Çin’in bölgedeki ekonomik etkisiyle birlikte, yıllardır süren savaş, ölüm ve kaos ortamının yerini barış, refah ve zenginlikle değiştirmek üzere kolektif bir niyet sergilediler.

 

MBS ve Netanyahu, kaçınılmaz olarak İran’ı bölgede hegemon kılacak olan bu yeni ortamla başa çıkmak konusunda zorlu bir dönemden geçiyorlar. İsrail ve Suudi Arabistan için zaman daralıyor ve her iki ülkenin de önünde devasa iç sorunlar var ve Amerikalı müttefiklerinin tam müdahalesi olmaksızın bölgedeki olayların gidişatını değiştiremiyorlar.

 

Çok-kutuplu dünyanın yeni gidişatı, Trump’ın “Amerika Önce Gelir” politikasıyla birlikte düşünüldüğünde, ellerindeki tüm kozları, bölgede ABD’nin ekonomik ve askeri üstünlüğünün devam etmesine bağlayan ülkeleri en sert şekilde vurmuşa benziyor. Katar, Lübnan ve Türkiye gibi diğer ülkeler, yaşanan tarihsel değişimi anlamaya başladılar ve yavaş yavaş çark ediyorlar; ülkeler arasında karşılıklı olarak yararlı bir işbirliğine daha elverişli olan çok-kutuplu bir dünya düzeninin faydalarını bu süreçte anlıyorlar. Suudi Arabistan ve İsrail İran’a karşı savaşa daha fazla ağırlık verdikleri sürece, kendilerini daha fazla tecrit edecekler. Böylelikle, varlıklarını yok oluşun eşine doğru iletecekler.