Uluslararası Riyakarlık

Dr. Elias Akleh

 

Son günlerde tüm uluslararası medya kaynakları, gazeteler, dergiler, TV kanalları ve İnternet sosyal medyası, Suudi muhabir Cemal Kaşıkçı’nın tüyler ürpertici ölümü hakkında yayınlar yapmakla meşgul. Kaşıkçı, Muhamad bin Salman’a (MBS) ve onun baskıcı politikalarına muhalefet etmeye başlayana dek rejime sadık biriydi.

 

MBS’nin 2015 yılında veliaht prens ilan edilmesiyle ve Yemen’e karşı savaş başlatmasıyla birlikte, eleştirel bir tutum takınan Kaşıkçı, Suudi Arabistan’ı terk etmenin daha güvenli olacağına karar verdi. İlk olarak Birleşik Krallık’a, ardından ABD’ye yerleşti. Kaşıkçı, yazılarında genç prensin politikalarını sert bir dille eleştirdi. Öldürüldüğünün, küçük parçalara ayrılarak kesildiğinin ve Türkiye’nin farkı kısımlarına farklı parçalarının gömüldüğünün İstanbul’daki Suriye başkonsolosluğuna giderek ise bir tuzağa düştü.

 

Suudi kültürünü ve Suudi hanedanlığının uygulamalarını bilen birisi şöyle mantıklı bir sonuca varacaktır: Son dönemdeki olaylar ve kanıtlara bakıldığında, MBS, Kaşıkçı’nın öldürülmesi talimatını verdi. Suudi kraliyet ailesi, onların politikalarını eleştirme cüretinde bulunan suçlu ve siyasi aktivist olduğu iddia edilen herkese ölüm cezası verilmesi ve öldürülmeleri konusunda meşhurdur.  Başkent Riyad’ın sokakları, halkın gözü önünde ibret olsun diye yapılmış birçok kafa kesme vakasına tanıklık etmiştir. Rakamlar ise şu şekildedir: 2015 yılında 158, 2016 yılında 154, 2017 yılında 146, 17 Temmuz 2018 itibariyle 73.

 

Her ne kadar kraliyet ailesi Kaşıkçı’nın cinayetine herhangi bir şekilde müdahil olduklarını veya bu cinayeti bildiklerini reddetseler ve cinayete dair baş şüpheli MBS’nin öncülüğünde yürütülen bir soruşturma yürütme sözü verseler de, Suudi Krallığı’na yönelik sert kınamalar ve cezalandırma çağrıları söz konusudur. Suudi Arabistan, uluslararası bankalar, şirketler, yatırımcılar, büyük medya kuruluşları ve dünya liderleri, MBS’nin ev sahipliğinde 23-25 Ekim tarihlerinde gerçekleştirilen ve “Çölün Davos’u” olarak bilinen geniş kapsamlı bir ekonomik konferans olan Suudi Gelecek Yatırımı Girişimi’nden çekilmeye başladıklarında bu tür çağrıların etkilerini hissetmeye başladı. Bu girişim, MBS’nin Suudi krallığını petrole daha az bağımlı kılmaya dönük iddialı “2030 Programı”nın bir parçasıdır.

 

Dünya Bankası’ndan Jim Yong-kim, Uluslararası Para Fonu’ndan Christine Lagarde, New York Borsası başkanı Stacey Cunnmingham, HSBC CEO’su John Flint ve Credit Suisse ile Standard Chartered, Davos’a katılmama kararı aldılar. Uber, Mastercard, Virgin Group, JPMordan Chase, Ford Motor Comp., Viacom Inc gibi yatırım şirketlerinin yanı sıra Blackstone, BlackRock ve Bain Capital gibi özel sermaye şirketleri de Davos’tan çekiliyorlar. Bloomberg, CNN, New York Times, CNBC, The Economist, Financial Times ve Los Angeles Times gibi medya kuruluşları da katılmama kararı aldılar. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres ve UNESCO’dan Audrey Azoulay, cinayet konusundaki derin endişelerini ifade ettiler ve faillerin soruşturulması ve cezalandırılması çağrısında bulundular. Birçok lider, Kaşıkçı cinayetini kınadı ve krallığın kınanması gerektiği çağrısında bulundu. Birçok Avrupalı politikacı ve Amerikalı senatör, krallığa silah satışının askıya alınması çağrısında bulundu.

 

Tek bir kişinin öldürülmesi konusunda çok fazla tantana, ancak Siyonistlerin yetmiş yıldır işgali altındaki Filistin’de kadınlar ve çocuklar dahil olmak üzere milyonların öldürülmesi, Suriye’ye karşı Amerikan / İsrail / Körfez devletlerinin sekiz yıldır sürdürdüğü savaş ve Yemen’e karşı üç yıldır devam eden Suudi / Emirlik savaşı konularında ölüm sessizliği...

 

Siyonist Yahudi terör grupları ve milisler, tıpkı El Kaide ve IŞİD gibi, 1948 yılında Filistin’i işgal ettiler; sivil Filistinlilere karşı birçok katliam gerçekleştirdiler; yüzlerce Filistin kasabasını dümdüz ettiler; neredeyse 800.000 Filistinliye yönelik etnik temizlik gerçekleştirdiler ve sömürgeci İsrail devletini kurdular. 1967 yılında bu Siyonist İsrailli Yahudiler bir kez daha, bu kez daha fazla savaş suçu işleyip Filistin’in geri kalanını işgal ettiler, birçok kasabayı harap edip daha fazla Filistinliyi katlettiler, daha fazla yasadışı koloni kurdular. Her ne kadar bu İsrailliler Filistinlilerle barış antlaşması yapmış olsalar da, halen soğukkanlı bir şekilde Filistinlileri öldürüp etnik temizliklerine devam ediyorlar, topraklarını gasp ediyorlar ve BM Güvenlik Konseyi kararları ve tüm barış antlaşmalarını çiğneyerek kolonilerini yaygınlaştırıp yenilerini inşa ediyorlar. İsrail’in Filistinlilere ve Mısır, Ürdün, Lübnan ve Suriye gibi diğer Arap devletlerine karşı işlediği suçlar dur durak bilmiyor; tam tersine yoğunluk ve vahşilik bakımından sayıları artıyor.

 

İsrail ve Onun Sözcüleri, Ancak Yalanlar ve Yön Saptırmalarla “Kendini Haklı Gösterebilir”

 

Sadece kendilerinin Tanrı’nın seçilmiş halkı olduğu yönündeki narsistik – elitist – ırkçı dini inanışlarından dolayı İsrailli Yahudiler, Filistinlilere ve diğer uluslara karşı tüm uluslararası hukuk ve sözleşmeler ve insan normlarını ihlal ederek soykırım suçu işlemelerine izin veren ilahi bir dokunulmazlıktan faydalanıyorlarmış gibi hareket ediyorlar. Yahudilerin bu narsistik inanışını besleyen şey ise; İsrail’in ABD ve Birleşik Krallık başta olmak üzere bazı Batılı devletlerden gördüğü koruma, dokunulmazlık, koşulsuz destek ve teşviktir. Aynı Batılı devletler, insan hakları şampiyonu, özgürlük ve demokrasi alanında yol gösterici olmalarıyla övünürler ve herkes için adalet meşalesini taşırlar.

 

ABD, İsrail’i BM Güvenlik Konseyi’nin en az 44 kararından korumak üzere veto yetkisini kullandı. Hepsi bir yana, İsrail, Filistin’in işgaline yönelik olarak 300 diğer kararı da ihlal etti. İşleri daha da berbat bir hale getiren ise, ABD’nin, İsrail’in Filistinlilere yönelik soykırım suçlarını “meşru müdafaa”, Filistinlilerin kendilerini savunma amaçlı barışçıl tepkilerini ise “terörist saldırı” olarak nitelendirmede diğer Batılı ülkelere öncülük etmesi oldu.

 

İsrail, Filistinlilere yönelik etnik temizlik ve katliamını sürdürme konusunda teşvik ediliyor. İsrail’in Filistin köylerini haritadan silmeye yönelik son girişimi, şu anda Khan El-Ahmar köyünde yaşanıyor. Köylüler, Bedevi Jahalin aşiretinden. Kendileri, 1952 yılında İsrail ordusu tarafından Negev’deki esas köylerinden zorla sürüldükten sonra evsiz kalıp mülteci durumuna düşmüşlerdi. Khan El-Ahmar köyünde, Ürdün yönetimi altında yeni evler ve yerel bir okul inşa etmişlerdi. Halihazırda İsrail, kısa bir mesafe ötede yasadışı Maale Adumim kolonisini genişletmek amacıyla daha fazla toprak kazanmak için tüm köyü yıkma sürecinde. Filistinliler ise, köylerinin yok edilmesini ve burada yaşayanlara yönelik ikinci bir Nakba’yı önlemek için her gün oturma eylemi gerçekleştiriyorlar.

 

İsrail’in Filistinli sivillere yönelik soykırım suçu devam eden bir süreç. İsrailli Yahudiler, Filistinlileri –İsrail’in eski çağlardaki baş düşmanı olan- Amaleklilerin soyundan gelen bir topluluk olarak görüyorlar. Yahudi Tanrısı, Yahudilere, Amaleklileri yeryüzünden silme emri vermişti. Bu emir, halen Yahudilerin ruhuna işlemiş durumda. Çocuklarına da bu emri sık sık anımsatıyorlar. Lahey’deki soykırım anıtının duvarlarında Felemenkçe ve İbranice bir metnin olduğu şu levha asılı duruyor: “Amalek’in sana ne yaptığını anımsa. Amalek’e dair tüm anıları ortalıktan kaldır. Bunu asla unutma.”

 

Halihazırda İsrailli Yahudiler, “Amalek’i (Filistinliler) nasıl anımsadıklarını ayrıntılı olarak ortaya koyma” sürecindeler halen. Gazze Şeridi’nde kısa süre önce yaşananlar da bunu kanıtlıyor. İsrail, Gazze Şeridi’ni, iki milyon yerleşimciyle, büyük oranda 1948 yılında Nakba sırasında Filistin’den etnik olarak temizlenen birçok mülteciyle (Nazi toplama kamplarından bile beter) dünyanın en büyük yoğunlaştırılmış hapishane kampına dönüştürdü. Son on iki yılda bu Filistinliler hastalıklara yakalandılar; sularına zehir katıldı; elektrik kesintileri yaşadılar; balıkçılık olanakları son derece kısıtlandı; kasabaları, evleri ve arazilerini yerle bir eden bombalar fırlatıldı ve bunlar arasında İsrail’in 2008-2009 ve ardından da 2014 yılında gerçekleştirdiği saldırganlık savaşlarında kullandığı yasadışı beyaz fosfor bombaları da vardı; ayrıca kadınlar ve çocuklar her gün vurularak öldürülüyor.

 

Birleşmiş Milletler’in 194 sayılı Kararı’nın (buna göre söz konusu Filistinli mültecilerin bir zamanlar kovuldukları kasaba ve evlere geri dönmek konusunda meşru bir hakları var) geçmesinin üzerinden yetmiş yıl geçtikten sonra, hiçbir uluslararası yasal örgüt veya herhangi bir başka ülke bu kararın uygulanmasında onlara yardımcı olmadı. Bunun üzerine söz konusu Filistinli mülteciler, “Büyük Geri Dönüş Yürüyüşü” olarak adlandırdıkları bir yürüyüşle kasabalarına barışçıl bir şekilde yürümeye karar verdiler. Bu yürüyüş, geçtiğimiz Mart ayının 30’unda, bir Cuma günü başladı ve halen her Cuma devam ediyor. O zamana dek toplamda 30 yürüme girişimi söz konusu oldu. Ne yazık ki İsrail ordusunun keskin nişancıları bu mültecilerin önüne dizildiler ve aralarında gençlerin, kadınların, yardımcı hekimlerin ve muhabirlerin olduğu 212 Filistinliyi soğuk kanlı bir şekilde öldürdüler; toplamda 22.000 kişiyi daha yaraladılar. Kullandıkları patlayıcı maddeler, zehirli gaz ve el bombaları sebebiyle birçok kişi uzuvlarından oldu. Bununla birlikte, İsrail dünyadaki bir numaralı haydut devlet olmasına rağmen, Amerika’nın BM nezdindeki büyükelçisi Nikki (Nimrata) Haley, Gazze’de sivilleri öldüren İsrail ordusunu, dünyanın en itidalli ordusu olarak nitelendirmede beis görmedi. 

 

“Bu salondaki hiçbir ülke, İsrail’den daha sınırlı ölçüde hareket etmemektedir,” dedi Nikki Haley.

 

Bununla birlikte, barışa aşık olduklarını iddia eden ve sürekli adalet çağrısında bulunan, üstelik Suudilerin Çöldeki Davos girişimini tek bir kişinin, Cemal Kaşıkçı’nın, cinayetine dair bir kınama olarak boykot eden dünya liderlerinin, medya kuruluşlarının, bankacılık sistemlerinin, yatırımcıların ve işletmelerin hiçbirisi, yüzlerce İsrailli Filistinlinin yakın tarihte öldürülmesinden ya da herhangi bir Filistin köyünün dümdüz edilmesinden dolayı İsrail karşısında ne bir itirazda bulundular, ne tek bir kelam ettiler, ne de onu boykot ettiler. Peki bu yüzlerce Filistinlinin yaşamları ve 1948’den beri öldürülen yüz binlercesinin hayatı, tek bir Suudi muhabirin hayatı kadar değerli değil mi? 

 

Bu resimde insanı hayrete düşürebilecek herhangi bir yan yok. Dünya çapında insanlık öldü; ikiyüzlülük artıyor ve nihai hedef ve bahane “para” oldu çıktı. Suudi kraliyet ailesi, aşırı düzeyde zengin, baskıcı, teokratik bir diktatörlüktür ve geçmişte Britanyalılar, şimdi de Amerikan yönetiminin koruması altındadır. Böylesi bir korumanın bedelini de Suudi ailesinin bir şekilde ödemesi gerekmektedir. Bunu, farklı şekillerde ödüyorlar. Bazen askeri silah anlaşmalarıyla, bazen de yabancı yatırım şirketlerine verilen ekonomik ayrıcalıklarla... Trump, Suudi Arabistan’ı “sütü bittiğinde kesilecek olan damızlık bir inek” olarak tarif ettiğinde, bu durumu açıkça ve etkili bir şekilde ifade etmişti.

 

Dünya liderlerinin, bankerlerin, yatırımcıların ve medya kuruluşlarını uyguladıkları tüm bu siyasi ve ekonomik baskı, Suudi Arabistan’dan mümkün olduğunca daha fazla silah anlaşması ve daha fazla ekonomik ayrıcalık elde edebilmeye, onu “daha fazla sağmaya” yönelik girişimlerdir. Suudi Arabistan’ın çok fazla sütü, yani “parası” var. İsrail’in damızlık ineğinin ABD olduğu İsrail durumundan farklı olarak... 

 

Filistinli mağdurların başına gelenlerin aynısı Suriyeli ve Yemenli mağdurlar için de geçerli. Suudi Arabistan’ı sağan dünya liderleri ve işletmeler, Suriye ve Yemen’e karşı, her ne kadar gizli kapaklı olsa da, savaş suçları işleyen faillerle aynı kesimlerdir.

 

Tek bir kişinin, bu durumda Kaşıkçı’nın, öldürülmesi karşısında verilen uluslararası tepkileri, Filistin, Suriye, Yemen veya dünyanın herhangi bir yerinde masum milyonlarca insanın vahşice öldürülmesi karşısında verilen tepkilerle kıyasladığımızda, “adalet her zaman üstün gelecektir” şeklindeki meşhur sözün geçerliliğini sorgulamaktan alıkoyamıyor insan kendini. Acaba şeytanın yenik düşeceği ve en sonunda adaletin her zaman üstün geleceği şeklindeki yanılgıyı ileri sürdüğümüzde kendimizi ve çocuklarımızı mı kandırmış oluyoruz? İnsanoğlunun tarihini incelediğimizde, şunu fark ediyoruz: Diğerlerinin hakları ve adaletiyle ters düştüğünde bile kendi adalet biçimleri ve haklarını ileri sürmek üzere askeri gücü olanlar her zaman üstün geldiler; askeri güçten yoksun olanların ise kendi haklarını öne sürme şansları olmadı ve nihayetinde mahvoldular. Bu durum, hukukun üstünlüğünün ve uluslararası düzeyde kabul görmüş yasaların bile alakasız olduğunu ve günümüz dünyasında bu gidişatın halen geçerli olduğunu kanıtlıyor. 

 

Kaynak: https://www.globalresearch.ca/international-hypocrisy-reprimanding-the-saudi-kingdom/5657656