close
Genel

Tarihsel Perspektiften Rusya’nın Dış Politikası

2 (1)

Sergey Lavrov – Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı

Herkesin eşit olduğu, ancak bazılarının diğerlerinden daha eşit olduğu yönünde George Orwell’in ifade ettiği ilke, uluslararası düzeyde benimsenmişe benziyor. Bu, Amerika’nın Orta Doğu ülkeleri ve diğer yerlere müdahalesinin sonucunda teyit edildi. Rusya, uluslararası işlerde hukuk ve adalet ilkelerini benimsemeye devam edecek.

Uluslararası ilişkiler çalkantılı bir dönemden geçerken, Rusya, daha önce birçok kez olduğu gibi, kendisini, gelecekte küresel gelişmelerin yönünü belirleyecek olan kilit eğilimlerin kesişim noktasında buldu.

Rusya’nın uluslararası durumu ve dünyadaki konumunu yeterince doğru şekilde değerlendirip değerlendirmediğine dair farklı fikirler ve şüpheler söz konusu. Bu, Batı yanlısı liberaller ile kendi özgün yolunu savunanlar arasında hiç bitmeyen mücadelelerin bir yansıması. Ayrıca, Rusya’nın sürekli olarak geri kaldığı ve başkalarının icat ettiği ilkeleri yakalamaya veya kendisini onlara uyarlamaya mahkum olduğuna, dolayısıyla uluslararası işlerde haklı bir rol edinme iddiasında bulunamayacağına inanan ülke içinde ve dışında da birçok kişi var. Tarihten bazı gerçekleri anımsatıp tarihsel paralellikler kurarak bu konulardaki fikirlerimi paylaşmama izin verin.

TARİHİN DEVAMLILIĞI

Üzerinde iyi düşünülmüş bir politikanın tarihten ayrı tutulamayacağı uzun zamandır kabul edilen bir durum. Tarihe yönelik bu atıf, kısa süre önce birçok önemli olayı kutladığımız bir dönemde giderek daha büyük bir anlam kazanıyor: Geçtiğimiz sene İkinci Dünya Savaşı’nın zaferinin 70.yıldönümü, bir önceki yıl Birinci Dünya Savaşı’nın 100.yıldönümü, 2012 yılında Borodino Muharebesi’nin 200.yıldönümü ve Moskova’nın Polonyalı işgalcilerden kurtarılmasının 400.yıldönümü. Aslında tüm bu önemli olaylara yakından baktığımızda, Rusya’nın Avrupa ve dünya tarihinde oynadığı özel rol gözler önüne seriliyor.

Tarihsel gerçeklikler, Rusya’nın her daim Avrıpa’nın çeperinde, siyasi bir dışarlıklı olduğu yönündeki yaygın inancı doğrulamıyor. 988 yılında Rus’un vaftizini anımsayalım – bu olayın 1025.yıldönümü de kısa süre önce kutlandı. Bu olay, devlet kurumları, sosyal ilişkiler ve kültürün geliştirilmesine ivme kazandırdı ve Kievli Rus’u Avrupa topluluğunun tam bir üyesi yaptı. Aynı zamanda, hanedanlık evlilikleri, bir ülkenin uluslararası ilişkiler sistemindeki rolüne dair en iyi göstergedir. Büyük Bilge Prens Yaroslav’ın üç kızının Norveç ve Danimarka, Macaristan ve Fransa kraliçeleri olması oldukça manidar. Kız kardeşi de Polonya kralıyla evlenirken, kızı Alman imparatoruyla evlenmişti.

Birçok çalışma o dönemde Rus’un çok yüksek bir kültürel ve ruhani gelişimi olduğunu ve bunun Batı Avrupa devletlerinden muhtemelen çok daha yüksek düzeyde olduğunu gösteriyor. Birçok saygın Batılı düşünür, Rus’un genel Avrupa bağlamına oldukça denk düştüğünü kabul ediyorlar. Bununla birlikte Rus halkı her zaman için kendi kültürel matrisine ve ruhaniliğine sahipti ve hiçbir zaman tamamen Batı ile bütünleşmedi. Burada Moğol işgalinin yaşandığı trajik ve oldukça belirleyici dönemi anımsamak gerekir. Alexander Puşkin bu konuda şöyle yazmıştı: “Barbarlar, arkalarında esir olmuş bir Rus bırakmaya cesaret etmediler ve Doğu steplerine geri döndüler. Hıristiyan aydınlanması, harabeye çevrilmiş ve ölmekte olan bir Rusya tarafından kurtarıldı.” Öte yandan, Lev Gumilyov’un ifade ettiği alternatif bir görüş de vardı. Gumilyov’a göre, Moğol işgali yeni bir Rus etnik milliyetçiliğinin ortaya çıkmasını kolaylaştırdı ve Büyük Step, gelişimimize ilave bir şekilde ivme kazandırdı.

Olaya neresinden bakarsanız bakın şurası net ki, bu dönem Rus devletinin Avrasya’daki bağımsız rolünü ortaya koymak için son derece önemliydi. Büyük Prens Alexander Nevsky’nin izlediği politikayı anımsayabiliriz. Kendisi, Avrupalı Batı’nın Rus topraklarını boyunduruğu altına alma ve onları kimliklerinden mahrum bırakma yönündeki çabalarına rağmen Rus halkının kendi inancına sahip olma ve kendi kaderini belirleme hakkını korumak üzere genellikle diğer dinlere karşı hoşgörülü olan Altın Orda devleti yöneticilerine geçici bir şekilde boyun eğmeyi kabul etmişti. Bu akıllıca ve ileri görüşlü politikanın bizim genlerimize işlenmiş olduğuna eminim.

Ruslar, Moğol boyunduruğunun baskısı altında yok olmadı ve daha sonraları hem Doğu hem de Batı’da, 1453 yılında düşene dek Bizans İmparatorluğu’nun varisi olarak görülen birleşik bir devlet olarak yükselmek üzere zorlu zamanlardan geçmeyi başardı. Avrupa’nın doğu kısmında uzanan geniş bir devlet, Urallar ve Sibirya’ya doğru genişlemeye başladı. O zaman bile Avrupa çapındaki siyasi manevralarda –devlet egemenliğine saygıyı temel alan Avrupa’daki Westfalya uluslararası ilişkiler sisteminin kurulmasına yol açan Otuz Yıl Savaşları da dahil olmak üzere- güçlü bir dengeleyici oldu. İlkeleri ise bugün halen önemini koruyor.

Ve bu noktada, birkaç yüzyıl boyunca etkileri hissedilen bir çelişkiyle karşı karşıyayız. Bir yandan Muscovy doğal olarak Avrupa meselelerinde giderek artan bir rol oynadı. Diğer yandan Avrupa ülkeleri, doğuda yükselen bir dev karşısında endişeye kapılıp onu mümkün olduğunca tecrit etmek üzere adımlar attılar ve onu Avrupa’daki en önemli süreçlerden uzak tuttular.

Geleneksel toplumsal düzen ile en ileri deneyimin kullanılması da dahil olmak üzere modernizasyon hedefi arasındaki bariz çelişki ise, o günlere dek uzanıyor. Hızla gelişen bir devletin, modern teknolojileri kullanarak ilerlemeyi denemekten başka bir yolu yoktur. Ancak bu durum, kendi “kültürel kodundan” vazgeçtiği anlamına gelmez. Geleneklerini koruyarak modernleşen birçok doğulu toplum örneği biliyoruz. Özünde Avrupa medeniyetinin kollarından biri olan Rusya için de bu durum geçerliliğini koruyor.

Şurası bir gerçek ki, Avrupa’nın başarılarını temel alan bir modernleşme talebi Rus toplumunda Çar Alexis döneminde oldukça bariz bir hal aldı ve Yüce Petro’nun yetenekli ve dinamik yönetimi sırasında da güçlendi. Ülke içinde güçlü tedbirlere ve kararlı ve başarılı bir dış politikaya bel bağlayan ilk Rus imparatoru, Rusya’yı yirmi yıl içerisinde önde gelen Avrupa devletleri arasına koymayı başardı. O zamandan beri Rusya artık gözardı edilemez bir ülke halini aldı ve Avrupa’nın hiçbir ciddi sorunu, onsuz çözülemez.

Herkesin bu durumdan hoşnut olduğunu söylemek hatalı olacaktır. Sonraki yüzyıllar boyunca ülkeyi Yüce Petro öncesi zamanlara döndürmek üzere sürekli girişimler oldu; ancak nafile. 18.yüzyıl ortasında Rusya Avrupa’daki büyük bir çatışmada –Yedi Yıl Savaşları- kilit bir rol oynadı. Rus birlikleri, yenilmez olmakla nam salmış Prusya Kralı II. Frederick’in başkenti olan Berlin’e göz kamaştıran bir giriş yaptılar. Prusya, Rus imparatoriçesi Elizabeth’in aniden ölmesi ve yerine Yüce Frederick’i çok beğenen III. Petro’nun geçmesi sebebiyle kaçınılmaz bir mağlubiyetten kurtuldu. Almanya tarihindeki bu dönemeçten halen Brandenburg Hanedanlığının Mucizesi olarak söz edilir. Rusya’nın boyutu, gücü ve nüfuzu, Çariçe Katerina döneminde ciddi oranda arttı ve o dönemin Şansölyesi Alexander Bezborodko’nun gözlemlediği gibi, “Avrupa’da bizim onayımız olmaksızın tek bir mermi bile atılamaz” şeklindeki düzeye erişti.

Tanınmış Rus tarihi araştırmacılarından ve Fransız Akademisi’nin daimi sekreteri Hélène Carrère d’Encausse’ın bir sözünü aktarayım. Kendisi, Rus İmparatorluğu’nun boyut, topraklarını yönetme yeteneği ve uzun ömür gibi tüm parametrelerde tüm zamanların en yüce imparatoru olduğunu söyler. Tıpkı filozof Nikolai Berdyayev gibi kendisi de Rusya’nın yüce tarihi misyonunun Doğu ile Batı arasında bir bağ olmak olduğuna inanmaktadır.

En azından iki yüzyıldır Avrupa’yı Rusya olmaksızın ve Rusya’ya karşı birleştirmeye yönelik tüm girişimler her daim büyük trajedilere yol açtı ve sonuçlarının üstesinden de ülkemizin kararlı katılımıyla gelinebildi. Spesifik olarak Napolyon savaşlarından söz ediyorum. Bu savaşların ardından güçler dengesine ve ulusal çıkarlara karşılıklı olarak saygı duyulmasına dayanan, herhangi bir devletin Avrupa kıtasında topyekün bir egemenlik kurmasını yasaklayan uluslararası ilişkiler sistemini kurtaran da Rusya’nın kendisi olmuştu. İmparator I. Alexander’ın 1815 yılında Viyana Kongresi kararlarını yazımında aktif bir rol oynadığını anımsıyoruz. Söz konusu Kongre, sonraki kırk yıl boyunca kıtada ciddi bir silahlı çatışma yaşanmamasını güvence altına almıştı.

Şurası bir gerçek ki, I. Alexander’ın fikirleri bir ölçüye kadar ulusal çıkarların ortak hedeflere –özellikle de Avrupa’da barış ve düzenin korunmasına- boyun eğmesi kavramının habercisi oldu. Rus imparatorunun belirttiği gibi, “Artık İngiliz, Fransız, Rus veya Avusturya politikası olmayacak. Tek bir politika olabilir – ortak mutluluk adına her iki halk ve egemenin kabul etmesi gereken ortak bir politika.”

Viyana’da kurulan sistem, bir kez daha Rusya’yı Avrupa dışına itme girişimleri tarafından tahrip edildi. Birlikte Rusya-karşıtı bir ittifak kurmak amacıyla, Fransız monarkı, talihsiz bir satranç ustası misali, diğer tüm figürleri feda etmeye hazırdı. Peki ne oldu sonrasında? Rusya, 1853-1856 yıllarında Kırım Savaşı’nı kaybetti, ancak kısa süre içerisinde bu durumun sonuçlarının üstesinden gelmeyi başardı. Bunda, Şansölye Alexander Gorchakov’un izlediği tutarlı ve ileri görüşlü politikanın etkisi vardı. III. Napolyon ise, yönetimini Alman esareti içerisinde sonlandırdı ve Fransız-Alman çatışmasının yarattığı kabus, on yıllar boyunca Batı Avrupa’nın üstünde bir gölge gibi asılı durdu.

Kırım Savaşı’ndan bir olay daha anımsatmak isterim. Bilindiği gibi, Avusturya imparatoru, birkaç yıl önce 1849 yılında Macar isyanı sırasında imdadına gelen Rusya’ya yardım etmeyi reddetti. Ardından Avusturya Dışişleri Bakanı Felix Schwarzenberg’in o meşhur sözü gelir: “Avrupa, Avusturya’nın nankörlüğünün boyutları karşısında şaşkına dönecekti.” Genel itibariyle, Birinci Dünya Savaşı’na kadar giden olaylar dizisinde Avrupa çapındaki mekanizmalarda bir dizi dengesizlikler söz konusu oldu.

O günlerde bile Rus diplomatların dönemlerinin çok ilerisinde fikirler ortaya attıklarını söyleyebilirim. Bugünlerde insanlar 1899 ve 1907 yıllarında İmparator II. Nicholas’nın girişimiyle toplanan Lahey barış konferanslarını nadiren anımsarlar. Bunlar, silah yarışını tersine çevirmek ve yıkıcı bir savaşa yönelik hazırlıkları durdurmak üzere bir uzlaşıya varmanın ilk adımı idi.

Birinci Dünya Savaşı sırasında milyonlarca kişi öldürüldü ve dört imparatorluk çöktü. Dolayısıyla, bir sonraki yıl kutlamak üzere bir jübileyi daha anımsamakta yarar var: Rus Devrimi’nin yüzüncü yıldönümü. Bu olayların dengeli ve yansız bir değerlendirmesini sağlamak üzere acilen çalışmak gerekiyor – özellikle de şu anda özellikle Batı’da birçok kişi bu vesile ile Rusya’ya yeni bilgi saldırıları gerçekleştirmek ve 1917 devrimini sözümona Avrupa’nın tüm tarihini darmaduman eden barbarca bir darbe olarak nitelendirmek veya daha kötüsü Sovyet rejimini Nazizm’le bir tutup onu İkinci Dünya Savaşı’nı başlatmaktan kısmen sorumlu tutmak için kullanmak isterken.

Söylemeye bile gerek yok, 1917 devrimi ve ardından yaşanan İç Savaş, halkımız açısından en büyük trajedi idi. Ancak o dönemde diğer tüm devrimler de eşit derecede trajikti. Bununla birlikte, bu durum Fransız meslektaşlarımızı sadece özgürlük, eşitlik, kardeşlik sloganları değil aynı zamanda giyotin ve kan akan nehirleri de beraberinde getiren devrimlerini ölmelerini engellemiyor.

Rus Devrimi’nin dünya tarihini birçok tartışmalı şekilde etkileyen büyük bir olay olduğunu kimse inkar etmiyor. Bu, sosyalist fikirleri gerçekleştirmeye dönük bir tür deneyim idi ve o dönemde Avrupa’da yayıldı ve kolektif ve topluluk ilkelerini temel alan bu tür bir sosyal örgütlenme arayışı içerisindeki çok sayıda kişiden destek gördü.

Birçok araştırmacı, Sovyetler Birliği’ndeki reformların İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Batı Avrupa’daki sosyal refah devletinin kurulması üzerinde önemli bir etkisi olduğu konusunda hiçbir şüphe duymuyorlar. Avrupa hükümetleri, Sovyetler Birliği’nin örneğinden ilham alarak, daha önce eşi benzeri görülmemiş sosyal güvenlik tedbirlerini gündeme getirdiler.

İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminin ardından gelen kırk yılın Batı Avrupa’nın gelişimi açısından sıradışı biçimde iyi dönemler olduğu söylenebilir. Batı Avrupa, kendi temel kararlarını alma ihtiyacını idareli kullanmış ve ABD-Sovyet çatışması şemsiyesi altında barışçıl kalkınmaya dönük eşsiz fırsatlardan yararlanmıştı. Bu durum ise, Batı Avrupa ülkelerinin kapitalist ve sosyalist modelleri birleştirme konusunda bir nebze başarı elde etmesine olanak tanımıştı. Pitirim Sorokin ve 20.yüzyılın diğer saygın düşünürleri, bu modeli, sosyo-ekonomik ilerlemenin tercih edilen biçimi olarak önermişlerdi. Ancak son birkaç on yıldır Avrupa ve ABD’de tersine bir sürece tanıklık ediyoruz: Orta sınıf daralıyor; toplumsal eşitsizlik artıyor ve büyük işletmeler üzerinde kurulan denetimler ortadan kalkıyor.

Sovyetler Birliği’nin sömürgesizleştirme sürecini ilerletmede ve bu ilkeleri uluslararası ilişkilerde devletlerin bağımsız gelişimi ve kendi geleceklerini belirleme hakkı şeklinde belirtmede oynadığı rolü kimse inkar edemez.

Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı’na doğru kaymasına ilişkin meseleleri irdelemeyeceğim. Şurası bariz bir şekilde görülüyor ki, Avrupa elitlerinin Rusya-karşıtı tavırları ve Hitler’in askeri makinesini Sovyetler Birliği’ne karşı kullanma girişimleri, bu süreçte ölümcül bir rol oynadı. Daha önce birçok kez olduğu gibi, bu dehşet verici felaketin yarattığı durumun, Avrupa ve dünya düzeninin parametrelerini belirlemede kilit bir rol oynamış olan ülkemizin katılımıyla düzeltilmesi gerekti.

Bu bağlamda, Avrupa halklarının zihinlerine, okul sıralarında bile, sürekli yerleştirilen “iki totaliterliğin çatışması” kavramı temelsiz ve ahlak-dışıdır. Sistemin tüm hatalarına rağmen Sovyetler Birliği hiçbir zaman tüm ulusları yok etme hedefi koymadı. Winston Churchill’i anımsarsak, kendisi tüm yaşantısı boyunca Sovyetler Birliği’ne ilkesel bir karşı duruş benimsemiş ve İkinci Dünya Savaşı sırasında ülkemizle yeni bir çatışmaya doğru Sovyetler Birliği ile müttefiklerin ilişkilerinin bozulmasında kilit bir rol oynamıştı. Bununla birlikte, merhametli olmanın, yani vicdanının gereklerine göre yaşamanın, Rus tarzı iş yapma biçimi olduğunu samimi bir şekilde kabul etti.

Daha önceleri Varşova Paktı’nın parçası olan, şimdiyse NATO ve AB üyesi olan Avrupa’nın küçük devletlerine yansız bir şekilde bakarsak, Batılı ideologların borazan çalarak ilan etmeyi sevdiği gibi, itaatten özgürlüğe doğru herhangi bir geçiş yaşamadıkları bariz bir şekilde görülüyor. Onlar daha ziyade liderlerini değiştirdiler. Rusya Başkanı Vladimir Putin buna kısa süre önce oldukça uygun bir dille değindi. Bu ülkelerin temsilcileri de özel konuşmalarında, Brüksel veya Washington’un onayı olmaksızın herhangi bir önemli karar alamayacaklarını kabul ediyorlar.

Rus Devrimi’nin yaklaşan yüzüncü yıldönümü bağlamında, bazı dönemlerini silerken düzeltilemeyecek olan Rus tarihinin devamlılığını ve halkımız tarafından tarihsel deneyimleri sonucunda güçlü bir şekilde ilerlemenin ve modern dünyanın önde gelen merkezlerinden biri olarak haklı rolümüzü ortaya koymanın temeli ve kalkınma, güvenlik ve istikrara yönelik değerlerin bir kaynağı olarak geliştirilen tüm olumlu eğilimleri bir araya getirmenin önemini anımsamamızın son derece önemli olduğuna inanıyorum.

Savaş sonrası iki sistem arasındaki çatışmayı temel alan dünya düzeni, elbette idealin çok ötesindeydi; ancak küresel barışın temellerinin korunmasına ve daha kötü şeylerin yaşanmasını –özellikle de nükleer silahlar başta olmak üzere kitle imha silahlarının yaygın bir şekilde kullanılmasını- önlemeye yardımcı oldu. Soğuk Savaş’taki zafere dair efsane –ne de olsa Sovyetler

Birliği’nin çöküşünün ardından Batı’da son derece popülerdi- temelsizdir. Aslında, bu, halkımızın değişim iradesi ile talihsiz koşulların bileşkesinin sonucuydu.

SIKICI TEKDÜZELİK YERİNE MODEL ÇEŞİTLİLİĞİ

Bu etkinliklerin, dünya siyasetinde çarpıcı değişimleri ve küresel ortamda tektonik değişiklikleri tetiklediğini söylesek abartmış olmayız. Soğuk Savaş’ın bitimi ve bu durumun doğurduğu iflah olmaz ideolojik çatışma ortamı, Avrupa sistemini bölünmez ve eşit güvenlik ile ayrım çizgileri olmaksızın kapsamlı işbirliği temelinde revize etmeye yönelik eşsiz fırsatların kapısını araladı.

Buradan, Avrupa’nın bölünmesinin üstesinden gelmek ve birçok Avrupalı düşünür ve politikacının – Fransa cumhurbaşkanı Charles de Gaulle de dahil- ileri sürdüğü ortak bir Avrupa evine dair rüyayı gerçekleştirmek için gerçek bir şans doğdu. Ülkemiz bu şansı kullandı ve bir dizi öneri ve girişimi gündeme getirdi. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın askeri-siyasi bileşenini güçlendirmek suretiyle Avrupa güvenliği için yeni bir temel oluşturmak mantıklı olacaktır. Alman Bild gazetesiyle kısa süre önce yaptığı bir mülakatta Vladimir Putin, benzer görüşleri olan Alman politikacı Egon Bahr’dan alıntılar yapmıştı.

Ne yazık ki Batılı ortaklarımız, NATO’yu doğuya doğru genişletmek ve kontrolleri altındaki jeopolitik alanı Rusya sınırlarına yaklaştırmak suretiyle farklı bir yörünge izlediler. Bu, Rusya’nın ABD ve Avrupa ile ilişkilerine bela olan sistemsel sorunların kökeninde yer almaktadır. Ne ilginçtir ki, Amerika’nın Sovyetler Birliği’ne yönelik çevreleme politikasının yazarlarından biri olarak kabul edilen George Kennan, yaşamının sonlarında NATO’nun genişlemesini trajik bir hata olarak tarif etmişti.

Bu Batılı söylemle bağlantılı temel sorun ise; küresel bağlama yeterince özen gösterilmeksizin ortaya atılmasıdır. Ancak, modern küreselleşen dünya, daha önce ülkeler arasında görülmemiş bir karşılıklı bağımlılıkla tanımlanıyor. Bugün Rusya ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler, dünya siyasetinin merkezinde oldukları Soğuk Savaş dönemindeki gibi kurulamaz. Asya-Pasifik bölgesi, Orta ve Yakın Doğu, Afrika ve Latin Amerika’da süregiden dinamik süreçleri de dikkate almak gerekir.

Mevcut dönemin başlıca işareti; uluslararası yaşantının tüm alanlarında yaşanan hızlı değişimler. Bunlar genellikle beklenmedik yönlere evriliyor. Örneğin, 1990’lı yıllarda oldukça popüler olan ve Amerikalı sosyolog ve siyaset bilimci Francis Fukuyama’nın ortaya attığı “tarihin sonu” kavramının yanlış olduğu zaman içerisinde kanıtlandı. Buna göre; hızlı küreselleşme, liberal kapitalist modelin nihai zaferi olacak ve diğer tüm modeller Batı’nın zeki öğretmenlerinin yönlendirmesi altında mümkün olduğunca hızlı bir şekilde uyumlaştırılacaktı.

Bununla birlikte, aslında küreselleşmenin ikinci aşaması (bir önceki aşama, Birinci Dünya Savaşı’ndan önce gerçekleşti), küresel ekonomik gücün ve dolayısıyla siyasi nüfuzun yeni güç merkezlerine –özellikle de Asya-Pasifik bölgesine- doğru dağıtılmasına yol açtı. Bunun en çarpıcı örneği; Çin’in yaşadığı sıçramadır. Son otuz yıldır daha önce eşi benzeri görülmemiş ekonomik büyümesi, onu dünyanın ikinci en büyük ekonomisi ve hatta satın alma gücü paritesi açısından birinci ekonomisi yaptı. Bu durum, kalkınma modellerinin kaçınılmaz şekilde çoğulculuğunu gösteriyor ve Batılı koordinat sisteminin ima ettiği sıkıcı tekdüzeliği dışlamaktadır.

Sonuç olarak, kendisini neredeyse beş yüzyıl boyunca insanoğlunun kaderinin efendisi olarak görmeye alışan sözümona “tarihsel Batı”nın etkisinde görece bir düşüş yaşandı. 21.yüzyılda dünya düzenini şekillendirmeye yönelik rekabet arttı. Soğuk Savaş’tan yeni uluslararası sisteme geçiş süreci, 20-25 yıl önce umulana göre çok daha uzun ve daha acılı oldu.

Bu bağlamda, uluslararası ilişkilerdeki temel meselelerden biri, önde gelen dünya güçleri arasındaki bu doğal rekabetin son kertede neye yol açacağıdır. ABD ve Batı ittifakı her ne pahasına olursa olsun başat pozisyonlarını korumaya veya Amerikan terminolojisiyle “küresel liderliklerini” sağlamaya çalışıyorlar. Her türlü zorlayıcı yöntem bu amaç doğrultusunda kullanılıyor: ekonomik yaptırımlardan doğrudan silahlı müdahalelere dek. Bu süreçte büyük çaplı bilgi savaşları taktikleri de kullanılıyor; “renkli devrimler” de dahil olmak üzere anayasaya aykırı rejim değiştirme teknikleri tamamlanıyor. Ancak, bu tür “demokratik” devrimler, hedef

ülkelerde yıkıma yol açıyor. Ülke dışında yapay dönüşümleri teşvik ettiği bir dönemden geçmiş olan Rusya, evrimsel bir değişim tercihine tüm kalbiyle inanıyor.

Batılı propaganda sürekli olarak Rusya’yı “revizyonculukla” ve 1999 yılında BM Şartı ve Helsinki Nihai Sözleşmesi’ni ihlal ederek Yugoslavya’yı sanki biz bombalamışız gibi; 2003 yılında Irak’ı işgal ederek uluslararası hukuku hiçe sayan, BM Güvenlik Konseyi’nin kararlarını 2011 yılında Libya’da Muammer Kaddafi’yi devirmek suretiyle tahrif eden sanki Rusya’ymış gibi, mevcut uluslararası sisteme zarar vermeye dönük sözde girişimlerle suçluyor. Bu liste devam ettirilebilir.

“Revizyonculuğa” ilişkin söylenenlerden hiçbirisi ayrıntılı bir şekilde incelenmiyor ve esasında bugün sadece Washington’un uluslararası ilişkilerde borusunun öttüğü şeklindeki ilkel bir mantığı temel alıyor. Bu mantık, George Orwell’in seneler önce herkesin eşit olduğu, ancak bazılarının diğerlerinden daha eşit olduğu yönünde ifade ettiği ilkeyi anımsatıyor. Ancak, bugün uluslararası ilişkiler tek merkezden yönetilmeyecek kadar karmaşık bir mekanizma. Bu, Amerika’nın müdahalesinin sonucunda teyit edildi. Ve artık Libya’da bir devlet yok. Irak, dağılmanın eşiğinde. Vesaire vesaire.

BAŞARI İÇİN ÇABALARI TOPLAMAK

Modern dünyadaki sorunlar, ancak önde gelen devletler ve onların ortak görevler doğrultusunda bir araya gelmesi arasında ciddi ve adil bir işbirliği ile etkin bir şekilde çözülebilir. Bu tür bir işbirliği, modern dünyanın çok-boyutlu doğasını, kültürel ve medeniyet çeşitliliğini dikkate almalı; uluslararası topluluğun kilit unsurlarının çıkarlarını yansıtmalıdır.

Deneyimler gösteriyor ki bu ilkeler pratikte uygulandığında, somut ve elle tutulur sonuçlara ulaşmak mümkün. İran nükleer programı, Suriye’de kimyasal silahların yok edilmesi, Suriye’de ateşkes koşullarının koordinasyonu ve küresel iklim anlaşmasının kilit parametrelerinin geliştirilmesi gibi meselelerin çözümüne yönelik anlaşmalardan söz etmek yeterli. Bu durum, uzlaşı kültürünü yeniden sağlama ve zorlu ve hatta yorucu olabilen, ancak özünde karşılıklı olarak kabul edilebilir ve barışçıl çözümler bulmanın tek yolu olmayı sürdüren diplomatik çabalara güvenme ihtiyacını gözler önüne seriyor.

Bunlar savunduğumuz yaklaşımlar olup Çinli ortaklarımız, diğer BRICS ve SCO ülkeleri, Avrasya Ekonomik Birliği, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü ve CIS’teki dostlarımız da dahil olmak üzere dünyadaki ülkelerin çoğunluğu tarafından paylaşılıyor. Bir diğer deyişle, Rusya, birine karşı savaşmıyor; uluslararası ilişkilerin uzun vadeli iyileşmesi için tek güvenilir temel olarak tüm meselelerin eşit ve karşılıklı olarak saygı içerisinde çözülmesini savunuyor.

Öncelikli görevimizin zoraki değil gerçek zorluklara karşı –en başında da terörist saldırganlığa karşı- çabalarımızı bir araya getirmek olduğuna inanıyorum. IŞİD, Jabhat al-Nusra ve benzeri terör örgütleri, Suriye ve Irak’ta ilk kez geniş çapta toprakları kontrolleri altına alabildiler. Diğer ülkelere ve bölgelere doğru nüfuzlarını genişletmeye çabalıyorlar ve dünya çapında terör saldırıları gerçekleştiriyorlar. Bu tehdidin yok sayılması, kriminal açıdan bir dar görüşlülükten ibaret olacaktır.

Rusya devlet başkanı, askeri olarak teröristleri mağlup etmek üzere geniş bir cephe kurma çağrısında bulunuyor. Rusya’dan Aerospace Forces bu çabalara ciddi bir katkıda bulundu. Aynı zamanda, kriz içerisindeki bölgedeki çatışmaların siyasi çözümüne yönelik kolektif bir eylem başlatmak için sıkı bir çalışma içerisindeyiz. Ancak şunu vurgulamama izin verin: Uzun vadeli bir başarı ancak farklı kültürler ve dinler arasında saygılı ir işbirliğini temel alan bir medeniyetler ortaklığına doğru ilerlersek mümkün olur. Evrensel insan dayanışmasının, dünyanın önde gelen tüm dinleri açısından ortak olan geleneksel değerlere dayalı ahlaki bir temeli olması gerektiğine inanıyoruz. Bu noktada, Moskova ve tüm Rusya Patriği Kirill’in ve Papa Francis’in ortak bir açıklamasına dikkatinizi çekmek isterim. Bu açıklamada, bireyler ve toplum için doğal bir yaşam merkezi olarak aileye verdikleri desteği yinelemişlerdi.

Bir kez daha; ne ABD ile ne Avrupa Birliği ile ne de NATO ile bir çatışma arayışı içerisinde olmadığımızı söylemek isterim. Tam tersine, Rusya, Batılı ortaklarıyla mümkün olan en geniş çerçevede işbirliğine açıktır. Avrupa’da yaşayan halkların çıkarlarını korumanın en iyi yolunun

Atlantik’ten Pasifik’e dek uzanan ortak bir ekonomik ve insancıl alan kurmaktan geçtiğine dair inancımızı koruyoruz. Böylelikle kısa süre önce kurulan Avrasya Ekonomik Alanı, Avrupa ile Asya-Pasifik bölgesi arasında bir bağlantı halkası haline gelecek. Bu süreçte önümüze çıkan engellerin üstesinden gelmek için elimizden gelen çabayı gösteriyoruz – 2014 yılı Şubat ayında Kiev’deki darbenin yarattığı Ukrayna krizinin çözümüne yönelik Minsk anlaşmalarının uygulanması da buna dahil.

Kısa süre önce Moskova’da konuşma yapan duayen politikacı Henry Kissinger’dan bir alıntı yapmak isterim: “Rusya, öncelikli olarak ABD’ye yönelik bir tehdit olarak değil, herhangi bir yeni küresel dengenin asli bir unsuru olarak algılanmalıdır. Burada, çatışmalarımızı karmaşıklaştırmak yerine geleceğimizi birleştirmeyi isteyen bir diyalog olasılığından söz ediyorum. Bunun için her iki taraf da birbirinin temel değerlerine ve çıkarlarına saygı göstermeli.”

Rusya, bu yaklaşımı destekliyor ve uluslararası ilişkilerde hukuk ve adalet ilkelerini benimsemeye devam edecek.

Rus filozof Ivan Ilyin, Rusya’nın bir büyük güç olarak dünya sahnesindeki rolüne dair düşünüp taşınırken şunları vurgulamıştı: “Büyük güç olmak, topraklarının boyutu veya bu topraklarda yaşayan insan sayısıyla değil, halkların ve hükümetlerin büyük uluslararası görevlerin yükünü üstlenme ve bu görevlerle yaratıcı bir şekilde başa çıkma yeteneğiyle belirlenir. Büyük bir güç, kendi varlığı ve çıkarlarını savunurken, bir yandan da tüm uluslar topluluğu için yaratıcı ve uygun bir yasal fikri, halklar ve devletlerin “uyumunu” ortaya atan güçtür.” Bu görüşlere ters düşmek zor.

Kaynak: http://eng.globalaffairs.ru/number/Russias-Foreign-Policy-in-a-Historical-Perspective-19445