YENİ BİR DÜNYA DÜZENİ

Sergey Karaganov, Dmitry Suslov *

Yaklaşık 2017-2018 yıllarından beri, geçmişten miras kalmış uluslararası düzenlerin derece derece artan bir erozyon döneminden veya çöküşten geçtiğine tanıklık ediyoruz. Donald Trump’ın seçilmesi ve ABD’nin Rusya ve Çin’e yönelik çevreleme politikasında hızlı bir artış yaşanmasıyla birlikte – ki bu ikisi de yaşanan tedrici erozyonun bir sonucu olup iç ve dış düzlemdeki derin çelişkileri yansıtmaktadır- bu süreç zirve noktasına ulaşmıştır.

Yaklaşık 2017-2018 yıllarından beri, geçmişten miras kalmış uluslararası düzenlerin derece derece artan bir erozyon döneminden veya çöküşten geçtiğine tanıklık ediyoruz. Donald Trump’ın seçilmesi ve ABD’nin Rusya ve Çin’e yönelik çevreleme politikasında hızlı bir artış yaşanmasıyla birlikte – ki bu ikisi de yaşanan tedrici erozyonun bir sonucu olup iç ve dış düzlemdeki derin çelişkileri yansıtmaktadır- bu süreç zirve noktasına ulaşmıştır. Bir çöküş dönemi, yeni bir dünya düzeninin yaratılması için olanakları da beraberinde getiriyor. Umarız, önceki dönemde deneyimlediğimize kıyasla daha adil, istikrarlı ve barışçıl bir düzen söz konusu olur. Rusya’nın yeni bir düzenin oluşumunu etkileme şansı var.

Bununla birlikte, yeni bir dünya düzeni inşası zaman alacak ve bu süre zarfında ciddi çatışmalar ve krizler yaşanabilir. ABD-Rusya ilişkilerinin mevcut durumu, bu anlamda sadece bir başlangıç. Orta vadede, büyük güçler açısından öncelik; giderek daha olası hale gelen yeni bir geniş çaplı savaşı önlemektir. Bu anlamda, Rusya dış politikası ve savunma politikası yoluyla kilit bir güvenlik sağlayıcı işlevi görme niyetindedir. 2018 yılında Başkan Putin’in Federal Meclis’e yaptığı konuşmada beyan ettiği üzere, Rusya’nın savunma alanında başarıları, caydırıcılığı güçlendiriyor ve askeri açıdan üstünlüğü sağlamanın ve genel askeri dengeyi değiştirmenin imkansız olduğunu gösteriyor, dolayısıyla silah yarışını caydırıp Washington ile diyalog için ön koşulları yaratıyor. Rusya’nın rotasını Asya’ya çevirme süreci ise devam edecek ve Büyük Avrasya kapsamlı ortaklık kavramı peyderpey gerçekleşirken, burası küresel düzen içerisinde güçlü bir birim ve istikrar alanı haline gelecek.

ABD ile ilişkilerde ufukta büyük bir gelişme görülmüyor. Bunun temel sebebi ise hem Batı toplumlarında hem de Batılı uluslararası topluluk içerisindeki durum. Aynı zamanda Rusya da Çin ve Hindistan ile ortaklıklarını derinleştirmeye ve ABD’nin Japonya, Güney Kore ve mümkün olduğunca Batı Avrupa ülkeleri gibi ortaklarıyla işbirliğine dayalı ilişkilerini güçlendirmeye devam edecek. Ne Avrupa’nın büyük müttefikleri ne de ABD’nin Asyalı müttefikleri, Rusya-Batı ve ABD-Rusya arasındaki çatışmanın daha da kızışmasını desteklemektedir. Bu ilişkileri korumak, çatışmanın dünyanın mevcut durumuyla uyumlu koşullar çerçevesinde çözülmesinin en iyi yolu olarak görülüyor.

Dolayısıyla, Rusya’nın politikası, taktik açıdan esnek olmayı sürdürecek; her türlü olasılığı dikkate alan bir şekilde hazırlanacak; ancak aynı zamanda Rusya açısından istikrarlı, kalıcı ve konforlu bir dünya düzeni inşa etmek açısından her zamankinden daha stratejik olacak. ABD ve Avrupa Rusya ve diğer büyük Batılı olmayan aktörlerle düzen inşasına girmeye hazır olmadığı, bunun yerine özellikle kendi içlerindeki siyasi sebeplerden dolayı muhalif bir tutum benimsedikleri için yeni bir uluslararası düzen 2020’li yıllardan ziyade 2030’lu veya 2040’lı yıllarda, ABD ve AB’de elitlerin kaçınılmaz bir rotasyonun ardından ortaya çıkacak.

Düzenlerin çöküşü

Batılı elitler arasındaki genel kafa karışıklığının ve dünya siyaseti ve uluslararası ekonomideki gerilimin ana sebebi, belli bir zamanda aktörlerin büyük kısmı tarafından kabul edilen kurallar, normlar ve davranış modeli sistemleri için başvurulan birçok küresel ve bölgesel nitelikteki uluslararası siyasi ve ekonomik düzenin eş zamanlı olarak zayıflaması. Bu zayıflama hali, uzun zamandır süregitse de ancak son on yılda görünür hale geldi. Mecazi açıdan, uluslararası düzenin ve onun temelindeki kavramların dayandığı birçok tektonik plaka hareket etmeye başladı.

En çarpıcı değişim ise, Batı’nın –öncelikle Avrupa’nın, ardından da ABD ve müttefiklerinin- siyaset, ekonomi ve ideolojide 500 yıldır devam eden egemenliğinin son bulması. Bunun temel sebebi, Batı’nın on altıncı ve on yedinci yüzyıllardan beri sahip olduğu askeri üstünlüğü kaybetmesi.

Takriben on altıncı yüzyıla kadar olan dönemde, Avrupa’nın diğer birçok medeniyet üzerinde üstünlüğü yoktu. O dönemde gerçekleştirilen en önemli birçok bilimsel ve endüstriyel buluş, Çin, İran veya Arap dünyasında gerçekleşmişti. Daha sonra ortaya çıkan etmenlerin bileşkesi ise, Batı’nın askeri teknolojiler ve örgütler alanında liderliğine yol açtı (1). İspanya ve Portekiz, daha sonra da Britanya donanmaları, Avrupa’yı savaş gemisi inşası ve kullanımında üstün bir pozisyona taşıdı. Ülke dışında güç projeksiyonunda bulunma kapasitesi ise, Avrupa’nın Amerika, Afrika ve Güney Asya’yı fethetmesinin ve Çin’i boyunduruğu altına almasının yolunu açtı. Ne ilginçtir ki, Çin, Avrupalıların kendi donanmalarını inşa etmesinden iki yüz yıl önce çok daha güçlü bir donanmaya sahipti, çok daha geniş ve daha fazla olanağa sahip gemileri vardı. Bununla birlikte, kimbilir belki de Çin’in medeniyet açısından kendi kendine yeterliliğine yönelik varsayımlar veya bir yabancı güce karşı duyulan korkudan dolayı Çin on beşinci yüzyılda kendi donanmasını imha etti.

Donanma ve askeri üstünlüğe ek olarak, Avrupa’nın dünya egemenliğine duyulan açlığı, dönemin diğer medeniyetlerine kıyasla görece yoksulluğuyla ve Avrupalı elitler üzerindeki aşırı sınırlamalarla beslendi. Benzer etmenler, Keşifler Çağı’ndan yüzyıllar önce Haçlı Seferleri’ni etkiledi. İdeolojik ve dini sloganlara rağmen, Avrupa’nın temel hedefi, Orta Doğu’nun zenginliklerini gaspetmekti.

Sömürgelerin ve yarı sömürgelerin mülkiyetine alınması ise, Avrupa’da küresel gayri safi milli hasılanın Batı lehine yeniden dağıtımıyla sonuçlandı. Bu durum, Avrupa’da bilim ve kültürün yeniden canlanmasına, askeri gücün daha da artmasına ve Avrupa ve Batı’nın yüzyıllarca küresel egemenliğini güçlendirmesine yol açtı. Bu noktada Rusya da Batı’nın bir parçasıydı. Rusya’nın Sibirya’yı bir yüzyıldan kısa bir süre zarfında hızlı ve çarpıcı bir şekilde fethetmesi, Kazaklar’ın cesareti ve Rusya’nın çekirdeğindeki özgürlük noksanlığından kaçıp kurtulma arzusunun yanı sıra, onların askeri üstünlüğü sayesinde de mümkün oldu. Yerel halkın ok ve yayları karşısında onlar silah ve toplar kullandılar. Sorgulanmayan askeri üstünlük aynı zamanda Rus imparatorluğunun on dokuzuncu yüzyılda Orta Asya’yı kolaylıkla fethetmesini sağladı. (2)

Bildiğimiz haliyle dünya tarihi, muzafferler, ağırlıklı olarak da Avrupalı muzafferler tarafından yazıldı. Almanya’dan Ferdinand von Richthofen, Çin ile Batı arasındaki ekonomik ve kültürel etkileşimi “İpek Yolu” olarak adlandırdı. Günümüzde kendisini ideolojik olarak yeniden ortaya koyan Çin, bölgeye yönelik bu yeni girişime yeni bir isim verdi: Tek Kemer, Tek Yol. Orta Doğu ve Uzak Doğu kavramları ise, Britanyalılar tarafından icat edildi ve bu bölgelerin onlara ne kadar uzak olduğunu gösterdi. Bununla birlikte, Sibirya’nın doğu bölgelerine halen “Uzak Doğu” deniyor.

Önümüzdeki on yıllarda tüm insanlık – sadece uzmanlar değil – yeni bir medeniyet tarihini öğrenecekler ve bu tarih Avrupalılar tarafından yazılmış olmayacak. Orta Çağ’ın karanlık dönemlerinden geçerken doğusundaki birçok kültürle birlikte Avrupa kültürünün de en iyi özelliklerini koruyup geliştirmiş olan Bizans’tan artık aşağılayıcı bir şekilde söz edilmeyecek; insan uygarlığının zaferlerinden biri olarak övülecek. Batı Roma İmparatorluğu kuzeydeki barbarların saldırısı sonucu çökerken, Doğu Roma İmparatorluğu veya Bizans’ın kanını emdiler ve Bizans batıdan gelen bir dizi müdahale –kimilerine göre barbarca müdahale- sebebiyle çöktü. Çin, Hindistan ve İran hanedanlıklarının değişen kaderleri ise, Stuart’ların, Bourbon’ların, Habsburg’ların ve Romanov’ların birbirini izleyen yönetimleriyle eşit önemdedir. Mevcut neslin torunları, farklı tarihsel söylemlerin söz konusu olduğu bir dünyada yaşayacak. Bu durum kaçınılmaz bir şekilde Avrupa’da –buna Rusya da dahil- baskın gelen kültürel ve tarihi kimliklere de meydan okuyacak.

Batı’nın yüzyıllardır süren askeri üstünlük ve siyasi ve ideolojik egemenlik tarihinde kritik bir nokta, yirminci yüzyılın ortasında Batı’nın rakiplerinin – SSCB ve Çin- nükleer silah elde etmesiyle yaşandı. Batı, dünyanın yarısı üzerinde hakimiyetini yitirdi. Bunun ardından ise, ABD, Kuzey Kore savaşını kazanamadı, ardından da Vietnam’da bozgun yaşadı. Her iki durumda da nükleer kızışmaya başvurulması düşünüldü, ancak uygulanmadı.

Üstünlük hissi, Sovyetler Birliği’nin dağıldığı ve artık askeri-siyasi bir dengeleyici olmaktan çıktığı 1991-2007 yılları arasında kısa bir dönem sahnelere geri döndü. Bu esnada Batı “tek kutupluluğu” (Krauthammer 1990/91) ilan etti ve ABD öncülüğündeki ve Batı merkezli liberal dünya düzeninin evrensel hale gelmesi gerektiğini açıkladı. Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’deki siyasi kayıpların ardından, bu üstünlük hissi artık dağılıyor ve bu durum söz konusu fikrin mimarlarını sinirlendiriyor. Trump Yönetimi, ABD’nin askeri üstünlüğünün kaybolduğunu resmi olarak ilk kabul eden taraf oldu. 2018 yılı Ocak ayındaki Ulusal Savunma Stratejisi’ne göre; “ABD on yıllardır her faaliyet alanında başat veya tartışmasız bir üstünlükten yararlandı. Genellikle istediğimiz zaman güçlerimizi konuşlandırdık, istediğimiz yerde onları bir araya getirdik ve istediğimiz şekilde faaliyetlerde bulunduk. Bugün ise, her alan – hava, kara, deniz, uzay ve siber uzay- tartışmalı bir hal aldı.” (2018 yılı Ulusal Savunma Stratejisi Özeti)

2008 yılındaki kriz, Batı’nın ekonomik modelinin askeri üstünlükle desteklenmediği zaman açık rekabetle başa çıkamadığını gösterdi. Liberal ticaret ve ekonomik düzen, öncelikli olarak, askeri ve donanma üstünlüğü temelinde onun kurallarını belirlemiş olanlara –özellikle de Birleşik Krallık ve ABD’ye- fayda sağladı. Onların üstün silahları ve savaş gemileri, etkin askeri örgütlenme ile birlikte, sömürgelerin yağmalanmasını ve kendi ticaret kurallarını dayatmalarını mümkün kıldı. Bunun en canlı örneği; on dokuzuncu yüzyıldaki bir dizi savaş neticesinde Çin’in Britanya Hindistan’ıyla haşhaş ticaretine girmek zorunda kalması oldu. Bu durum Britanya açısından son derece karlıydı, ancak Çin halkının önemli bir kısmını zehirledi ve ülkenin mahvını hızlandırdı.

Batı’nın – öncelikle de ABD’nin- Bretton Woods Konferansı’nda yarattığı ve 1990’lardan itibaren tüm dünyaya yaydığı liberal ekonomik düzen, bir dizi çelişkiyle ve yükselen yeni güçlerin oyunu eski güçlerin kurallarıyla oynamak konusundaki çekimserliğiyle zarar görüyor. Yeni ekonomik güçler, liberal düzeni kullanarak ekonomik ilerleme sağlamaya çalıştılar. Batılı güçler ise, yeni güçlerin kendilerini Batı’nın ekonomik ve siyasi modellerine göre dönüştürmesi ve “çırak üyeler” olarak Batı’ya katılmaları umuduyla bu durumu teşvik ettiler. Ancak böyle bir durum yaşanmadı. Trump yönetiminin 2017 yılı Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde doğru bir şekilde tespit ettiği gibi; “ABD’nin Soğuk Savaş sonrası politikası, rakipleriyle angajmanının ve kendilerini uluslararası kurumlara ve küresel ticarete dahil etmenin onları güvenilir ve iyi niyetli aktörlere ve ortaklara dönüştüreceği varsayımını temel almaktadır. Ancak bu önermenin yanlış olduğu büyük oranda ortaya çıktı.” (Ulusal Güvenlik Stratejisi, 2017)

Bununla birlikte, bu özel liberal ekonomik düzenin çöküşünün temel sebebi, ABD’nin kendisidir: Askeri ve siyasi üstünlükle desteklenmediği zaman, liberal düzenin giderek Batılı rakiplere boyun eğmeyi reddeden yeni güçlere fayda sağladığını fark etti. Trump’ın Amerikası’nın ilk sloganı, ABD eliti ve onun halkı arasında yaygın olan duyguların abartılmış bir şekilde simgelenmesidir. ABD ve Avrupa halen uluslararası ekonomik sistemde öncü pozisyonlara sahip olup, mevcut ekonomik düzenin faydalarını kendi çıkarlarına yönlendirmek üzere onları kullanmaya devam ediyorlar. Öncelikle bunu yaptırımlar yoluyla sağlıyorlar. Yaptırımlar, dış politikalarını değiştirmek yerine rakiplerin ekonomik açıdan çevrelenmesini hedefliyor. Dolayısıyla, ABD ve Avrupa, hem liberal sisteme zarar veriyorlar, hem de ona güveniyorlar. Batılı ülkelerin yaptırımları yaygın şekilde kullanmalarının, askeri güç kullanımı olasılığının olmadığı bir ortamda baskı uygulamak üzere gerekçelendirilmesi bir tesadüf değil.

Bir diğer sönümlenen sistem ise, iki-kutuplu çatışma. Batı Avrupa, Rusya ile bir çatışmadan kaçınıyor ve ABD’ye güvenliğin bedelini de ödeyerek Atlantik bağlarını koruyor. ABD halihazırda kendisini Avrupa’dan ekonomik ve stratejik olarak uzak tutmaya çabalarken, aynı zamanda Avrupa’yı kendisine bağımlı kılmaya çalışıyor. ABD de Çin’i Hint-Pasifik stratejisi yoluyla güneyden ve doğudan kuşatmak üzere adımlar atıyor. Bu girişim ise, Hint Okyanusu ve Güney Çin Denizi’ndeki ticaret ve enerji tedarik yollarını tehdit etmek, Çini çevrelemek üzere ABD, Japonya, Hindistan ve Avustralya’nın ortaklığından oluşan bir dörtlü kurmak ve Tek Kemer Tek Yol Girişimi’ne bir alternatif oluşturmak suretiyle (Swain 2018), bir yandan da –mantıklı her türlü dış politika mantığını hiçe sayarak- Rusya ve Çin’i fiili bir ittifaka doğru iterek Çin’in pozisyonlarını zayıflatmaya dönük.

Görünen o ki, Çin ve Rusya’yı ABD öncülüğündeki bir düzene Batı’nın koşulları uyarınca tam bir dönüşüm yaşamış küçük ortaklar olarak dahil etmeye dönük girişimlerin açık bir şekilde başarısız olması ve bu düzenin dağılması karşısında, ABD tam kapsamlı bir çevrelemeye geri dönme kararı aldı (Suslov, 2018). ABD, hem Çin hem de Rusya’ya yönelik olarak siyasi, güvenlik ve ekonomik alanlardaki çevreleme politikasını yoğunlaştırdı. Buna, söz konusu ülkelerin dünya çapındaki rollerini son derece olumsuz ve hatta talancı olarak göstererek, diğer ülkeleri de saflarını seçmeye zorlayarak başladı: Ya liberal düzen çerçevesinde ABD’nin yanındasınız, ya da Moskova ve Pekin’le birlikte onun karşısında. Bu anlamda, Rex Tillerson’ın Latin Amerika ve Afrika’ya dair ABD’nin politikaları konusunda 1 Şubat 2018 tarihinde Austin’deki Teksas Üniversitesi’nde ve 6 Mart 2018 tarihinde George Mason Üniversitesi’nde yaptığı konuşmalara bakalım. Kendisi Çin’i ve bir nebze de Rusya’yı kötücül aktörler olarak nitelendiriyor ve bu bölgelerdeki ülkeleri, söz konusu iki ülkeyle ilişkilerini derinleştirmemeleri konusunda ikaz ediyor (Tillerson 2018a, 2018b).

ABD son olarak küresel çapta bir kutuplaşma ve bölünme ideolojisi benimsedi ve son kabul edilen Ulusal Güvenlik Stratejisi ve diğer önemli belgelerde Rusya ve Çin’i, mevcut uluslararası düzene zarar vermeye ve özgür dünyaya karşı çıkmaya ant içmiş revizyonist güçlerden oluşan birleşik bir otoriter

blok olarak betimledi. Bunun amacı; müttefikleri ve ortakları ABD liderliği altında bir araya getirmek ve ikinci kez küresel bir çatışmada galip gelmek.

Bununla birlikte, görece olarak ABD ve Batı’ya faydalı olan ancak mazide kalan bir iki kutupluluğu yeniden tesis etme girişimleri artık kaderine terk edilmiş durumda. Keza günümüzde dünya çok daha karmaşık bir hal aldı ve yirminci yüzyıl dünyasına kıyasla büyük güçlerin iradesine çok daha az bağımlı durumda. ABD’nin Asya, Orta Doğu, Latin Amerika ve Afrika’daki müttefikleri ve ortaklarının büyük kısmı, bir yandan ABD, diğer yandan Çin ve Rusya arasındaki “ya biri ya diğeri” şeklinde tercihte bulunma zorunluluğu karşısında net bir şekilde direnç gösteriyor; dış ekonomik ve güvenlik ilişkilerini çeşitlendirmeyi tercih ediyor. ABD’nin bu ülkeler üzerinde tercihte bulunmaları doğrultusunda yapacağı baskı ne kadar büyük olursa, nüfuzu ve inandırıcılığı da o kadar zayıflar. Her ne kadar Çin’in ekonomik ve askeri avantajına ve Yeni Delhi’nin Güneydoğu Asya ve Hint Okyanusu bölgesinde Çin’in saldırgan hegemonyasına dair politikalar olarak gördüğü gelişmelere dair artan endişelerden dolayı Hint-Pasifik sürecinin ve Dörtlü Grup’un istekli bir katılımcısı olsa da, Hindistan’ın bağımsız bir dış politikadan vazgeçmesi, Avrasya heveslerini reddetmesi, Şangay İşbirliği Örgütü’nden çekilmesi ve Hint-Pasifik Okyanusu’nda ABD’nin bir başka müttefiki haline gelmesi hiç olası görünmüyor.

Yeni bir iki kutupluluk günün birinde gerçekleşse bile, ABD’ye veya Batı’ya pek faydalı olmayacak. Pekin’in büyüme hızına, bilim, eğitim ve teknoloji alanlarına yatırım düzeyine ve –bir piyasa ekonomisiyle birleştiğinde uluslararası rekabette çok daha etkin olan- otoriter siyasi sistemini ayakta tutma yeteneğine bakıldığında Çin muhtemelen on beş yıl içerisinde dünyanın bir numarası haline gelecek.

Thucydides Tuzağı –yani büyük bir güç ile yükselen bir güç arasında savaş tehlikesi- yakın zamanda çok fazla tartışıldı (Allison 2017). Doğudan ve güneyden gelen baskı ve ABD ile rekabetin artması, Pekin’i batıya ve güneybatıya doğru ilerlemeye zorladı. Bu durumun ise ikili bir etkisi olacak. Bir yandan, orta Asya’da yeni kalkınma gruplaşmalarının otaya çıkmasını ve kapsamlı bir Avrasya ortaklığının oluşmasını tetikleyecek. Ancak öte yandan bu durum eş zamanlı olarak tam ters yönde bir eğilimi de harekete geçirip, Çin’in artan gücü konusunda Pekin’in komşuları arasındaki endişeleri körükleyecek. Bu endişeleri dizginlemek için Çin’in dış politikasında daha geniş çaplı bir çok-taraflılığa imkan vermesi ve bölgesel kural ve kurumlar sistemlerine (yani, dışarıdan dayatılmayan, Çin ile birlikte geliştirilen kurallara) angajmanı kabul etmesi gerekecektir. Bu, Büyük Avrasya kavramının çekirdeğini oluşturmaktadır.

Batı’nın pozisyonu

Peki tarih Batı açısından daha az elverişsiz hale gelebilir mi? Batılı olmayan güçlerin yükselişi kaçınılmazdı ve Batı’nın askeri gücünün azalması sadece SSCB / Rusya ile Soğuk Savaş dönemindeki stratejik eşitlikten değil, aynı zamanda daha birçok başka sebepten kaynaklanıyordu (Karaganov ve Bordachev 2013). Bununla birlikte, bu değişimler daha yumuşak bir gidişat izleyebilirdi.

1990’lı yılların başında Rusya Batı’ya katılmayı ve bir NATO üyesi olmayı istedi. Eğer Batı ittifakına katılmış olsaydı, NATO çok daha farklı bir yöne kayacaktı. ABD, hegemon pozisyonunu yitirecekti ve Yugoslavya ve Libya’ya savaş açmak, Afganistan ve Irak’a müdahale etmek gibi delicesine kifayetsiz kararlar dayatması zorlaşacaktı. Her halükarda, Batı bu fırsatı tepti ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa ile yaşandığı gibi (keza bu şekilde sonraki yıllarda Batı’nın askeri, ekonomik ve ideolojik gücü artırılmıştı), Rusya’ya yeni bir Marshall Plan sunamadı. Egemenlik karşısında neredeyse kutsal bir

tutum benimsemiş bir ülke olarak Rusya bu sisteme tam olarak entegre edilemezdi. Ancak onunla müttefik ilişkileri kurulabilirdi. Böylelikle dünyanın askeri dengesi çarpıcı biçimde değiştirilirdi ve tarih çok farklı bir yön izlerdi.

Ne yazık ki Batı, Rusya’nın mağlup olduğuna ve zaferin elde edilmesi için Rusya’nın daha da geri püskürtülmesi ve sınırları ötesinde herhangi bir ciddi nüfuz sergileme yeteneğinden mahrum bırakılması gerektiğine karar verdi. 1990’lı ve 2000’li yıllarda Batı’da dillere pelesenk olmuş şu yaklaşımı anımsayın: Rusya’nın güç kullanımı ve güvenlik ve askeri mimariye dair kararlar da dahil olmak üzere Avrupa’nın güvenlik meseleleri üzerinde veto hakkı olmamalıdır. Dolayısıyla Rusya ile birlikte Batı’nın düzeninin yeniden şekillendirilmesi ve entegrasyonu yerine, Batı’nın düzeninin çok daha kapsayıcı bir Kuzey Yarımküre düzenine evrilmesini sağlamak yerine, Batı Rusya’ya karşı yeni bir Weimar politikası başlattı ve bunun ilk tezahürü de NATO’nun genişlemesi oldu.

Bunun sonucunda Batı jeopolitik olarak Batılı olmayan ve hatta Batı-karşıtı bir Rusya’yı canlandırmış oldu ve uluslararası pozisyonunun hızlı ve kalıcı bir şekilde zayıflamasına mahkum oldu. Bu makalenin yazarları, Rusya’nın bir ittifak kurma teklifinin Batı tarafından reddedilmesi karşısında Batı’nın nasıl bu kadar mantıksız davranabildiğini sorgulayarak şoke olmuş, Batı’nın rasyonelliğinden şüphe duymaya başlamıştır. Batı’nın bu olayın ardından imza attığı siyasi maceralar ise, bu kuşkuları, Batı’nın tarihi beceriksizliğine olan güvene dönüştürmüştür.

Sadece kısa bir süre önce birer etkinlik örneği olarak görülmeye başlanan Batılı ülkeler ise zorlu bir süreçten geçiyorlar. Batı toplumları giderek küreselleşmenin olumsuz etkisiyle karşılaşıyor; orta sınıf geleceğinden umutsuz. Bilgi devrimi – özellikle de sosyal ağlar- toplumları elitlerin, siyasi partilerin ve geleneksel kitlesel medyanın kontrolünden giderek daha fazla çıkarıyor. Bu durum ABD’de son derece belirgin bir hal aldı; keza burada geleneksel orta sınıf, elitlerin kontrolündeki düzenli nüfuz kanallarını hiçe sayarak, onların çıkarlarını olmasa da görüşlerini, korkularını ve endişelerini dile getirebilen, standart-dışı bir Başkan adayını seçtiler. İşte statüko karşıtı bir kampanya yürüten bir adayın zaferi, bu kontrolsüzlük halinden ileri geliyor. Bu, Amerikan elitinin büyük kısmını etkisi altına alan, çılgınlığa dek varan korkuyu da açıklıyor. Jimmy Carter, Ronald Reagan ve Barack Obama da geleneksel olmayan ve özellikle dış politikada görece olarak deneyimsiz kişilerdi. Ancak Trump’ın aksine onlar elit kesimdendi ve krizlerden sonra gerekli düzeltileri yapabilmek için elitler tarafından seçilmişlerdi.

2016 yılı Kasım ayındaki mağlubiyetin ardından, ABD’de yönetim ve özellikle de “derin devlet”, siyasi sistem üzerinde denetimi geri kazanma mücadelesine girişti. Bu mücadele, sadece kısmen Trump’a yönelikti. Rus-karşıtı söylem de, ABD’nin iç politikasına yönelik reform girişimlerinin ve özellikle sosyal medya üzerinde denetimi sıkılaştırarak Trump’ın zaferini mümkün hale getirecek şekilde toplumu daha yönetilebilir hale getirmeye dönük adımların bir kılıfı oldu. İlk başlarda fikirlerin rekabeti için açık bir platform olarak görülen ve ABD’nin Mısır, Ukrayna ve Rusya gibi diğer ülkelerin iç işlerine karışmasına yardımcı olan sosyal medya, artık Rusya’nın diğer ülkeleirn iç işlerine karıştığı büyük bir kanal olarak görülmeye başlandı. Sonuç itibariyle, “Rusya’nın demokrasiye yönelik saldırılarına karşı” koruma duvarı inşa etme ve denetimleri güçlendirme zorunluluğu, daha şimdiden ABD’de bir söylem halini aldı (Minority Sta. Report 2017; Zhou ve arkadaşları 2017). Bir diğer ifadeyle, gelenekselci elitler, kitlesel medya üzerinde otoriter denetimi güçlendirmek suretiyle demokrasiyi korumaya çabalıyorlar.

“Rusya’nın iç işlerine karışmak” yoluyla dünya çapında demokrasilere zarar verdiği yönünde çığ gibi büyüyen sıradışı suçlamalar (Biden 2018), denetimi yeniden sağlamaya dönük girişimlerin birer kılıfı gibi görünüyor. Bu durum, yabancı aktörlerin ABD’nin politikalarını etkilemeye dönük fırsatlarını da sınırlandırıyor.

Bu bölümün yazarlarını ilgilendirdiği ölçüde, Rusya, bu suçlamaların en az yüzde 2’sinin gerçeklere dayanması durumunda bununla gurur duyacaktır. ABD’deki elit kesimin buradan bir ders çıkarması gerekiyor: Sırça kulelerinde yaşayan insanlar, dışarıya taş atmamalıdırlar. Bu kapsamda, diğer ülkelerin iç işlerine yaygın ve uzun vadeli bir şekilde müdahale, birçok durumda da kaosa sebep olma ve kan akıtma söz konusudur. Ukrayna bunun yakın tarihli bir örneğidir. Ne mutlu ki, Rusya’nın müdahalesi sayesinde, Suriye’deki bir rejim değişikliğinin radikal İslamcı terörizmi güçlendirmesi önlenmiştir. Bununla birlikte, Rusya’ya yöneltilen suçlamaların en azından yüzde 2’sinde bile doğruluk payı olduğundan şüpheliyiz. Öte yandan, kendi aralarında bölünmüş olan ve birbirlerine karşı savaş açan ABD’li elit kesim, Batı’nın ahlaki ve siyasi duruşunu ve demokrasinin kendisini daha da zedelemektedir.

Doğal olarak, Rusya ile yaşanan rahatsızlığın jeopolitik sebepleri de var. Rusya, ABD’nin askeri üstünlüğünün kaybolmasının hem sembolü hem de büyük oranda sebebi. Rusya, ABD öncülüğündeki liberal dünya düzenine, özellikle de Batılı olmayan güçlerin inşasında yer alamadığı bu düzeni evrenselleştirme girişimlerine kasten karşı çıktı. Rusya, 1990’lı yıllardan beri NATO genişlemesine karşı çıktı ve 1999 yılında Yugoslavya’dan, 2003 yılında Irak’tan ve 2011 yılında Libya’dan geriye kalan yasadışı saldırganlıklara karşı çıktı. Rusya her zaman için yeni bir uluslararası düzenin inşasında Batı ile eşit düzeyde ortak tasarımcı, ortak mimar ve ortak yönetici rolü talep etti. ve Rusya’nın hem iç hem dış politikası, eski SSCB topraklarına yönelik politikalar ve nükleer silah politikası da dahil olmak üzere, Rusya’nın ABD öncülüğündeki sisteme küçük çaplı bir katılımcı olmayı reddettiğinin kanıtıdır.

Rus-karşıtı politikanın kökenleri çok daha derinlere inmektedir ve özellikle de ABD’li elitlerin ülkenin kendi içindeki durumu üzerinde kontrolü ele alamaması durumunda ikili ilişkilerde yakın gelecekte bir rahatlama beklenmemelidir. ABD-Avrupa arasındaki soğuma, o kadar derinlere inmemektedir. Bununla birlikte, Batılı elitlerin alışkın oldukları ve arzu ettikleri dünya parçalanıyor ve Rusya bunun hem sembolü hem de sebebi. Gelenekselci elitlerin siyasi pozisyonları Avrupa çapında zayıflıyor. Sağcı popülistlerin yükselişi ve ana akım siyasi partileri popülerliğindeki sert düşüş bunun bir göstergesi.

1990’ların ve 2000’lerin başının statükosuna geri dönüş ise imkansız. ABD ekonomisi dinamik bir ekonomi ve Trump’ın vergi kesintileri ve deregülasyonuyla birlikte daha da güçlenecek. Bu da ABD’nin gücünün önümüzdeki birkaç yıl daha devam etmesini sağlayacak. Asıl mesele, ABD’nin kısmi bir tecritçilik benimseyip benimsemeyeceği, Trump’ın seçim kampanyasında savunduğu gibi küresel ekonomik angajmanını tamamen bir yana bırakmaksızın kendisini etraftan yalıtılmış bir tür kaleye hapsedip hapsetmeyeceği. Veya ABD’nin tek küresel lider pozisyonunu yeniden tesis etmek amacıyla dünya bir kez daha büyük güç intikamcılığı politikasıyla mı karşı karşıya kalacak? İkinci seçenek, Trump yönetimindekiler de dahil olmak üzere ABD’nin askeri yapılanması ve hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler arasındaki şahin uluslararasıcılar tarafından savunuluyor. Ve tüm bunlar, Reagan döneminden çok daha tehlikeli olabilir. Kısmi tecritçilik uzun vadede baskın gelebilir, çünkü geleneksel elit zemin kaybediyor ve dünya giderek daha çok-kutuplu bir hal alıyor. Bu durum ise hem Rusya hem de dünyanın geneli açısından sorun yaratacak, ancak aynı zamanda yeni fırsatları da gündeme getirebilir.

ABD’nin politikasındaki bu eğilimleri öngören Rusya, ön-alıcı caydırıcılık stratejisi yoluyla ABD’yi kendisinden uzak tutma niyetinde. Vladimir Putin’in 1 Mart 2018 tarihinde Federal Meclis’e yaptığı Başkanlık konuşmasında sözünü ettiği ileri teknolojiye sahip stratejik sistemlerin amacı, söz konusu girişimlerin etkili olmadığını ve caydırıcı şekilde pahalı olduğunu göstermek suretiyle ABD’nin askeri üstünlüğü yeniden kazanma girişimlerini önlemek (Putin, 2018).

Avrupa’daki durum da bir nebze benzer. Birçok Avrupa ülkesi, Moskova’yı iç işlerine müdahale etmekle suçladı ve Rusya’nın Brexit meselesinde ve Katalonya’daki ayrılıkçı harekette parmağı olduğunu ileri sürdü. Mevcut politikalardan ve kötüye giden ekonomik, sosyal ve güvenlik koşullarından memnuniyetsiz olan seçmen kesimini temsil eden popülistler ise, elitleri bir kenara itiyor, kendi gündemlerini dayatıyor ve geleneksel partilerin kuyusunu kazıyor. Bununla birlikte, geleneksel Atlantik-yanlısı yönetici sınıfın yerini kimin veya neyin alacağını kimse bilmiyor.

Avrupa Birliği’nin karşısında ise olası dört senaryo var. İlk senaryo, daha az istekli olan ABD ile bir ittifakı, kötüleşen koşullar temelinde, muhtemelen Rusya ile ilişkilerde küçük çaplı iyileştirmeleri de eş zamanlı olarak yapmak suretiyle durumu telafi ederek sürdürmek. İkinci senaryo ise, etkin bir güvenlik politikası izleyerek stratejik bağımsızlığı devam ettirmek. Ancak bunun için de muazzam boyutta finansal ve siyasi taahhütler ve Avrupa projesinin kendisinin temel ilkelerini revize etmek gerekiyor. Bu durum ise, ya gerçek zorluklara yanıt verebilmek için Doğu ile ilişkilerin yakınlaşmasına, ya da Rusya ile arasına koyduğu mesafenin devam etmesine yol açar. Şu an için AB, Rusya-karşıtı yaptırımların yardımıyla, sendelemekte olan Avrupa projesini ayakta tutmaya çalışıyor; dolayısıyla AB’nin tek sesle konuşmasına izin veriyor. Üçüncü bir senaryo, münferit Avrupa ülkelerine ve Avrupa Birliği’ne, ABD ile ilişkileri koparmaksızın Büyük Avrasya projesine katılma imkanı verilmesidir. Ancak bu senaryo da, AB’nin alışkın olduğundan farklı nitelikte siyasi ilkeler ve değerleri temel alacaktır. Son olarak, dördüncü senaryo, AB’nin herhangi bir stratejik karar almaksızın mevcut boşlukları onarmaya devam etmesi, bir yandan da Avrupa projesinin erozyona uğrama riskiyle karşı karşıya kalmasıdır.

Avrupa’da mevcut elitin büyük kısmı, ikinci senaryonun hayalini kuruyor, ancak birinci senaryoyu destekliyor. Fakat aslında Avrupa dördüncü seçeneğe doğru ilerliyor. Üçüncü senaryo, Avrupa’nın dünya meselelerindeki iç ve dış dönüşümlerin büyük çaplı sonuçlarını hissetmesinden ve alternatif seçeneklerin tehlikelerini anlamasından birkaç yıl sonra –özellikle de ABD’nin daha egoist ve başına buyruk bir politika izleme olasılığı ve Avrupa elitinin de bu süreçte devam eden dönüşümü göz önüne alındığında- gerçekleşebilir. Yukarıdaki senaryoların tümü, Rusya’nın Avrupa’ya yönelik olarak yeni ve daha aktif bir politika izlemesini gerektirecektir. (Lukyanov 2018a, 2018b; Miller ve Lukyanov 2016).

Yapısal olarak bakıldığında, Batı’daki durum o kadar gergin ki, uluslararası güvenliğin önünde ciddi bir meydan okuma halini aldı. On beş yıl önce uluslararası sistemin amacının yeni güçlerin yükselişini yönetmek olduğu düşünülürken, şu anda eski güçlerin gerilemesini yönetmekten bahsetmek çok daha doğru bir hal aldı. Bazı önde gelen realist düşünürler, güç değişimine ilişkin klasik teorilerin aksine, mevcut hegemonların – bu durumda ABD’nin- gerçek revizyonist güçler olduğunu, politikalarının mevcut düzenin uygulamaları ve kurallarını ihlal ettiğini ve dolayısıyla uluslararası istikrarın önünde büyük bir zorluk doğurduğunu daha şimdiden ileri sürüyorlar (Schweller 2015).

Uluslararası ilişkilerin mevcut durumu genellikle yeni bir Soğuk Savaş olarak betimleniyor. Aslında, yapısal gerilimlerin en üst düzeyi, çözülmemiş sorunların sayısı, kontrol edilemeyen ve sorumsuz aktörlerin yaygınlaşması ve düzenlemelerin olmayışı; aslında işlerin bundan çok daha tehlikeli olduğu anlamına geliyor. Her şeyden öte, yeni bir ideolojik çatışma var ve bu çatışma, komünizm ve kapitalizm arasında değil, Batılı elitlerin kendi iççinde yaşanıyor. Bu kesim, ideolojik, siyasi ve ekonomik pozisyonlarının zayıflamasını durdurmaya çalışıyorlar. Çatışma, Soğuk Savaş kadar ciddi. Şundan emin olabiliriz: Savaş yanlısı ABD’nin ideolojik ve askeri yapılanması halihazırda 1980’li yıllarda Reagan’ın stratejisini yeniden sahneye koymaya çalışıyor (3). Bu strateji, McCarthy’cilikle el ele ilerliyordu ve ülke içinde bir cadı avını öngörüyordu. Tıpkı 1950’li yıllarda olduğu gibi, ABD’nin bazı önde gelen uzmanları ve düşünce kuruluşları, Rusya-yanlısı duygulara sahip olmakla suçlanıyorlar (Young, 2015). Ancak ne Rusya ne de Çin, ne de ABD’nin Asya, Orta Doğu veya Latin Amerika’daki

müttefiklerin çoğu, eski tarz Soğuk Savaş’ın yeni bir oyununa katılmaya istekliler. Batı’da bu oyunu oynamak isteyenlerin ise, bunu tek başına yürütmeleri, yeni mağlubiyetlere ve hatta tecrit haline doğru sürüklenmeleri gerekecek. Washington’un harekete geçirmeye çalıştığı yeni çatışmaya dair ilk değerlendirmeler, özellikle de güçlerin bağlantılarına dair yapılan analizler, zafer elde etme şansının zayıf olduğunu gösteriyor.

Rusya, Çin, Hindistan ve diğer yeni güçler, ideolojik bir yayılma içerisinde değiller ve genellikle uluslararası sistemin geliştiği yönden memnun görünüyorlar. Bunlar, eski güçlerin geri püskürttüğü, yeni ortaya çıkan bir statükonun güçleridir.

Güvenlik açısından zorluklar

Uluslararası ilişkilerde artan düzeyde yapısal gerilimler yaşandığı için, bölgesel krizlerin de patlak verme tehlikesi artıyor. Orta Doğu’da, daha önceleri eski uluslararası sistemin baskıladığı eski çatışmalar yeniden patlak veriyor. Halkların uyanışının artması ve Afrika çapında, özellikle de Sahra altında milliyetçilik vakalarının yaygınlaşması ile birlikte, istikrarın daha fazla bozulacağına kesin gözüyle bakabiliriz. Asya’nın yükselişi, daha önceleri iki kutuplu dünya düzeni ve sömürgeci güçlerin baskıladığı eski çelişkileri serbest bırakıyor ve yeni gerilim kaynakları yaratıyor.

Nükleer silahlar yaygınlaşıyor. İsrail, Hindistan ve Pakistan’ın kendi nükleer programlarını sürdürmelerine rağmen herhangi bir müeyyideyle karşılaşmadıkları bir ortamda, özellikle de Irak ve Libya’nın kendi programlarından vazgeçtikten sonra yıkıcı bir saldırıyla karşılaştıkları düşünüldüğünde Kuzey Kore’nin nükleer hedeflerden vazgeçmesini beklemek, gerçekçi değil. Kırım’ın Rusya tarafından ilhak edilmesi, jeopolitik açısından gerekli, tarihsel açıdan da adil bir durumdu. Ancak, bu eylem, Sovyet yapımı nükleer silahların bırakılması karşılığında Kiev’in ödüllendirilmesine yönelik olarak 1994 yılında kabul edilen Budapeşte Memorandumu’nda (Güvenlik Güvencelerine dair Memorandum, 1994) yer alan ve Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne saygı gösterileceğine dair teminatı ihlal etti. Bunun sonucunda, nükleer silahların yaygınlaşmasını önleme rejimine yönelik ahlaki gerekçelerin de temeli sarsılmış oldu.

Eğer İran üzerindeki baskı ve yeni yaptırımlar dayatmaya ve Ortak Kapsamlı Eylem Planı’nı (JCPA) gözden geçirmeye yönelik tehditler devam ederse, İran da er ya da geç nükleer silah edinecek. İran’ı, Suudi Arabistan ve Mısır izleyecek. Güney Kore ve Japonya da Kuzey Kore’yle boy ölçüşecek şekilde kendi nükleer silahlarına sahip olmak isteyebilir – özellikle de şayet ABD, Pyongyang ile Kuzey Kore’nin ABD anakarasına ulaşabilecek nitelikte kıtalar-arası balistik füzelere sahip olmasını yasaklayan, ancak tamamen nükleerden arındırılmasıyla sonuçlanmayan bir anlaşmaya varırsa (4). Bununla birlikte, böylesi bir kasvetli senaryo olmasa bile, stratejik istikrar halen geriliyor ve bir nükleer çatışma riski artıyor.

Yeni silah biçimleri ortaya çıkıyor: nükleer, nükleere yakın ve konvansiyonel. Siber silahlar, stratejik bir nitelik kazanıyor; çünkü kitle imha silahlarına benzer bir zarar verebilirler. Eğer ortak çıkarlar yoluyla denetlenemezlerse, teröristler açısından ideal silahlara dönüşebilirler; çünkü görece olarak ucuzdurlar, takipleri zordur ve kritik tesislere gizli saldırılar gerçekleştirebilirler; uluslararası çatışmaları provoke edebilirler ve güçlü bir çoğaltıcı etki doğurabilirler. Ciddi bir zarar doğurabilen biyolojik silahlar da yapım aşamasında olabilir. Tüm bunlar, nükleer silahların kontrolüne dair eski sistemin ve onun bağlantılı diyalog yapılarının çatırdadığı, yeni sistemlerin ise ortaya çıkmadığı bir dönemde gerçekleşiyor. Pratik düzlemde, yeni tehditlere dair ciddi bir tartışma da yok. 1950’li

yıllardan beri ilk kez dünya çapında stratejik silahlara dair herhangi bir kural yok ve tüm bunlar da stratejik ortamın Soğuk Savaş’ın ilk dönemleriyle kıyaslandığında çok daha karmaşık ve daha az yönetilebilir olduğu bir çağda yaşanıyor.

Kısmen mevcut durum, güvenlik meselelerinde beleşçiliğin ve “stratejik ciddiyetsizliğin” bir sonucudur: kısa vadeli taktik kazançlara erişmek amacıyla devasa bir kışkırtıcılık potansiyeline sahip olan askeri çatışmalar da dahil olmak üzere uzun vadeli riskler almaya hazır oluş. Çünkü bu tür risklerin gerçekleşmesi, akla hayale sığmaz olarak düşünülüyor, ama bu şekilde bir yaklaşım yanıltıcı olabiliyor (Bordachev 2017; Kissinger 2015). Devletler ve toplumlar, uzun bir görece barış dönemine alıştılar ve ya bunun sonsuza dek devam edeceğini düşünmeyi tercih ettiler, ya da görece barışı güvence altına alma korkusuyla tüm nükleer silahlarını ıskartaya çıkarmaya dönük, romantik planlar önerdiler. Bu durumda, Moskova ve Washington arasındaki mevcut ilişkiler son derece alarm verici. Yüzeysel olarak bakıldığında, bir yanda küçümseme, diğer yandan da nefrete yakın bir hal ağır basıyor ilişkilere. Bu durum, stratejik istikrar açısından kötü bir temel oluşturmaktadır.

Artan sayıda aktör ve diyalog noksanlığı, elit çevrelerde entelektüel kafa karışıklığıyla birleşiyor. Öte yandan, değişimin hızı da artıyor. Dördüncü Endüstriyel Devrim, tıpkı kendinden önceki Dijital Devrim’de olduğu gibi, çok fazla fayda sağlayacak, ancak aynı zamanda sosyal ve siyasi gerilimleri de tırmandıracak. Tıp alanındaki ilerlemeler milyonların hayatını kurtarabilir, ancak aynı zamanda yaşlanma ve aşırı nüfus patlaması gibi demografik meseleleri artırabilir. Robotlaştırma ve üretimin yerelleşmesi, birçok kalkınmakta olan ülkede endüstriyelleşmeyi tersine çeviriyor; kalkınmış dünyada yeniden endüstriyelleşmeyi teşvik ediyor. Ancak bu devrimin birçok etkisinin öngörülmesi zor. Aslında, tıpkı on beş yıl önce olduğu gibi ABD, siber uzaydaki üstünlüğüne güven duydu ve uluslararası düzenlemelere konu olma fikrini reddetti. Rusya’nın bilgi güvenliğine dair kavramları ve hem altyapı hem de bilgi konularında siber uzayda davranış kuralları geliştirilmesine yönelik olarak önerilerini sürekli yinelemesi, sansürün yasallaşmasına yönelik girişimler olarak görülüp eleştirildi (Remington ve arkadaşları, 2016). Günümüzde ABD en sonunda kendi zafiyetini fark etti. Yukarıda sözünü ettiğimiz gibi, sosyal ağlar ve diğer yeni medya uzun zamandır ABD’deki mevcut siyasi çalkantıya katkı sağlayan kilit etmenler arasındaydı. Dolayısıyla, sadece yakın bir tarihte İnternet’in tam özgür olmasını –veya daha ziyade ABD medyası ve fikirlerine özgürlüğü- savunmuş olan ABD, şu anda bu alanı sınırlandırmanın yollarını araştırıyor.

Temel jeopolitik değişimler, elitlerin yaşadıkları kafa karışıklığı ve yeni teknolojiler sadece savaş riskini artırmakal kalmıyor, aynı zamanda uluslararası ilişkileri geriye itiyor. Askeri gücün iskelet temelleri, ekonomik, bilgi ve siyasi üst yapının altında giderek daha görünür bir hal alıyor ve bu üst yapı sadece yakın bir tarihte başat olarak görülmeye başlandı.

Rusya: Muzaffer; ancak bir takım sorunları var

Rusya’nın kısa süre önceki dış politikası son derece başarılıydı (Karaganov 2017c). Tarihsel bir dalgadan yararlandı: yeniden millileştirme, egemenliğin yeniden tesisi, birçok toplumda küreselleşmeye verilen olumsuz yanıtlar ve askeri-siyasi etmenlerin artan rolü.

Egemenlik, güvenlik meselelerinin üstünlüğü ve geleneksel değerler yeniden gündeme geldi. Geleneksel değerler neredeyse evrensel bir şekilde bireysel çıkarlar karşısında topluluk çıkarlarının üstünlüğünü içermektedir ve bu da kamusal hizmetler ve tanınırlık yoluyla gerçekleşecektir. Rein Mullerson’ın açıkladığı gibi, yirminci yüzyılın ikinci yarısında barış ve refah, Batı’daki yeni bireyselciliğin

ortaya çıkışını kışkırttı (Mullerson, 2017). Ancak küresel olarak bakıldığında insanlığın içkin toplumsal niteliği çok daha baskın geldi.

Rusya’nın Kırım’ı kararlı ve hızlı bir şekilde ilhak etmesi ve Donbass’taki isyana destek olması, Batı bloğunun daha fazla yayılmasını önledi (5). Rusya’nın Suriye’ye çarpıcı bir şekilde başarılı müdahalesi, onun üst düzey güç statüsünü yeniden kazanmasını sağladı. 30 yıldır ilk kez Rusya sadece eski SSCB toprakları dışındaki bir ülkede güç projeksiyonunda bulunmak suretiyle rejim değişikliğini önleyebildiğini göstermekle kalmadı, aynı zamanda ABD’nin tercihlerine önem vermeyen, yeni bir jeopolitik ortam yaratabildiğini kanıtladı. Rusya’nın Suriye’deki başarısı, dış politikalarını ve güvenlik ilişkilerini çeşitlendirmeleri için bölgesel güçleri teşvik etmek suretiyle Orta Doğu’yu etkiledi. Zafer hissi ve yeniden büyük güç statüsü kazanmanın verdiği güven, Batı’nın öfkeli tepkisiyle birleştiğinde, Rus toplumunu, millileştirilmiş elitleri ve marjinalleştirilmiş komprador hisleri bu zamana dek bir araya getirmeyi başardı.

Rusya, tarihsel olarak eşsiz bir ortaklık tesis etti: Yakın gelecekte dünyanın öncü gücü haline gelmesi beklenen Çin ile müttefikliğe yakın bir ilişki kurdu. Rus elitleri arasında büyük çoğunluğu, jeostratejik kimliklerini değiştirdiler: merkeze masraflı ve güvencesiz bir erişime sahip olup, Avrupa’nın marjinal bir kısmında konumlanırken, rotayı Avrasya’nın merkezine çevirdiler. Bir diğer deyişle, Rusya kendisini dünya meselelerinin hem şimdiki hem de gelecekteki durumuna uyumlu olarak dönüştürüyor. Düşmanca yaptırım dalgalarının üstesinden geldikten sonra bunda ahlaki bir zafer hissine de kapılıyor.

Başkan Putin’in 1 Mart 2018 tarihinde Federal Meclis’e yaptığı konuşmada açıkladığı üzere bir dizi ileri teknolojiye sahip stratejik silahın geliştirilmesi ve konuşlandırılması, sadece ABD’nin bu alanlardaki yatırımlarını geçersiz hale getirmekle kalmıyor, aynı zamanda Rus caydırıcılığının etkisini ve küresel ve bölgesel olarak ana güvenlik sağlayıcı olarak rolünü on yıllar için olmasa da yıllarca garanti altına almış oluyor.

Bu rol, ABD’nin kendi kendini yıkan politikası ve acziyeti ile Rusya ve Çin’in eşzamanlı olarak çevrelenmesini yoğunlaştırmaya dönük girişimler karşısında oldukça önemlidir. Keza bu durum, yeni bir iki kutuplu küresel bölünme yaratmaktadır. Dünya, kendi iç krizlerinden dolayı 1990’larda ve 2000’lerde Rusya’nın caydırıcılık rolünün zayıfladığı zamanlarda neler yaşandığını gördü. Demokratik ülkelerin ittifakı zıvanadan çıkmış durumda: Yugoslavya, Irak ve Libya’da korkunç ve maliyetli sonuçlar doğuran bir dizi müdahale gerçekleştiriyorlar. Batı, kendi siyasi modelini saldırgan bir şekilde ihraç etmeye, etkilediği ülkelere ve bölgelere kaos getirmeye başladı. Bunun son örneği Ukrayna. Bu ülke, zayıf bir devlet iken şimdilerde neredeyse başarısız bir devlete dönüştü. Bariz dış politika başarılarına rağmen, Rusya’nın başa çıması gereken birçok stratejik zorluk bulunmaktadır.

Objektif olarak artan savaş tehdidinden ayrı olarak, temel zorluk; ekonomik ve sosyal kalkınmaya yönelik tutarlı bir stratejinin olmaması. 2000’li yıllarda şişkolaşan Rusya, şimdi hızla zayıflıyor. Dış politika başarıları kendi başına önemlidir; lakin sosyal ve ekonomik zorluklar karşısında telafi yolları oldukça zayıf kalmaktadır. Rus elitinde bazı kişilerin tavsiye ettiği gibi, çatışmalardan geri çekilmek de pek az riskli sayılmaz (Timofeev 2017). Bu zamana değin Rusya akıllıca ve ustaca hareket etti; ancak başarısızlıklar olasıdır ve muhtemelen de yaşanacaktır. Rusya’nın görece ekonomik zayıflığı, ortaklarının dostluk kurma arzusunu sınırlandırmış, rakiplerinin ise onunla kavga etmesini teşvik etmiştir. Eğer ekonomik durgunluk devam ederse, jeopolitik aksilikler, herhangi bir zafer atmosferini yerle bir edebilir ve ekonomik zayıflıkları gözler önüne serebilir. Teknokrat, muhafazakar bir modernizasyon stratejisi ilan edildi; ancak henüz uygulanmadı. Bu zamana değin Rusya’nın kapsamlı ve başarılı bir modernizasyon gerçekleştirdiği tek alan, ordusu olmuştur.

Rusya’nın elinde kendi kalkınmasına yönelik herhangi bir cazip strateji yok. Ayrıca gelecekteki dünya düzenine dair pozitif bir vizyonu da bulunmuyor. Tıpkı Çin gibi Rusya da daha önceki birçok uluslararası ekonomik, siyasi ve güvenlik düzenlerinin ve Batı’nın uluslararası kalkınmaya yönelik reçetelerinin iflasının doğurduğu ideolojik boşluğu kapatmada yavaş davrandı.

Geleneksel düşüncenin aksine, tarih boyunca çok-kutupluluk, uyumlu bir durum yaratmak yerine, kaotik bir ortam doğurdu ve büyük güçler arasında neredeyse son bulmayan çatışmalara, savaşlara yol açtı – tıpkı yirminci yüzyılda yaşanan iki dünya savaşı gibi. Çok-kutupluluk, artık mazide kalan tek-kutupluluğun bir anti-tezi olarak yararlı bir konsept olmakla kaldı. Peki ya bundan sonra?

Caydırıcılığa yönelik kendi yeteneklerini güçlendirmesinin yanı sıra Rusya henüz uluslararası güvenliği iyileştirmeye yönelik tutarlı bir strateji geliştiremedi. Uluslararası güvenlik, tamamen çöküş tehdidiyle karşılaşmasa da ciddi bir baskı altında bulunuyor.

Batı ile ilişkiler en kötü döneminden geçiyor. Ancak bunun tüm suçunu Rusya’ya yüklememek gerek. Rusya, geçmişteki zayıflıkları, ahmaklıkları, minnettarlık umuduyla tavizler vermesi ve Ukrayna’daki kaçınılmaz sorunu yıllardır öngörmedeki çekimserliğinde dolayı hatalıdır. Rusya, yüzünü doğuya doğru çevirmek suretiyle ekonomik ve siyasi pozisyonlarını güçlendirmiştir; ancak batı kısmındaki zayıflığı, bu bölgede daha fazla harekette bulunmasını sürekli kısıtlayacaktır. Batılı ortaklara verilen tavizler de bir anlam ifade etmeyecek ve hatta tehlikeli bile olabilecektir. Bunlar, daha önceleri gerçekleştirilen çılgınca ve kibirli türden bir yayılmayı pek teşvik etmeyecek, daha ziyade Rusya’yı bitirmek ve Batılı savaş kışkırtıcılarının ekmeğine yağ sürmek arzusunu ifade edecektir. Tavizler, ABD’nin 1980’li yılları yeniden sahneye koyma ve dolayısıyla gerginliği daha fazla tırmandırma girişimlerinin işe yaradığı yanılsamasını doğuracaktır. Öngörülebilir bir gelecekte özellikle ABD’nin yaptırımları kaldırması beklenmemelidir. Bununla birlikte, işlerin mevcut durumu da zarar vericidir. Rusya’nın bir takım değişiklikler yapması, duruma farklı bir açıdan bakması, hem Batı yanlısı hem de Batı-karşıtı şekillerde Batı konusundaki takıntısından vazgeçmesi gerekmektedir.

Gelecekteki politika

Daha önceki uluslararası düzenlerin çöküşü, Rusya’nın diğer küresel güç merkezleriyle birlikte yeni ve dengeli bir dünya düzeninin inşasına yaratıcı katılımını gerektiriyor. Rusya’nın stratejisinin köşe taşları; yeni bir geniş çaplı savaşın önlenmesinde liderlik ve kendisini önde gelen bir uluslararası güvenlik sağlayıcıyla dönüştürmesi şeklinde ortaya çıkmalıdır. Bunun için de, hem caydırıcılığa yönelik bir takım yetenekler ve bir doktrin geliştirmesi, hem de izinsiz hareket etmek yerine uluslararası stratejik istikrarın ortak bir şekilde güçlendirilmesinin önerilmesi ve hatta bu konuda ısrar edilmesi gerekmektedir (6). Bunu sağlamak için ise geleneksel silahların denetimi kanalları pek etkili olmayacaktır (7). Onun yerine, saydamlığı artıracak ve kazara gerçekleşen veya kızışan çatışmaların riskini azaltan bir diyalog sistemi geliştirilmelidir. Eğer ABD bu sürece engel oluşturursa, Rusya ve Çin, diğer devletleri de sürece katılmaya davet ederek ABD’siz bir şekilde başlamalıdır. Bir diğer seçenek ise, ABD, Çin ve diğer ülkelerin uzmanları arasında, uluslararası stratejik istikrarın nasıl güçlendirileceğine dair bir dizi gayriresmi diyalogu başlatmak olacaktır.

Doğal olarak, barışı korumak için yeni yaratıcı yaklaşımlara ihtiyaç vardır. Bunlar arasında; öngörülebilir gelecekte savaşı önlemenin temel aracı olarak nükleer caydırıcılığın ütesinden

gelinmemesine, ancak onu güçlendirmeye yönelik ortak çabalar bulunmaktadır (Karaganov 2017a). Nükleer silahları yaygınlaşmasına karşı mücadele etmek önemlidir. Ancak, güvenliklerini güçlendirmek amacıyla ileriye dönük bir felsefe ve güvenliği güçlendirmek amacıyla gayriresmi düzeyde nükleer silaha sahip olan devletleri angaje eden bir diyalog pratiği olması gerekmektedir. Bu, nükleer silahların daha fazla yaygınlaşmasını önlemek veya azaltmanın tek yoludur.

Kural gereği, savaşlardan sonra uluslararası düzenler ortaya çıkar; ancak günümüzde büyük çaplı bir savaş, tarihin gerçek anlamda sonunu getirecektir. Rusya’nın tarihin devam etmesini sağlamak üzere ortaya net bir taahhüt koyması gerekmektedir. Rusya, küresel güvenliğin büyük bir sağlayıcısı konumunda. Orta Doğu ve Orta Asya’daki politikaları da, Avrupa’daki Batılı ittifakların savaş riski yaratırcasına yayılmasını önlemeye ve ABD ve diğer büyük güçleri caydırmaya dönük çabaları da bunun bir işareti. Bu statüsünü siyasi ve entelektüel olarak resmileştirmesi gerekiyor.

Gelecekteki dünya düzeninin temelleri, öncü güçler arasında karşılıklı caydırıcılık ve diyalog yoluyla inşa edildiğinde, bu düzenin ilkelerine dair bir tartışma başlayabilir: işbirliği, egemenliğe ve toprak bütünlüğüne yönelik saygı ve siyasi, kültürel ve değer tercihlerinin özgürlüğü. Komünizm, liberalizm ve diğer “izm”lerin artık geride bırakılması gerekiyor.

Rusya, liberal dünya düzeninin bir kenara ittiği kanunlara riayet etme geleneğini yeniden canlandırmalıdır. Bunun için gerekli koşullar, uygun bir güç dengesi eşliğinde, yeniden ortaya çıkıyor.

Jeopolitik açıdan bakıldığında, Rusya açısından önümüzdeki on yıllarda en umut veren seçenek, Büyük Avrasya’da kapsamlı bir ortaklık kurmak üzere rotasını daha da doğuya çevirmesi olacaktır. ABD ve komşuları, birkaç Avrupalı ve Asyalı devletle birlikte, muhtemelen kendi merkezlerini yaratacaklar.

Rusya ve Çin, Avrasya’da kapsamlı bir ortaklık inşa etmek üzere diğer ülkelerle güç birliğine gitme konusunda hazır olduklarını yinelediler. Rusya, Çin’in Tek Kemer, Tek Yol Girişimi’ni destekledi. Bu girişim, diğer projelerle birlikte, gelecekteki ortaklığa ekonomik bir zemin tesis edebilir. Çin, Avrasya Ekonomik Birliği’ni destekledi ve Şangay İşbirliği Örgütü’nü Pakistan ve Hindistan’ı içine alacak şekilde genişletmeye razı oldu. Her ikisi de, Avrasya ortaklığına yönelik siyasi, normatif ve kurumsal temellerin tesisine yönelik gerekli adımlar idi. Ancak, daha sonra Moskova yeterli bir girişimde bulunmadı. Avrasya ortaklığı fikri, özellikle Çin, Hindistan, Japonya, Güney Kore ve Avrasya Ekonomik Birliği, Şangay İşbirliği Örgütü ve ASEAN üye ülkeleriyle sistematik bir etkileşimi gerektiriyor.

Büyük Avrasya ortaklığı, sadece küresel bir ekonomik ve siyasi birim olarak birleşik bir Avrasya inşasına yönelik kavramsal bir çerçeveden, dolayısıyla gelecekteki dünya düzeninin kilit bir unsuru olmaktan ibaret değildir; aynı zamanda Çin’in artan gücünü kurumlar, bağlantılar, diyaloglar ve dengelerden oluşan bir sisteme entegre etmenin de bir yoludur. Kendisini bağımlı devletlerle çevrelemek gibi bir geleneği sürdüren Pekin, bu geleneğin üstesinden gelmek gibi zorlu bir görevle karşılaşmaktadır.

Günümüz dünyasında bu durum Thucydides Tuzağı’na yol açacak; diğer ülkeleri Çin’e karşı güç birliğinde bulunmaya yöneltecektir. Bu durum, Hint-Pasifik stratejisinin ortaya çıkmasında kendini şimdiden göstermiştir. Bu strateji, Çin’in doğu ve güneyden çevrelenmesi amacıyla tasarlanmıştır. Ancak, bu düzen sistematik olarak inşa edilir edilmez, Çin’in işbirliğine dayalı, çok taraflı ve Pekin’i daha az merkez alan bir düzen yoluyla faaliyette bulunma şansı da vardır (8). Daha da basit bir şekilde

ifade etmek gerekirse, Büyük Avrasya ortaklığı Çin’in gücü konusunda tıpkı Avrupa entegrasyonunun Almanya’nın gücü konusunda başardığına benzer şekilde hareket etmelidir: Almanya’nın yeniden birleşmesinin ardından, çok-taraflı kurallar ve kurumlar sistemi bir araya getirilmiş, dolayısıyla hem tek-taraflı hegemon hevesler, hem de komşular arasında korkuların patlak vermesi engellenmiştir. AB, Almanya meselesini - Almanya’nın hakim gücünü ve yirminci yüzyılda iki dünya savaşına sebep olan hegemon heveslerini- başarılı bir şekilde çözmüştür. Çin’in gücünü tek taraflı olarak uygulaması ters tepmeden önce Çin meselesini çözmek herkesin çıkarınadır.

Bir diğer önemli görev ise, Pasifik’teki iki kutupluluğun –ABD, Dörtlü ve ABD’nin müttefikleri ile ortakları bir yandan, Çin, Rusya, İran, Pakistan, Orta Asya devletleri ve belki de diğerleri öte yandan- önlenmesidir. Bu, ABD tarafından teşvik edilen bir durumdur ve eğer başarılı olursa küresel çapta yeni bir bölünme yaratacak; Pasifik, yeni bir küresel Soğuk Savaş’ın büyük bir cephesine dönüşecek, Avrupa da ikinci bir cephe olacaktır. Bu, daha önce Soğuk Savaş’ın jeopolitik açıdan düzenlemesinin ters çevrilmiş bir yansımasıdır. Çin’i, Kemer ve Yol Girişimi’ne ekonomik alternatifler ve Hint-Pasifik stratejisinin askeri bileşenleriyle –Dörtlü ve ABD-Hindistan ortaklığı- birlikte çevreleyen, bir yandan da Rusya’ya yönelik çevrelemesini yoğunlaştıran ABD, Çin’i Avrasya kara kütlesine doğru itmekte ve Rusya ve Çin’i birbirine yöneltmektedir, dolayısıyla –her ne kadar Büyük Avrasya ve Hint-Pasifik bölgesi rakip komşular olarak ortaya çıksa da- bir jeopolitik ve ekonomik gerçeklik olarak Büyük Avrasya’nın ortaya çıkışını hızlandırmaktadır.

Bunu önlemek için, Rusya, Çin, Hindistan, Japonya ve diğer Asyalı ve Avrasyalı aktörlerin Büyük Avrasya’yı ve Hint-Pasifik ortaklıklarını rakip değil, işbirliğine dayalı projeler olarak geliştirmesi gerekmektedir. Bunun için de Rusya ve Hindistan, Rusya ve Japonya ve Rusya ve ASEAN arasında diyalog kurulmalı ve belki de Rusya, Hindistan ve Japonya arasında üçlü bir format inşa edilmelidir. Ne ilginçtir ki, Japonya ve Hindistan’ın Çin’e yönelik karşı dengeyi güçlendirme arzusuna rağmen, bu ülkelerden hiçbirisi, Pasifik’in iki kutuplaşmasını desteklememektedir. Öte yandan, daha küçük çaplı Asya devletleri, ABD ile Çin arasında stratejik tercihlerde bulunmak konusunda direnç göstermektedir. Rusya, Hindistan ve Japonya, Çin’in gücünü yönetmenin alternatif yollarını tartışmalıdır ve bunu da bir kurallar ve kurumlar sistemi yoluyla yapmaktadır. Böylelikle Çin’in gücü dağılacaktır. Ayrıca, Tek Kemer ve Tek Yol Girişimi’nin ekonomik gücünü Hint-Pasifik bölgesiyle birleştirmeli, bölgedeki bağlantıları ve kalkınma projelerini daha kapsayıcı hale getirmelidirler. Daha sonraki aşamada, bu diyalog sistemi, Rusya-Çin-Hindistan-Japonya formatıyla tamamlanabilir ve tamamlanmalıdır.

Büyük Avrasya ortaklığının konsolide olup gerçekleştirilmesinin üzerinden üç ila dört yıl geçtikten ve Avrupa devletlerinin siyasi sorunları –ya geleneksel elitlerin denetimlerini yeniden kurmaları yoluyla ya da yeni elitlerin onların yerini almaları suretiyle- çözüldükten sonra Rusya önde gelen Avrupalı ülkeler ve AB’nin geneliyle ilişkilerini iyileştirmeye yönelik çabalarını bıraktığı yerden yeniden başlatmalıdır. Bu kez bu iyileştirme –AB ve Avrasya Ekonomik Birliği arasındaki diyalog da dahil olmak üzere- ikili düzeyde gerçekleşmeyecek. Ve 2000’li yılların başındaki durumun aksine, Rusya’nın AB merkezli bir düzenlemeye katılmasını içermeyecek. Tam tersine, Büyük Avrasya’nın genel bağlamı içerisinde gerçekleşecek ve Avrupalı büyük oyuncuların ve belki de AB’nin Büyük Avrasya ortaklığı gibi iddialı bir projeye dahil olmasını sağlayacak; Rusya’nın bir bağ işlevi göreceği ve dengeleyici bir güç olacağı Çin-Rusya-Avrupa barış ve kalkınma üçgeninin kurulmasını içerecek. Büyük Avrasya ve Hint-Pasifik bölgesinin birbiriyle uyumunun teşvik edilmesi, Çin-Rusya-Avrupa üçgeninin daha kolay bir şekilde ortaya çıkmasını sağlayacak; keza Avrupa bunu artık Soğuk Savaş tarzı rakip bir bloğa katılmak şeklinde algılamayacak.

Rusya’nın, Soğuk Savaş’ı yeniden üretip duran Soğuk Savaş dönemi kurumları yoluyla (örneğin AGİT veya Rusya-NATO Konseyi) Avrupa ile ilişkilerini güçlendirmeye çalışarak 1990’lı ve 2000’li yıllarda yaptığı hataları tekrar etmemesi gerekiyor. Bunlar; krizleri düzenlemek veya çatışmaları önlemek

açısından yararlı oldukları noktalarda araçsal olarak kullanılmalı; ancak diğer durumlarda bir yana bırakılmalıdır. Elbette, ABD ile ilişkileri iyileştirmek iyi bir şeydir; ancak ABD’nin iç siyasetine bağlıdır ve zaman alacaktır. ABD’deki elitlerin 2016 yılındaki seçimlerle başlayan rotasyonu tamamlanmadan önce, ABD’nin uluslararası düzenin ortak inşası ve yönetimi temelinde Rusya ile yeni bir ortaklığa hazır olması ise pek mümkün değildir. Yine de, mümkün olan noktalarda gerilimin derecesi azaltılmalı ve Rusya, mevcut çatışmalardan geri çekilmenin ve yeni çatışmaları önlemenin yollarını araştırmalıdır. Rusya, Suriye ve Ukrayna’daki politikalarını ve stratejik caydırıcılığını güçlendirmek yoluyla elinden gelen her şeyi yaptı.

Tarih, Rusya’nın son yıllardaki çabalarıyla birleştiğinde, Rusya’nın yeni bir dünya düzeninin inşasında rol oynamasını mümkün kılmıştır. Rusya, yetmiş beş yıl önce milyonlarca insanın canıyla bunu ödemiştir; ancak hem uluslararası hem de ulusal sistemler, Rusya’nın daha fazla başarı sergilemesini engellemiştir. Bugün Rusya bir kez daha yeni bir dünya düzenini şekillendirme girişiminde bulunmaktadır; ancak bunu daha düşük bir maliyetle ve daha büyük faydalar sağlayarak yapacaktır. Rusya’nın bu zorlu görevden kaçınmasının herhangi bir yolu yoktur. Eğer sürecin dışında kalırsa yeni bir dünya düzeni Rusya olmadan veya onun aleyhine kurulacaktır. Rusya’nın ustaca hareket etmeye ve sistematik bir yaklaşımı sürdürmeye devam etmesi gerekmektedir. Bu süreçte ısrarcı olmalı, işbirliğine ve her ne kadar Rusya’nın geleneklerine tam olarak denk düşmese de uluslararası dengeye katkıda bulunmaya hazır olmalıdır.

Kaynak: http://eng.globalaffairs.ru/pubcol/A-new-world-order-A-view-from-Russia--19782

*Sergei Karaganov, tarih alanında doktora derecesine sahip olup, Ulusal Araştırma Üniversitesi – Yüksek İktisat Okulu bünyesinde Dünya İktisadı ve Uluslararası İlişkiler Okulu dekanıdır. Kendisi aynı zamanda Dış Politika ve Savunma Politikası Konseyi Yönetim Kurulu Onursal Başkanı’dır.

*Dmitry Suslov, “Küreselleşme ve Bölgeselleşme: Dünya Ekonomisi ve Küresel Yönetişimin Genel Durumu” adlı Valdai Kulübü programı direktörüdür. Kendisi aynı zamanda merkezi Moskova’da bulunan Ulusal Araştırma Üniversitesi / Yüksek İktisat Okulu bünyesinde Kapsamlı Avrupa ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi direktör yardımcısıdır.