close

Genel

Genel

Rusya’nın Hipersonik Silahları

1

Valentin Vasilescu

 

ABD yerküreyi egemenliği altına almıştır ve donanması Rusya’nınkinden üç kat daha büyüktür. Dahası, Pentagon, yüzlerce ve geniş kapasiteli yük gemisinden oluşan geniş kara kuvvetleri birimlerini konuşlandırmak üzere stratejik bir kumandanlık kurmuştur. Tüm bu gemiler, oldukça güçlü seferi donanma grupları içinde ve uçak gemileri, karada ve havada ilerleyebilen gemiler ve birliklerin ve askeri ekipmanın deniz konvoyları etrafında örgütlenmektedir.

 

Avrupa ve Asya’ya konuşlandırılan birliklerle, müttefik devletlerin ordularıyla, ABD, Rusya’nın işgalinin tetiğini çekip ateşleyebilir. Dolayısıyla Rusya’nın yeni askeri doktrinine göre, Rusya’nın güvenlik gruplarının önündeki en büyük risk, Amerikan seferi donanma gruplarıdır ve bunlar Rusya sınırına işgal birliklerini taşıyabilir.

 

Farklı türde anti-balistik koruma türleri, ABD’nin seferi donanma gruplarını ve birliklerin ulaştırma gemilerinden iniş bölgelerini korumaktadır. İlk tür; ABD destroyerleri ve kruvazörleri AEGIS üzerine yerleştirilmiş ve SM-3 blok 1 b ile silahlandırılmış AEGIS donanma sistemi ve biri Polonya diğeri de Romanya’da bulunan balistik-karşıtı kalkanlardır. İkincisi; ABD donanma güçlerinin mobil THAAD sistemi olup, iniş bölgelerinin korunmasına yöneliktir. Buna ek olarak, 35.000 metre yükseklikte güzergahlarının nihai aşamasında bulunan füzelere karşı füze-karşıtı yeteneklere sahip olan Patriotlar gibi mobil ve uzun menzilli uçak-karşıtı füze bataryaları söz konusudur.

 

Rus uzmanların hipersonik araçlar üretmeye başladıkları temel dayanak; Amerika’nın anti-balistik füzelerinin atmosferde (35.000 – 80.000 metrede) uçan herhangi bir roketi durduramaması ve Rusya’nın, ABD’nin aksine, çok güçlü bir dizi roket motoruna sahip olmasıdır. Örneğin Pentagon ve NASA, eğer Rusya RD-180 roket motorlarını gönderemiyorsa, yörüngeye uydu gönderemez. Rusya, 2018 yılında başlayacak şekilde, bu zafiyetin en güvenli panzehrini üretme aşamasındadır. Bunu da hipersonik muharebe yoluyla gerçekleştirecektir. Hava araçları, havadaki hızlarına göre şu şekilde sınıflandırılmaktadır: subsonik (1,220 km/s hızın altında – Mak ses hızı 1) süpersonik (Mak ses hızı 1 ila Mak ses hızı 5 arasında –6000 km/s’a kadar) ve hipersonik (Mak ses hızı 5 ila Mak ses hızı 10  arasında – 12,000 km/s’a kadar).

 

Rusya’nın hiper-sonik silahları

 

Rusya’nın başlıca hipersonik silahı; uzay teknesi Yu-71’den fırlatılmaktadır (Proke 4202) ve 6000 – 11200 km/s hızla, 5500 km mesafedeki testler sırasında ve 80.000 metre altında seyir irtifasında uçmuş; tırmanması için bir roket motorundan sürekli güç almış; manevralar yapmış ve gezingesinde viraj almıştır. Uzay teknesinde mekânsal olarak bağımsız nitelikte savaş başlıklarının olduğu tahmin edilmektedir. Bunların otonom güdüm sistemleri, hava-kara füzeleri Kh-29 L/T ve T Kh-25’e benzemektedir. Her ne kadar nükleer savaş başlıkları taşıyabilse de, uzay teknesinde konvansiyonel savaş başlıkları bulunacak ve bunlar normal şartlarda nükleer güce sahip Rus denizaltılarından fırlatılan bir roketle tahrik edilecektir.

 

Yu-71’den fırlatılan hipersonik silahın bir diğer varyantı; Rus askeri ulaştırma uçağı Il-76MD-90A’dan (II-476) fırlatılanlar olacaktır. Füzenin yakıtının %50’si sadece havaya kalkışta ve yükseliş esnasında harcandığı için, kitlesel fırlatıcı ve uzay teknesi, nükleer güçle çalışan denizaltılardan fırlatılmak için kullanılan roket taşıyıcının %50’sini oluşturmaktadır.

 

Hipersonik uzay teknesinden farklı olan ikinci silah türü; Zirkon 3M22 füzesidir ve deniz devriye uçağından fırlatılmaktadır. Zirkon’un Mak 6.2 hızı vardır (6500 km/saat) ve 30.000 metre yükseklikte çalışmakta, kinetik enerjisinin etkisi ise, havadan gemiye ve gemiden gemiye füzelerinkinden 50 kat daha yüksektir.

 

Hipersonik savaş konsepti

 

Rusya’nın yeni askeri doktrini; Amerikan işgal filosuna yönelik bir saldırının üç dalga, üç sıra halinde gerçekleşeceğini belirtmektedir. Dolayısıyla, Amerikan seferi donanma gruplarının kendilerini Baltık denizinin Rusya kıyısı yakınlarına konuşlandırması önlenmektedir. Hipersonik silahların ilk dalgası, Atlantik’in orta yerinde nükleer güçle çalışan Rus donanmaları üzerinde ayarlanan uzay teknelerinden oluşmaktadır ve Atlantik’ten Avrupa’ya geçmeye başladıklarında ABD’nin seferi donanma gruplarıyla mücadele etmeye başlamaktadır. Amerikan donanma gruplarının Atlantik’i geçmeleri için 7-8 güne ihtiyaçları vardır. Uçak Il-76MD-90A maksimum 6300 km uçuş mesafesine sahiptir ve havada tahrik edilebilmekte, birkaç saat içerisinde Atlantik Okyanusu’nun ortasına ulaşabilmektedir.

 

Eğer ilk dalga hedefleri yok etmiyorsa, hipersonik silahların ikinci dalgası, Atlantik Okyanusu’nun doğu kıyısından 1100 km ötede yer aldıkları sırada ABD donanma grupları üzerine fırlatılacaktır. Bu saldırı, Barents Denizi veya Kuzey Kutup Dairesi ve Beyaz Deniz yakınlarında yer alan Plesesk stratejik füze üssündeki Rus denizaltılarla gerçekleşecektir.

 

Hipersonik saldırının üçüncü dalgası ise, Skagerrak boğazında oldukları sırada (Kuzey Denizi’nden Baltık Denizi’ne geçerken) Amerikan donanma gruplarına yönelik olarak fırlatılacak olan 3M22 Zirkon füzeleriyle gerçekleştirilecektir. Buradaki varsayım ise; NATO’nun Rusya’ya Baltıklar üzerinden saldırmasıdır. Eğer Amerikan seferi donanma grubu Karadeniz’e yönelirse, Boğazlar ve Çanakkale’deki üçüncü dalga hipersonik silahların hedefi olacaktır.

Genel

Trump-Putin Toplantısının Petrol Bağlamı

2

ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya lideri Vladimir Putin’in Helsinki’deki toplantıları sırasında değindikleri bir çatışma konuları listesi ve bir takım başka meseleler söz konusu olup, bunlardan herhangi birinde ilerleme kaydedilmesi yavaş olacağa benziyor. Putin’in kamuya açık oturumda yaptığı tespitlerde petrol manşetlerde yer alıyordu. Spesifik olarak Putin, ABD Başkanı’na uluslararası medyanın gözü önünde şöyle bir uyarıda bulundu: “Hiçbirimiz, petrol fiyatlarının dikine düşmesiyle ilgilenmiyoruz ve tüketiciler de bundan zarar görecektir.” Putin ayrıca petrolün beklendiği gibi bir işbirliği alanı olduğunu yüksek sesle duyurdu. Ancak, ABD’li yetkililerin önümüzdeki haftalarda ve aylarda, petrol ve doğalgazın komplike jeopolitiğinde “destek” için Rusya’ya başvurmak konusunda temkinli olması için iyi sebepler var. Diğer birçok çatışma ve meselede olduğu gibi, Putin, tek başına sağlayamayacağı malları dört bir yana vaat ediyor. ABD, Rusya’nın ABD çıkarlarına nasıl hizmet edebileceği konusunda uzun uzadıya ve kapsamlı bir şekilde düşünmesi gerekiyor. Bence; ikili diyalog, silahların kontrolü ve kazara doğrudan çatışmaların yaşanmasını önlemek adına ABD ve Rusya’nın üst düzey asker kadrosu arasında ikili iletişim hatlarının iyileştirilmesi ve silah kontrolü gibi daha erişilebilir önceliklere sadık kalmalıdır. Rusya’nın ABD’nin iç hedeflerine karşı gerçekleştirebileceği ulusal güvenlik ve siber tehditler karşısındaki kırılganlığının tek taraflı olarak azaltılması, bir üst öncelik olarak kalmalıdır; ancak petrol belki de ikincil bir konu olabilir.

 

Hakikat şu ki, Rusya, kuşatma altındaki ulusal petrol sektörlerine desteğini sunmaya yönelik bir politika tasarladı. Bu kapsamda, ABD’nin yaptırımlarına hedef olan sektörler de söz konusu. Bu politika, Rus petrol şirketlerini bilançolarını engelleyecek olan her türlü olumsuz sonuca maruz bıraktı ve Rusya’nın küresel petrol piyasasında dengeleyici bir rol oynamasını daha zorlaştırdı. ABD’nin, Rusya’nın Venezüella ve İran gibi farklı ve sorunlu petrol sektörlerine doğrudan müdahalesine karşı Amerika ile herhangi bir petrol “işbirliği” vaadini düşünüp taşınması gerekiyor.

 

Helsinki zirvesine giden süreçte, İran’ın uluslararası ilişkiler kıdemli danışmanı Ali Akbar Velayati, geçtiğimiz hafta Putin’le görüştü ve 50 milyar dolarlık petrol ve doğal gaz sektörü yatırımı konusunda uzlaştılar. Rus devleti Rosneft ve Gazprom, İran petrol bakanlığı ile üretime dönük yatırımlar konusunda görüşmeler içerisinde. Bu yıl başında Rusya’nın Zarubezhneft şirketi, İran Ulusal Petrol Şirketi NIOC ile Aban ve Batı Paydar petrol sahalarının yenilenmesi amacıyla bir petrol sahası geliştirme anlaşması imzaladı. İran, yüzünü Moskova’ya çevirmenin petrol ve doğal gaz sektörünü Arap ayrılıkçıların saldırısından korumakla kalmayıp aynı zamanda İsrail ve ABD’ye karşı da koruyacağına inanabilir. Ancak bunun tam tersi de gerçekleşebilir. Eğer vekalet savaşları kızışırsa Rus şirketleri kazara yaylım ateşi içinde kalabilir.

 

Aslında hem Tahran hem de Moskova, İran’ın yerli petrol ve doğal gaz sektöründeki işbirliklerinin derinleşmesinden zarar edebilirler. İran, Türkmenistan’ın başına gelenleri göz önünde bulundurmak isteyebilir; keza Türkmenistan’ın enerji ihracatları, Rusya’nın ucuz yerli fiyatları üzerinden zorla Rusya’ya yönlendirilmişti ve böylelikle Rus şirketleri, kendi gazlarının çok daha büyük kısmını Avrupalı alıcılara ihraç edebilmişlerdi. Bu, birçok Orta Asya ülkesinin çıkar çatışması ve koşulların çok daha az zahmet gerektirdiği enerji ve elektrik desteği için Çin’e yönelmesinin sebeplerinden biridir. Rusya kendi açısından Rus petrol işçilerinin hem İran hem de Irak içerisinde –hükümetler arası üst düzey etkileşimlerin genel gidişatından bağımsız olarak- spontane yerel protestolar ve saldırılar karşısında kırılgan bir pozisyonda olacağını fark edebilir.

 

Son örnek Irak’tır. Burada öfkeli yerel protestocular bu hafta bir dizi hedefe saldırdılar; ancak Rus firması Lukoil’ın çalıştırdığı bir petrol sahasını tehdit etmek üzere bir araya geldiler. Şu ana kadar petrol tedarikinde büyük bir kesintiyle sonuçlanmamış olan bu olay, şayet Moskova Tahran’ın bölgesel çıkarlarına dair herhangi bir kırmızı çizgiyi aşarsa, İran’ın Moskova’yı sahada cezalandıracak araçlara sahip olduğunu ve bunu sadece Suriye’de değil Irak’ta da sahadaki vekil güçleri üzerinden yapabileceğini anımsatmaktadır.

 

Şayet ABD İran’ın petrolünü ihraç edemeyen “tek” ülke olacağını düşünüyorsa, İran, ABD’nin yanıldığı doğrultusunda tehditlerde bulundu. Birçok analist, bu tehdidi Suudi Arabistan’ı kast ettiğini düşündüler; keza Suudi Arabistan da İran ile birçok noktada vekil savaşlarına katıldı ve petrol endüstrisi siber, dron ve sabotaj saldırılarına konu oldu. Ancak İran aynı zamanda –eğer Tahran kendisini aldatılmış hissederse-  İran’ın vekil güçlerinin Rusya’nın (ve Suudi Arabistan’ın) başına iş açabileceğinin Putin tarafından bilmesini sağlamak istiyor. Moskova, İran ile “ortaklığının” hem lehte hem aleyhte olduğunu fark edebilir. Bu da, bir dizi kritik meselede –Suriye’de süregiden operasyonlardan, Suudi Arabistan ile petrol piyasası yönetiminde kıdemli bir ortak olarak kalma arzusuna dek- kendisinin hareket özgürlüğünü sınırlayacaktır. ABD’nin bakış açısına göre, bu, Rusya’nın etkin bir ortak olabileceği doğrultusunda ABD ve İsrail’in umutları açısından oldukça elzemdir. Rusya’nın Suriye’nin sınır bölgeleri veya petrol piyasalarına yardımcı olma doğrultusundaki herhangi bir vaadi, İran’ın ters tepkisine maruz kalabilir; dolayısıyla güvenilmezdir. Bir diğer ifadeyle, ABD’li politika yapıcılar, Orta Doğu’daki çatışma çözümünde Moskova ile işbirliğinin değerini abartabilir.

 

Rus petrol şirketleri açısından, Irak, Venezüella, Libya ve İran gibi bölgelerdeki özel operasyonlar, oldukça zor operasyon ortamlarını beraberinde getiriyor. Yerel çatışmalar petrol üretimini sekteye uğratıyor; Lukoil ve Rosneft gibi Rus şirketlerine devasa sermaye masrafları ve insan gücünü geri ödemesi beklenen ayni ödemeleri (örneğin petrol ihracatları) sınırlandırıyor. Bu ücra noktalardaki petrol ve doğal gaz sahalarına harcanan para; Rusya’nın kendi yerli petrol ve doğal gaz sahalarında istikrarlı ve muhtemelen daha güvenilir karlar elde etmek için mümkün olmayan bir sermayedir ve eğer hükümetler bu sorunlu bölgelerden herhangi birinde değişirse Rus firmalarının takas-tarzı anlaşmalara bağlı kalıp kalmayacaklarını zaman gösterecek.

 

Her şey söylenip yapıldığında, Vladimir Putin’in yaptığı petrol anlaşmasının başarılı olup olmayacağını tarih gösterecek. Avrupa’nın göz kamaştırıcı parıltısı karşısında, Rusya’nın Ukrayna’ya 2006 yılında yaptığı doğal gaz tedarikindeki ani kesinti, güney Avrupa ve Polonya’da birçok büyük sıvılaştırılmış doğal gaz alan terminallerin tesisine bir teşvik vermek suretiyle yanlış bir adım olmakla kalmayacak, aynı zamanda kıtada yenilenebilir enerjiye yönelik büyük bir itici güç de sağlayacak. Rusya’nın sorunlu devletlere yönelik olarak halihazırda atığı adımlar, ters tepip kendi petrol ve doğal gaz endüstrisini vurabilir; keza söz konusu endüstri yüksek borçluluk, gelecekte finansmana sınırlı erişim ve ABD’nin ilave yaptırım tehdidinde bulunması karşısında mücadele veriyor.

Genel

Nikola Tesla ve Albert Einstein

3

Albert Einstein’a, “hayatta olan en zeki insan” olmanın kendisini nasıl hissettirdiği sorulduğunda Einstein’ın yanıtı şu olmuştu:

 

“Bilmem ki, bunu Nikola Tesla’ya sormalısınız.”

 

Bazı uzmanlar, bu diyalogun doğruluğunu sorguluyorlar; keza Tesla, 1934’te, 79.yaşgününde Einstein’ın İzafiyet Teorisi’ni “cahil insanların onu bir kral gibi görmesi için mor renkte giysiler giyen bir dilenci gibidir” şeklinde tanımlamıştı.

 

Einstein ile alenen bir görüş ayrılığı olan Tesla’nın İzafiyet Teorisi’ne dair diğer ifadeleri ise şu şekilde:

 

 

“… Bir dizi hata ve yanıltıcı fikrin, geçmişteki yüce bilim insanlarının öğretilerine ve hatta sağduyuya şiddetle ters düşmesi. Bu teori, tüm hataları ve yanlış düşünceleri birleştirmekte ve onları insanları büyüleyen, hatalar karşısında körleştiren mükemmel bir matematiksel kisveyle örtbas etmektedir. Yandaşları; oldukça parlak kişilerdir, ancak bunlar bilim insanları olmak yerine meta-fizikçilerdir.”

 

“Bu zamana değin izafiyete ilişkin hiçbir önerme kanıtlanmamıştır.” (NYT, 7/11/1935, sf. 23).

 

Einstein hepimizden daha zekiydi. “Bilmem ki, bunu Nikola Tesla’ya sormalısınız” ifadesi, hem derin hem de ince bir zekayı yansıtan bir kanıttır.

 

Belki de tüm bunlar “akıllı” kelimesinin tanımına bağlı.

 

Einstein’a duyulan hizmet, tarihsel ve aleni olarak tam kapsamlı görünmektedir. Halkın zihnini, güç statükosunu kontrol edenler onu halkın zihnine yerleştirmişlerdir.

 

Tesla ise bunun tam tersidir. Bu konudaki kanıtlar ise oldukça baskındır. Bugün Nikola Tesla’yı herhangi bir şekilde anlayan birini bulmaya çalışın – ben bunu tam da dün yaptım. Spokane’s Northworn Mall’da insanlara basit bir soruyla yaklaştım:

 

“Tesla ismi sizin için ne ifade ediyor?”

 

Sadece elinde cep telefonu olmayan kişilerle etkileşim kurarak en sonunda elleri (ve kimbilir beyinleri?) engelsiz olan 66 kişi bulabildim. İki eğilim ortaya çıktı: Otuz yaş altındaki kişiler açısından, hiçbirisi “elektrikli araçlar, batarya ateşleme, otopilot çarpışmalar” şeklindeki güç statükosu söylemlerinden sapmadı.

 

Ancak “Nikola Tesla” yanıtını veren üç kişi bulabildim. Tümü de orta yaşlıydı.

 

Evet, yüzde beşi aslında insanlığın belki de en önemli kişisi olan Nikola Tesla’dan haberdardı.

 

Elbette bu küçük ve rastgele bir örneklem. Ancak güç statükosunun Nikola Tesla’yı halkın zihninden çıkarma yönündeki operasyonunun başarısı net bir şekilde görülüyor. Pink Floyd’un ölümsüz şarkısı “Beyin Hasarı”nda (Brain Damage) olduğu gibi…

 

Peki, Einstein dünyanın yaşayan en zeki kişisi ilan edilmesine rağmen güç statükosu ona niçin bu kadar saldırdı, onu yok saymaya çalıştı?

 

Tesla’nın güç statükosuyla anlaşmazlığını örneklendiren şeylerden biri, sık sık yinelediği şu sözdür:

 

“Bilim, insanoğlunun iyileşmesi gibi nihai bir hedefi olmadığı sürece kendi kendinin baştan çıkarılmasından ibarettir.”

 

Öte yandan, güç statükosu “tutuklanan insan gelişimi” sözüne takıntılıdır.

 

1981-1987 yılları arasında CIA direktörlüğü yapmış olan William Casey’nin şu sözünü anımsayalım:

 

“Amerikan halkının inandığı herşey fos çıktığı zaman bizim de dezenformasyon programımız tamamlanmış olacak.”

 

Elbette, güç statükosundan yola çıkarak, Casey’in hakikati ilan etmesindeki otantikliğe ilişkin bir söylem söz konusudur. Ancak, günümüzde karşılaştığımız tüm gerçeklikler / kanıtlar, Casey’in borazanla duyurduklarını teyit eder niteliktedir.

 

Belki de Einstein’ın imzaladığı mektup, güç statükosunun işiteceği şeyi nitelendirmektedir:

 

Albert Einstein

Old Grove Rd.

Nassau Point

 

Peconic, Long Island

 

2 Ağustos 1939

 

F.D. Roosevelt,

ABD Başkanı

Beyaz Saray

Washington, D.C.

 

Sayın Başkan,

 

  1. Fermi ve L. Szilard’ın kısa süre önce yaptığı ve bana da el yazısı şeklinde ulaştırılan bazı çalışmalar, uranyum elementinin yakın gelecekte yeni ve önemli bir enerji kaynağına dönüştürülebileceği yönde bir beklenti geliştirmeme yol açtı. Durumun ortaya çıkan bazı boyutlarına dikkat etmek ve gerekirse ABD yönetimi tarafından hızlı bir şekilde eyleme geçmek gerekiyor. Dolayısıyla, aşağıdaki gerçekleri ve tavsiyeleri dikkatinize sunmanın benim görevim olduğuna inanıyorum:

 

Son dört aydır – Fransa’da Joliot, Amerika’da ise Fermi ve Szilard’ın çalışmaları yoluyla- geniş bir uranyum kütlesi içinde nükleer bir zincir reaksiyon başlatmanın mümkün olabileceği görüldü. Böylelikle, yeni radyum-benzeri unsurların büyük miktarlarda ve devasa güç düzeylerinde üretilebilecektir. Şu anda neredeyse kesin bir şekilde görülüyor ki yakın gelecekte buna erişmek mümkün.

 

Bu fenomen aynı zamanda bombaların inşaatına yol açacak ve her ne kadar çok fazla kesinlik taşımasa da aşırı güçlü ve yeni tür bombalar inşa edilebilecek. Bu türdeki tek bir bomba – tekneyle taşınıyor ve bir limanda patlatılıyor- bazı çevre topraklarla birlikte tüm limanı yok edebilir. Bununla birlikte, bu tür bombalar, hava yoluyla taşımak için aşırı ağır olabilir.

 

ABD’nin elinde mütevazi miktarlarda ve oldukça az miktarda uranyum cevheri bulunmaktadır. Bu, Kanada ve eski Çekoslovakya’da bulunan bazı iyi cevherlerdir ve uranyumun en önemli kaynağı, Belçika sömürgesi Kongo’dur.

 

Bu durum karşısında, Yönetim ile Amerika’da zincir reaksiyonlar üzerinde çalışan bir grup fizikçi arasında kurulan bazı daimi temasların arzu edilir bir durum olduğunu düşünebilirsiniz. Bunu gerçekleştirmenin olası yollarından biri; bu görevi, sizin güveninizi kazanmış ve belki de bunu resmi olmayan bir şekilde yürütecek birine vermektir. Söz konusu görev, aşağıdaki unsurlardan oluşabilir:

 

  1. a) hükümetin birimlerine yaklaşmak, onları yeni gelişmelerden haberdar etmek, hükümetin eylemi içn tavsiyelerde bulunmak, ABD açısından uranyum cevheri tedarikinin güvence altına alınması sorununa özel dikkat göstermek;

 

  1. b) halihazırda ünivesite laboratuvarlarının bütçe sınırları dahilinde gerçekleştirilen deneysel çalışmaları hızlandırmak; fonlara ihtiyaç olduğunda fon sağlamak; bu hedef doğrultusunda katkı sağlamaya hazır olan özel şahıslarla temas kurmak ve belki de gerekli ekipmanlara sahip olan endüstriyel laboratuvarlarla işbirliğini temin etmek.

 

Almanya’nın, devraldığı Çekoslovakya madenlerinden uranyum satışını durdurmasını anlıyorum. Bu denli erken bir eyleme geçmesi belki de Alman Dışişleri Müsteşarı von Weizsäcker’ın oğlunun Berlin Kayser-Wilhelm-Enstitüsü’ne bağlı olması ve burada Amerika’nın uranyum konusundaki bazı çalışmalarının yinelenmesidir.

 

Saygılarımla,

Albert Einstein

 

Einstein’ın kendisi de, daha sonraları bu tür kamu açıklamalarıyla kamusal statükonun bir kısmını yitirmiş olmalı:

 

“Üçüncü dünya savaşında hangi silahlar kullanılacak bilmiyorum, ama dördüncüsü taşve sopa ile yapılacak.”

 

Ve:

 

“Nükleer güç, su kaynatmanın cehennemi bir yoludur.”

 

Tesla’nın kamusal statüko tarafından yok edilmesine dair hoş bir sözü de şu şekildedir:

 

“Bazı dar fikirli ve kıskanç kişilere, benim çabalarımı baltalama zevki tattırmaya niyetli değilim. Bu kişiler bence çirkin bir hastalığın mikropları olmaktan öteye geçmiyorlar.”

Genel

Tito’nun Büyük Yugoslavyası’nın Kurulmasının bir Aracı olarak Slav-Makedonlar

4

Dr. Vladislav B. Sotirović

 

Önümüzdeki günlerde, Eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti (FYROM) ile Yunanistan arasında berikinin resmi ve uluslararası düzeyde kullanacağı devlet ismine dair devletler-arası müzakerelerin nihai sonucu açıklanacak. Birçok gayriresmi kaynağa göre, yeni devletin muhtemel ismi Kuzey Makedonya Cumhuriyeti olacak; ancak medyada Ilinden Makedonya Cumhuriyeti gibi diğer seçenekler de gündemde. Burada “Makedonya Meselesi” konusunda süregiden tarihsel anlaşmazlıkların bazı boyutlarını anımsamak gerekiyor.

 

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Yugoslav Makedonya politikasına dair Yunanlıların yaptığı başlıca suçlama; Yugoslav Makedonların ayrı bir etnik-dilsel milliyet olarak kabul edilmesinin komünist diktatör Josip Broz Tito’nun Büyük Yugoslavya’sının –Balkan meselelerinde ağırlığı olması gereken bir ülke olarak- kurulumu için bir araç olduğu idi. 1945-sonrası Yugoslavya’nın Slav-Makedonları ayrı bir etnik-dilsel birim olarak tanıması ise, Atina açısından son derece önemliydi; keza Yugoslav federasyonu içerisinde ayrı (sosyalist) bir siyasi birim (cumhuriyet) olarak Makedonya’nın kurulmasının Yunanistan’ın toprak bütünlüğü açısından ayrılıkçı etkileri vardı. Bu meselenin kırılma noktası ise, Yugoslav mercilerinin ideolojik olarak iki savaş arasında Comintern’in “Slav-Makedonlarının ayrı bir ulusal devlet kurulmasını hak eden, ayrı bir ulus” olduğu yönündeki siyaseti ve tutumu” ile desteklenmesiydi. Buna göre, 1945’ten sonra Yugoslavya dışında (yani Yunanistan ve Bulgaristan’da) yaşayan Makedon diasporası, “anavatana” katılmalıydı – yani Yugoslav Makedonyası’na. Dolayısıyla, sosyalist Yugoslavya dolaylı olarak Bulgaristan ve Yunanistan’ın bazı kısımları üzerinde hak iddia ediyordu ve bu durum hem Sofya hem de Atina tarafından, Bulgaristan ve Yunanistan’ın toprak bütünlüğü aleyhine Büyük Yugoslavya’nın kurulması politikası olarak görülüyordu – Bulgaristan da Yunanistan da devletlerinin toprakları üzerinde herhangi bir “Makedonyalının” varlığını hiçbir zaman kabul etmemişlerdi.

 

Bununla birlikte Bulgaristan “Makedonyalıların” varlığını hiçbir şekilde kabul etmiyor; onları etnik-dilsel Bulgarlar olarak kabul ediyorlar. Dolayısıyla, Makedonya’nın tarihi-coğrafi bir bölgesinin Bulgaristan’a ait olduğunu ileri sürüyorlar. Amerikalı bir siyaset bilimi profesörü olan Alex N. Dragnich’e göre, Makedonya, Bulgaristan’ın ayrılıkçı propagandasının Yugoslav mercileri tarafından alt edilmesi amacıyla ayrı bir Yugoslav cumhuriyetine dönüştü; ama ayrıca bu şekilde Yugoslavya Komünist Partisi bünyesindeki Makedonyalı komünistlerin en azından bazı toprak iddialarını karşılamak istediler. Bununla birlikte, İkinci Dünya Savaşı sonrası Yugoslav mercilerinin uyguladığı bu tür bir Makedonya politikası, Yugoslavya’nın Slav-Makedonlarını Yugoslav etnik grupları arasında en tatmin olmuş gruplardan biri haline getirdi. (1)

 

Macedina Yunanistan’dır

 

Kuzey Yunanistan’da Slavca konuşan bir azınlığın Atinalılar tarafından ya “Slavca konuşan Yunanlılar” ya da “Bulgar kökenli Slavca konuşanlar” olarak görülmesi, ancak hiçbir şekilde “Makedonyalı” olarak kabul edilmemesi, üzerinde tartışılması gereken bir meseledir. Yunanların bakış açısına göre, “Makedonya” terimi sadece Kuzey Yunanistan topraklarını tanımlamak için kullanılır; dolayısıyla bu terimin Yugoslavya’nın altı sosyalist cumhuriyetinden biri için İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kullanılması, Kuzey Yunanistan bölgesini Büyük Tito’nun Yugoslavyası’na bağlamaya yönelik Yugoslavların komünist bir komplosu idi. (2)

 

Makedonya: Tarih, Jeopolitik ve Makedonya Kimliği

 

Meseleyi daha da netleştirmek adına; “Makedonya” terimi, Yugoslavya’nın komünist lideri Josip Broz Tito (1892-1980) Makedonya’yı 1945 yılında altı Yugoslav sosyalist cumhuriyetinden biri olarak kurduğunda yarı-etnik dilsel “Makedonyalıların” ulusal devletini tanımlamak için kullanılmıştı (3). Dolayısıyla, Makedonya modern tarihte ilk kez ayrı bir siyasi-toprak birimi haline geldi. Ardından Makedonyalılar bağımsız bir etnik, dilsel ve ulusal özne olarak resmi düzeyde tanındılar. Oysa Makedonyalıların ulusal (öz) kimliği, son derece sorunlu, tartışmalı ve muğlaktı. Tarihi-coğrafi Makedonya’nın halkının her zaman için bir Makedonyalı ulusal bilincine sahip olmadığı doğrudur. Makedonyalı Slavlar geleneksel olarak ya tam bir etnik-milliyetçi isme sahip olmadılar, ya da kendilerini Bulgar olarak tanımladılar. Bununla birlikte, 19.yüzyılın sonundan itibaren, hem Bulgarların hem de Yunanlıların siyasi propaganda çabalarından dolayı, bir Makedon bölgesel kimliği gelişmeye başladı. Ancak 1945 yılından itibaren bu kimlik, eski Yugoslavya sınırları içerisinde etnik-milliyetçi bir kimliğe dönüştü. İşte bu yüzden bugün etnik-dilsel bir ulus olarak “Makedonyalılar” birçok siyasi ve akademik otorite tarafından uluslararası düzeyde bile bu şekilde tanınıyor.

 

Makedonya devleti oldukça gençtir ve Makedonyalı kimliği, Balkanlardaki diğer vakalara kıyasla kısa süre önce kurulmuştur. Makedonyalı kimliği, diğer tüm ulusal kimliklerde olduğu gibi, hayali bir topluluğun ürünüdür (4) ve dolayısıyla Makedonyalı ulusal kimliği, örneğin Yunan ulusal kimliği ile aynı şekilde kurulmuştur (5). Eğer Batı’nın (Alman) başlıca Slav kökenini kabul edersek, Slavlar 6.yüzyıl sonundan beri Makedonya topraklarında yaşamaktaydı. Makedonya ulusal kimliği de 19.yüzyıl sonundan itibaren gelişmeye başlamıştı ancak. Slav-Makedonların yaşadığı toprakların her zaman için Bulgaristan, Bizans İmparatorluğu, Sırbistan ve Osmanlı İmparatorluğu gibi diğer devletlerin parçası olması, tarihsel bir gerçekliktir. Yugoslavya’nın eyaletleri arasında Makedonya Osmanlı işgali altında en uzun süre kalanıdır: 1371-1912 yılları arasında. Antik Makedon Krallığı’nın çöküşünden itibaren Makedonya, bağımsız bir devlet olarak, ancak 1991 yılında ortaya çıkmıştı (Slovenya gibi). Ancak, aynı devlet ismine sahip olması haricinde diğeriyle herhangi bir ortak özelliği bulunmuyordu.

 

Bilahare modern Makedonlar tarihsel olarak “devletsiz bir etnik gruptur” (ve dolayısıyla Batılı bakış açısına göre bir ulus değildir) – tıpkı çingeneler veya Vlaklar gibi diğer birçok Balkan etnik grubu gibi. Bu sebepten dolayı, üç Balkan ulusal devleti 1913 yılında tarihi-coğrafi Makedonya topraklarını böldüler. Amaç, yeni bir Balkan bağımsız devletinin kurulmasını desteklemekti. Ancak bunun tarihsel olarak bir varoluş geçmişi olmayacaktı. Bununla birlikte, sosyalist Yugoslav tarih yazımı, tamamen siyasi sebepler doğrultusunda, Balkanların Orta Çağ tarihini yeniden yorumladı. Amaç, Yugoslav Makedonların “devletsiz bir etnik grup” olduğu, ancak tarihi bir ulus olmadığı şeklindeki oldukça kötü şöhretin üstesinden gelmekti. Sonuç itibariyle, Bizans İmparatoru II. Basil tarafından fethedildiği sırada Samuel İmparatorluğu’nda 976-1018 yılları arasında bir devlet olarak var olmuş olan (yarı) Makedon ulusal devleti bulundu. (6)

 

Yugoslav ve bugünkü Makedonların iddialarının temeli, Samuel’in devletinin tebaasının, “Makedon” olduğuna dair kendi kendine inşa edilmiş bir yorum idi – dönemin tüm Bizans ve diğer kaynaklarının, bu devletin Bulgarlara ait olduğunu net bir şekilde belirtmesine karşı (7). Bir Bizans İmparatoru olan II. Basil bile, Samuel karşısındaki nihai zaferinin ardından “Bulgarların Katili” şeklinde bir resmi unvan almıştı kendisine: Makedonların değil Bulgarların. Dahası, Samuel’in İmparatorluğu’nun toprağının işgalinin ardından Bulgaristan bir kez daha Bizans İmparatorluğu’nun ayrılmaz bir parçası haline geldi ve “temalara” (Bizans’ın idari eyaletleri) ayrıldı (8). Ancak bunlardan hiçbirisi “Makedonya” şeklinde isimlendirilmedi. İçlerinde en büyüğü olan ve Samuel’in eski İmparatorluğu’nun asli toprakları üzerinde kurulan ise, Bulgaristan olarak adlandırıldı ve idari merkezi Üsküp oldu. (9)

 

Dolayısıyla, Bulgarların Samuel İmparatorluğu’nu Bulgaristan tarihinin ve Bulgar halkının bir parçası olarak görmesi oldukça anlaşılır bir durum; aynı şekilde Samuel’in Bulgar olduğunu iddia etmeleri ve Bulgar devletinin yöneticisinin döneme dair birçok tarihsel kaynakta yer alması da… Bununla birlikte, FYROM Makedonları, Samuel İmparatorluğu’nun Makedon niteliğine dair iddialarını, devletin başkentinin Ohrid olmasına ve buranın günümüzde FYROM’da yer alan bir şehir olmasına dayandırmaktadırlar (tam da Arnavutluk sınırında). Orta Çağ’daki Bulgar yöneticiler de devletlerini geleneksel olarak Bulgaristan’da bulunan Preslav’dan yönetmişlerdi. (10)

 

 

Dr. Vladislav B. Sotirović,  is Founder & Editor of POLICRATICUS-Electronic Magazine On Global Politics (www.global-politics.eu) adlı küresel siyaset konulu elektronik derginin kurucusu ve editörüdür.

 

Dipnotlar

 

[1] Алекс Н. Драгнић, Титова обећана земља – Југославија, Београд: Задужбина Студеница−Чигоја штампа, 2004, 90−91.

 

[2] Victor Roudometof, “Nationalism and Identity Politics in the Balkans: Greece and the Macedonian Question” (Balkanlarda Milliyetçilik ve Kimlik Siyaseti: Yunanistan ve Makedonya Sorunı), Journal of Modern Greek Studies, Cilt 14, No. 2, 1996, 253−301.

 

[3] Nikolaos Zahariadis, “Nationalism and Small-State Foreign Policy: The Greek Response to the Macedonian Issue” (Milliyetçilik ve Küçük Devletlerin Dış Politikası: Makedonya Sorununa Yunan Yanıtı), Political Science Quarterly, Vol. 109, No. 4., 1994, 647−667.

 

[4] Benedict Anderson, Imagined Communities: Reflections on the Origin and Spread of Nationalism, (Hayali Topluluklar: Milliyetçiliğin Kökeni ve Yayılmasına dair Düşünceler), Gözden geçirilmiş baskı, Londra: Verso, 2016.

 

[5] Looring M. Danforth, ”Claims to Macedonian Identity: The Macedonian Question and the Breakup of Yugoslavia”, (Makedonyalı Kimliğine dair İddialar: Makedonya Meselesi ve Yugoslavya’nın Dağılması), Anthropology Today, Cilt 9, No. 4, 1993, 3−10.

 

[6] Historija naroda Jugoslavije, I, Zagreb, 1960, 295−301.

 

[7] Ivan Božić, Sima Ćirković, Milorad Ekmečić, Vladimir Dedijer, Istorija Jugoslavije, Drugo izdanje, Beograd: Prosveta, 1973, 38.

 

[8] Georges Castellan, History of the Balkans: From Mohammed the Conqueror to Stalin (Balkanların Tarihi: Kurtarıcı Muhammed’den Stalin’e), New York: Columbia University Press, 1992, 23.

 

[9] Георгије Острогорски, Историја Византије, Београд: Просвета, 1969, 296−297.

 

[10] Short History of Macedonia (Makedonya’nın Kısa Tarihi).

Genel

Rusların meydan okuması

5

David A. Shlapak

 

Kırım ve Donbass’ta Ukrayna’ya karşı çifte saldırganlığı ile Rusya, ABD ve NATO karşısında stratejik bir rakip olarak yeniden ortaya çıktı. Birçok gözlemci açısından bu durum ani ve beklenmedikti; ancak bu eylemler, yirmi yıldır kaçınılmaz olarak yaklaşan bir durum gibi görünüyor.

 

Batı’da birçok kesim, SSCB’nin çöküşünü yanlış yorumladı. Bu durum, Almanya karşısında 1945 yılı Mayıs ayında yaşanan zafer gibi kutlandı – bu, bir toplumun topyekûn mağlubiyeti idi ve diğer tarafta tamamen farklı bir şekilde ortaya çıktı. Leninizm’in ölümü de aynı şekilde görüldü. Geçmişinde kalıcı demokratik kurumların, güçlü sivil toplumun veya “aşağıdan yukarıya doğru” piyasa sinyallerine yanıt verebilecek nitelikte bağımsız bir ekonominin olmadığı bir ülkenin –Soğuk Savaş’ın “galiplerinin” yardımıyla- kendisini yeni, özgür ve Batı’nın normlar ve uygulamalar ağına entegre etmeye hazır bir şeye dönüştürmesine izin veren tarihi bir dönüm noktası olarak görüldü.

 

Onun yerine, 1989 yılı sonundan 1991 yılı sonuna dek olan dönemde var olan koşullar, 1918 yılı Kasım ayında Birinci Dünya Savaşı’nı sonlandıran ateşkesin ardından yaşananlara çok daha fazla benzemekteydi: siyasi ve ekonomik bir sistemin içeriden çöküşü ve toplumda otoriterlikten uzak temel bir dönüşümün yaşanmaması. Rus toplumunun bazı kesimleri çok daha liberal siyaset ve ekonomi deneyimine açık iken, gücü elinde tutan kesimler yeni ortaya çıkan sistemleri kendi avantajlarına şekillendirebildiler; yüzyılın sonunda siyasi gücün yetenekli politikacı Vladimir Putin’i altında yeniden merkezileştirilmesi için temel oluşturan ekonomik ve siyasi kaosu güçlendiren heybetli bir oligarşi yarattılar – bir tür Weimer Rusya’sı oldu.

 

Rusya bugün demokrasiyi denediğine ve bu demokrasinin felaket bir şekilde fiyaskoya uğradığına inanıyor. Rusya’nın tutumu Batı’ya yönelik bir kin ve öfkeyle tetiklenmiştir. Çin gibi o da –en azından 20 yıldır- bir aşağılanma söylemine sahiptir. Çıkarları gözardı edilmekte; hedefleri küçümsenmekte; çektiği acı gözden kaçmakta ve birinci sıradaki bir ulus olarak hak ettiği yer gasp edilmektedir.

 

Bu bağlamda, söz konusu Perspektif, Baltık bölgesinde Rusların potansiyel saldırganlığıyla nasıl başa çıkılacağı konusunda bir argüman sunmakta; yıllardır bölgenin analiz edilmesinden kaynaklı uzmanlıktan ve RAND Corporation’ın gerçekleştirdiği sayısız savaş oyununun sonuçlarından yararlanılmaktadır. Bu argümana dair bir dizi soru soruyoruz:

 

Rusya ne istiyor?

 

Rusya, hangi tanımlamayı kullanırsanız kullanın büyük bir güçtür. Herhangi bir büyük gücün istediği şeyi istemektedir:

 

  • iç istikrar
  • güvenli sınırlar – yani periferisi boyunca yer alan bölgelerde nüfuz üstünlüğü
  • eşdeğeri olarak tanıdığı diğer devletlerle olumlu bir güç dengesi
  • kendi kendine tanımlanan çıkarlara dokunan herhangi bir meselede meşru söz hakkına sahip olduğunun genel kabul görmesi.

 

Bu hedefler, ABD’nin hedeflerine benzemektedir – örneğin, Monroe Doktrini, ABD’nin diğer büyük güçlerin Batı yarımküreye müdahale etmesine hoşgörüyle yaklaşmayacağı konusunda ısrar etmektedir. Bununla birlikte, ABD’nin bakış açısından Rusların hedefleri sorunludur. Bunun öncelikle sebebi, Rusya’nın sınır bölgelerinde, ABD’nin antlaşma yükümlülüklerinin bulunduğu birçok ülkenin olması ve bu ülkelerin Rusların nüfuz alanı içerisinde yaşama gibi bir arzusu olmamasıdır. İkinci olarak, Rusya’nın komşularının büyük kısmı, kendi yerel denetleme hakkını güvence altına almaya dönük bazı yaklaşımlar karşısında –bunlar arasında doğrudan emperyalist yayılma, müşteri veya uydu devletlerin elde edilmesi veya hükümeti devirme girişimleri- yenilmiştir. Kremlin’in kısa süre önceki tutumu ise, kendilerini sınırları içerisine hapsedenlerin endişelerini gidermek açısından faydalı olmamıştır.

 

Rusya’nın hedeflerinin sorunlu olmasının üçüncü bir sebebi ise, Rusya’nın kendisinden daha çok uluslararası düzenin niteliği, büyük güçleri belli bir rekabet düzeyine hapseden dinamiklerle alakalıdır. Bu rekabet kızışabilir veya bir dizi sebeple dindirilebilir; ancak ampirik açıdan bakıldığında büyük bir gücün sistemdeki diğer aktörlerle olumlu bir güç dengesi tutturma çabası içerisinde olduğunu görüyoruz. Bu durum ise “güvenlik çelişkileri” doğuruyor: Bu durumda, Rusların kendi algılanan güvenliklerini artırmaya dönük adımları, diğerleri tarafından kendilerine yönelik tehdidin artması olarak görülüyor; karşıt adımların atılmasını mecbur bırakıyor ve bu da karşılığında Rusların kendilerini korumaya dönük daha fazla adım atmasını motive ediyor. Denetlenmemiş bir güvenlik çelişkisi, bir silah yarışına ve kriz yaşayan rekabetlere – ve son kertede de savaşa- evrilebilir.

 

Bu baskıları artıran şey ise, ABD ve müttefiklerinin niçin Moskova’ya karşı iki kısımlı bir diyalog ve caydırıcılık stratejisi izledikleridir. Bu yaklaşım, Rusya’nın kırılgan doğu sınırları boyunca NATO’nun tavrını güçlendirmek ve bir yandan da gerilimleri azaltıp Rusya ile işbirliğine yönelik fırsatları tespit etmek üzere iletişim kanallarını yeniden açmaya çabalamak suretiyle Rusya’nın herhangi bir askeri eylemine yönelik teşvikleri azaltmayı hedeflemektedir. Güvenlik ikileminin tehlikeli mantığı ise; taraflardan hiçbirisinin bir diğerinin düşmanca olmayan niyetlerine inanmaya meyilli olmamasıdır. Ancak, faydaları maksimum düzeye çıkaran eylemleri, genel güvensizliği azaltmaya yönelik olarak süregiden diyalog ile birleştirmek, en tehlikeli sonuçların azaltılmasına ve savaşa doğru evrilmesini önlemeye katkı sağlayabilir. Her halükarda, güvenlik açmazlarına dair dinamiklerin, büyük güç rekabetinin kaçınılmaz nitelikleri olması sebebiyle, bu tür ikilemleri önleme umuduyla tedbir amaçlı caydırıcı önlemlerden kaçınılması akılsızca görünüyor.

 

Rusya NATO’ya neden Saldırır?

 

Herhangi bir günde Rusya’nın NATO’ya alenen saldırma gibi bir niyeti elbette yok. Ülkeler birbirleriyle bir heves uğruna savaşa girmezler. Ancak NATO açısından zorluk Rusya’yı herhangi bir gün caydırmak değil; savaşın Moskova açısından mevcut tercihler bağlamında kalıcı bir seçenek olarak göründüğü gün Rusya’yı caydırmaktır.

 

Genel itibariyle, bir ülke sadece iki sebepten birinden dolayı savaşa girebilir – veya en azından savaşa girmeyi rasyonel olarak tercih edebilir (2). İlki; buna mecbur kalmasıdır – savaş, mevcut bir dizi kötü seçenek arasında en az korkunç olanı görünebilir. Bu, Japonya’nın kendisini 1941 yılında ABD karşısında gördüğü durumdur. Japonya, diğer tüm seçenekleri kabul edilemez görmüştü. Dolayısıyla, savaş, Tokyo’nun potansiyel olarak felaket olarak gördüğü bir durum olsa bile,  Japonya’nın hedeflerine erişmesi için bir olanak sunan tek alternatifti. (3)

 

Büyük bir gücün savaşa girmesinde ikinci gerekçe ise; ödemeye razı olduğu bir bedel karşılığında stratejik bir hedefe – genellikle hızlı bir şekilde- erişme fırsatı görmesidir. Geçmişte bunlar ülkelerin askerlerini güle oynaya gönderdikleri –ve Christmas’a kadar sonlanması beklenen- savaşlardı.

 

Bir ülkenin arzu edilen bir hedefe erişim aracı olarak niçin savaşı seçtiğine dair bir örnek bulmak için tarihin çok eski dönemlerine geri dönmemize gerek yok. 2003 yılında ABD, Saddam Hüseyin’i devirmek üzere Irak’ı işgal etti – ancak aynı zamanda, belki de daha önemlisi Arap Orta Doğusu’nun hayali bir şekilde yeniden inşa edilmesine bu şekilde başlamak istedi.

 

Bu örneğin de gösterdiği gibi, gereklilik veya fırsat algıları üzerine başlayan bir savaş genellikle bu savaşı başlatan kişinin umduğu yönde gitmez.

 

Rusya bu dönemeçte kendisini bu iki durumdan birinde görebilir – dahası, mühim olan gerçeklik değil oyuncunun algısıdır. İlk senaryoda, Rusya’nın kurbanlaştırılma söylemi, Rusya’yı kendi sınırlarına doğru ilerlemiş olan, verdiği sözleri sürekli ihlal eden, Moskova’nın çıkarlarını her fırsatta göz ardı eden, Rusya’ya dost rejimleri devirmek üzere aktif bir çaba içerisinde olan (ve hatta Rusya’nın kendi hükümetinin istikrarını bozmaya çalışan) düşman bir NATO ittifakı tarafından sınırlandırıldığı şeklinde betimlemekte ve çok daha saldırgan bir dış politika ve silah takviyesini gerekçelendirmek üzere kurmaca bir “Rus tehdidini” kullanıyor. Bu durum hiç kuşku yok ki, içeride veya dışarıda bir dizi nahoş olayla karşı karşıya kalan Kremlin’in, NATO’ya karşı askeri bir eylemin bir dizi korkunç seçenek arasında en az kötü olanı olduğu konusunda kendisini ikna edebileceği bir senaryo için ön-koşulları belirlemektedir – tıpkı Japon lider kadrosunun 1941 yılında yaptığı gibi. Japonya gibi Rusya da hayalı olabilir; ancak bu kanıtı ortaya koyma süreci tehlikeli ve maliyetlidir.

 

Çelişkili bir şekilde, gelecekte bazı öngörülemeyen koşullarda Rus lider kadrosu kendisini tam tersi yönde oldukları – Baltık devletlerinde hazırlıksız olan savunucularını bastırmak suretiyle tehditkar NATO ittifakı karşısında felaket bir mağlubiyet vermek üzere bir fırsat ortaya çıktığı-  konusunda da ikna edebilir. Bu fırsattan faydalanılması ise, NATO’nun kendi temel misyonunu –üye ülkelerinin siyasi bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünün güvence altına alınması- yerine getirmek konusundaki stratejik yetersizliği karşısındaki taktik zaferle elde edilecek. Böyle yaparak Rusya, ittifakı dağıtma noktasında bölmeye, transatlantik güvenlik bağını kırmaya ve kendisini Doğu ve Orta Avrupa’da dominant bir güç olarak yeniden ortaya koymaya çabalayacak. Her ne kadar bu strateji, Rusya’nın mevcut yaklaşımına yabancı görünse de, ezeli düşmanına böylesine yıkıcı bir stratejik darbe indirme şansı, günün birinde Moskova’da derinlerde bekleyen risk akıbetlerini gerekçelendirmek için bir fırsat olarak görülebilir. (4)

 

Bununla birlikte, burada fark edilmesi gereken kilit mesele; bunu zorlu bir mesele haline getiren şeyin, bir Rus saldırısını caydıramamanın sonuçları olmasıdır. Rusya, dünyada halen işler bir toplum olarak ABD’yi yıkabilme yeteneğini elinde bulunduran tek ülkedir ve Moskova ile herhangi bir savaşa girilmesi, ABD’nin ulusal bekasını tehlikeye atacak nitelikte bir nükleer kızışma riskini de kaçınılmaz şekilde içermektedir. Mutlak kesinliğe yakın bir ortam oluşmadan Rusya hiçbir koşul altında bir NATO üye ülkesine saldırmayacaktır; keza bir savaşla bağlantılı devasa maliyetler ve riskler onu temkinli davranmaya yöneltmektedir. Bu, felaket sonuçlar doğurabilecek bir duruma karşı “sigorta politikasıdır.”

 

On yıl önce, böylesi bir sigortanın Rusya’yı caydırmak için gerekli olduğunu ileri süren çok az kişi vardı. Ancak Moskova artık kabul edilen güvenlik düzeninin sınırları dışında faaliyet gösterme arzusunu sergilemiştir. Bu çerçevede, uluslararası sınırların daimi şekilde değiştirilmesi için güç kullanmak da dahildir. Üç farklı durumda sınır-ötesi saldırganlık gerçekleştirmiş; NATO ve üye ülkelere karşı birçok sözlü tehditte bulunmuş ve daha da önemlisi kendisini komşularına karşı konvansiyonel olan ve olmayan saldırıları gerçekleştirmeye daha yeterli hale getiren bir askeri modernizasyon programı yürütmektedir (5). Risk, artık gözardı edilemeyecek bir noktaya doğru yükselmiştir.

 

NATO ne tür bir savaşla karşı karşıya kalacaktır?

 

Rusya’nın Avrupa sınırları boyunca gerçekleştirdiği mücbir operasyonlar, siyasi, ekonomik, bilgi ve düzensiz savaşları bir araya getirmeye çabalamıştır. Bunların yanı sıra, hedeflerine erişmek üzere farklı oranlarda da olsa, konvansiyonel askeri operasyonlar ve nükleer tehditler de söz konusu olmuştur. Bu karma, Batı açısından birçok zorluğu beraberinde getirmiştir. Batı, Moskova’nın eylemlerine uygun yanıtlar geliştirmek konusunda sık sık afallamıştır.

 

Çeçenya, Gürcistan, Kırım, Donbass ve Suriye’de Rusya’nın siyasi amaçlarına erişmede askeri araçları ne kadar esnek şekilde kullandığına tanıklık ettik. Eğer “küçük yeşil adamlar” bu işi yapıyorlarsa, “küçük yeşil adamlar” istihdam edilir; eğer büyük yeşil tanklara ihtiyaç duyuluyorsa, büyük yeşil tanklar getirilir. Eğer gökyüzünden bombalar yağdıran bombardıman uçaklarına veya milyonlarca dolarlık kruvazör füzelerine ihtiyaç varsa, onlar kullanılır.

 

Dolayısıyla, Rusya’nın herhangi bir askeri operasyon biçimiyle sınırlı olduğunu düşünmek tehlikelidir. NATO’nun esnek, koşullara uyumlu ve zeki olması gerekiyor; Rusya’nın bir dizi olası eylemi ile başa çıkabilecek bir tutum edinmesi lazım. İttifak sadece Rusya’nın siyasi olarak üzerinde kafa yormanın en elverişli olduğu, önlenmesi en kolay olan veya en az endişe verici nitelikteki uygunsuz davranışlarına odaklanmamalı.

 

Zaman, NATO’nun Rusya’nın olası eylemlerine yanıt verirken nasıl bir tutum sergilemesi gerektiğini düşünmede önemli bir unsurdur. Doğu Ukrayna’da görüldüğü gibi, Moskova, yerli sorun yaratıcılara düşük düzeyli destekten özel operatörlerin konuşlandırılmasına, konvansiyonel güçlerin tam teşekküllü şekilde muharebe alanına gönderilmesine dek birçok şeyi yapabilecek durumdadır. NATO’nun sadece Ukrayna benzeri müdahalelerle başa çıkması gerekse bile, Rusya’nın bir dizi potansiyel eylemine de hızla yanıt verebilmesi gerekmektedir. Bu tür hevesli ve atik bir yetenek yaratılması, her şeyden önce, Rusya’nın emsallerine karşı koyabilen yetenekli ağır güçlerin ileri mevzilenmesini gerektirmektedir.

 

Rusya’ya karşı etkin caydırıcılığı oluşturan nedir?

 

Caydırıcılık, rakiplerimizin kafasına sokmaya çalıştığımız zihinsel bir olgudur. Bu, söz konusu eylemleri gerçekleştirmekten anlamlı kazançlar elde edemeyen rakipleri ikna etmek suretiyle bazı eylem planlarını önceden davranıp önlemeye çalıştığımız, zorlayıcı bir mantık biçimidir; çünkü ya rakiplerin hedeflerini gerçekleştirmelerini önleyeceğiz (inkar yoluyla caydırıcılık), ya da son kertede yasaklanan eylemi gerçekleştirmekten elde edebilecekleri karlarla orantısız olan diğer maliyetleri onlardan çekip çıkaracağız (cezalandırma suretiyle caydırıcılık).

 

Bu tartışmaya devam etmeden önce üç noktaya değinmek gerekiyor:

 

Öncelikle; burada sihirli bir durum yok. ulusların birbirlerini caydırmak için kullandıkları mantık, toplumların suçluları caydırmak için kullandıkları veya ebeveynlerin yanlış tutum sergileyen çocukları caydırmak için kullandıkları mantıkla aynı mantıktır. Eğer yanlış bir şey yapmaya çalışırsanız, ya sizi durduracağız, ya da cezalandıracağız.

 

İkinci olarak, “caydırıcılık” sözcüğünün önünde herhangi bir sıfata ihtiyaç yok. Konsept tam ve eksiksiz. Nükleer caydırıcılık, caydırıcılıktır. Yirmi birinci yüzyıl caydırıcılığı, caydırıcılıktır. Sağlama bağlanmış caydırıcılık, caydırıcılıktır. Bunların tümü aynı mantığa göre çalışır; aynı sınırlandırmalara tabidir; ve aynı yükümlülükleri içerir.

 

Son olarak, caydırıcılık yükümlülükleri her zaman için aynı olmuştur ve iki yönlüdür. İlki; yetenektir. Caydırıcılığı kullanan kişinin caydırıcı tehdidi gerçekleştirecek araçlara sahip olması gereklidir. Bu, üstesinden gelinmesi gereken iki engelden en kolay olanıdır. Ebeveynlerin genellikle dik kafalı çocukları akşam yemeği olmadan gönderdikleri odaları vardır. Toplumların da suçlularla başa çıkabilmek için karakolları, mahkemeleri ve hapishaneleri vardır. Ulusların ise, yasak sınırları geçen rakipleri cezalandırmak üzere diplomatik, ekonomik ve askeri gücü kullanma yeteneği bulunmaktadır.

 

Daha büyük bir zorluk doğuran ise, ikinci caydırıcılık yükümlülüğüdür: inandırıcılık. Rakibin, caydırıcılığı kullanan kişinin öne sürdüğü tehdidi, kendisini yasak eylemi gerçekleştirmesi durumunda gerçekten de kullanacağı konusunda makul bir şekilde ikna edilmesi gereklidir. Eğer anne ve baba, bunu yapacaklarına dair sürekli tehditler savurmalarına rağmen, yanlış bir davranışta bulunan çocuklarının akıllı telefonunu elinden alma konusunda her defasında başarısızlığa uğruyorlarsa, çocuk bu tehditleri artık umursamamaya başlar ve hatta eğer ebeveynleri tehditlerini yerine getirdiklerinde kendisine adaletsiz şekilde davranıldığını bile hissetmeye başlayabilir. Benzer şekilde, rakip bir devlet, rakibinin tehditlerini ne ölçüde yerine getirdiğine bağlı olarak, savaşa gidip gitmemek konusundaki hesaplamasını yapar.

 

Bu kararı bir dizi etmen etkileyecektir. Bunlar arasından üç tanesine dikkat etmek gerekir:

 

  • Caydırıcılığı yapan tarafın sicili: Sözlerine sadık kaldı mı, yoksa geri adım mı attı?
  • Caydırıcılık tehdidinin orantısallığı: Tehdide verilen yanıt provokasyon ile orantılı mı? Suça az çok uygun düşen bir cezanın uygulanması daha olası görünmektedir.
  • Caydırıcılık eylemi ile yanıt arasındaki bağlantılar: Yasaklı eylemin gerçekleştiği anda verilen yanıt ne kadar “otomatik” ise, o kadar inandırıcıdır. (6)

 

Bu kriterler çerçevesinde, güçlü bir caydırıcılık; geçmiş tehditlerini yerine getirdiği bilinen bir oyuncudan gelir; (2) yasaklı eylemle orantılıdır; ve (3) yüksek bir otomatiklik düzeyine sahiptir. Buna karşın, zayıf bir caydırıcılık tehdidi, şu özelliklerden bir veya birden fazlasına sahiptir: (1) Caydırıcılıkta bulunan tarafın beceriksiz biri olduğu düşünülür; (2) Tehdit, provokasyon ile orantısızdır; ve/veya (3) Verilen yanıt, provokasyonla zamansal veya mekânsal olarak bağlantılı değildir. (7)

 

ERI ve eFP, Rusya’ya karşı Caydırıcılıkta Yeterli midir?

 

ABD’nin Avrupa Güvence Girişimi (ERI) ve NATO’nun Güçlendirilmiş İleri Varlığı (eFP) programları yoluyla ittifak, Baltıklarda ve diğer yerlerde NATO’nun Rusya ile doğu sınırı boyunca caydırıcı bir güç kurma yollarını araştırıyor (8). Buradaki mantık ise şu: Herhangi bir Rus saldırısı karşısında çok-uluslu bir NATO güçleri düzeni çıkarmak suretiyle, caydırıcılık, çok yoğun bir ittifak yanıtını “güvence altına almak” suretiyle güçlendirilmektedir – ilk muharebenin ivedi sonucu ne olursa olsun.

 

Hem ERI hem de eFP, NATO’nun saldırıya en açık üye ülkelerine karşı Rusya’nın saldırganlığı karşısında askeri bir caydırıcılık yaratmaya dönük önemli adımlardır. Üç Baltık cumhuriyetinde ve İttifak’ın en doğusundaki üyelerin topraklarında NATO’nun ileri güçler konuşlandırması, Batı’nın herhangi bir saldırıya –düşük düzeyli düzensiz bir saldırıdan tam teşekküllü bir istilaya dek- karşı kendisini koruma taahhüdünde bulunduğu konusunda Moskova’ya gönderilmiş bir işarettir.

 

Güçlerin ileri konuşlandırılması aynı zamanda 1997 yılında imzalanan NATO-Rusya Kurucu Yasası’ndan beri koşulların değiştiğinin İttifak tarafından tanındığını göstermektedir. Bu belgede NATO,  “mevcut ve öngörülebilir güvenlik ortamı içerisinde” Kıta’da ilave “önemli muharebe güçlerini” daimi olarak konuşlandırmama sözü vermişti. (9)

 

Şurası net ki, 1997 yılının “mevcut ve öngörülebilir güvenlik ortamı”, Rusya’nın Birleşmiş Milletler’e karşı sınır-ötesi bir toprak saldırganlığı gerçekleştirmek için sahip olduğu üç ayrı fırsattan birini doğurmadı. Tam tersine, “tek ve özgür Avrupa” vizyonunun, genel anlamda demokratik bir geleceğe doğru hareket ettiği görülen Rusya’yı da içerecek şekilde kurgulandığı bir ortam söz konusu oldu.

 

NATO’nun Kurucu Yasa’nın hükümlerini temel alan caydırıcı hareketleri karşısındaki itirazlar, bu eylemin, bir anakronizm haline geldiği gerçeğini reddetmektedir. Öyle ki, Rusya kendi eylemleriyle bunu tarihin tozlu raflarına çoktan kaldırmıştı. Bunun tam tersine inanmak; Rusya2nın açık saldırganlığını ve Avrupa sınırlarının askeri güç kullanarak değiştirilmesini ve bu endişelerin, imzacı tarafların 20 yıl önce altına imza attıkları “mevcut ve öngörülebilir bir güvenlik ortamının” parçası olduğunu uygun bulmak anlamına gelecekti. Bunlar, günümüzde pek makul öneriler değildir.

 

eFP, tabur ölçeğinde dört çok-uluslu “muharebe grubunu” ileri sürüyor. Bunlardan her biri, üç Baltık devleti ve Doğu Polonya’ya konuşlandırılacak. (10)

 

  • Estonya’da Birleşik Krallık, aynı zamanda Danimarka ve Fransa’dan birlikleri de içerecek olan bir muharebe grubunun çekirdeğini oluşturacak.
  • Letonya, Kanadalı bir motorize tabur etrafında kurulan, İspanya, İtalya ve Polonya’dan mekanize ve zırhlı şirketler tarafından güçlendirilen bir muharebe grubuna ev sahipliği yapacak.
  • Almanya, içinde Hollanda, Norveç ve Belçika’dan askerlerin de bulunacağı bir muharebe grubuna Litvanya’da öncülük edecek.
  • Merkezi Almanya’da bulunan Amerikan İkinci Stryker Süvari Alayı, Polonya’nın doğusuna bir süvari taburu konuşlandırılacak ve bu tabur, dördüncü ve nihai muharebe grubunun temel unsuru olacak; aynı zamanda Birleşik Krallık ve Romanya’dan birlikleri de kapsamına alacak.

 

Bununla birlikte, ERI ve eFP, hatta her ikisi birden, Rusların Baltık topraklarının önemli bir kısmı üzerinde hızla hakimiyet kurmasını önlemede yetersiz kalmaktadır; keza bu amaç doğrultusunda tasarlanmamışlardır. Dört adet eFP muharebe grubu, 1100 kilometrelik bir sınır boyunca yayılacak ve yukarıda sözü edilen dört ülkeyi ve Rusya ve Belarus’u kapsayacak; ardından her bir ulusun ulusal savunma güçlerine entegre olacaklardır. Bunu yapmak her bir ülkenin ittifak taahhüdü açısından önemli bir sembol olurken, aynı zamanda değerli bir varlık ve muharebe gücünün yararlı bir kazancıdır. Tek bir güçlendirilmiş tabur ise, bu üç Baltık ülkesinden herhangi birinin NATO’nun kayda değer bir takviyesi olmaksızın inandırıcı bir konvansiyonel savunma gerçekleştirebilmesi için yetersizdir.

 

ABD, dönüşümlü şekilde ağır silahlı bir tugay bulunduracaktır; ancak bunu Karadeniz’den Baltık denizine dek tüm bölgeye yayacaktır. Yeterli uyarı ve hazırlık olduğunda, birim, tek bir lokasyonda konsolide olabilir; ancak yüzlerce muharebe ve destek aracını, binlerce askeri ve tonlarca erzakı 2500 kilometrelik bir mesafede bir araya getirmek ciddi bir zaman ve koordinasyon istemektedir. Bu aynı zamanda demiryolu araçları, ağır ekipman taşıyıcıları ve diğer uzmanlaşmış ekipmanın (ve onu çalıştıracak personelin) doğru zaman ve yerde erişilebilir olmasını gerektirmektedir. Ancak bunlar, en azından şu anda, ne yeterli miktardadır, ne de söz konusu alanda makul şekilde dağıtılmış durumdadır.

 

Dolayısıyla, bu birimler özünde “tetikleyici mekanizma”dır ve çalıştırıldıklarında, NATO’nun çok daha güçlü bir yanıt vermesini sağlarlar. İttifakın karşı karşıya bulunduğu zorluk ise; söz konusu tetikleyici mekanizmanın daha önce belirtildiği gibi güçlü bir caydırıcılık için testlerin en azından birini ve belki de üçünü geçememesidir.

 

Eğer tetikleyici mekanizma, konvansiyonel bir yanıtla ilişkilendirilirse, bağlantı testini geçemez; keza tetikleyici mekanizma altı aylıktır ve 5000 milin üzerinde bir mesafeyi kapsar. Bu zaman diliminde ABD, Baltıkları işgal eden bir Rus gücüne karşı bir saldırı gerçekleştirecek türden uygun bir gücü konuşlandıracaktır ve bu seferberlik için gereken ağır muharebe gücünün büyük kısmı ABD’nin güneydoğusundaki limanlar ile Riga arasındaki deniz ve kara mesafesini bu zaman diliminde aşacaktır. Bu sırada Rus güçlerine de takviye yapılacak ve Rus diplomasisi NATO’yu bölme doğrultusunda çabalar içerisine girecektir. Rus liderleri aynı zamanda bir karşı saldırının gerçekleşme olasılığını azaltmak veya eğer gerçekleşirse gücünü zayıflatmak üzere nükleer ve diğer gerginliği tırmandıran tehditlerde bulunacaktır.

 

NATO bir alternatif olarak nükleer misillemeye başvurmak suretiyle tetikleyici mekanizmayı devreye sokabilir. Ancak, Doğu-Batı arasında sert bir nükleer eşitlik olan bir dönemde orantısallık testi geçilemeyebilir; keza her bir tarafın niyetlerinin çok ötesinde sonuçlara hızla varabilecek türden kızıştırıcı bir döngüyü tetikleme riskini beraberinde getirir. Bu tür riskler, çatışmanın başlatılmasından önceki saldırganlığa dair güçlü bir caydırıcılık sunar; ancak caydırıcılık ilk başta başarısız olursa, tehditlerde bulunmak ve kızıştırma sürecinden kontrolsüz bir şekilde geri adım atmaya başlamak, NATO üyelerinin pek razı olmayacakları çok tehlikeli bir adım olacaktır. Hızla bir uzlaşıya varacaklarını hayal etmek son derece güçtür ve bu yaklaşımın bağlantı testinden de başarısız olacağını göstermektedir. (11)

 

Başlangıçtaki bir muharebe alanı mağlubiyetinin ardından her iki alternatif de sicil kaydı kriteri temelinde inandırıcılıktan yoksun olabilir. Rusya’dan, barış zamanında uygun bir konvansiyonel caydırıcı güç – birkaç tugay ve destekleyici eklentilerle- konuşlandırma iradesini yoklayamayan, her daim inatçı bir ittifakın şu anda en azından 1940 yılından beri görülmüş en çarpıcı silah mağlubiyetlerinden biriyle ve üyelerinin siyasi bağımsızlığını korumak gibi temel ve esas bir amacı bile yetine getirmek konusunda felaket bir mağlubiyetle karşı karşıya kaldığında tüm gücünü ve öfkesini bir araya getirip savaş sırasında görülmüş en tehlikeli kızıştırıcı dinamiklerle yüzleşip özgürleşmeye giden süreçte ayakta kalacağına inanması istenecektir. Bu durum Rusya’nın, şayet nükleer silahlar kullanılırsa, ittifakın ya konvansiyonel ya da nükleer araçları kullanarak binlerce ve belki de yüz binlerce hatta milyonlarca kişinin hayatını kaybetmesine ve hazinenin on milyarlarca ve hatta trilyonlarca dolar zarar etmesine yol açabilecek türden bir dizi adım atacağına inanmasını gerektirecektir. Moskova, bu durumun NATO’nun gerçekleştirmesine pek ihtimal verilmeyen bir durumun kanıtlanmasını sağlayacağı konusunda ikna edilmesi söz konusu olabilir. İttifakın amacının Rusya ile bir savaşa girmek olmaması, ancak bir savaşın gerçekleşmesini caydırmak olduğu düşünüldüğünde, saldırı karşılığında beklenmedik bir şekilde savaş yanlısı bir tutum sergilenmesi, ancak bu saldırganlığı ilk aşamada önleyememekten sonra stratejik bir başarısızlık oluşturacaktır.

 

NATO elbette diğer cezalandırma yöntemlerine başvurabilir. Bunlar arasında; söz konusu yaptırımların çok ötesine geçen tedbirlerle ekonomik savaş yer almaktadır. Rusya’nın Batı’ya enerji ihracatları hiç kuşkusuz zora düşebilir; Moskova’nın bütçesi kritik bir gelir kaynağından mahrum edilebilir. Keza, NATO kasıtlı bir “cezalandırma” stratejisini tercih etse de etmese de Rusya, ittifak üyelerinden birine yapılan bir saldırıdan her halükarda mağdur olacaktır ve muhtemelen siyasi ve ekonomik açıdan ciddi bir zarar görmesi beklenebilir. bu maliyetlerin gerçekleşme olasılığı hiç kuşku yok ki caydırıcı bir etki doğuracaktır; ancak caydırıcı bir başarısızlığın sonuçlarının büyüklüğü düşünüldüğünde, bunların yeterince inandırıcı olup olmadığı gibi bir soru gündeme gelmektedir.

 

NATO aynı zamanda ilk aşamada bir mağlubiyet yaşadıktan sonra mücadeleye devam edip etmemek konusunda bir karar vermek zorunda kalabilir. İttifakın hava gücü Rusya’nın hava gücünü aşamalı bir şekilde erozyona uğratacak ve Rus güçleri ve onların iletişim hatlarına yönelik istikrarlı saldırılarda bulunacaktır. Zaman içerisinde bu hava seferberliği, işgalci Rus güçleri üzerinde anlamlı bir yıpratma doğuracak, NATO’nun işgal edilen toprakları geri almak doğrultusunda olası bir karşı saldırı gerçekleştirmesinin yolunu aralayacaktır. Daha önce belirtildiği gibi, bu, riskli ve maliyetli bir eylem sürecidir ve ilk aşamada Baltık devletlerinin uygun bir şekilde savunulmasına kıyasla ciddi şekilde daha riskli ve daha maliyetlidir.

 

NATO, inandırıcılığı ve güvenilirliği şüpheli türden konvansiyonel ve nükleer yanıtlarla bağlantılı, güvensiz bir tetikleyici mekanizmayı uygulamaya geçirmekten daha fazlasını yapmanın yollarını araştırmalıdır. Öyle ki Rusya bu tehditleri, bugün veya yarın değil, Batı ile savaşa tutuşmanın makul bir seçenek olarak görüldüğü koşullar altında caydırıcı bulacağı bir ortam yaratılmalıdır. Bir kez daha vurgulamak gerekirse; burada mesele, NATO ile Rusya arasındaki savaşın şu anda veya gelecekte olası olması değildir; mesele bunun gerçekleşmesi durumunda ortaya çıkacak olan koşulların korkunç olması ve bunun karşılığında güçlü bir caydırıcılığın ortaya konmasının arzu edilmesidir. Bu caydırıcılık, askeri hesapların mantığına dayanmalı, Rusya’nın değişebilen algıları veya müttefiklerin kararsız arzularından etkilenmemelidir. Konvansiyonel bir inkar yoluyla caydırıcılık sunmak üzere yetenekleri ortaya koymak, ittifakın ekonomik ve askeri kapasitesi dahilindedir. Kapsamı genişletilmiş olan ERI ve eFP, bu hedefe ulaşmada önemli adımlardır; ancak onlar da yeterli değildir.

 

Hava Gücü, Rusya’ya karşı Yeterli bir Caydırıcılık Sunar mı?

 

Batı 25 yıldır girdiği her askeri çatışmada hava egemenliğinden yararlanmaktadır. Özellikle Amerikan hava gücü, Orta Doğu, Balkanlar ve Afganistan semalarını hakimiyeti altında tutmakta; ABD ve ortak kara güçlerini düşmanların hava saldırılarından korumakta; güvenilir bir ateş desteği vermekte ve sadece gökyüzünde değil aynı zamanda karada ve denizlerde de eşi benzeri görülmemiş bir hareket özgürlüğünü mümkün kılmaktadır.

 

Ne yazık ki, Rusya’nın periferisi boyunca hava savunma ortamı, Taliban veya IŞİD bir yana, Irak’ın ne 1991 yılında ne de 2003 yılında sunduğundan çok daha kabiliyetli değildir. ABD bugün zamanında Saddam Hüseyin’in yüzeyden havaya savunma sistemini durdurmak üzere 1991 yılında kullandığı aynı silah ve taktiklerin gelişmiş versiyonlarına bel bağlarken –ABD Hava Kuvvetleri bu misyonu “düşmanın hava savunmasının ortadan kaldırılması” (SEAD) olarak adlandırmaktadır- Ruslar o zamandan beri yeni nesil geliştirilmiş radarlar ve füzeleri iyileştirmiştir. Bugünün en modern Rus yüzeyden havaya füzeleri (SAM’lar) ABD’nin başlıca SEAD silahını, Yüksek Hızlı Radyasyon-karşıtı Füze’yi ciddi düzeyde geri planda bırakmaktadır. Dahası, Rusya sınırları içerisinde hareket eden bu SAM’lar, gizli olmayan muharip uçakları tehdit edebilir ve bu durum ittifakın önümüzdeki yıllarda Baltık devletleri topraklarının büyük kısmındaki filosunun büyük bölümünü tesis etmeye devam edecektir.

 

Dolayısıyla hava gücü Baltıklardaki iki zorluktan mustariptir. Öncelikle, muharebenin zaman çizelgesi o kadar hızlıdır ki NATO’nun hava gücünün Rusların ilerlemesini durdurması için yeterli zaman olmayacaktır. NATO’nun mevcut ve yakın dönemli tavrı bağlamında Rus güçleri, kısa süre önceden uyarılmaları durumunda, ittifaka önemli bir operasyonel mağlubiyet yaratabilir ve saldırıyı gerçekleştirdikten sonra 36 ila 60 saat içerisinde Tallinn ve Riga kıyılarına varabilir. İttifakın savunmasının bu denli hızlı bir şekilde çökmesi, bu ilerlemeyi durdurmak üzere yeterince zarar yaratmak (veya ilerleme hatlarını uygun bir şekilde yasaklamak) üzere yeterli silah sevkiyatı yapacak kadar uçuş yapılmasına imkan vermeyecektir. Düşmanların ilerlemesini durdurmak ve Rus güçlerinin hava saldırısı karşısındaki kırılganlığını artırmak üzere muharebe alanını şekillendirmek için sahada yeterince büyük bir güç olmadığında, bir “hava horozu” yok demektir.

 

Bu zaman diliminin kısalığı, hava savunma tehdidinin ciddiyetiyle birleşmektedir. Her ikisi de, SEAD rolüne yönelik mevcut sortilerin büyük kısmının yükünü boşaltmakta ve NATO’nun gizli olmayan muharip uçaklarının ya uzun menzillerden hareket etmesini ya da savunma alanına giren ciddi yıpratma faaliyetlerinin sönümlenmesini mecbur bırakmaktadır. Genellikle kara güçleri Rusya’ya karşı herhangi bir savaşın ilk günlerinde sadece sınırlı düzeyde bir hava desteği bekleyecektir. NATO’nun hava kumandanları ise Rusların entegre hava savunma ağını mağlup etmeye ve felaket sonuçlar doğuran bir yıpratma ortamının riskini almaksızın hareket etmek üzere yeterli bir eylem özgürlüğü kazanmaya odaklanmaktadır. NATO’nun halihazırda toplayabileceğinden daha fazla sayıda ve daha ağır muharebe güçleri olmaksızın bu mücadele birkaç gün ile sınırlı kalacaktır.

 

Hava gücünün aynı zamanda muharebe alanını NATO’nun herhangi bir karşı saldırı operasyonu için hazırlamada sınırları olacaktır.

 

Öncelikle Rusya’nın uzun menzilli hava savunmasının mağlup edilmesi, Rus topraklarına –Kaliningrad’da ama aynı zamanda Rusya’nın batı kısımlarında- önemli sayıda silahın varmasını gerektirmektedir. Bu durum sadece Moskova’nın NATO’nun ABD toprakları dahil geri bölgelerindeki askeri hedeflere karşı kısasa kısas saldırılar gerçekleştirmesine ortam hazırlamakla kalmayacak; aynı zamanda artan düzeyde önemli riskleri de beraberinde getirebilecektir. Bu, Batı Askeri Bölgesi ve Baltık devletlerinin doğu kısmında yer alan Rus güçlerine erişim alanı kazandıran uzun menzilli hava savunma ağının, aynı zamanda St. Petersburg ve Moskova’nın stratejik savunmasına içkin olduğu olduğu durumlarda özellikle sorunlu bir durumdur. Dolayısıyla, bu tür bir savunmanın ciddi şekilde zayıflatılması veya ortadan kaldırılması Kremlin açısından taktik bir endişe olmanın çok ötesindedir.

 

İkinci olarak, kara güçlerine yönelik hava saldırıları, bu güçlerin hareket halinde oldukları durumlarda çok daha etkin, savunma aşamasında olduklarında ise çok daha etkisizdir. Iraklı kumandanlarla 1991 yılındaki Körfez Savaşı’nın ardından yapılan mülakatlar; mücadele araçlarını uygun bir şekilde dağıtıp gizlemiş olan birimlerin, 40 günlük hava seferberliğinden asgari düzeyde kayıpla çıktıklarını göstermiştir (12). Rus güçlerinin Baltıklardaki çok daha zorlu topraklarda müttefik hava güçleri tarafından hızlı bir şekilde çökertileceğini beklemek, pek gerçekçi bir strateji olmayacaktır – özellikle de bu güçlerin ilk başta son derece sofistike bir SAM ağı ve yetenekli bir hava gücü tarafından korunduğu, kamuflaj kullandıkları, NATO’nun akıllı silahlarının etkinliğini azaltmak için sinyal boğma ve diğer elektronik savaş tekniklerine başvurdukları düşünüldüğünde.

 

Son olarak, İkinci Dünya Savaşı’ndan gelen kanıtlara göre; iletişim hatlarına karşı yapılan saldırılar, kara güçlerinin performansının azaltılmasında, ancak bu güçler muharebeye girmek zorunda bırakıldıklarında ve önemli miktarda yakıt, mühimmat ve diğer erzakları tükettiklerinde etkindir. Kendisine bir saldırı yapılmasını bekleyen bir ordu, rölantideki bir motor gibidir; asgari düzeyde erzakla varlığını sürdürebilir. NATO’nun karşı saldırısı başladığı anda, yasaklama, hiç kuşku yok ki değerli bir rol oynayacaktır; ancak bu durum karşı saldırının yerine geçmemektedir.

 

Rusya’nın Potansiyel bir Saldırısını Caydırmak için Hangi Yaklaşım Benimsenmeli?

 

ABD ve NATO, Rusya’nın Baltıklardaki (ve daha genel bir ifadeyle, NATO topraklarının tehdit altında olduğu herhangi bir yerde) saldırganlığını caydırmak konusunda birbiriyle bağlantılı üç zorlukla karşı karşıya bulunmaktadır:

 

Kazanmaya yönelik ilk adım; bir anda kaybetmek değildir. Dolayısıyla NATO’nun oyunun içinde kalabiliyor olması gerekmektedir. NATO’nun Rusya sınırı boyunca inkar yoluyla caydırıcılığın asgari yükümlülüğü, Moskova’ya kolay bir stratejik zafer vizyonu –asgari direniş karşısında bir oldubittiye getirme şansı- sunmak değildir. NATO’nun karşı karşıya olduğu zorluk, ortalama bir günde başarılı bir şekilde caydırmak değil, Moskova’nın herhangi bir sebeple cazip bir olasılık olarak en tehlikeli rakibi karşısında ezici bir zafer kazanma olasılığı olarak gördüğü 1000 veya 5000 günden birinde caydırıcılıkta bulunmaktır.

 

Bunun için gerekli yükümlülükler basit değildir; anlaşılmaları zordur. Ancak bunaltıcı da değillerdir. RAND’ın analizine göre, yaklaşık yedi adet tugaydan oluşan bir güç – bunlar arasında ağır zırhlı tugaylar, Baltık devletlerinin ulusal savunma güçleri, uçaklar, mühendislik, lojistik ve diğer kolaylaştırıcı etmenlerin yanı sıra planlama ve kumanda için uygun bir karargah kapasitesi yer almaktadır- bir oldubittiyi önleyebilir. Çok spesifik olmak gerekirse, bu güç, eğer uygun şekilde kullanılırsa, 40-50 taburdan oluşan bir Rus kara gücünü operasyonel düzeyde durdurabilir ve Tallinn ve Riga gibi kentleri Rus topçu ateşlerinden korumak üzere terince geniş yerleşimler kurabilir.

 

Bizim değerlendirmemize göre; bu güç kendisini 28 güne kadar Rus saldırısına karşı koruyabilir. Bu durum, NATO’nun karşılaştığı üç zorluktan ikincisine götürüyor bizleri: oyunu kazanmak. Caydırıcılık, Rusya’nın kolay bir zaferini önleme yeteneğiyle büyük oranda güçlenirken, son kertede yedi tugaylı bir güç, çok daha büyük ve ağır silahları olan bir Rus muharebe düzeneğini sonsuza dek durdurmada ve hatta NATO topraklarına karşı bir saldırı düzenlemelerini önlemede yetersiz görünmektedir (13). Bunu gerçekleştirmek için ciddi düzeyde ilave bir güç takviyesi gerekecektir.

 

Bu soruya dair analizimiz, “oyunda kalma” gücüne göre çok daha az tamamlanmış iken, halihazırda Polonya’dan Riga’ya kadar iletişim hatlarını yeniden kurmak, savunmayı güçlendirmek ve Rusları savaş öncesi sınırlarına geri püskürtmek için bir karşı saldırı gerçekleştirmek üzere bir karşı saldırıya hazırlanmak için dokuz ila 12 adet ilave ağır manevra yeteneğine sahip tugay gerekeceğini tahmin ediyoruz. Bunlar, NATO’nun pozisyonunu peyderpey yeniden güçlendirmek üzere zamanında gelen diğer kolaylaştırıcılarla ve ateş desteğiyle takviye edilmelidir. (14)

 

Her iki tarafın da oyunda kalıp kazanmaları – inandırıcı nitelikte konvansiyonel bir caydırıcı tavır ortaya koymaları- muharip birliklerden çok daha fazlasını gerektirmektedir. Bugün NATO’nun savunma altyapısı –karargahları, üsleri, lojistik merkezleri, iletişim hatları, ulaştırma varlıkları ve güçleri konuşlandırma ve sürdürmeyi kolaylaştıracak yasal düzenlemeler- Oder Nehri’nin doğusunda bir savaş tavrını desteklemede yeterli değildir. ABD’nin destek operasyonları ise, Almanya’nın güneybatısındaki konumlanmakta; Riga’nın doğusundaki olası muharebe cephesinden 1000 milin üzerinde mesafede bulunmaktadır. Çok tugaylı bir operasyonu bu denli uzak mesafeden desteklemeye çalışmak ise lojistik açıdan imkansızdır. ABD, ve özellikle onun Avrupalı müttefikleri, NATO’nun doğu sınırı boyunca, özellikle de üç Baltık devletindeki büyük muharip oluşumları alma, hareket ettirme ve destekleme yeteneğini yeniden canlandırmak üzere titiz, odaklı ancak muhtemelen daha fazla yatırım yapmalıdır.

 

Ne yapılması ve hangi önceliklerin dikkate alınması gerektiği konusunda önemli çalışmalar yapılmalıdır. Bununla birlikte, RAND’ın savaş oyunu, NATO’nun Baltıklarda Rusya ile tam teşekküllü bir çatışmaya girmesi durumunda, muhtemelen iki ila üç birlik dahilinde örgütlenmiş olan 21 adet manevra tugayını hızla harekete geçirmek, konuşlandırmak, savaşmak ve sürdürülebilir kılmak zorunda olduğunu telkin etmektedir. Mevcut planlar ve yetenekler bağlamında, Ordu’nun bu tugaylardan 12’sine erzak temin edebilir durumda olması beklenebilir: Baltıklarda konuşlanmış üç zırhlı tugay muharebe ekibi (ABCT’ler) (“oyunda kalma gücü”), ilave üç adet daha ABCT ve altı adet ilave zırhlı piyade birliği muharebe ekibi (IBCT) veya Stryker tugay muharebe ekibi.

 

Ordudan aynı zamanda üç ila dört ateş tugayı –en azından biri bölgeye daimi olarak konuşlandırılacak, diğeri ise öncede konumlandırılmış ekipman kullanacak- ve iki ila üç adet muharip hava tugayı konuşlandırması ve desteklemesi talep edilebilir.

 

NATO’nun kumanda ve kontrol yapısı ittifakın siyasi lider kadrosunun uzlaşı yoluyla karar almasına bağlı olduğu için ABD aynı zamanda –en azından herhangi bir hızlı gelişen çatışmanın ilk aşamalarında- savaş öncesi planlama ve savaş kumandanlığı gerçekleştirmek üzere en az bir adet karargah temin etmek zorunda kalabilir.

 

Tüm bunlar açısından kritik olan ise NATO’nun tatbikat ve eğitim düzenlemedeki yaklaşımıdır. Askerlere ve ekipmanlara, demir yolu araçlarına ve planlamaya yapılan tüm yatırım, şayet ittifak planlarını ve yeteneklerini gerçekçi bir şekilde icra etmez ise, pek yararlı olmayacaktır. 2017 yılı Ocak ayında ABD’nin ilk dönüşümlü ABCT’sini başarılı bir şekilde konuşlandırması, ABD ordusunun hem kendi ülkesinde hem de Avrupa’da bu denli kısa süre içerisinde ne kadar hızlı davranabildiğinin bir işareti olmuştu. Birkaç yıl önce böyle bir tatbikat hayal dahi edilemezdi. Ancak, ilgili tüm taraflar, tek bir tugayın uzun zamandır planlanan hareketinin, bölgede kapsamlı bir krize yanıt vermek için gerekecek olan faaliyetin ölçeği ve karmaşıklığının göstergesi olmayacağının farkında. Keza tehdit bugün mevcut olup ABD ve onun müttefikleri, belli bir ivedilik düzeyiyle bununla mücadele etmek için “vites büyütmek zorundalar”. Güçlü ve giderek gerçekçi bir konuşlandırma ve savaş tatbikatları, ülke içinde saldırgan bir tutum ve konuşlandırma öncesi eğitimle birleştiğinde, gerekli görülmektedir.

 

Tüm bunlar ise, maddi bir maliyet gerektirmektedir. Yeni yönetim ve Pentagon savunma harcamalarında artışa gitme niyetinde olduğu için, Ordu’nun çok daha büyük ve daha muktedir bir orduyla sonuçlanacak tahsisat ve kaynak taleplerinde bulunması için bir fırsat ve yükümlülük söz konusudur. ABD’nin, ulusun en önemli çıkarlarını desteklemek üzere en kritik misyonları gerçekleştirmede daha yetenekli bir orduya ihtiyacı vardır. Bu ordu, Amerika’nın yaşam tarzını birkaç dakika içerisinde yok edebilecek olan diğer tek güç olan Rusya ile caydırıcı bir çatışmanın da aralarında olduğu ulusun en önemli çıkarlarını desteklemek üzere en kritik misyonları yerine getirebilen bir ordu olmalıdır. Yani, faal durumdaki ABCT’lerin sayısı artırılmalıdır. Halihazırda on aktif ağır tugay sayısı (dokuz mevcudun yanı sıra IBCT’ten dönüştürülmesi planlanan bir diğeri) Kore, Orta Doğu ve Avrupa’daki gereklikleri desteklemek konusunda yetersiz kalacaktır. Keza sadece Avrupa’da bir savaş, onlardan altısını gerektirecektir. Planlanan güç ise bunu destekleyemeyecek ve sürekliliğini sağlayamayacaktır.

 

Son olarak, ABD ve müttefikleri caydırıcılığı sürdürülebilir kılmalıdır – bunu da oyunda kalmak ve ardından da oyunu kazanmak doğrultusunda kanıtlanmış bir kapasiteyle ortaya koymalıdır; ancak bu esnada oyunu çökertme olasılığını gereksiz yere artıracak şekilde davranılmamalıdır.

 

Daha önce ele alındığı gibi, Rusya ile herhangi bir potansiyel kriz veya çatışma, nükleer silahların gölgesinde kalacaktır. Güçlü bir konvansiyonel caydırıcılık, bu tehlikelerin yönetilmesine yardımcı olmaktadır. Bunun için de öncelikle bir çatışmanın patlak verme olasılığı azaltılmalı ve ikinci olarak NATO’nun üzerindeki baskı azaltılmalı, nükleer bir tırmanma riskini göz önünde bulundurması, ya bu riski defetmesi ya da hızlı bir mağlubiyet doğurması sağlanmalıdır. Bununla birlikte, güçlü bir konvansiyonel caydırıcılık, bu tehlikeleri artırabilir. Bunun için de Rus tarafında NATO’nun bir saldırı tehdidine dair korkular tetiklenmeli, ya da eğer caydırıcılıktan etkilenmez ise konvansiyonel olarak mağlup edileceği konusunda Moskova’ya potansiyel sonuçlar bildirilmelidir.

 

İlk aşamada, durumun operasyonel gerçeklikleri, Rus endişesini hafifletmeye yardımcı olmalıdır. Baltık topraklarında bir avuç NATO tugayı, ittifakın üstün hava ve deniz gücüyle desteklense bile Rusya Federasyonu toprakları karşısında inandırıcı bir saldırı tehdidi doğurmamaktadır. Her ne kadar Rusya’nın askeri ve siyasi liderleri, bu üç tugayı sonradan gelecek daha önemli konuşlandırmaların köprübaşı olarak görse de, NATO’nun Rusya’ya karşı sadece üç tugayla bir saldırı gerçekleştirmesinin absürt bir durum olduğunu mutlaka anlamalılar – ittifakın bir şekilde bu süreçte bir anlaşmaya varacağını kabul etsek bile.

 

İkinci korkunun hafifletilmesi çok daha zordur; çünkü son kertede bu tür bir mağlubiyet olasılığı, NATO’nun sunmayı arzu ettiği caydırıcılığın temelini oluşturmaktadır. Dolayısıyla, tehlikeleri artırma korkusu, NATO’nun Moskova’ya niyetini titiz bir şekilde iletmesi ve bu sözcükleri uygun eylemlerle desteklemesiyle en azından kısmen yönetilebilir.

 

Dolayısıyla, ittifak ve ABD, Rusya ile askeri ve siyasi düzeylerde iletişim kanallarını sürdürmenin yolunu aramaya devam etmelidir. Karşılıklı şüphelerin giderilmesi, dolayısıyla karşılıklı caydırıcılık denkleminin daha istikrarlı hale getirilmesi ve onu yeniden dengelemeye dönük çabaların daha az gerekli hale getirilmesi, ancak bu ikisinin konuşmasına –denizlerde veya havada kazaların önlenmesi gibi küçük çaplı meselelerde bile olsa- bağlıdır.

 

Ruslarla konuşmak, bir yandan da askeri güç tavrını korumak ne çelişkili ne de yeni bir şeydir. Yıllardır bu iki çatallı strateji, ABD’nin Çin’e yönelik politikasının temelini oluşturmuştur ve Soğuk Savaş’ın da son 25 yılını nitelendiren yaklaşım olmuştur.

 

ABD ve müttefikleri sürekli olarak Sovyetler Birliği ile diyalog arayışı içerisinde olmuşlardır – yakın bölgelerde faaliyet gösteren güçlerin güvenliğinin artırılması gibi dar kapsamlı meselelerden insan hakları gibi geniş kapsamlı konulara dek. Bir yandan da Sovyetlerin saldırıda bulunma olasılığına karşı güçlü askeri caydırıcı unsurlar oluşturmak doğrultusunda önemli çabalar ortaya konmuştur.

 

Bir kez daha Washington ve Brüksel’in Moskova’ya yönelik yaklaşımlarında aynı anda birden fazla şey yapmayı öğrenmeleri gerekmektedir. Dahası, beriki, Doğu-Batı ilişkisinin Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi tehlikeli ve krizlere gebe bir ortama doğru gerilememesini sağlamak için karşılıkta bulunmaya hazırlıklı olması gerekmektedir.

 

SONUÇ

 

Çin’in Doğu Asya’da yeniden ortaya çıkışının yanı sıra Rusya’nın küresel sahneye yıkıcı bir güç olarak geri dönmesi, tek kutuplu dünyanın sonsuza dek sona ermesi anlamına gelmektedir.

 

ABD ve müttefikleri, bu rekabete hazırlıksız bir şekilde veya tesadüfen yeniden girebilir; ancak bunu kazanabilecek durumdalardır. IMF tahminlerine göre, tek başına altı NATO ülkesinin GSYİH’sı Rusya’nınkinden fazladır. Sadece bu yarım düzine ülke, Rusya’nın refahının yüzde 1400 katını üretmektedir. Dolayısıyla, tarihin en güçlü, müreffeh ve teknolojik açıdan en sofistike ittifakının barış zamanında üç ağır silahlı, savaş zamanında ise maliyetleri hesaplanamayacak düzeydeki bir çatışmayı caydırmak üzere iki ila üç birlik konuşlandırabilmesi için elinde araçları ve gücü bulunmaktadır. Elbette Soğuk Savaş’ın hain sularında yüzen –Berlin’den, Küba’ya, Reykjavik’e- ve en sonunda Duvar’ın yıkılmasını sağlayan ittifak, mevcut krizi çözmek, Avrupa’da barış ve istikrarı korumak için gereken diplomatik ve stratejik beceriyi elde edecektir – ta ki yeni bir özgür ve birleşik kıta vizyonu ortaya çıkana dek.

 

NATO içindeki siyaset ise çok daha kapsamlıdır. NATO büyük bir gemidir. Dümeninde 29 çift el bulunmaktadır. Dolayısıyla gideceği yönü tahmin etmek zordur; keza dönme yarı çapı geniştir. Uzlaşı inşası ve karar alma, zaman ister. Ancak üç yıl önce kimse 2017 yılı ilkbaharında Kanada, Birleşik Krallık, Almanya, Fransa, İspanya ve Estonya-Letonya-Litvanya’ya konuşlandırılmış diğer üye ülkelerin Rusların maceraperestliğini caydırmak üzere ortak bir tavır benimseyeceğini beklemedi. Dahası, ittifak, gelecekte alacağı yön konusundaki hararetli tartışmalara da, bu tartışmalardan daha güçlü bir şekilde çıkmasına da yabancı değildir. Dolayısıyla, müttefiklerin, NATO’nun doğu üyelerinin topraklarındaki varlıklarını daha da güçlendirmeye dönük herhangi bir spesifik öneriyi uygun bulacaklarını tahmin etmek konusunda mütevazi olmalıyız.

 

Ordu açısından zorluklar benzer şekilde zor, ancak yönetilebilir niteliktedir. Yeni bir “Avrupa’da ABD Ordusu” kurulmalı; bu odu Fulda Boşluğu’nun (Fulda Gap) doğusuna odaklanmalı ve NATO’nun tehlikelere açık durumdaki doğu üyelerinin –özellikle de Estonya, Litvanya, Letonya’nın- savunulmasına yardımcı olacak güç ve çeviklikte olmalıdır. Uzun zamandır elde tutulan ancak kısa süre önce gözardı edilen yetenekler – hızlı konuşlandırma, geniş çaplı idame, yüksek tempolu koalisyon ateşi ve rakip karşısında manevra kabiliyeti- yeniden kazandırılmalı ve günümüzdeki koşullara uygun olacak şekilde güncellenmelidir. Bunlar zorlu işlerdir; ancak Ordu bu konularda yeterli düzeyde olmalıdır; keza ulusun en tehlikeli savaşlarının galibi ve ülkenin en kritik çıkarlarının koruyucusu şeklindeki imajlarını sürdürmeleri gerekmektedir. Önümüzdeki aylarda, Ordu, ABD Savunma Bakanlığı, ABD ve NATO’nun Rusya’nın doğurduğu zorluklara karşı nasıl tavır alacaklarını belirleyecek türden birçok karar alınacaktır.

 

Kaynak: https://www.rand.org/content/dam/rand/pubs/perspectives/PE200/PE250/RAND_PE250.pdf

 

Genel

Dünya Düzeninin Çöküşü mü?

1 (2)

 

Görünen o ki Moskova, çok-kutupluluğa hazırlıklı değil; keza 19.yüzyılda Rus şansölyelerin oldukça iyi bildiği temel kuralını henüz kavramamış: Diğer güç merkezleriyle daha yakın ilişkiler geliştirmek üzere münferit konularda tavizler vermek gerekir.

Hem Rusya’da hem de yurtdışında, Ukrayna krizinin 1990’lı yılların sonunda ve hatta çok daha öncesinde -1945 yılında II. Dünya Savaşı’nın bitiminin ardından- Soğuk Savaş’ın bitiminin ardından kurulan uluslararası ilişkiler sistemini zedelediğine dair yaygın bir kanı söz konusu. Bu kanı, çarpıcı benzerliklerle destekleniyor.

Ardından, ihtilaf konusu; Sovyetler Birliği ile ABD arasında savaş sonrası Avrupa’nın bölüşülmesi oldu. Şimdilerse, Sovyet-sonrası bölgede ve Rusya’dan sonra ikinci en büyük ülke olan Ukrayna’da nüfuz mücadelesi söz konusu. Geçmişte jeopolitik çatışma, komünizm ile kapitalizm arasında uzlaşmaz ideolojik çatışma ortasında gerçekleşmişti. Şimdiyse, yirmi yıllık unutuşun ardından, ideolojik hizipleşme yeniden gündeme geldi – bu kez Rus muhafazakarlığın ruhani değerleri ile Batı liberalizmi arasında (aynı cinsiyetten evliliklerle, uyuşturucu ve fahişeliğin yasallaşması ve esnafça bireyselcilikle bağlantılı olarak). Bu birliktelik, büyük güç duygusunun daha önce eşi benzeri görülmemiş şekilde artması ve Rusya’da Stalinciliğin kötücül bir şekilde yaygınlaşmasıyla daha da güçleniyor. ABD’nin kapitalizm-öncesi ülkelere Amerikan tarzı özgürlük ve demokrasi değerlerini ihraç ederken güttüğü sorumsuzca politika da buna eklemleniyor.

Bugün, küreselleşme ve bilgi devriminin belirleyici olduğu 21.yüzyılın başlangıcında dünyanın 20.yüzyılın ilk yarısı ve hatta 19.yüzyıla özgü jeopolitik savaşlara ve toprak gasplarına geri döndüğü net bir şekilde görülüyor. Gerçekten de şu anda paramparça olan dünya düzeni mükemmel olmaktan çok uzak. Rusya’nın ise, diğer birçok ülke gibi bu konudan sızlanmak için haklı gerekçeleri var. Bununla birlikte, bundan sonraki dünya düzeninin daha iyi olacağı da net değil. Ve şu anda yok olan dünya düzeninin özünün ne olduğu ve niçin yeni bir Soğuk Savaş biçiminin mümkün olduğu da net olmaktan uzak.

BİR SOĞUK SAVAŞ DÜNYASI VE DÜZENİ Mİ?

Uluslararası ilişkiler sistemi, uluslararası hukuk ve kurumları temel almıyor; büyük uluslar, onların ittifakları ve ortak çıkarları arasında bir güç dağılımı ve dengesine dayanıyor. Uluslararası hukuk ve mekanizmalarının ne kadar etkin ve uygulanabilir olduğunu belirleyen de tam olarak bu durum… İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminin ardından gelen dönem, bunun en canlı örneği oldu.

O dönemlerdeki dünya düzeni, Yalta, Potsdam ve San Francisco’da 1945 yılında muzaffer olan ülkelerin vardığı anlaşmaları temel aldı. Anlaşmalar, Alman, İtalyan ve Japon imparatorlukların çöktüğü Avrupa ve Uzak Doğu’daki sınırları çizdi; Birleşmiş Milletler’i kurdu ve birçok savaş sonrası meseleyi çözdü. Buradaki ana fikir; büyük güçlerin barışı birlikte koruyacakları ve uluslararası anlaşmazlıkları ve çatışmaları, yeni bir dünya savaşını önlemek üzere BM Şartı temelinde çözecekleriydi. Ancak, bu dünya düzeni hiçbir zaman inşa edilmedi –SSCB ile ABD arasında Avrupa’da, ardından da dünya çapında bir çatışma ortamında derhal paramparça oldu.

Sovyet ordusundan özgürleşen Orta ve Doğu Avrupa’da, Sovyetler Birliği birkaç yıl içerisinde sosyalist bir rejim kurdu ve kitlesel baskılara başladı. Bu durum, karşılığında birçok Batı Avrupalı ülkedeki komünist hareketin bastırılmasına yardımcı olan ABD’yi öfkelendirdi. Almanya’daki işgal bölgeleri, devletlere dönüştü – Federal Almanya Cumhuriyeti ve Alman Demokratik Cumhuriyeti. NATO’nun kurulması ve Batı Almanya’nın NATO’ya alınması karşılığında Varşova Paktı kuruldu. Zaman içerisinde çatışan taraflar barış dönemleri için benzersiz güçte kuvvetler konuşlandırdılar ve Alman sınırının içine her iki tarafa binlerce nükleer savaş başlığı yerleştirdiler.

Alman Demokratik Cumhuriyeti ile Polonya (Oder-Neisse hattı), Batı ve Doğu Almanya, Sovyetler Birliği’nin Baltık devletleri etrafındaki sınırları arasında Avrupa’nın önemli sınırları Batı’da yasal

olarak tanınmadı: ilk durumda, 1970 anlaşmalarına kadar, ikinci durumda 1973 yılına kadar, üçüncü durumda da asla tanınmadı. Batı Berlin’in statüsü, birçok tehlikeli krizin kaynağı oldu (1948, 1953 ve 1958 yıllarında). 1961 yılı Ağustos ayındaki Berlin krizi sırasında Sovyet ve ABD’li tanklar birbirlerine oldukça yakın bir noktaya geldiler ve bu durum neredeyse SSCB ve ABD arasında silahlı bir çatışmaya yol açtı. Berlin meselesi, ancak 1971 yılındaki anlaşmalarla çözülebildi. Soğuk Savaş, BM Güvenlik Konseyi’ni felce uğrattı ve kurumu uluslararası barış ve güvenliği koruyan bir kurum olmaktan propaganda polemiklerine yönelik bir foruma dönüştürdü.

Kullanıma hazır nükleer cephanelikler, iki güçlü ittifak arasındaki doğrudan askeri çatışma alanında kafa kafaya bir çarpışma korkusu doğurdu ve bu durum da çatışan tarafları Avrupa’daki mevcut sınırları ve çatışmaları durdurmaya zorladı (ancak Soğuk Savaş’ın ardından bu girişimlerinden geri adım atmayı da kaçınılmaz kıldı). Bununla birlikte, bu dünya düzeninin ilk yirmi beş yılında Avrupa kıtası sürekli olarak iki blok arasında gerilim ve krizlerle çalkalandı. Eş zamanlı olarak Sovyetler Birliği sosyalist kamptaki sivil ve silahlı ayaklanmaları askeri olarak bastırabildi (1953 yılında Doğu Almanya’da, 1956 yılında Macaristan’da, 1968 yılında ise Çekoslovakya’da).

Bu durum, yirmi yıldan uzun süre sonra görece olarak istikrara kavuştu – 1972 yılındaki ABM ve SALT 1 antlaşmaları çerçevesinde yazılı bir hale getirilen, iki nükleer süper güç arasındaki ilk geçici yumuşama oldu bu. Üç yıl sonra, 1975 yılında, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı CSCE, Helsinki Nihai Anlaşması’nı imzaladılar. Buna göre; Avrupa’da ulusal sınırların ihlal edilemezliği ilan edilirken, Avrupa uluslarının barışçıl bir şekilde bir arada yaşamasına dair on ilke (toprak bütünlüğü, egemenlik, güç kullanmama ve halkların kendi kaderlerini tayin hakkı dahil) açıklandı.

Bununla birlikte, Avrupa dışında, Soğuk Savaş dünya düzeni kendisini Soğuk Savaş’ın bitimine dek bir düzen noksanlığında belli etti. Dünya kırk yıl boyunca sürekli bir küresel savaş korkusuyla yaşadı. 1961 yılındaki Berlin krizine ek olarak büyük güçler en az üç kez nükleer felaketin eşiğine geldiler: 1956 yılındaki Süveyş krizinde, 1973 yılındaki Orta Doğu savaşı sırasında ve 1962 yılı Ekim ayında Küba’daki füze krizi sırasında kırmızı çizginin neredeyse aşılmak üzere olduğunu anımsamak gerek. Sovyet füzelerini yerleştirildiği Küba’daki üslere karşı ABD’nin bir hava saldırısı gerçekleştirmeyi planladığı tarihten birkaç gün önce Moskova ve Washington bir uzlaşıya vardılar. Bu füzelerden bazıları, bir misilleme saldırısı için muharebeye hazırlık haline getirildi. Washington’un ise bundan haberi yoktu. İnsanoğlu, sadece Kremlin ve Beyaz Saray’ın sergilediği temkinlilikle değil, aynı zamanda şans eseri yok oluştan kurtuldu.

İki süpergücün ortak bir küresel yönetişimi yoktu – çatışan tarafların jeopolitik rekabetlerinde doğrudan çatışmalarını önlemelerine yol açan bir nükleer felaket korkusu söz konusuydu sadece. Bununla birlikte, zaman içerisinde onlarca büyük bölgesel ve yerel savaş ve çatışma gerçekleşti ve 20 milyonun üzerinde kişi öldü. ABD’nin bu yıllarda verdiği askeri zayiat 120.000 kişiye ulaştı. Bu, Birinci Dünya Savaşı’nda 1914-1918 yılları arasında verilen kayıplara eşdeğerdi. Çatışmalar genellikle bir anda patlak verdi ve öngörülemez bir şekilde sonlandı. Büyük güçler ise mağlubiyet yaşadılar – Kore Savaşı, İnduçin’deki iki savaş, Orta Doğu’daki beş savaş, Hindistan ve Pakistan arasındaki savaşlar, Irak ve İran arasındaki savaşlar, Afrika Boynuzu’ndaki savaşlar, Kongo, Nijerya, Angola, Rodezya ve Afganistan’daki savaşlar ve bunların yanı sıra sayısız darbe ve kanlı iç savaş.

Taraflar küresel rekabetlerinde uluslararası hukuku –toprak bütünlüğü, egemenlik ve ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı dahil olmak üzere- gelişigüzel ihlal ettiler. Askeri güç ve yıkıcı operasyonlar, ideolojik kisveler altında düzenli, alayvari ve kapsamlı bir şekilde kullanıldı. Avrupa dışında devletlerin sınırları sürekli değişti; askeri güç ülkeleri bölüp yenide birleştirmek (Kore, Vietnam, Orta ve Yakın Doğu, Pakistan, Afrika Boynuzu, vs.) üzere kullanıldı. Neredeyse her çatışmada ABD ve Sovyetler Birliği rakip taraflardaydı ve müttefiklerine doğrudan askeri destek sağladılar.

Bu rekabete nükleer ve konvansiyonel silahlardaeşine rastlanmayan bir yarış, süpergüçlerin ve onların müttefiklerinin tüm kıtalarda ve okyanuslarda silahlı çatışması ve uzay silahlarının geliştirilip sınanması eşlik etti. Bu rekabet, tüm ülkeler açısından devasa ekonomik maliyetler doğurdu; bununla birlikte en çok da Sovyet ekonomisine zarar verdi. Taraflar ancak 1968 yılında Nükleer Silahların Yaygınlaşmasını Önleme Antlaşması’nı (NPT) imzaladılar ve 1960’lı yılların sonunda nükleer silahlar konusunda ve daha sonraları da Avrupa’daki konvansiyonel silahlı güçler konusunda ciddi müzakerelere başladılar.

Dünya ekonomisi iki sisteme bölündü: kapitalist ve sosyalist. Bu durumlarda, birbirlerine karşı ekonomik yaptırımlar kullanmaları imkansızdı; keza sıkı ve sürekli ticaret engelleri (örneği COCOM) söz konusuydu. Ancak 1970’li yıllarda taraflar seçimli ekonomik etkileşim başlattılar – Sovyetler Birliği’nden Batı Avrupa’ya hidrokarbon ihracatı ve buradan mütevazi ölçülerde endüstriyel mal ve teknoloji ithalatı. Batı’daki ekonomik krizler de doğuda mutluluk kaynağı oldu; SSCB’nin yaşadığı ekonomik zorluklar, ABD ve müttefiklerinin hoşuna giden bir haberdi. Öte yandan, ekonomik bağımsızlık (otarşi) ve bir kalkınma motoru olarak savunma endüstrisine bağımlılık, sosyalist ekonomiyi beklendiği gibi ekonomik ve teknolojik bir uyuşukluğa itti.

Uluslararası sistemin kırk yıl süren iki kutuplu sistemi ve Soğuk Savaş, uluslararası hukuk ve kurumların sadece bir istisna işlevi gördüğünü gösterdi – bu nadir durumlarda, büyük güçler ortak çıkarlarını fark etmişlerdi. Öte yandan, sıfır toplamlı oyunlar bu yasayı ve kurumları, birbirlerinin eylemlerini ve forumları propaganda mücadeleleri için meşrulaştırmanın bir aracına dönüştürüyor.

1990’lı yılların sonundan beri Rusya artan bir tehdit hissi içerisinde yaşıyor. Hatta Soğuk Savaş’ın bitiminin ülkenin ulusal güvenliğini güçlendirmekten ziyade zayıflattığı bile ileri sürüldü. Bu, saf ve basit bir siyasi ve psikolojik sapmadır. Bu kısmen en korkunç tehdidin – küresel çapta bir nükleer savaş olasılığı- geride bırakıldığı zaman evrensel uyumun ortaya çıkmayacağı gerçeğiyle açıklanıyor. Soğuk Savaş’ın kırk yılının korkuları, dünyanın daha önceleri ne kadar tehlikeli olduğunu ve iki dünya savaşının yaşandığını insanların unutmasına yol açtı. Dahası, iki küresel süpergüçten biri olarak bir zamanlar ülkelerinde sahip oldukları liderlik pozisyonlarına duyulan özlem, Rusya’da birçok kişinin –Soğuk Savaş sırasında çalışanların ve özelikle onun ardından siyasete atılanların- hakikatin yerine tarihsel efsaneleri koymasına ve aslında topyekün bir yıkımın eşiğinde olan kayıp bir “dünya düzeni” konusunda pişmanlık duymasına yol açıyor.

YENİ BİR DÜNYA DÜZENİ

Tarihte sıkça rastlandığı gibi, dünya arenasında güç dengesindeki temel değişime, dünya düzenindeki değişimler eşlik etti. Sovyet imparatorluğu, ekonomisi, devlet ve ideolojisindeki çöküş, uluslararası ilişkilerin iki kutuplu sisteminin sonu anlamına geldi. 1990’lı ve 2000’li yıllar boyunca ABD bu dünya düzeninin yerine ABD öncülüğünde tek kutuplu bir dünya fikri yerleştirmeye çabaladı.

Şunu da belirtmek gerekir ki, Soğuk Savaş’ın bitimi, küresel güvenlik sisteminin kurulmasına yol açtı: Nükleer ve konvansiyonel silahlar üzerinde denetim sağlamak ve kitle imha silahlarının yaygınlaşmamasını ve tasfiye edilmesini garanti altına almak üzere büyük anlaşmalara varıldı. Birleşmiş Milletler, barış koruma operasyonlarında daha büyük bir rol oynamaya başladılar (BM’nin 2000 yılından önce gerçekleştirdiği bu tür 49 operasyonun 36’sı, 1990’lı yıllarda gerçekleşti). Soğuk Savaş’ın ardından yirmi yılı aşkın süre boyunca uluslararası çatışmaların sayısı ve yıkıcı etkileri, Soğuk Savaş sırasındaki 20 yıllık dönemin herhangi bir dilimine kıyasla ciddi anlamda geriledi.

Rusya, Çin ve diğer eski sosyalist ülkeler, siyasi sistemlerindeki farklara rağmen, tek bir küresel mali ve ekonomik sisteme ve ortak küresel kurumlara entegre oldular. Ancak bunlar üzerinde pek bir etkileri olmadı. Sadece birkaç ülke bu sistemin dışında kaldı: Kuzey Kore, Küba ve Somali. 2008 yılındaki kriz, dünyanın mali ve ekonomik açıdan karşılıklı bağımlılığını kanıtladı. ABD’de başlayan kriz, hızla diğer ülkelere yayıldı ve Rus ekonomisini de derinden etkiledi. Dolayısıyla Moskova’nın bir “istikrar adası” olarak kalma umudunu da suya düşürdü.

Yeni güç dengesini resmileştirmek üzere birçok girişimde bulunuldu: 1990 yılında Almanya’nın birleşmesi için Batı ve Doğu Almanya, Sovyetler Birliği, ABD, Büyük Britanya ve Fransa arasında bir anlaşmaya varıldı; 1995 yılında Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’na dönüştürüldü; 1990 yılında Paris Şartı, 1997 yılında NATO-Rusya Kurucu Sözleşmesi imzalandı, ardından da Helsinki Nihai Sözleşmesi imzalandı. BM reformu için aktif görüşmeler gerçekleştirildi. Buna ek olarak, 1999 yılında Avrupa Uyumlaştırılmış Konvansiyonel Silahlı Güçleri Antlaşması imzalandı ve füze savunma sistemlerinin ortak geliştirilmesi için müzakereler yürütüldü.

Bununla birlikte, söz konusu girişimler, ABD’nin küresel hevesleri sebebiyle büyük oranda etkisiz kaldı veya tamamlanmadı; tıpkı uluslararası güvenlik sisteminin inşasında olduğu gibi. 1990’lı yılların başında ABD’nin diğer güç merkezleriyle birlikte yeni, çok taraflı bir dünya düzeni kurmanın öncülüğünü yapmak üzere eşsiz bir tarihsel fırsatı olmuştu. Bununla birlikte, bu şansı akılsızca davranarak kaybetti. ABD kendisini bir anda “dünyanın tek süpergücü” olarak gördü. Bunun yarattığı

aşırı mutluluğa kapılarak, uluslararası hukukun yerine kuvvet hukukunu koydu. BM Güvenlik Konseyi’nin meşru kararlarının yerine ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nin direktiflerini koydu. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın önceliklerini NATO eylemleriyle değiştirdi.

Bu politika, yeni dünya düzeninin altına saatli bombalar yerleştirdi: NATO’nun doğuya doğru genişlemesi, Yugoslavya ve Sırbistan’ın zorla bölüştürülmesi, Irak’ın yasadışı işgali ve BM, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı ve silah kontrolü konularının hiçe sayılması (ABD’nin 2002 yılında ABM Antlaşması’ndan çekilmesi ve 1996 yılında Kapsamlı Nükleer Test Yasağı Antlaşması’nın kabul edilmemesi). Her ne kadar Rusya Sovyet imparatorluğu ve soğuk Savaşı’nı sonlandıran ülke olsa da, ABD, Rusya’ya kaybeden bir ülke muamelesi yapmıştı.

İki kutupluluğun son bulmasından gelen ilk yirmi yıl, tek kutuplu dünyanın istikrar veya güven getirmediğini, kuşkuya mahal bırakmayacak şekilde gösterdi. Ulusal ve uluslararası düzeylerdeki tekel, kaçınılmaz olarak yasaların hiçe sayılması, gücün keyfi kullanımı, durgunluk ve son kertede mağlubiyete yol açıyor.

Çin, Rusya, devletler-arası yeni örgütler (Şangay İşbirliği Örgütü ve BRICS), bölge devletleri (İran, Pakistan, Venezüella ve Bolivya) ve hatta Washington’un bazı müttefikleri (Almanya, Fransa ve İspanya), “Amerikan düzenine” karşı artan bir muhalefet sergilemeye başladılar. Askeri potansiyelini inşa etmenin ve küresel silah ticaretinde rekabet etmenin yanı sıra Rusya, bazı askeri-teknik alanlarda ABD’ye açık açık karşı çıkmaya başladı (örneğin füze savunma sistemlerini delmeye yönelik araçlar). 2008 yılı Ağustos ayında ilk kez Moskova ülke dışında –Güney Kafkasya’da- askeri güç kullandı.

“Emperyalizm” kelimesi, Rus halkının söylemindeki olumsuz anlamını yitirdi ve şimdi giderek kahramanca bir anlam yüklendi. Nükleer silahlar ve nükleer caydırıcılık kavramı, sıradışı şekilde olumlu bir anlam kazandı; nükleer silahların azaltılması fikri ise artık uygun görülmüyor. “Dünya emperyalizmi”nin daha önceleri suçlandığı şey – silah üretme politikası, güç gösterisi, ülke dışında askeri üs inşası ve silah ticaretinde rekabet- artık bu ülkede övgü alıyor.

Çin ise, kendi nükleer ve konvansiyonel silahlarını üretip sürekli modernleştirmeye başladı ve ABD’nin füze savunmasının üstesinden gelebilen ve ABD’nin hassas güdümlü konvansiyonel sistemleriyle rekabet edebilen mühimmat geliştirmek üzere programlar başlattı. Çin, komşu ülkelere ve ABD’nin askeri egemenliğine meydan okudu ve Asya ve Afrika’daki doğal kaynaklara erişim ve bu kaynakları Hint ve Pasifik Okyanusları’nda taşımak üzere kullanılan deniz hatlarının denetimi iddiasında bulundu.

Tek kutuplu “düzen”, Washington’un Irak ve Afgan savaşlarındaki mağlubiyetiyle ve 2008 yılındaki küresel mali ve ekonomik krizle derinden zedelendi. ABD ve Çin arasında Asya-Pasifik bölgesinde giderek yoğunlaşan bir askeri-siyasi rekabetle ve ABD ve Rusya arasında Ukrayna krizi üzerinden yaşanan sert bir çatışmayla son buldu.

UKRAYNA’DA HAKİKAT DÖNEMECİ

Reelpolitik açısından, krizin tüm insancıl boyutu ve Güneydoğu Ukrayna’daki şiddet ortamında, yaşanan şey aslında çok basit: ABD ve Avrupa Birliği Ukrayna’yı kendine çekiyor; Rusya ise onun peşini bırakmıyor, Ukrayna’yı (veya en azından onun bir kısmını) kendi nüfuz alanında tutmaya çabalıyor. Ancak, reelpolitik, bu olaylara dair tam bir tablo sunmuyor; keza bu gelişmelerin sosyal, ekonomik ve siyasi boyutlarını dikkate almıyor.

Ukraynalıların büyük kısmı Batı ile demokratik reformlar ve entegrasyonu savunuyor; onu yıllar süren sosyal ve ekonomik durgunluğun, yoksulluğun ve yolsuzluğun üstesinden gelmenin ve etkisiz yönetim sistemini değiştirmenin bir yolu olarak görüyorlar. Ukrayna halkının ülkenin güneydoğusunda yaşayan önemli bir çoğunluğu (yüzde 10 ila 15’lik dilim) Batı yanlısı politikalara karşı olup, Rusya ile geleneksel bağların korunmasından yana. Cumhurbaşkanı Victor Yanukoviç’in ilk olarak AB ile bir Ortaklık Anlaşması imzalama, ardından da planlarına geri dönme yönünde aldığı kararlar, ülkenin siyasi bölünmesini daha da ciddi bir hale getirdi: Avrupa çapındaki protestoları (“Euromaidan”) ve polis tarafından güç kullanımını tetikledi; meşru otoritelerin devrilmesine, Kırım’ın ayrılmasına ve güneydoğuda bir iç savaşın patlak vermesine yol açtı. Washington şimdilerde Moskova’yı tüm bu yaşanan zorluklardan dolayı suçluyor; ancak Rusya Kırım olaylarının patlak vermesinden önce gelişen krizin uluslararasılaşmasıyla sadece dolaylı olarak ilgili.

2012-2013 yıllarında Rusya’daki yeni yönetici sınıf, ülkedeki kitlesel protestoları, renkli bir devir tertipleme doğrultusunda Batı’dan ilham alan bir girişim olarak gördüler. Kremlin ise, ABD ve AB ile daha fazla yakınlaşmanın tehlikeli olduğu sonucuna vardı. Dolayısıyla, 1990’lı yıllarda resmi olarak açıklanan, Putin’in yönetiminin ilk döneminde 2003 yılında St. Petersburg’da gerçekleşen Rusya-AB zirvesinden başlayarak 2007 yılına dek süren “Rusya için Avrupa tercihi” politikasını terk etti; yerine “Avrasyacılık” doktrinini koydu.

Uluslararası sahnede ise bu doktrin, Rusya’nın Gümrük ve Avrasya Birlikleri içerisinde diğer Sovyet-sonrası ülkelerle -özelikle de Belarus ve Kazakistan’la-olduğu gibi, onlara katılmayı isteyen diğer ülkelerle de entegrasyonunu sağlıyor. Batı’nın yatırımlarını ve ileri teknolojilerini istemek yerine (Başkan Dimitri Medvedev’in “Modernizasyon için Ortaklık” kavramında ortaya konduğu gibi), Kremlin, ekonominin yeniden endüstriyelleşmesi politikasını başlattı ve savunma endüstrisine vurgu yaptı; 2020 yılına kadar olan dönemde bütçe tahsislerine 23 trilyon ruble verdi. Bu U-dönüşüne, Batı’dan gelen askeri bir tehdit olduğuna dair Soğuk Savaş döneminden beri eşine rastlanmayan bir propaganda kampanyası eşlik etti.

Kremlin’in politika önceliklerinde yaşanan bu değişim karşısında Kiev’in AB ile bir Ortaklık Anlaşması imzalama niyeti, Rusya tarafından, kendi “Avrasyacı” çıkarları karşısında ciddi bir tehdit olarak algılandı. Daha önceleri, Ukrayna cumhurbaşkanları Leonid Kravchuk, Leonid Kuchma ave Victor Yushchenko’nun NATO ve Avrupa Birliği’ne üyelik başvuruları yapma planları, Rusya tarafından bu denli güçlü tepkiler doğurmamıştı.

Rusya’da son yirmi yıldır kurulan devlet sisteminin korunması ve büyük ekonomik ve siyasi reformların reddedilmesi, geleneksel ahlaki değerlere ve devlet-siyasi kriterlere geri dönüş çağrısında bulunan muhafazakarlık konseptinde öğretisel bir gerekçe kazandı. Kremlin’in bu kavram karşısında tavrı ne olursa olsun, siyasi sınıf ve medyadaki aktivistler, büyük güç Ortodoks Rusya’nın yeniden dirilmesi çağrısında bulunuyorlar (hatta içlerinden bazıları Stalinist geçmişe dair unsurları kullanmakta da beis görmüyorlar). Abhazya ve Güney Osetya’nın topraklara katılması ve Kırım’dan sonra etnik Rusların yaşadıkları bölgelerin – güney ve güneydoğu Ukrayna (Novorossiya), Transdniestria- ve eğer fırsat doğarsa Kuzey Kazakistan ve Baltık Devletleri’nin bazı kısımlarının işgaline yönelik çağrılar dillendirildi (bu kavramın önde gelen ideoloğu Alexander Prokhanov bu projeyi “tıknaz adamların imparatorluğu” olarak nitelendirmişti).

Yıllardır Washington ve onun NATO müttefikleri (Polonya ve Baltık devletleri hariç) Rusya siyasetindeki yeni eğilimlere bir tepki göstermediler. Bununla birlikte Kırım’ın Rus topraklarına katılması ve Ukrayna’nın güneydoğusunda savaşın patlak vermesinin ardından tepkileri son derece sert oldu – özellikle de daha önceleri muhafazakar muhalefet tarafından Moskova’ya yönelik aşırı yumuşak ve liberal davranmakla suçlanan Başkan Barack Obama tarafından. Malezya havayolları Flight 17 ile Temmuz ayında yaşanan trajedi, her ne kadar sebepleri halen bilinmese de, krizi daha önce görülmemiş bir küresel ölçeğe taşıdı.

Durum ne kadar karmaşık olsa da çözümler basit ve sadece Kiev ile güneydoğunun temsilcileri arasındaki müzakerelerde değil, aynı zamanda Moskova, Brüksel ve Washington’da da çözüm bulunacak. Ya Batı ya da Rusya, Ukrayna’nın karşılıklı olarak kabul edilebilir bir gelecek statüsü ve AB ve Rusya ile ilişkilerinin niteliği konusunda, mevcut toprak bütünlüğünü koruyarak uzlaşıya varacak; ya da ülke parçalanacak ve bunun Avrupa ve tüm dünya açısından ciddi soysal ve siyasi sonuçları olacak.

BUNDAN SONRA NE OLACAK?

Başarısız tek kutuplu dünyanın yerine, birçok büyük güç merkezini temel alan, çok-merkezli bir dünya düzeni geliyor. Buna karşın, 19.yüzyılın Uluslar Uyumu’nun (Kutsal İttifak) aksine, mevcut güç merkezlerinin güçleri eşit değil ve farklı sosyal sistemleri var ve bu sistemler halen birçok açıdan istikrarlı değil. Her ne kadar ABD’nin rolü azalsa da, yine de ekonomik, siyasi ve askeri olarak dünyanın önde gelen güç merkezi olmaya devam ediyor (dünyanın GSYİH’sının yaklaşık yüzde 20’sini oluşturuyor). Dünyanın GSYİH’sının yüzde 13’ünü oluşturan Çin ise, her açıdan ABD’ye yetişmeye çalışıyor. Dünyanın GSYİH’sının yüzde 19’unu oluşturan Avrupa Birliği, ekonomik alanda öncü roller oynayabilir; ancak siyasi ve askeri açıdan ABD’ye bağımlı durumda olup, bazı bölgesel

ülkelerle birlikte (Türkiye, İsrail, Güney Kore ve Avustralya) ABD’nin öncülüğündeki ittifaklara entegre oluyor.

Rusya, bazı Sovyet-sonrası ülkelerle birlikte kendi güç merkezini inşa ediyor. Bununla birlikte, bir yandan küresel çapta bir nükleer ve siyasi güce sahip olsa da ve bölgesel güçlerini güçlendirse de, halen görece olarak mütevazi boyutlardaki GSYİH’sı (dünyanın GSYİH’sının yüzde 3’ü) ve daha da önemlisi doğal kaynak ihracatıyla ayakta duran ekonomisi ve dış ticareti sebebiyle dünya çapında bir güç merkezine özgü finansal ve ekonomik standartları karşılamıyor.

Hindistan, diğer birkaç ülkeyle birlikte (Brezilya, Güney Afrika, ASEAN ülkeleri ve muhtemelen de gelecekte İran) önde gelen bir güç merkezi (dünyanın GSYİH’sının yüzde 5’ini oluşturuyor). Ancak, Rusya, Çin, Hindistan ve Brezilya arasında herhangi bir askeri-siyasi ittifak yok ve gelecekte de inşa edilebileceğine dair işaret bulunmuyor. Tek tek bakıldığında, bu ülkeler, ABD, AB, Japonya ve Güney Kore arasında yükselen ekonomik ve yerleşik askeri ve siyasi ittifaktan ciddi şekilde aşağıda konumlanıyorlar.

Son on yılda çok-kutuplu dünya yeniden muhalif ülke gruplarına bölünmeye başladı. Bir ayrım çizgisi; Rusya ve NATO / AB arasında ikincinin doğuya doğru genişlemesi ve Avrupa füze savunma programı konusunda söz konusu olup, Ukrayna’da yaşananlarla daha da derinleşti. Bir diğer gerilim hattı ise Çin ile ABD ve onun Asyalı müttefikleri arasında; keza bu ülkeler Asya-Pasifik bölgesinin batı kısmında askeri ve siyasi egemenlik arayışı içerisindeler. Doğal kaynaklar ve onların ulaştırma yolları üzerinde kontrol sağlamak ve finansal ve ekonomik karar alma süreçlerinde nüfuz sahibi olmak istiyorlar.

Nesnel olarak bakıldığında, çok-merkezli bir dünya mantığı, Rusya ve Çin’i daha yakın ortaklığa itiyor ve CIS / CSTO / SCO / BRICS’i Batı (ABD / NATO / İsrail / Japonya, Güney Kore / Avustralya) karşısında ekonomik ve siyasi karşıt ağırlıklar yaratmaya yöneltiyor. Bununla birlikte, bu eğilimlerin Soğuk Savaş dönemine benzer yeni bir çift kutupluluğa evrilmesi mümkün değil. SCO / BRICS’in büyük üyeleri ile Batı arasındaki ekonomik bağlar, kendi aralarında olduğundan çok daha geniş olup, yatırımları ve ileri teknolojilerine çok bağımlılar. (Örneğin Rusya ile Çin arasındaki ticaretin hacmi, AB-Rusya arasındaki ticaretin sadece beşte birine ve Çin’in ABD, AB ve Japonya ile olan ticaretinin onda birine karşılık geliyor.) CIS/CSTO/SCO/BRICS arasında ise, bu birliklerin üyeleri ile Batı arasında olana kıyasla çok daha derin farklılıklar söz konusu (Rusya-Ukrayna, Çin-Hindistan, Ermenistan-Azerbaycan, Kazakistan-Özbekistan ve Tacikistan-Özbekistan). Aynı şekilde, ABD ve Avrupa ülkeleri açısından özellikle Rusya ile ilişkiler başta olmak üzere birçok ekonomik ve siyasi konuda birçok farklılık söz konusu.

Ukrayna krizi, çok-merkezlilik ve yeni iki kutupluluk doğrultusundaki eğilimler arasındaki çelişkiyi henüz çözemedi. Tam tersine, yükselen asimetrik ve güvenilmez çok-merkezliliğin niteliğini gözler önüne serdi. Mart ayında Birleşmiş Milletler’in Kırım referandumu oylaması sırasında Rusya’ya on ülke destek verirken ABD 99 ülkenin (tüm NATO ve AB üyeleri dahil= desteğini aldı. Ancak seksen iki ülke (yüzde 40’ı BM üyesi) herhangi bir tarafı tutmamayı tercih etti; keza ne Washington ne de Moskova ile aralarını bozmak istemediler. SCO / BRICS ülkelerinden hiçbirisi Rusya’yı desteklemezken, CIS ve CSTO ülkelerinden sadece ikisi – Belarus ve Ermenistan- Moskova’ya net bir destek verdi. Ancak bundan kısa süre sonra Belarus cumhurbaşkanı Kiev’e gitti ve Kırım’ın belirsiz bir gelecekte Ukrayna’ya iadesi çağrısında bulundu. CIS’i terk etmek zorunda kalan Gürcistan ve CIS’in üç üye ülkesi (Azerbaycan, Moldova ve Ukrayna) Rusya’ya karşı çıktı ve hatta geleneksel ortakları bile (Sırbistan, İran, Moğolistan ve Vietnam gibi) herhangi bir destek sunmadılar. Bununla birlikte, ABD’ni müttefikleri arasında da bir görüş birliği söz konusu değil. İsrail, Pakistan, Irak, Paraguay ve Uruguay, Washington’un tarafını tutmayı reddettiler. Halen NATO ve AB’de yaptırımlar ve Rusya’yı çevrelemeye yönelik yeni politika konusunda büyük bir anlaşmazlık görülebilir.

Tüm bu ülkeler ve grupların tek bir küresel finansal ve ekonomik sisteme entegre olması da önemli. Bir yandan, bu durum Batı’nın Rusya’ya ekonomik yaptırımlar dayatmasının önünü açtı ve uzun vadede oldukça somut etkiler yaratıldı. Öte yandan, aynı sebeple daha sert nitelikli sektörel yaptırımlar, bunları yapanlara karşı bumerang etkisiyle geri dönebilir ve bu durum ABD’nin müttefikleri ve Amerikan özel sektörü tarafından oy birliğiyle desteklenmiyor. Rusya’nın Batı’dan gıda ithalatına yönelik karşı tedbirleri de ekonomilerini etkiledi; ancak bu durum, yeni tedarikçiler bulunması ve yerli gıda üretiminin artırılmasına yönelik taahhütlere karşın Rus tüketicileri daha sert bir şekilde vurabilir (Sovyetler Birliği, 70 yılı aşkın mevcudiyeti sırasında bunu yapamadı ve Rusya da bir sonraki çeyrek yüzyıl boyunca benzer şekilde başarısız oldu.)

Genel olarak, Soğuk Savaş yıllarının aksine ortak bir ekonomik temel, siyasi değişkenlikler için güçlü bir istikrar etmeni işlevi görmelidir. Bununla birlikte, son deneyimler, siyasetin son derece ters bir etkisini gözler önüne serdi: Rusya ile Batı arasındaki ilişkilerin kötüleşmesi, ekonomik işbirliklerine ve küresel güvenlik sistemine zarar veriyor.

Eğer Ukrayna bölünürse ve Rusya ile Batı arasında Ukrayna’nın iç sınırları boyunca geçen yeni bir çatışma hattı ortaya çıkarsa, Soğuk Savaş ilişkilerinin birçok unsuru, uzun bir süreliğine onlar arasında yeniden inşa edilecek. ABD’li meşhur siyaset bilimci Robert Legvold şöyle yazar: “Her ne kadar bu yeni Soğuk Savaş ilkinden oldukça farklı olsa da, yine de korkunç bir zarar doğuracak. İlkinden farklı olarak yeni savaş, tüm küresel sistemi kapsamayacak. Dünya artık iki kutuplu değil ve Çin ve Hindistan gibi kilit oyuncular ve önemli bölgeler bu çatışmanın içine çekilmekten imtina edecekler. […] Bununla birlikte, yeni Soğuk Savaş, uluslararası sistemin neredeyse her bir önemli boyutunu etkileyecek.” (“Managing the New Cold War”. Foreign Affairs, Temmuz/Ağustos 2014)

Rusya ile Batı arasındaki işbirliğinin duracağı alanlar arasında Legvold, ABD’nin füze programının Avrupa bileşenine dair farklılıkların çözülmesine yönelik müzakerelerden, Arktik’in enerji kaynaklarının geliştirilmesinden, BM, Uluslararası Para Fonu ve OSCE reformlarından, Sovyet-sonrası bölge ve ötesinde yerel çatışmaların çözümünden söz ediyor. Bu listeye, uluslararası terörizm ve uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele ve –Rusya ve Batı’nın karşılaştığı başlıca küresel ve sınır-ötesi tehdit olarak- İslami aşırıcılığın önlenmesi alanlarında işbirliği de eklenebilir. Irak’taki İslamcı savaşçıların saldırısı, bu tehdidi bir kez daha anımsattı.

Bu koşullar altında, silah yarışı kaçınılmaz şekilde hızlanacak – özellikle de bilgi yönetim sistemleri, yüksek hassasiyetli konvansiyonel savunma ve saldırı mühimmatı, füze tipi araçlar ve muhtemelen kısmi yörüngesel sistemler gibi ileri teknoloji alanlarında. Bununla birlikte, bu silah yarışı, Soğuk Savaş döneminde yaşanan nükleer ve konvansiyonel silah yarışına ne ölçek ne de kız açısından kıyaslanabilir değil. Bunun temel sebebi de, önde gelen güçlerin ve ittifakların elindeki sınırlı kaynaklardır.

Daha önce eşi benzeri görülmemiş boyutlara varan Ukrayna krizi karşısında bile ABD savunma bütçesinde kesintiye gitmeye devam ediyor ve NATO müttefiklerinin askeri harcamalarını artırmalarını telkin edemez. Rusya’nın ekonomik ve teknolojik olanakları halen çok daha sınırlı düzeyde olup, yeni bir silah yarışının maliyetleri görece olarak yüksek olacak. Bu etmenler kaçınılmaz olarak silahların kontrolü müzakerelerini açmaza sürükleyecek ve mevcut silahların sınırlandırılması ve yaygınlaştırılmasının önlenmesi sistemi (özellikle de Orta Menzilli Nükleer Güçler Antlaşması – 1987 ve yeni START Antlaşması – 2010 ve hatta Nükleer Silahların Yaygınlaştırılmasının Önlenmesi Antlaşması) çökebilir.

Eğer Pasifik’te Çin ile ABD ve onun müttefikleri arasında bir kriz yaşanırsa Çin Rusya’ya daha da yakınlaşacak. Ancak Pekin Rusya’nın çıkarları adına fedakarlıklar yapmayacaktır. Onun yerine, Asya ve Pasifik’te kendi rakipleriyle rekabet için Rusya’nın kaynaklarını kullanmaya çalışacaktır. Aynı zamanda Çin ABD ile ilişkilerinde yangına körükle gitmeyi de pek istemeyecektir – Rusya ile Batı arasındaki gerilimler, Pekin’i çok-merkezli bir dünyada en avantajlı pozisyona yerleştiriyor. Çelişkili bir şekilde Çin, Batı ile (Rusya’nın temsil ettiği) Doğu arasındaki ilişkileri dengeleyen bir etmene dönüştü – tam da Moskova’nın her zaman istediği pozisyon.

Rusya’daki dış politika yapıcılar ve diplomatlar yirmi yıldır Amerikan tek kutupluluğuna bir alternatif olarak çok-merkezli bir dünya kavramını savundular. Ancak aslında Moskova, bu tür bir ilişkiler sistemine hazırlıklı görünmüyor; keza bu sistemin –19.yüzyıldaki Rus şansölyeleri Karl Nesselrode ve Alexander Gorchakov’un iyi bildiği- temel kuralını henüz kavramış değil. Kural şu: Diğer güç merkezleriyle daha yakın ilişkilere sahip olmak için münferit konularda tavizler vermek gerekir. Bunun ardından herkesten tavizler almak, gerçekleşen çıkarların sıfır toplamından kazançlı çıkmak mümkün hale gelir.

Öte yandan, Rusya’nın ABD ve AB ile mevcut ilişkileri, onlarla Çin arasındaki ilişkilerden daha kötü durumda. Bu etmen, öngörülebilir gelecekte Moskova açısından büyük sorunlar doğurabilir. Moskova ile Washington (ve onun Avrupa ve Asya-Pasifik bölgesindeki müttefikleri) arasındaki ayrım, yıllar boyunca Rusya’ya zarar verecektir. Sibirya ve Rusya’nın Uzak Doğusu üzerinde Çin devi varlığını sürdürüyor; ancak Çin ile dostluk kurmak için onun kurallarına uymak gerekir. İslami aşırılığın tehdit

ettiği istikrarsız ülkeler, Rusya’nın güneyine bitişik durumda. Avrupa kısmında ise, Rusya, pek de dostane olmayan ülkelerle (örneğin Azerbaycan, Gürcistan, Ukrayna, Baltık devletleri) ve Belarus gibi pek de öngörülmeyen ortaklarla sınırdaş. Şurası kesin ki, ABD’nin yeni çevreleme politikasına rağmen, Rusya herhangi bir uluslararası tecrit veya askeri saldırganlık riskiyle karşı karşıya değil. Ancak, Sovyetler Birliği böyle risklerle karşılaşmamıştı. Bunun yanı sıra, çok daha geniş topraklara sahip, ekonomik ve askeri olarak daha güçlü bir ülkeydi; sınırlarını korumuştu ve dünyadaki petrol ve doğal gaz fiyatlarına çok bağımlı değildi. Bununla birlikte, Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında nasıl dağıldığını hepimiz gayet iyi biliyoruz.

Eğer Rusya ve Batı, Ukrayna’nın geleceğine dair bir uzlaşıya varırlarsa ve bu uzlaşı hem Kiev hem de ülkenin güneydoğusu tarafından makul karşılanırsa, işbirliğinin yeniden başlaması belli bir zaman alacak, ancak peyderpey çatışma halinin üstesinden gelinecek ve çok-merkezli bir dünya düzeni oluşumu başlayacak. Bu süreç, her ne kadar daha karmaşık ve değişken olsa da, yeni, daha dengeli ve istikrarlı bir dünya düzeni için temel oluşturabilir. Bu dönemde, geçmiş yüzyılın ve önceki dönemlerin siyasetine geri dönmektense (örneğin arzu edilmeyen rejimleri devirmek, başka uluslara kendi değer ve geleneklerini dayatmak, jeopolitik rekabete girmek ve tarihsel adaletsizlikleri telafi etmek üzere zorla ulusal sınırları yeniden çizmek) 21.yüzyılın sorunlarını ele almak gerekir.

Sadece böyle bir yeni temel, uluslararası normlar, örgütler ve ulus-üstü kurumların rolü ve etkinliğini ciddi anlamda güçlendirmeye yardımcı olabilir. Çok-kutuplu bir dünyada çıkarların ortaklığı, geçtiğimiz yüzyılda nükleer bir felaket korkusuna kıyasla çıkarların izinden gitmeye yönelik araçların seçiminde daha fazla dayanışma ve sınırlamayı garanti eder. Yeni güvenlik zorlukları da –kitlesel imha silahlarının yaygınlaşması ve İslami aşırılık ile uluslararası terörizmin artması- bunu gerektirmektedir. Diğer etmenler arasında, artan iklim ve çevre sorunları yer almaktadır: enerji kaynaklarının, temiz su ve gıda noksanlığı, nüfus patlaması, dizginlenemeyen göç ve küresel salgın hastalık tehdidi.

Avrupa Birliği, Hindistan ve Çin’in politikaları, dar bir seçenek yelpazesi içerisinde öngörülebilir. Gelecekteki dünya düzenini şekillendirmedeki belirleyici rol, ABD, Çin ve Rusya’nın benimseyeceği politika yönelimi tarafından oynanacak. Yeni tecritçiliğe düşmeksizin ABD’nin çok-merkezli ve karşılıklı bağımlı bir dünyanın gerçekliklerine kendisini uyarlaması gerekecek. Bu dünyada, gücün keyfi kullanımı, camdan bir eve taş atmaya denk görülecek. Bu tür bir dünya düzeninin en güçlü üyesi olarak Amerika uluslararası hukuk ve meşru kurumların çerçevesi içerisinde hareket ederek oldukça önemli bir rol oynayabilir. Ancak hegemonya ve gücün hakimiyetine yönelik herhangi bir girişim, ABD’nin müttefikleri tarafından sabote edilir ve diğer küresel ve bölgesel oyuncuların direnişiyle karşılaşır.

Çin, silah stokları geliştirme ve artan kaynak ihtiyaçlarını karşılamak üzere cebri bir politika yürütmenin cazibesine karşı koymalıdır. Diğer türlü, batı, güney ve doğudaki komşu ülkeler, ABD’nin liderliği altında birleşecek. Çin’in hızla büyüyen ekonomik gücü, buna uygun olarak küresel düzeyde ekonomik ve siyasi nüfuzunu güçlendirmeli; ancak bunun barışçıl bir şekilde ve diğer ülkelerin karşılıklı onayıyla yapılması gerekiyor.

Rusya konusunda ise, ancak kaynak-temelli bir ekonomiden yüksek teknoloji temelli bir ekonomiye dönüşürse tam teşekküllü bir küresel güç merkezi haline gelebilir. Bunun için, ülkeyi sert bir düşüşe sürükleyebilecek olan siyasi ve ekonomik durgunluk sürecini kırmak üzere kararlı çabalar sarf etmek gerekiyor. Ancak bunun sağlamasının tek yolu Rusya’nın metafizik ruhani gelenekler ve otarşiye ilişkin büyük güç söylemi ve narsisizmini ve (tıpkı SSCB’nin çökene kadar yaptığı gibi) savunma endüstrisini ekonomik büyümenin lokomotifine dönüştürme umutlarıterk etmesi gerekir. Tüm bunlar geçici olarak toplumdaki vatansever duyguları alevlendirebilir; ancak büyük olasılıkla Rusya’nın sorunlarını körükleyecektir. Gerçek ekonomik ilerleme, he rşey bir yana, demokratik siyasi ve kurumsal reformları, güç ayrılığını ve güçlerin düzenli olarak değişimini, adil seçimleri, hükümet yetkilileri ve yasa koyucuların iş dünyası ile bağlantılı olmamasını, aktif bir sivil toplumu, bağımsız bir medyayı ve daha fazlasını gerektirecek. Rusya’ya yüksek teknoloji ve büyük yatırımların gelmesinin başka yolu yoktur – bunlar iç kaynaklarla yaratılmayacak ve Batı veya Çin’den gelmeyecek; keza Bastı da Çin de bu varlıkları inovasyon-temelli ekonomilerden alıyorlar.

Belki de mevcut felsefeyi ve “Avrasyacılık” uygulamalarını, muhafazakarlığı ve ulusal düzeydeki romantikliği eleştiren birkaç kişi, Avrupa alternatifi fikrini, Vladimir Putin’in kendisine kıyasla daha ikna edici ve daha iyi bir şekilde ifade edebilir. Kendisi birkaç yıl önce şöyle yazmıştı: “Bu karar büyük oranda Rusya’nın ulusal tarihiyle belirlendi. Ülkemizin özel durumu ve kültürü, onu Avrupa

medeniyetinin ayrılmaz bir parçası haline getiriyor. Bugün egemen bir demokratik devlet inşa ederken birçok Avrupalıya özgü temel değerler ve ilkeleri tamamen paylaşıyoruz. […] Avrupa entegrasyonunu, yükselen dünya düzeninin ayrılmaz bir parçası olan nesnel bir süreç olarak görüyoruz.

Kamusal yaşantı ve zihniyetin temelini oluşturması gereken bu ideolojiye göre, Rusya, Avrupa’nın kalkınma modeline geri dönecek. Ancak bu model, ticari akışlar ve boruhatları yollarıyla karıştırılmamalı. Avrupa patikası, öncelikli olarak Rusya’nın ekonomik ve siyasi sisteminin, Avrupa’nın temel normları ve kurumlarına uygun olarak dönüşümünü, bir yandan da Rusya’nın tarihsel gelişiminin mevcut aşamasının özellikleri ve ihtiyaçlarının dikkate alınmasını ima ediyor.

Genel

Tarihsel Perspektiften Rusya’nın Dış Politikası

2 (1)

Sergey Lavrov – Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı

Herkesin eşit olduğu, ancak bazılarının diğerlerinden daha eşit olduğu yönünde George Orwell’in ifade ettiği ilke, uluslararası düzeyde benimsenmişe benziyor. Bu, Amerika’nın Orta Doğu ülkeleri ve diğer yerlere müdahalesinin sonucunda teyit edildi. Rusya, uluslararası işlerde hukuk ve adalet ilkelerini benimsemeye devam edecek.

Uluslararası ilişkiler çalkantılı bir dönemden geçerken, Rusya, daha önce birçok kez olduğu gibi, kendisini, gelecekte küresel gelişmelerin yönünü belirleyecek olan kilit eğilimlerin kesişim noktasında buldu.

Rusya’nın uluslararası durumu ve dünyadaki konumunu yeterince doğru şekilde değerlendirip değerlendirmediğine dair farklı fikirler ve şüpheler söz konusu. Bu, Batı yanlısı liberaller ile kendi özgün yolunu savunanlar arasında hiç bitmeyen mücadelelerin bir yansıması. Ayrıca, Rusya’nın sürekli olarak geri kaldığı ve başkalarının icat ettiği ilkeleri yakalamaya veya kendisini onlara uyarlamaya mahkum olduğuna, dolayısıyla uluslararası işlerde haklı bir rol edinme iddiasında bulunamayacağına inanan ülke içinde ve dışında da birçok kişi var. Tarihten bazı gerçekleri anımsatıp tarihsel paralellikler kurarak bu konulardaki fikirlerimi paylaşmama izin verin.

TARİHİN DEVAMLILIĞI

Üzerinde iyi düşünülmüş bir politikanın tarihten ayrı tutulamayacağı uzun zamandır kabul edilen bir durum. Tarihe yönelik bu atıf, kısa süre önce birçok önemli olayı kutladığımız bir dönemde giderek daha büyük bir anlam kazanıyor: Geçtiğimiz sene İkinci Dünya Savaşı’nın zaferinin 70.yıldönümü, bir önceki yıl Birinci Dünya Savaşı’nın 100.yıldönümü, 2012 yılında Borodino Muharebesi’nin 200.yıldönümü ve Moskova’nın Polonyalı işgalcilerden kurtarılmasının 400.yıldönümü. Aslında tüm bu önemli olaylara yakından baktığımızda, Rusya’nın Avrupa ve dünya tarihinde oynadığı özel rol gözler önüne seriliyor.

Tarihsel gerçeklikler, Rusya’nın her daim Avrıpa’nın çeperinde, siyasi bir dışarlıklı olduğu yönündeki yaygın inancı doğrulamıyor. 988 yılında Rus’un vaftizini anımsayalım – bu olayın 1025.yıldönümü de kısa süre önce kutlandı. Bu olay, devlet kurumları, sosyal ilişkiler ve kültürün geliştirilmesine ivme kazandırdı ve Kievli Rus’u Avrupa topluluğunun tam bir üyesi yaptı. Aynı zamanda, hanedanlık evlilikleri, bir ülkenin uluslararası ilişkiler sistemindeki rolüne dair en iyi göstergedir. Büyük Bilge Prens Yaroslav’ın üç kızının Norveç ve Danimarka, Macaristan ve Fransa kraliçeleri olması oldukça manidar. Kız kardeşi de Polonya kralıyla evlenirken, kızı Alman imparatoruyla evlenmişti.

Birçok çalışma o dönemde Rus’un çok yüksek bir kültürel ve ruhani gelişimi olduğunu ve bunun Batı Avrupa devletlerinden muhtemelen çok daha yüksek düzeyde olduğunu gösteriyor. Birçok saygın Batılı düşünür, Rus’un genel Avrupa bağlamına oldukça denk düştüğünü kabul ediyorlar. Bununla birlikte Rus halkı her zaman için kendi kültürel matrisine ve ruhaniliğine sahipti ve hiçbir zaman tamamen Batı ile bütünleşmedi. Burada Moğol işgalinin yaşandığı trajik ve oldukça belirleyici dönemi anımsamak gerekir. Alexander Puşkin bu konuda şöyle yazmıştı: “Barbarlar, arkalarında esir olmuş bir Rus bırakmaya cesaret etmediler ve Doğu steplerine geri döndüler. Hıristiyan aydınlanması, harabeye çevrilmiş ve ölmekte olan bir Rusya tarafından kurtarıldı.” Öte yandan, Lev Gumilyov’un ifade ettiği alternatif bir görüş de vardı. Gumilyov’a göre, Moğol işgali yeni bir Rus etnik milliyetçiliğinin ortaya çıkmasını kolaylaştırdı ve Büyük Step, gelişimimize ilave bir şekilde ivme kazandırdı.

Olaya neresinden bakarsanız bakın şurası net ki, bu dönem Rus devletinin Avrasya’daki bağımsız rolünü ortaya koymak için son derece önemliydi. Büyük Prens Alexander Nevsky’nin izlediği politikayı anımsayabiliriz. Kendisi, Avrupalı Batı’nın Rus topraklarını boyunduruğu altına alma ve onları kimliklerinden mahrum bırakma yönündeki çabalarına rağmen Rus halkının kendi inancına sahip olma ve kendi kaderini belirleme hakkını korumak üzere genellikle diğer dinlere karşı hoşgörülü olan Altın Orda devleti yöneticilerine geçici bir şekilde boyun eğmeyi kabul etmişti. Bu akıllıca ve ileri görüşlü politikanın bizim genlerimize işlenmiş olduğuna eminim.

Ruslar, Moğol boyunduruğunun baskısı altında yok olmadı ve daha sonraları hem Doğu hem de Batı’da, 1453 yılında düşene dek Bizans İmparatorluğu’nun varisi olarak görülen birleşik bir devlet olarak yükselmek üzere zorlu zamanlardan geçmeyi başardı. Avrupa’nın doğu kısmında uzanan geniş bir devlet, Urallar ve Sibirya’ya doğru genişlemeye başladı. O zaman bile Avrupa çapındaki siyasi manevralarda –devlet egemenliğine saygıyı temel alan Avrupa’daki Westfalya uluslararası ilişkiler sisteminin kurulmasına yol açan Otuz Yıl Savaşları da dahil olmak üzere- güçlü bir dengeleyici oldu. İlkeleri ise bugün halen önemini koruyor.

Ve bu noktada, birkaç yüzyıl boyunca etkileri hissedilen bir çelişkiyle karşı karşıyayız. Bir yandan Muscovy doğal olarak Avrupa meselelerinde giderek artan bir rol oynadı. Diğer yandan Avrupa ülkeleri, doğuda yükselen bir dev karşısında endişeye kapılıp onu mümkün olduğunca tecrit etmek üzere adımlar attılar ve onu Avrupa’daki en önemli süreçlerden uzak tuttular.

Geleneksel toplumsal düzen ile en ileri deneyimin kullanılması da dahil olmak üzere modernizasyon hedefi arasındaki bariz çelişki ise, o günlere dek uzanıyor. Hızla gelişen bir devletin, modern teknolojileri kullanarak ilerlemeyi denemekten başka bir yolu yoktur. Ancak bu durum, kendi “kültürel kodundan” vazgeçtiği anlamına gelmez. Geleneklerini koruyarak modernleşen birçok doğulu toplum örneği biliyoruz. Özünde Avrupa medeniyetinin kollarından biri olan Rusya için de bu durum geçerliliğini koruyor.

Şurası bir gerçek ki, Avrupa’nın başarılarını temel alan bir modernleşme talebi Rus toplumunda Çar Alexis döneminde oldukça bariz bir hal aldı ve Yüce Petro’nun yetenekli ve dinamik yönetimi sırasında da güçlendi. Ülke içinde güçlü tedbirlere ve kararlı ve başarılı bir dış politikaya bel bağlayan ilk Rus imparatoru, Rusya’yı yirmi yıl içerisinde önde gelen Avrupa devletleri arasına koymayı başardı. O zamandan beri Rusya artık gözardı edilemez bir ülke halini aldı ve Avrupa’nın hiçbir ciddi sorunu, onsuz çözülemez.

Herkesin bu durumdan hoşnut olduğunu söylemek hatalı olacaktır. Sonraki yüzyıllar boyunca ülkeyi Yüce Petro öncesi zamanlara döndürmek üzere sürekli girişimler oldu; ancak nafile. 18.yüzyıl ortasında Rusya Avrupa’daki büyük bir çatışmada –Yedi Yıl Savaşları- kilit bir rol oynadı. Rus birlikleri, yenilmez olmakla nam salmış Prusya Kralı II. Frederick’in başkenti olan Berlin’e göz kamaştıran bir giriş yaptılar. Prusya, Rus imparatoriçesi Elizabeth’in aniden ölmesi ve yerine Yüce Frederick’i çok beğenen III. Petro’nun geçmesi sebebiyle kaçınılmaz bir mağlubiyetten kurtuldu. Almanya tarihindeki bu dönemeçten halen Brandenburg Hanedanlığının Mucizesi olarak söz edilir. Rusya’nın boyutu, gücü ve nüfuzu, Çariçe Katerina döneminde ciddi oranda arttı ve o dönemin Şansölyesi Alexander Bezborodko’nun gözlemlediği gibi, “Avrupa’da bizim onayımız olmaksızın tek bir mermi bile atılamaz” şeklindeki düzeye erişti.

Tanınmış Rus tarihi araştırmacılarından ve Fransız Akademisi’nin daimi sekreteri Hélène Carrère d’Encausse’ın bir sözünü aktarayım. Kendisi, Rus İmparatorluğu’nun boyut, topraklarını yönetme yeteneği ve uzun ömür gibi tüm parametrelerde tüm zamanların en yüce imparatoru olduğunu söyler. Tıpkı filozof Nikolai Berdyayev gibi kendisi de Rusya’nın yüce tarihi misyonunun Doğu ile Batı arasında bir bağ olmak olduğuna inanmaktadır.

En azından iki yüzyıldır Avrupa’yı Rusya olmaksızın ve Rusya’ya karşı birleştirmeye yönelik tüm girişimler her daim büyük trajedilere yol açtı ve sonuçlarının üstesinden de ülkemizin kararlı katılımıyla gelinebildi. Spesifik olarak Napolyon savaşlarından söz ediyorum. Bu savaşların ardından güçler dengesine ve ulusal çıkarlara karşılıklı olarak saygı duyulmasına dayanan, herhangi bir devletin Avrupa kıtasında topyekün bir egemenlik kurmasını yasaklayan uluslararası ilişkiler sistemini kurtaran da Rusya’nın kendisi olmuştu. İmparator I. Alexander’ın 1815 yılında Viyana Kongresi kararlarını yazımında aktif bir rol oynadığını anımsıyoruz. Söz konusu Kongre, sonraki kırk yıl boyunca kıtada ciddi bir silahlı çatışma yaşanmamasını güvence altına almıştı.

Şurası bir gerçek ki, I. Alexander’ın fikirleri bir ölçüye kadar ulusal çıkarların ortak hedeflere –özellikle de Avrupa’da barış ve düzenin korunmasına- boyun eğmesi kavramının habercisi oldu. Rus imparatorunun belirttiği gibi, “Artık İngiliz, Fransız, Rus veya Avusturya politikası olmayacak. Tek bir politika olabilir – ortak mutluluk adına her iki halk ve egemenin kabul etmesi gereken ortak bir politika.”

Viyana’da kurulan sistem, bir kez daha Rusya’yı Avrupa dışına itme girişimleri tarafından tahrip edildi. Birlikte Rusya-karşıtı bir ittifak kurmak amacıyla, Fransız monarkı, talihsiz bir satranç ustası misali, diğer tüm figürleri feda etmeye hazırdı. Peki ne oldu sonrasında? Rusya, 1853-1856 yıllarında Kırım Savaşı’nı kaybetti, ancak kısa süre içerisinde bu durumun sonuçlarının üstesinden gelmeyi başardı. Bunda, Şansölye Alexander Gorchakov’un izlediği tutarlı ve ileri görüşlü politikanın etkisi vardı. III. Napolyon ise, yönetimini Alman esareti içerisinde sonlandırdı ve Fransız-Alman çatışmasının yarattığı kabus, on yıllar boyunca Batı Avrupa’nın üstünde bir gölge gibi asılı durdu.

Kırım Savaşı’ndan bir olay daha anımsatmak isterim. Bilindiği gibi, Avusturya imparatoru, birkaç yıl önce 1849 yılında Macar isyanı sırasında imdadına gelen Rusya’ya yardım etmeyi reddetti. Ardından Avusturya Dışişleri Bakanı Felix Schwarzenberg’in o meşhur sözü gelir: “Avrupa, Avusturya’nın nankörlüğünün boyutları karşısında şaşkına dönecekti.” Genel itibariyle, Birinci Dünya Savaşı’na kadar giden olaylar dizisinde Avrupa çapındaki mekanizmalarda bir dizi dengesizlikler söz konusu oldu.

O günlerde bile Rus diplomatların dönemlerinin çok ilerisinde fikirler ortaya attıklarını söyleyebilirim. Bugünlerde insanlar 1899 ve 1907 yıllarında İmparator II. Nicholas’nın girişimiyle toplanan Lahey barış konferanslarını nadiren anımsarlar. Bunlar, silah yarışını tersine çevirmek ve yıkıcı bir savaşa yönelik hazırlıkları durdurmak üzere bir uzlaşıya varmanın ilk adımı idi.

Birinci Dünya Savaşı sırasında milyonlarca kişi öldürüldü ve dört imparatorluk çöktü. Dolayısıyla, bir sonraki yıl kutlamak üzere bir jübileyi daha anımsamakta yarar var: Rus Devrimi’nin yüzüncü yıldönümü. Bu olayların dengeli ve yansız bir değerlendirmesini sağlamak üzere acilen çalışmak gerekiyor – özellikle de şu anda özellikle Batı’da birçok kişi bu vesile ile Rusya’ya yeni bilgi saldırıları gerçekleştirmek ve 1917 devrimini sözümona Avrupa’nın tüm tarihini darmaduman eden barbarca bir darbe olarak nitelendirmek veya daha kötüsü Sovyet rejimini Nazizm’le bir tutup onu İkinci Dünya Savaşı’nı başlatmaktan kısmen sorumlu tutmak için kullanmak isterken.

Söylemeye bile gerek yok, 1917 devrimi ve ardından yaşanan İç Savaş, halkımız açısından en büyük trajedi idi. Ancak o dönemde diğer tüm devrimler de eşit derecede trajikti. Bununla birlikte, bu durum Fransız meslektaşlarımızı sadece özgürlük, eşitlik, kardeşlik sloganları değil aynı zamanda giyotin ve kan akan nehirleri de beraberinde getiren devrimlerini ölmelerini engellemiyor.

Rus Devrimi’nin dünya tarihini birçok tartışmalı şekilde etkileyen büyük bir olay olduğunu kimse inkar etmiyor. Bu, sosyalist fikirleri gerçekleştirmeye dönük bir tür deneyim idi ve o dönemde Avrupa’da yayıldı ve kolektif ve topluluk ilkelerini temel alan bu tür bir sosyal örgütlenme arayışı içerisindeki çok sayıda kişiden destek gördü.

Birçok araştırmacı, Sovyetler Birliği’ndeki reformların İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Batı Avrupa’daki sosyal refah devletinin kurulması üzerinde önemli bir etkisi olduğu konusunda hiçbir şüphe duymuyorlar. Avrupa hükümetleri, Sovyetler Birliği’nin örneğinden ilham alarak, daha önce eşi benzeri görülmemiş sosyal güvenlik tedbirlerini gündeme getirdiler.

İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminin ardından gelen kırk yılın Batı Avrupa’nın gelişimi açısından sıradışı biçimde iyi dönemler olduğu söylenebilir. Batı Avrupa, kendi temel kararlarını alma ihtiyacını idareli kullanmış ve ABD-Sovyet çatışması şemsiyesi altında barışçıl kalkınmaya dönük eşsiz fırsatlardan yararlanmıştı. Bu durum ise, Batı Avrupa ülkelerinin kapitalist ve sosyalist modelleri birleştirme konusunda bir nebze başarı elde etmesine olanak tanımıştı. Pitirim Sorokin ve 20.yüzyılın diğer saygın düşünürleri, bu modeli, sosyo-ekonomik ilerlemenin tercih edilen biçimi olarak önermişlerdi. Ancak son birkaç on yıldır Avrupa ve ABD’de tersine bir sürece tanıklık ediyoruz: Orta sınıf daralıyor; toplumsal eşitsizlik artıyor ve büyük işletmeler üzerinde kurulan denetimler ortadan kalkıyor.

Sovyetler Birliği’nin sömürgesizleştirme sürecini ilerletmede ve bu ilkeleri uluslararası ilişkilerde devletlerin bağımsız gelişimi ve kendi geleceklerini belirleme hakkı şeklinde belirtmede oynadığı rolü kimse inkar edemez.

Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı’na doğru kaymasına ilişkin meseleleri irdelemeyeceğim. Şurası bariz bir şekilde görülüyor ki, Avrupa elitlerinin Rusya-karşıtı tavırları ve Hitler’in askeri makinesini Sovyetler Birliği’ne karşı kullanma girişimleri, bu süreçte ölümcül bir rol oynadı. Daha önce birçok kez olduğu gibi, bu dehşet verici felaketin yarattığı durumun, Avrupa ve dünya düzeninin parametrelerini belirlemede kilit bir rol oynamış olan ülkemizin katılımıyla düzeltilmesi gerekti.

Bu bağlamda, Avrupa halklarının zihinlerine, okul sıralarında bile, sürekli yerleştirilen “iki totaliterliğin çatışması” kavramı temelsiz ve ahlak-dışıdır. Sistemin tüm hatalarına rağmen Sovyetler Birliği hiçbir zaman tüm ulusları yok etme hedefi koymadı. Winston Churchill’i anımsarsak, kendisi tüm yaşantısı boyunca Sovyetler Birliği’ne ilkesel bir karşı duruş benimsemiş ve İkinci Dünya Savaşı sırasında ülkemizle yeni bir çatışmaya doğru Sovyetler Birliği ile müttefiklerin ilişkilerinin bozulmasında kilit bir rol oynamıştı. Bununla birlikte, merhametli olmanın, yani vicdanının gereklerine göre yaşamanın, Rus tarzı iş yapma biçimi olduğunu samimi bir şekilde kabul etti.

Daha önceleri Varşova Paktı’nın parçası olan, şimdiyse NATO ve AB üyesi olan Avrupa’nın küçük devletlerine yansız bir şekilde bakarsak, Batılı ideologların borazan çalarak ilan etmeyi sevdiği gibi, itaatten özgürlüğe doğru herhangi bir geçiş yaşamadıkları bariz bir şekilde görülüyor. Onlar daha ziyade liderlerini değiştirdiler. Rusya Başkanı Vladimir Putin buna kısa süre önce oldukça uygun bir dille değindi. Bu ülkelerin temsilcileri de özel konuşmalarında, Brüksel veya Washington’un onayı olmaksızın herhangi bir önemli karar alamayacaklarını kabul ediyorlar.

Rus Devrimi’nin yaklaşan yüzüncü yıldönümü bağlamında, bazı dönemlerini silerken düzeltilemeyecek olan Rus tarihinin devamlılığını ve halkımız tarafından tarihsel deneyimleri sonucunda güçlü bir şekilde ilerlemenin ve modern dünyanın önde gelen merkezlerinden biri olarak haklı rolümüzü ortaya koymanın temeli ve kalkınma, güvenlik ve istikrara yönelik değerlerin bir kaynağı olarak geliştirilen tüm olumlu eğilimleri bir araya getirmenin önemini anımsamamızın son derece önemli olduğuna inanıyorum.

Savaş sonrası iki sistem arasındaki çatışmayı temel alan dünya düzeni, elbette idealin çok ötesindeydi; ancak küresel barışın temellerinin korunmasına ve daha kötü şeylerin yaşanmasını –özellikle de nükleer silahlar başta olmak üzere kitle imha silahlarının yaygın bir şekilde kullanılmasını- önlemeye yardımcı oldu. Soğuk Savaş’taki zafere dair efsane –ne de olsa Sovyetler

Birliği’nin çöküşünün ardından Batı’da son derece popülerdi- temelsizdir. Aslında, bu, halkımızın değişim iradesi ile talihsiz koşulların bileşkesinin sonucuydu.

SIKICI TEKDÜZELİK YERİNE MODEL ÇEŞİTLİLİĞİ

Bu etkinliklerin, dünya siyasetinde çarpıcı değişimleri ve küresel ortamda tektonik değişiklikleri tetiklediğini söylesek abartmış olmayız. Soğuk Savaş’ın bitimi ve bu durumun doğurduğu iflah olmaz ideolojik çatışma ortamı, Avrupa sistemini bölünmez ve eşit güvenlik ile ayrım çizgileri olmaksızın kapsamlı işbirliği temelinde revize etmeye yönelik eşsiz fırsatların kapısını araladı.

Buradan, Avrupa’nın bölünmesinin üstesinden gelmek ve birçok Avrupalı düşünür ve politikacının – Fransa cumhurbaşkanı Charles de Gaulle de dahil- ileri sürdüğü ortak bir Avrupa evine dair rüyayı gerçekleştirmek için gerçek bir şans doğdu. Ülkemiz bu şansı kullandı ve bir dizi öneri ve girişimi gündeme getirdi. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın askeri-siyasi bileşenini güçlendirmek suretiyle Avrupa güvenliği için yeni bir temel oluşturmak mantıklı olacaktır. Alman Bild gazetesiyle kısa süre önce yaptığı bir mülakatta Vladimir Putin, benzer görüşleri olan Alman politikacı Egon Bahr’dan alıntılar yapmıştı.

Ne yazık ki Batılı ortaklarımız, NATO’yu doğuya doğru genişletmek ve kontrolleri altındaki jeopolitik alanı Rusya sınırlarına yaklaştırmak suretiyle farklı bir yörünge izlediler. Bu, Rusya’nın ABD ve Avrupa ile ilişkilerine bela olan sistemsel sorunların kökeninde yer almaktadır. Ne ilginçtir ki, Amerika’nın Sovyetler Birliği’ne yönelik çevreleme politikasının yazarlarından biri olarak kabul edilen George Kennan, yaşamının sonlarında NATO’nun genişlemesini trajik bir hata olarak tarif etmişti.

Bu Batılı söylemle bağlantılı temel sorun ise; küresel bağlama yeterince özen gösterilmeksizin ortaya atılmasıdır. Ancak, modern küreselleşen dünya, daha önce ülkeler arasında görülmemiş bir karşılıklı bağımlılıkla tanımlanıyor. Bugün Rusya ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler, dünya siyasetinin merkezinde oldukları Soğuk Savaş dönemindeki gibi kurulamaz. Asya-Pasifik bölgesi, Orta ve Yakın Doğu, Afrika ve Latin Amerika’da süregiden dinamik süreçleri de dikkate almak gerekir.

Mevcut dönemin başlıca işareti; uluslararası yaşantının tüm alanlarında yaşanan hızlı değişimler. Bunlar genellikle beklenmedik yönlere evriliyor. Örneğin, 1990’lı yıllarda oldukça popüler olan ve Amerikalı sosyolog ve siyaset bilimci Francis Fukuyama’nın ortaya attığı “tarihin sonu” kavramının yanlış olduğu zaman içerisinde kanıtlandı. Buna göre; hızlı küreselleşme, liberal kapitalist modelin nihai zaferi olacak ve diğer tüm modeller Batı’nın zeki öğretmenlerinin yönlendirmesi altında mümkün olduğunca hızlı bir şekilde uyumlaştırılacaktı.

Bununla birlikte, aslında küreselleşmenin ikinci aşaması (bir önceki aşama, Birinci Dünya Savaşı’ndan önce gerçekleşti), küresel ekonomik gücün ve dolayısıyla siyasi nüfuzun yeni güç merkezlerine –özellikle de Asya-Pasifik bölgesine- doğru dağıtılmasına yol açtı. Bunun en çarpıcı örneği; Çin’in yaşadığı sıçramadır. Son otuz yıldır daha önce eşi benzeri görülmemiş ekonomik büyümesi, onu dünyanın ikinci en büyük ekonomisi ve hatta satın alma gücü paritesi açısından birinci ekonomisi yaptı. Bu durum, kalkınma modellerinin kaçınılmaz şekilde çoğulculuğunu gösteriyor ve Batılı koordinat sisteminin ima ettiği sıkıcı tekdüzeliği dışlamaktadır.

Sonuç olarak, kendisini neredeyse beş yüzyıl boyunca insanoğlunun kaderinin efendisi olarak görmeye alışan sözümona “tarihsel Batı”nın etkisinde görece bir düşüş yaşandı. 21.yüzyılda dünya düzenini şekillendirmeye yönelik rekabet arttı. Soğuk Savaş’tan yeni uluslararası sisteme geçiş süreci, 20-25 yıl önce umulana göre çok daha uzun ve daha acılı oldu.

Bu bağlamda, uluslararası ilişkilerdeki temel meselelerden biri, önde gelen dünya güçleri arasındaki bu doğal rekabetin son kertede neye yol açacağıdır. ABD ve Batı ittifakı her ne pahasına olursa olsun başat pozisyonlarını korumaya veya Amerikan terminolojisiyle “küresel liderliklerini” sağlamaya çalışıyorlar. Her türlü zorlayıcı yöntem bu amaç doğrultusunda kullanılıyor: ekonomik yaptırımlardan doğrudan silahlı müdahalelere dek. Bu süreçte büyük çaplı bilgi savaşları taktikleri de kullanılıyor; “renkli devrimler” de dahil olmak üzere anayasaya aykırı rejim değiştirme teknikleri tamamlanıyor. Ancak, bu tür “demokratik” devrimler, hedef

ülkelerde yıkıma yol açıyor. Ülke dışında yapay dönüşümleri teşvik ettiği bir dönemden geçmiş olan Rusya, evrimsel bir değişim tercihine tüm kalbiyle inanıyor.

Batılı propaganda sürekli olarak Rusya’yı “revizyonculukla” ve 1999 yılında BM Şartı ve Helsinki Nihai Sözleşmesi’ni ihlal ederek Yugoslavya’yı sanki biz bombalamışız gibi; 2003 yılında Irak’ı işgal ederek uluslararası hukuku hiçe sayan, BM Güvenlik Konseyi’nin kararlarını 2011 yılında Libya’da Muammer Kaddafi’yi devirmek suretiyle tahrif eden sanki Rusya’ymış gibi, mevcut uluslararası sisteme zarar vermeye dönük sözde girişimlerle suçluyor. Bu liste devam ettirilebilir.

“Revizyonculuğa” ilişkin söylenenlerden hiçbirisi ayrıntılı bir şekilde incelenmiyor ve esasında bugün sadece Washington’un uluslararası ilişkilerde borusunun öttüğü şeklindeki ilkel bir mantığı temel alıyor. Bu mantık, George Orwell’in seneler önce herkesin eşit olduğu, ancak bazılarının diğerlerinden daha eşit olduğu yönünde ifade ettiği ilkeyi anımsatıyor. Ancak, bugün uluslararası ilişkiler tek merkezden yönetilmeyecek kadar karmaşık bir mekanizma. Bu, Amerika’nın müdahalesinin sonucunda teyit edildi. Ve artık Libya’da bir devlet yok. Irak, dağılmanın eşiğinde. Vesaire vesaire.

BAŞARI İÇİN ÇABALARI TOPLAMAK

Modern dünyadaki sorunlar, ancak önde gelen devletler ve onların ortak görevler doğrultusunda bir araya gelmesi arasında ciddi ve adil bir işbirliği ile etkin bir şekilde çözülebilir. Bu tür bir işbirliği, modern dünyanın çok-boyutlu doğasını, kültürel ve medeniyet çeşitliliğini dikkate almalı; uluslararası topluluğun kilit unsurlarının çıkarlarını yansıtmalıdır.

Deneyimler gösteriyor ki bu ilkeler pratikte uygulandığında, somut ve elle tutulur sonuçlara ulaşmak mümkün. İran nükleer programı, Suriye’de kimyasal silahların yok edilmesi, Suriye’de ateşkes koşullarının koordinasyonu ve küresel iklim anlaşmasının kilit parametrelerinin geliştirilmesi gibi meselelerin çözümüne yönelik anlaşmalardan söz etmek yeterli. Bu durum, uzlaşı kültürünü yeniden sağlama ve zorlu ve hatta yorucu olabilen, ancak özünde karşılıklı olarak kabul edilebilir ve barışçıl çözümler bulmanın tek yolu olmayı sürdüren diplomatik çabalara güvenme ihtiyacını gözler önüne seriyor.

Bunlar savunduğumuz yaklaşımlar olup Çinli ortaklarımız, diğer BRICS ve SCO ülkeleri, Avrasya Ekonomik Birliği, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü ve CIS’teki dostlarımız da dahil olmak üzere dünyadaki ülkelerin çoğunluğu tarafından paylaşılıyor. Bir diğer deyişle, Rusya, birine karşı savaşmıyor; uluslararası ilişkilerin uzun vadeli iyileşmesi için tek güvenilir temel olarak tüm meselelerin eşit ve karşılıklı olarak saygı içerisinde çözülmesini savunuyor.

Öncelikli görevimizin zoraki değil gerçek zorluklara karşı –en başında da terörist saldırganlığa karşı- çabalarımızı bir araya getirmek olduğuna inanıyorum. IŞİD, Jabhat al-Nusra ve benzeri terör örgütleri, Suriye ve Irak’ta ilk kez geniş çapta toprakları kontrolleri altına alabildiler. Diğer ülkelere ve bölgelere doğru nüfuzlarını genişletmeye çabalıyorlar ve dünya çapında terör saldırıları gerçekleştiriyorlar. Bu tehdidin yok sayılması, kriminal açıdan bir dar görüşlülükten ibaret olacaktır.

Rusya devlet başkanı, askeri olarak teröristleri mağlup etmek üzere geniş bir cephe kurma çağrısında bulunuyor. Rusya’dan Aerospace Forces bu çabalara ciddi bir katkıda bulundu. Aynı zamanda, kriz içerisindeki bölgedeki çatışmaların siyasi çözümüne yönelik kolektif bir eylem başlatmak için sıkı bir çalışma içerisindeyiz. Ancak şunu vurgulamama izin verin: Uzun vadeli bir başarı ancak farklı kültürler ve dinler arasında saygılı ir işbirliğini temel alan bir medeniyetler ortaklığına doğru ilerlersek mümkün olur. Evrensel insan dayanışmasının, dünyanın önde gelen tüm dinleri açısından ortak olan geleneksel değerlere dayalı ahlaki bir temeli olması gerektiğine inanıyoruz. Bu noktada, Moskova ve tüm Rusya Patriği Kirill’in ve Papa Francis’in ortak bir açıklamasına dikkatinizi çekmek isterim. Bu açıklamada, bireyler ve toplum için doğal bir yaşam merkezi olarak aileye verdikleri desteği yinelemişlerdi.

Bir kez daha; ne ABD ile ne Avrupa Birliği ile ne de NATO ile bir çatışma arayışı içerisinde olmadığımızı söylemek isterim. Tam tersine, Rusya, Batılı ortaklarıyla mümkün olan en geniş çerçevede işbirliğine açıktır. Avrupa’da yaşayan halkların çıkarlarını korumanın en iyi yolunun

Atlantik’ten Pasifik’e dek uzanan ortak bir ekonomik ve insancıl alan kurmaktan geçtiğine dair inancımızı koruyoruz. Böylelikle kısa süre önce kurulan Avrasya Ekonomik Alanı, Avrupa ile Asya-Pasifik bölgesi arasında bir bağlantı halkası haline gelecek. Bu süreçte önümüze çıkan engellerin üstesinden gelmek için elimizden gelen çabayı gösteriyoruz – 2014 yılı Şubat ayında Kiev’deki darbenin yarattığı Ukrayna krizinin çözümüne yönelik Minsk anlaşmalarının uygulanması da buna dahil.

Kısa süre önce Moskova’da konuşma yapan duayen politikacı Henry Kissinger’dan bir alıntı yapmak isterim: “Rusya, öncelikli olarak ABD’ye yönelik bir tehdit olarak değil, herhangi bir yeni küresel dengenin asli bir unsuru olarak algılanmalıdır. Burada, çatışmalarımızı karmaşıklaştırmak yerine geleceğimizi birleştirmeyi isteyen bir diyalog olasılığından söz ediyorum. Bunun için her iki taraf da birbirinin temel değerlerine ve çıkarlarına saygı göstermeli.”

Rusya, bu yaklaşımı destekliyor ve uluslararası ilişkilerde hukuk ve adalet ilkelerini benimsemeye devam edecek.

Rus filozof Ivan Ilyin, Rusya’nın bir büyük güç olarak dünya sahnesindeki rolüne dair düşünüp taşınırken şunları vurgulamıştı: “Büyük güç olmak, topraklarının boyutu veya bu topraklarda yaşayan insan sayısıyla değil, halkların ve hükümetlerin büyük uluslararası görevlerin yükünü üstlenme ve bu görevlerle yaratıcı bir şekilde başa çıkma yeteneğiyle belirlenir. Büyük bir güç, kendi varlığı ve çıkarlarını savunurken, bir yandan da tüm uluslar topluluğu için yaratıcı ve uygun bir yasal fikri, halklar ve devletlerin “uyumunu” ortaya atan güçtür.” Bu görüşlere ters düşmek zor.

Kaynak: http://eng.globalaffairs.ru/number/Russias-Foreign-Policy-in-a-Historical-Perspective-19445

Genel

Marx’ın Mirasından Yardım Almak

3 (1)

2008 yılında başlayan küresel kriz, neoliberal küreselleşme çağının sonunun işaretiydi; ancak sebep olduğu süreçler sona ermedi. Bize Aydınlanma Çağı’nın büyük düşünürleri ve özgürleşme hareketinin ideologları tarafından bırakılan kuramsal mirası kullanarak ilerleyebiliriz. Beğenseniz de beğenmeseniz de Karl Marx, içlerinde en büyüğü olmaya devam etmektedir.

Marksizm’den, 1989-1991 yıllarında Sovyet bloğunun çöküşünün ardından Doğu Avrupa’da ilerlemeci veya etkili bir teorik okul olarak söz etmek tuhaf olacaktır. Marksist fikirler, totaliter Stalinci dönemin baskıcı uygulamalarıyla, başarısız Sovyet ekonomisiyle ve piyasa ekonomisine entegre olamayan küçük bir genç grubun ve daha yaşlı kuşağın nostaljik ve muhafazakar fikirleriyle bağlantılı hale geldi. Doğal olarak, Marksist teori karşısındaki bu tavır, Sovyet tarzı yönetilen bir ekonomiden neoliberal kapitalizme hızla geçen eski komünist ülkeler için tipik bir durumdu. “Sosyalist” kelimesi, bu ülkelerde büyük oranda prestijini yitirdi.

Buna karşın, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’daki üniversitelerde Marksizm konulu dersler, sosyoloji bölümlerinde verilmeye devam etti; radikal sol eğilimli entelektüeller bu konudaki kamusal tartışmalara aktif şekilde katıldılar. Bununla birlikte, Marksist düşünceye olan güvende yaşanan kriz, sadece eski Sovyet bloku ülkeleriyle sınırlı kalmadı. Liberal ideolojik ana akımın savunucuları, 1968-1974 yıllarında yaşanan olaylar (Vietnam Savaşı, Fransa ve İtalya’daki öğrenci ayaklanmaları, Şili devrimi ve Portekiz, İspanya ve Yunanistan’daki sağ eğilimli diktatörlüklerin devrilmesi sonucunda entelektüellerin Güney Avrupa’nın ötesine geçerek yaygın şekilde radikalleşmesi) sonucunda pozisyonlarının ciddi bir şekilde zarar görmesinin ardından, 1990’lı yıllarda Batı’da kapsamlı bir karşı saldırı başlattılar.

1970’li yılların sonunda, ideoloji ve uygulama açısından ana akım liberalizmin yaşadığı krize, Batılı tüketim toplumlarının yaşadığı ciddi ekonomik yenilgiler eşlik etti. Bu krizin üstesinden gelindi; ancak solun ileri sürdüğü sosyal reformlar ve anti-kapitalist bir dönüşümle değil. Tam tersine, bu durum, Keynes’in savunduğu kavramlar üzerine inşa edilen karma ekonominin reddinin, refah devletinin adım adım yok oluşunun, özelleştirmenin, deregülasyonun ve finans sermayesinin önceliklendirilmesinin ürünüydü. Bir diğer deyişle, ana akım, sağa doğru radikal bir kayma yaşadı; ilerlemeci liberalizmin merkezci fikirlerinin yerine modern liberalizmin sağlam ilkeleri geldi.

NEOLİBERALİZMİN ZAFERİ VE SOLUN KRİZİ

Sol küresel kapitalizmdeki değişimler karşısında kapsamlı bir stratejik yanıt sunamamakla kalmadı; aynı zamanda yapıcı olmayan yaklaşımlar öneren iki kampa bölündü. Kamplardan biri, gerçekliği yok sayıp kapitalizmin bir zerre bile değişmediğini kanıtlamaya çalıştı. Diğeri ise, değişimleri efsaneleştirdi ve yönetici sınıfın ideologları ve propagandacılarının sunduğu kavramlar ve konseptleri göründüğü gibi kabul etti. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının, neoliberallerin saldırılarına dair bir sinyal oluşturması şaşırtıcı değil; keza neoliberaller siyasi ve ekonomik kazançlarını ideolojik ve kültürel bir hegemonyaya dönüştürerek zaten o dönemde çoktan konsolide ediyorlardı. Komünist gelenekleri temsil eden veya bir şekilde Sovyet projesiyle bağlantılı olan kuramcılar ve partiler, onların tek hedefi değildi. Batılı solcular ve komünistler, SSCB’yi 1968 yılından beri alenen eleştiriyorlardı; ancak bu durum hiçbir şekilde onların 20.yüzyıl sonundaki ideolojik mücadeledeki davalarına katkı sunmadı. Neoliberaller, Sovyet sisteminin çöküşünü, modern kapitalizmden farklı herhangi bir başarılı sosyal model inşa etmenin son derece imkansız olduğunun ampirik bir kanıtı olarak yorumladılar. Onlara göre, Sovyetlerin başarısızlığı, “piyasanın görünmez elinin” yönettiği herhangi bir ekonomi politikasının tanım gereği fiyasko olduğunu gösterdi. Dolayısıyla, sadece Sovyet deneyimine bel bağlayan merkezi planlama destekçileri değil, diğer tüm solcular da – en ılımlı sosyal demokratlardan en radikal işçi destekçilerine dek- umutsuz ütopyacılar olarak “ciddi bir söylem” alanından dışlandılar.

Bir dizi siyasi yenilginin ardından ayağa kalkan sosyal-demokrat ve komünist partiler, muzaffer olanın merhametine teslim olmaya başladılar birer birer. Neoliberal sisteme katıldılar ve yeni uzlaşının mantığını kabul etmeye başladılar. Birçok komünist parti artık yok. Sosyal – demokrat partiler, varlıklarını sürdürüyorlar, ancak sadece seçimlerde bir marka olarak. Artık kapitalist politikayı köklü bir şekilde değiştirmeye çalışan bir toplumsal güç olarak yoklar. Bu tartışmalar, “kültürel farklılıkların” nüanslarına, taktik yönetim meselelerine ve doğru personelin istihdamına indirgendi.

Soldaki küçük gruplar, sıkı bir dogmatizmde çareyi buldular. Tek bir görevi olan –Marksist ve sosyalist geleneği gelecek kuşak devrimcilere aktarmak- “ateşin bekçileri”ne dönüştüler. Arkalarındaki siyasi desteği kaybeden birçok entelektüel paniğe kapılmışlardı. İdeologları Marx’ı yeterince radikal olmamakla eleştiren post-modernist teorinin farklı şekillerine ideolojik olarak sığındılar. 19.yüzyıl düşünürünün yaşının yaygın görüşlerine aşırı bel bağladığını ve Avrupa Aydınlanması’nın geleneklerinin, bilme inanç ve ilerleme kavramlarının –ki bunlar aynı zamanda burjuvazinin değerler sisteminin parçasıdır- ötesine geçemediğini kanıtlamaya çalıştılar. Hiç şaşırtıcı olmasa gerek, Marx’ı tarihsel olarak dar görüşlü ve “burjuva” olarak görüp reddederken, post-modernistler kendi kültürel sınırlamalarını ve neo-liberal kapitalist kurumlara müdahale meselesini gündeme getirmediler.

Marksist proje, hem devrimci hem de reformist versiyonlarında uygunsuz görülüp reddedildiği için, yerine, modern medeniyetin ilkelerine dair esaslı bir eleştiri konması gerekti. Bu yaklaşımın güzelliği, destekçilerinin entelektüel radikalizme dair iddialarını toplumu değiştirmeye yönelik herhangi bir girişimin ilkeli ve tutarlı bir şekilde reddedilmesiyle birleştirmesine olanak tanımasından ileri geliyordu. Bu eğilimi en iyi tanımlayan ise, Antoni Hardt ve Michael Negri’nin İmparatorluk aldı kitabı oldu. Kitap derhal ses getirdi. Radikal retoriği bir kenara bırakırsak, bu kitap, komünizme bir giriş olarak neoliberal kapitalist modelin ilerlemeci niteliğini kanıtlama girişimi idi.

Pratik anlamda yazarların Avrupa Birliği’nin azimli destekçileri olması ve Avrupa Anayasası’na yönelik kampanyada yer alıp, Avrupa’da Batı Avrupalıların çoğunun beklenmedik şekilde sert direnişiyle karşılaşan piyasa entegrasyonuna yönelik stratejik süreci tutarlı bir şekilde desteklemeleri şaşırtıcı olmasa gerek. Birçok durumda, bu direnişin başında, halk üzerinde güçleri olan solcular bulunmuyordu. Bu direniş genellikle siyasi olarak biçimsizdi ve zaman zaman ideolojik çelişkilere konu oluyordu. Ancak, SSCB’nin dağılmasının ardından Avrupa ve Kuzey Amerikalı elitler açısından başlıca meydan okuma haline geldi.

Bu durum, Meksikalı yazar ve aktivist Subcomandante Marcos tarafından ironik bir şekilde anlatıldı. Kendisi, Chiapas eyaletinde yerlilerin isyanı sırasında, yerel sakinlerin Berlin Duvarı’nın düştüğü veya SSCB’nin dağıldığını dahi bilmediklerine ve sanki ideolojik bir devrim olmamış gibi sadece kendi çıkarlarını ve haklarını savunmaya devam ettiklerine dikkat çekmişti. Aslında 1994 yılında Zapatistas’ın isyanı, yeni bir küresel direniş hareketinin başlangıcının işaretini vermişti. Bir başka dönüm noktasına ise 1999 yılında Seattle’da, binlerce gösterici Dünya Ticaret Örgütü’nün bakanlar toplantısını sekteye uğrattıkları ve daha fazla ticari serbestleşmeye dair yeni bir toplantı aşamasına start verildiği zaman erişildi.

“ANTİ-KÜRESELLEŞME” HAREKETİ

20.yüzyılın son yıllarında neoliberal sistem karşısındaki bu spontane direniş örgütlenmeye başlandı. Her ne kadar ilk başta katılımcılar kendilerini bu etiketten arındırmaya çalışmış olsalar da, gazeteciler, bu hareketleri “küreselleşme karşıtlığı” olarak nitelendirdi. Kendilerini “sosyal adalet için küresel hareket” olarak tanımlamayı tercih ettiler. Yeni ve geniş çaplı hareketler, ortak bir gündem koordine etmeye çalışan geniş çaplı koalisyonlar altında birleşti. Bunlar son kertede Dünya Sosyal Forumu’nu kurdular ve bu forum da onların birleşme ve tartışmaya yönelik küresel platformları haline geldi. 2002 yılında Avrupa Sosyal Forumu ortaya çıktı. 2008 yılındaki dünya ekonomik krizinin ardından ise, nihayetinde yeni siyasi partiler ortaya çıkmaya başladı: İspanya’da Podemos ve Yunanistan’da Syriza. Birçok analistin beklentileri aksine, 2008 krizi, önde gelen Batılı ülkelerin ekonomi politikasında bir değişime yol açtı. Küreselleşme karşıtı hareketin büyümesine de katkı sunmadı. Avrupa Sosyal Forumu, 2008 yılından sonra sert bir şekilde gücünü kaybetti ve ardından hep birlikte yok oldu. Dünya Sosyal Forumu halen bir takım toplantılar için bir araya geliyor; ancak artık bir ilgi odağı olma özelliğini yitirdi. Sosyal hareketler dikkatlerini yerel ve ulusal meselelere çevirdi.

Fransa’da, genç işçilerin haklarını kısıtlayan İlk İstihdam Sözleşmesi’ne karşı geniş çaplı ve başarılı protestolar gerçekleşti. Emeklilik reformuna karşı ise daha geniş çaplı ancak daha az başarılı protestolar oldu. Yunanistan ve İspanya’da, AB ve uluslararası bankalardan gelen baskı altında birbiri ardı sıra başa geçen hükümetlerin izlediği sert kemer sıkma politikalarına karşı devasa protestolar yaşandı. Bu protestolar, New York’ta Occupy Wall Street hareketinde birleşti. Bu hareketin medya yönü oldukça başarılı oldu, keza dünyanın dört bir yanındaki farklı protesto hareketleri, her ne kadar gündemlerinin New York’taki “işgalcilerin” düşünceleri veya talepleriyle alakalı olmasa da, bu hareketi taklit etti.

Elbette, medya ayağının başarısı hiçbir şekilde siyasi bir zafere dönüşmedi, 1999 yılında Seattle’da gerçekleşen ve Dünya Ticaret Örgütü’nün karar alma sürecini aksatan protestoların aksine, Occupy Wall Street’in herhangi bir pratik sonucu olmadı ve güçleri, herhangi bir değişim yapmaya doğru yöneltmedi.

Bu kitlesel protesto hareketlerinin etkisizliği, katılımcıları, veya en azından bir kısmını, örgütlenmiş bir politika ihtiyacı hakkında düşünmeye teşvik etti. Bu noktada, kapitalizmin ve aynı zamanda bir siyasi eylem teorisi olarak Marksizm’in çelişkilerini incelemiş büyük bir ekonomist olarak Marx’ın mirasına başvurdular. Ancak, yüzyıllık Marksist sloganları dini bir şevkle söylemekle yetinmek yerine, Marksist analist temelinde yeni bir gündem ve yeni siyasi projeler formüle etmeleri gerekti.

DEĞİŞEN BİR TOPLUM İÇİN SINIF ANALİZİ

Toplumun sınıf yapısı 20.yüzyıldan beri –yani endüstriyel devrimin zirve noktasına ulaştığı sırada- çarpıcı bir biçimde değişti. Birbirlerini tamamlayan ve birbirleri karşısında çelişkiye düşen iki küresel sosyal süreç, 20.yüzyıl sonu ve 21.yüzyıl başında gerçekleşiyordu. Bir yandan bu dönem küresel nüfusun daha önce eşi benzeri görülmemiş bir şekilde proleterleşmesine tanıklık etti. Daha önceleri geleneksel mesleklerle iştigal eden çok fazla sayıda kişi, Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerindeki modern ekonomi ve endüstriyel üretimin parçası haline geliyordu.

Sanayileşmiş Avrupalı ülkelerde, liberal mesleklerin eski üyeleri, teknik uzmanlar, entelektüeller, bilim insanları ve evden çalışan yazılım mühendisleri, tasarımcılar ve “yaratıcı sınıfın” diğer temsilcileri giderek istihdam edilen işgücüne yöneliyorlardı. Amerika’nın önde gelen sosyologlarından Emmanuel Wallterstein, bu dönemi, topyekün proleterleşme şeklinde tanımlamıştı. Ancak öte yandan, sınıf yapısı giderek sönükleşmeye başladı, geleneksel çizgiler giderek zayıfladı ve dayanışma ve kolektif çabalara

yönelik geleneksel mekanizmalar artık işlemez hale geldi. Yeni proleterler, 20.yüzyılın endüstriyel işletmelerinin çalışanlarına kıyasla birbirlerine giderek daha az bağlı hale geldiler. İşletmeler daha küçük hale geldi; işgücü azaldı; yapıları giderek farklılaştı. Eski endüstriyel bölgeler – Batı Avrupa’da, eski Sovyet bloku ülkelerinde veya Amerika’da olmaları fark etmez- üretimlerinin büyük kısmını kaybettiler; keza üretim Latin Amerika ve Doğu Asya’ya, özellikle de Çin’e kaydı.

Örgütlenmiş endüstriyel proletaryanın yerine hizmet sektörünün çalışanları, eğitim ve sağlık uzmanları ve bilim insanları geldi. Bunun karşılığında, daha önceleri serbest sendikalar ve sol eğilimli siyasi partiler kuracak koşullara ve sosyalist geleneklere sahip olmayan ülkelerde yeni bir işçi sınıfı şekillenmeye başlıyordu. İstihdam edilen işgücüne dair farklı gruplar arasındaki ücret uçurumu sert bir şekilde arttı ve bu da kaçınılmaz olarak bu grupların dayanışmalarının gücünü gündeme getirdi. Bir diğer deyişle, işgücü ve sermaye arasındaki çelişki yok olmadı; ancak işgücü dünyası çok daha karmaşık ve daha az birleşik bir hal aldı. Bir anlamda, proleterleşmeye, toplumun atomlaşması ve sınıflardan ayrışmasının yanı sıra, dünya siyasetinin geleceğini etkilemeye namzet, yeni bir küresel sosyal coğrafyanın oluşması eşlik etti.

Bu yeni koşullar altında, örgütlenme, sloganlar ve siyasi uygulamalara dair genel yöntemlerin ciddi düzenlemelerden geçmesi gerekmişti. Bununla birlikte, bu durum, Marksizim’in, toplumun pratik dönüşümüne yönelik bir teori olarak daha az önemli hale gelmesi anlamına gelmemektedir. Sadece eski dogmalara inatçı bir şekilde dört elle sarılan ve değişen tarihsel koşulları eleştirel bir gözle analiz etmek konusunda çekimser kalan kuramcılar ve uygulayıcılar, bu açmazın ötesine geçememişlerdir. Değişen gerçekliği Marksist analiz penceresinden incelemek yerine eski Marksist sonuçları tekrarlayıp durmuşlardır – hem de artan sosyal değişimlerin tam bu dönemdeki taleplerini yok sayarak.

YENİ BİR REFAH DEVLETİ Mİ?

Sol eğilimli partiler genel modellerine saplanıp kaldıklarında veya tam tersine liberal ideoloji, modernizm ve siyasi doğruculuğun izinden gittiklerinde, güçleri peyderpey –ve bazen oldukça hızlı bir şekilde- azalır ve yerlerine dayanışma kavramını yeniden tanımlayan yeni popülist hareketler gelir.

Çelişkili olarak, istihdam edilen işgücü dünyasının çok daha heterojen olması sebebiyle, yeni koalisyonların temelini oluşturan hedefler ve sloganlar ile dayanışma inşasına yönelik yöntemler çok daha kapsamlı ve daha genelleşmiş bir hal aldı. Geçmişte, benzeri işletmelerde benzer tür işler için istihdam edilen işçilerin ortak çıkarları, sınıf topluluğu kavramının temelini oluşturuyordu ve giderek de ortak bir sendika veya siyasi örgütlenme ihtiyacına yol açtı. Ortaya çıkan yeni perspektife göre, koalisyonlar artık yaygın şekilde paylaşılan sosyal ve ekonomik meseleler etrafında tesis ediliyor. Bu, birçok sosyal gücün bir araya gelmesi ve pratik işbirliği sürecinde ortak anlayış ve dayanışmalarını derinleştirmesi için bir çıkış noktası.

Dolayısıyla; refah devletinin temelini teşkil eden ve 20.yüzyılın son on yılları ve 21.yüzyılın başında kaybedilen veya zarar gören temel sosyal hakların –serbest sağlık hizmetleri, ücretsiz eğitim, maliyeti karşılanabilir konut, toplu taşıma ve yukarı yönlü sosyal hareketliliği teşvik eden kurumların- korunması, geliştirilmesi veya yeniden kazanması doğrultusunda ortak bir çıkarları var. Bir diğer deyişle, dayanışma aşağıdan yukarıya doğru şekillenirken, şu anda tam ters yönde ilerliyor: yukarıdan aşağıya – yani, sosyal hareketlerin geniş çaplı birleşmesi ve koalisyonlarından, yerel düzeyde birleşme ve karşılıklı yardımlaşmaya doğru. Temel sosyal güvencelere yönelik mücadelenin kendi başına nihai bir hedef teşkil etmemesi veya yapısal sosyal dönüşüme yönelmeye devam eden solun yeni politikasının yegane anlamı olmaması da bir başka mesele.

Başlığı oldukça provokatif olan (“Yirmi Birinci Yüzyılda Sermaye”) tanınmış Fransız ekonomist Thomas Piketty, refah devlerinin günümüzde kilit bir konuyu kanıtladığını ileri sürüyor. Piketty şöyle yazmıştı: “Bugün, yirmi birinci yüzyılın ikinci yarısında, yok olduğu ileri sürülen refah eşitsizlikleri, tarihsel gücünü yeniden kazanmaya ve hatta o gücü geride bırakmaya yaklaştı.” 20.yüzyılda eşitsizliğin azalması, hiçbir şekilde kapitalizmin doğal mantığının sonucu değil; tam tersine savaşlar ve devrimlerin etkisi altında bu mantığın sapmasından kaynaklanmaktadır. Kapitalizmin sosyo-ekonomik açıdan yozlaşmasına dair kasvetli bir teşhiste bulunduktan sonra Piketty, oldukça mütevazi çözümler sunuyor ve yapısal reformlar önermek yerine çözüm olarak sermayenin aşamalı bir şekilde vergilendirilmesi yoluyla Batı’nın sosyal refah kurumlarının modernleştirilmesi ve güçlendirilmesini öne sürüyor.

Refah devleti kavramının tarihsel deneyim temelinde yeniden değerlendirilmesi gerektiği giderek net bir hal almaktadır. Filipinli halk aktivisti Tina Ebro, bu bağlamda Dönüştürücü Sosyal Gündem’den söz etmektedir. Rus sosyolog Anna Ochkina ise, hedefin sadece çalışan halkın yaşam standartlarını korumak değil, aynı zamanda toplumun kendisi tarafından denetlenen yeni sosyal ve ekonomik yeniden üretim mekanizmaları yaratmak olduğunu vurgulamaktadır. Kendisi, refah alıcılarından oluşan “pasif demokrasiden” çoğunluğun çıkarlarının bilinçli bir şekilde örgütlendiği “aktif bir demokrasiye” geçiş ihtiyacı hakkında yazmaktadır.

POPÜLİZM VE POLİTİKA

Siyasi olarak bakıldığında, söz konusu hareketler genellikle artık geleneksel sosyal-demokrat veya komünist partiler değillerdir; daha ziyade “popülist” gözüken geniş kapsamlı birleşimlerdir. Bununla birlikte, popüler bir liderin etrafında birleşen, alelade unsurlardan da oluşmamaktadır. Daha ziyade söz konusu toplumsal güçler, ülkelerini ve dünyanın geri kalanını dönüştürmek gibi ortak bir pratik hedef etrafında bir araya gelmektedir. Bu iki çarpıcı örnek, Yunanistan’da Syriza ve İspanya’da Podemos’a aittir. Bu iki parti, ülkelerinde düşüşe geçen “eski sol” karşısında hızla sahneye çıkmışlardır.

Politikalarının benzerliği ise, kökenlerinin ne denli farklı olduğu dikkate alındığında çarpıcıdır. Syriza’nın geçmişi birkaç on yıl öncesine dayanmaktadır. İlk başta, partinin Moskova yanlısı çizgisini terk ettikten sonra, Yunanistan Komünist Partisi’ne paralel, “yerli” bir alternatif olarak var olmuştur; ardından ise sol eğilimli sosyalist Synospismos partisine dönüşmüş, son olarak da görece kısa süre önce bir araya gelen radikal solculardan oluşmuş bir koalisyona dönmüştür. Buna karşın, Podemos’un üzerinde konuşulacak bir geçmişi bile yoktur. Ekonomik kriz sırasında yaşanan protestolardan ortaya çıkmıştır. 2014 yılında, Madrid sokaklarına dönülen “indignados” adlı kitlesel hareketin siyasi kanadı bir partiye dönüşmüştür. Ardından 2015 yılında lideri Pablo Iglesias, İspanya başbakanlığı için meşru bir aday olarak kabul edilmiştir.

Syriza’nın politikası, “eski solcuların” on yıllardır süren deneyimlerinin kritik bir şekilde yeniden değerlendirilmesini temel alıyor. Podemos, en başından beri, “eski” solcu partilerle yollarını ayırdığını açıkladı ve bu partilerin, yeni koşullar altında çalışan halkların çıkarlarını koruyamadığını ileri sürdü. Bununla birlikte, bu kopuş hiçbir şekilde Marksist geleneğin reddi anlamına gelmedi. Podemos lideri Pablo Iglesias, kariyerine Komünist Parti’nin gençlik örgütünde başladı ve ardından bir siyaset bilimci olarak akademide edindiği kuramsal becerilere başvurdu. Aynı zamanda, küreselleşme-karşıtı bir hareketin içerisinde yer aldı. Partinin başkanı olarak, genç siyasetçi, mücadelenin sınıflar arasında geleneksel bir çatışmaya indirgenemeyeceği konusunda ısrar etti. Ona göre, “şu anda yaşanan esaslı ayrışma; oligarşi ve demokrasi, sosyal çoğunluk ve ayrıcalıklı azınlık arasında”.

Ortodoks Marksizm’in bakış açısından bakıldığında, söz konusu formül, kabul edilmiş öğretilere tamamen aykırı görülüyor – çalışan sınıf – köylü sınıfı bloğu fikriyle Lenin’den, kırsal silahlı mücadeleye odaklanan Mao Zedong, Fidel Castro ve Ernesto Che Guevera’ya dek. Aslında, proletaryayı kapitalizmin yerini alabilecek türden en tutarlı tarihsel güç olarak tanımlayan Marx hiçbir zaman sosyal ve devrimsel mücadelenin endüstriyel işçiler ve onların partilerinin münhasır ayrıcalığı olduğunu söylememişti. Dahası, 20.yüzyıl Marksist teorisi, Antonio Gramsci’nin şahsında, tüm toplum düzeyinde ideolojik ve siyasi hegemonya için mücadele etmek ve geniş çaplı sosyal bloklar kurmak meselesini gündeme getirmişti. On yıllardır süregelen sorun ise şuydu: Bu tür fikirler, geleneksel partilerin bürokrasisi tarafından hiçbir zaman göz ardı edilmedi veya tam tersine yönetici elit içindeki bazıları veya bazı gruplarla ahlaksız nitelikteki gizli anlaşmalarını gerekçelendirmek için kullanıldı. Buna karşılık, Avrupa’da Syriza ve Podemos’un temsil ettiği yeni popülizm, geniş tabanlı bir halk bloğu oluşturulmasına ve kitlesel sosyal hareketlerden oluşan bir birlik kurulmasına dayanıyor. Örgütsel biçimlerin yanı sıra, siyasi davranış biçimi değişiyor – tıpkı aktivistler ve toplum, imajları, konuşmaları ve hatta görüntüleri arasındaki işbirliği yöntemlerinde olduğu gibi.

Yeni popülizmin temelini oluşturan siyasi bloğun ne kadar radikal, etkin, başarılı ve tutarlı bir şekilde ayakta kalacağı sorusu ise, şu an için henüz yanıtlanabilmiş değil; keza ne hareketin ölçeği ne de demokrasi taahhüdü, örgütsel, reklam ve entelektüel çabalar gerektiren ciddi bir siyasi stratejinin yerini alamaz. Ve mantıklı olarak bakıldığında, Marksist kuramsal gelenek de yeniden çok rağbet görüyor ve muhtemelen yeri doldurulamayacak.

Avrupa’da sol kanattaki (ve bazı ülkelerde sağ kanattaki) popülizmin artan dalgası bir ölçüye kadar siyasi bir yenilik iken, Latin Amerika ve diğer eski Asya sömürgelerinde bu tür hareketlerin uzun bir

geçmişi vardır. Popülist koalisyonlar, sömürge-karşıtı mücadele sırasında ve ulusal özgürleşme ayaklanmaları sırasında şekillendi. Bugün öncelikli hedefleri; geleneksel elitlerin siyasi bağlılıklarından bağımsız olarak on yıllardır devam ettirdikleri siyasi yolsuzluk ve iktidar üzerindeki tekel.

Hindistan’daki Aam Aadmi (Ortak Adam) Partisi, bunun çarpıcı bir örneği. Yeni Delhi’deki seçimlerde büyük bir zafer elde etti. oyların yarıdan fazlasını kazanmasına ek olarak, meclisteki koltukların yüzde 95’ini kaptı (bunu Hindistan’ın en başarılı partileri bile gerçekleştirememişti). En yoksul Hintlilerin olduğu gibi etnik ve dini azınlıkların çıkarlarını savunan parti, dışarlıklı bir noktadan ulusal politikada öncü güçlerden birine dönüştü.

Hintli siyaset bilimci Praful Bidwai şöyle yazmıştır: “Bu, Hint solunun bir zamanlar olduğu türden bir güçtü; ancak kısa süre önce bu özelliğini yitirdi: “Otorite karşısında saygısız; doğumdan kaynaklı ayrıcalıklar ve hiyerarşiye karşı çıkmada militan; tutkulu bir şekilde eşitlikçi ve yöneticilerin halka daha fazla hesap verebilmesini sağlayarak Hindistan’ın “dünyanın en geniş çaplı demokrasisi” olduğu yönündeki abartılı iddialarını tamamen yok saymaya hazır.”

BRICS ÜLKELERİ

Asya ve Latin Amerika’da endüstriyelleşme ve küresel sosyal coğrafyadaki değişim ile eski Sovyet bloku ülkelerinin dünya piyasasına dahil edilmesi, kapitalist sistemin merkezi ve periferisi arasındaki düzeni değiştirdi. 1990’lı ve 2000’li yıllarda çok-uluslu şirketler, sürekli olarak Batı’dan Latin Amerika’ya doğru endüstriyel üretimlerini kaydırdılar, daha sonra da Doğu Asya ve Çin’e yöneldiler. Bunun tek amacı ise, sadece ucuz işgücüne erişmek ve yüksek vergiler ve çevresel kısıtlamalardan kaçınmak değildi. Bunu, organize işgücünü zayıflatmak ve işçi hareketlerini ülkeye geri getirmek amaçları doğrultusunda bilinçli – ve başarılı- bir politika olarak uyguladılar.

Bununla birlikte, son kertede bu çabalar, periferinin önde gelen ülkelerinin endüstriyel kapasitesinde hızlı bir artışa yol açtı ve bu da mantıklı olarak yeni endüstriyel güçleri ve onların elitlerini daha hevesli hale getirdi; dünya düzenini değiştirebileceklerine ve değiştirmeleri gerektiğine inandılar. Dolayısıyla, kendi işçi hareketinden gelen iç tehdidi durduran Batılı kapitalizm, şimdi de bir dış tehditle karşı karşıya gelmişti.

BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin’e kısa süre sonra Güney Afrika’nın katılmasıyla ortaya çıkan birlik) ekonomik blokunun kurulmasıyla birlikte bu tehdit ortaya çıktı. Böylesi bir birliğin tasavvur edilmesi 1990’lı yılların sonunda bile zordu; keza katılımcıların ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel gerçeklikleri son derece farklıydı. Çelişkili bir şekilde bakıldığında, bu birlik, ilk başta, dört büyük periferi ekonomisinin ortak özelliklerini –özellikle de 2000’li yılları başında deneyimledikleri yüksek endüstriyel büyüme oranlarını- tespit eden Batılı uzmanların zihinlerinde ortaya çıktı. uzmanlar arasında moda bir konu haline gelen BRICS, daha sonraları resmi bir uluslararası ittifaka dönüştü.

Elbette Rusya, sosyo-ekonomik, kültürel ve tarihi özellikleriyle diğer BRICS ülkeleri arasında dikkat çekiyor. Brezilya, Hindistan ve Çin, 21.yüzyıl başında endüstriyel devrimlerden geçtiler. Rusya ise, devasa bir endüstriyelleşmeden kaçış sürecinin eşlik ettiği derin bir krizden kendisini toparlıyordu ve bunun korkunç sonuçları oldu. 1980’li yıllardan beri ekonomisi ciddi anlamda geriledi; ancak ülke bilimsel ve üretim kapasitesini korudu.

Bununla birlikte, BRICS’i, küresel ekonominin yapılanmasını değiştirme potansiyeli olan jeopolitik bir güç haline getiren şey, Rusya’nın varlığıdır. BRICS’in tek Avrupa ülkesi ve tek eski endüstriyel büyük gücü olarak, Rusya, iki dünya arasında bir tür köprü vazifesi görüyor; tarihi, entelektüel, askeri ve endüstriyel gelenekleri taşıyor ve ancak bu şekilde yeni endüstriyelleşmiş ülkelerin Batı ile bir çatışma durumunda çıkarlarını tam olarak koruyabilmelerini sağlıyor.

Bu durum, Batı’da yönetici durumundaki oligarşilerin Rusya-karşıtı tutumlarının, BRICS’in isminden söz ettiren bir uluslararası birliğe dönüşmesinden sonra neden bir anda arttığını da açıklıyor. Batılı elitlerin Rusya-karşıtı tutumu, Moskova’nın AB ve ABD ile Ukrayna krizi üzerinden yaşadığı çatışmadan yıllar önce şekillenmeye başlamıştı. Batılı yönetici sınıflar için sorun; Rusya’nın pratik dış politikası değildi; keza söz konusu politika 2000’li yıllar boyunca oldukça muhafazakar ve ılımlı kalmıştı. Ekonomi politikası da neoiberalizmin genel ilkelerini tamamen benimsemişti. Onlar

Rusya’nın uluslararası düzeni yeniden şekillendirmedeki potansiyel rolü konusunda endişeliydiler. Ne çelişkilidir ki Batı’da neoliberal ideologlar ve analistler, Rusya’nın bu rolü, bu tarihsel misyondan açıkça kaytarmaya çabalayan Rus elitlerinin kafalarına dank etmeden önce oynayabileceğini fark ettiler.

SOSYAL ÇATIŞMA VE KÜRESEL MÜCADELE

Olayların doğal gidişatı, BRICS’i Batı’ya olan bağımlılıklarının ve periferi kalkınma mantığının üstesinden gelmek isteyen diğer devletler için bir kilit noktaya dönüştürmektedir. Bununla birlikte, uluslararası sistemi değiştirebilecek olan bir ittifak kurmak için tüm bu ülkelerin bir iç krizden ve radikal bir dönüşümden geçmesi gerekmektedir. Ekonomik büyüme ve bu ülkelerin 2000’li yıllardaki ekonomik kriz sırasında yaşadığı orta sınıfın konsolidasyonu, kapitalist sistemin istikrara kavuşmasının kanıtı değildi. Tam tersine, yükselen çelişkilere ışık tutmuştu; keza büyük çaplı yeni talepler de ortaya çıkmıştı ve bunlar mevcut düzen tarafından karşılanamazdı. “BRICS ülkelerinde orta sınıfların sorunları oldukça spesifiktir,” diye yazar ekonomist Vassily Koltashov. “Bunlardan biri, halkın özgürlük düzeyine dair bir taleptir. Bir diğer ise, temsilcilerin psikolojisine dairdir ve bu da çevrelerindeki koşulların bir ürünüdür. Bir devletin sosyal politikası, bu bağlamda önemli bir rol oynayabilir.”

BRICS ekonomilerinin hızlı büyümesi de büyük oranda neoliberal küreselleşmenin sonucuydu ve bu da küresel düzeyde ürünleri ve kaynaklar için artan bir talep doğurmuştur. Ancak söz konusu talep, çelişkileri sonucunda aşırı bir üretim krizini tetiklemiş olan ve mevcut tüketim modelini tüketen yerleşik sistem içerisinde sonsuza dek karşılanamaz. Ve bu durum aynı zamanda küresel ve ulusal düzeylerde yeni çelişkilere, yeni fırsatlara ve yeni taleplere yol açtı. Daha düne kadar periferide olan ülkeler artık dünya çapında tamamen farklı bir yere sahip olabilir. Ancak bunu sağlamak için onların ve çevrelerindeki dünyanın değişmesi gerekmektedir. Şurası barizdir ki, bu sürecin yumuşak veya çatışmasız bir şekilde geçmesini ummanın herhangi bir mantıklı tarafı yoktur.

Toplumdaki yeni güç yapılanmasını yansıtan geniş ve yeni koalisyonlar, BRICS ülkelerinde gündeme gelmelidir. Bu durumda, Avrupa’da süregiden süreçler – yani, neoliberalizm karşısında yükselen direnç- Rusya ve diğer BRICS ülkelerinde yaşanan olayları etkileyebilir.

Modern küresel sistemin yapılanması, tek bir ülke veya muzaffer bir tarafın onu radikal bir şekilde değiştirmesine imkan tanımıyor. Sol eğilimli Yunan hükümetinin seçimden sadece bir ay sonra yaşadığı zorluklar, modern siyasi süreçlerin içinde bulunduğu çelişkileri gözler önüne seriyor. Bu çelişkiler sadece ulusal değil küresel düzlemde de karşımıza çıkıyor. Egemen Yunanistan devletinin halkı, meşru bir şekilde bir hükümet seçti ve ona ekonomi politikasında radikal bir değişiklik yapma ve ülkeye Brüksel’deki bürokratların neoliberal teorinin gerekleriyle tamamen uyumlu şekilde dayattığı kemer sıkma politikalarına son vermesi için yetki sundu. Bununla birlikte, AB’nin mali ve siyasi kurumlarının kimse tarafından seçilmeyen ve herhangi bir demokratik yetkisi olmayan temsilcileri halen Atina’yı Yunan halkının ağırlıklı çoğunluğu ve Syriza’nın parti programına ters düşen bir anlaşmayı imzalamaya itmeyi başardı. Yunan hükümetinin tavizleri, seçmenler, aktivistler ve uluslararası sol arasında güçlü eleştirileri gündeme getirdi. Daha önceleri ABD’li ekonomist ve Nobel Barış ödülü sahibi Paul Krugman, Yunanistan’da iktidara gelen solcuların ana sorununun “yeterince radikal olmamaları” olduğunu yazmıştı.

Söylemeye bile gerek yok, Syriza, kararlılık ve daha da önemlisi net bir stratejisi olmayışı sebebiyle eleştirilebilir. Ancak, küresel güç dengesini akılda tutmak önemlidir. Yunanistan, İspanya ve potansiyel olarak İtalya’daki yeni popülist hareketlerin, AB oligarşisiyle tek başına yüzleşmek zorunda kalırlarsa net bir zafer elde etmeleri zordur. Aynı şekilde, Batı ile geniş çaplı bir çatışma durumunda BRICS ülkelerinin koşulsuz bir zafer kazanması mümkün değildir. Bunun tek koşulu Batı’da aktif ve sadık müttefikler bulmalarıdır. Bununla birlikte, ortaya çıkan küresel yapılanma, bir fırsat penceresi açıyor: Avrupa’daki sosyal hareketlerin protestoları, periferideki olaylar için bir katalizör işlevi görüyor ve yeni bir siyasi durum ve yeni küresel koşullara yönelik bir olasılık yaratıyor. Bu olasılığın, periferi ülkelerde – öncelikle de BRICS ülkelerinde- ciddi değişimler yaşanmadığı sürece bir hakikate dönüşmemesi de ayrı bir mesele.

DEĞİŞİM İHTİYACI

Küreselleşme ve onun sonuçları, Marx’ın küresel devrime dair görüşlerini, giderek daha anlamlı hale getiren küresel bir sosyal dönüşüm haline getiriyor. Bu her yerde aynı anda gerçekleşmiyor; ama tek bir bölge veya ülkeyle sınırlı değil. Tüm gezegenleri peyderpey kapsıyor; birçok sosyal gücü ve toprağı büyük bir girdaba sürüklüyor. İvedi değişimler kapitalizmi sonlandıracak mı, yoksa mevcut neoliberal modelin ötesine geçmek üzere bir fırsat yaratacak ve onu yeni bir refah sistemiyle idame ettirecek mi? Bu soru daha şimdiden kuramsal olmak yerine pratik nitelikte. Yanıtı da, etkinliklere katılanlara, güçlerin nihai yapılanmasına ve değişimlerin olmayışına bağlı olacak. Küresel kalkınmaya dair neoliberal modelin peyderpey yıkımı bizi Sovyet deneyimini yeniden düşünmeye mecbur bırakıyor – hem pozitif hem de negatif şekilde.

1950’li yılların başında Batılı uzmanlar, bir başarı öyküsü olarak Sovyet planlı ekonomisinin başarılarını gördüler. Ancak bu başarılar, ekonomik, insancıl ve moral açıdan devasa kayıplar ve fedakarlıkların gölgesinde kalmıştı. 1990’lı yıllarda aynı sistem, en başından beri günü geçmiş bir projeye benziyordu. Öte yandan bugün bu deneyimin kritik bir şekilde yeniden değerlendirilmesi, sosyal gelişim önünde yeni yaklaşımlar benimsememize ve krizin gündeme getirdiği sorulara yanıtlar bulmamızı sağlıyor.

“Bugünün Rusyası’nda, Sovyet vatandaşlar tarafından yeterince ilgi görmeyen ve hükümetin reformları sonucunda yok edilen sosyal refah devleti, sosyal bir bilinçlenme olgusu olarak, rus vatandaşlarının gerekçeler ve değerler sisteminde yeni bir unsur olarak yeniden doğuyor,” diye yazmıştı Anna Ochkina. “Bu, Sovyet sistemini geri getirmeye yönelik bilinçli bir arzu değil; şu veya bu harekete dair sosyal veya siyasi programlarla ilgili bir hedef de değil. Şu an için, bu, hükümetin farklı erişilebilirlik derecelerine yöneldiğini açıklamak için yarı bilinçli bir çaba. Bu, Sovyet geçmişinin mirasını oluşturan sosyal haklar olarak eğitim, sağlık, kültür ve sosyal garantilere dair bir algı. Bugün söz konusu miras, ideal bir imaja dönüşüyor.”

Bu, Friedrich Engels’in yaşadığı dönemde küçümsediği adalet arayışına benzer bir durum değil. Tam tersine, bu mücadele, yepyeni, nesnel ve modası geçmiş sosyal taleplere dair ahlaki bir farkındalığı yansıtmaktadır. Bununla birlikte, statüko karşısında duyulan memnuniyetsizlik pozitif değişimleri garanti etmemekte ve hatta yıkıcı bir etmene, toplumsal düzeyde bir öz yıkım mekanizmasına dönüşebilmektedir.

Kriz nesnel nitelikte olduğu için, yaşanan gelişmelere veya yapıcı herhangi bir alternatif olmamasından bağımsız olarak gelişmeye devam edecektir. Kapsamlı bir ekonomik, sosyal ve siyasi stratejinin, bu krizi sosyal bir dönüşüme döndürmesi ve anlamsız felaketlerden oluşan bir zinciri tetiklemesini önlemesi talep ediliyor. Ciddi bir kuramsal temel olmaksızın böylesi bir strateji hazırlamak imkansızdır. Bugün Marksizm’in kuramsal başarıları olmaksızın böyle bir şey düşünülemez.

YENİ BİR KALKINMA STRATEJİSİ

Bu yeni kalkınma stratejisinin temel unsurları daha şimdiden mevcut krizin derinleşmesiyle birlikte gözler önüne seriliyor. Siyasi olarak bakıldığında, karar alma süreçlerinin demokratikleştirilmesi ve sadece dar bir “sivil toplum temsilcileri” kesimini değil vatandaşların tümünü daha fazla kapsayan yeni hükümet kurumları kurulması son derece gereklidir.

Ekonomik olarak bakıldığında, etkin bir kamu sektörü kurmak ve onu hem ulusal hem de devletler-arası düzeylerde yeknesak bir bütüne (ekonomik, sosyal ve kurumsal) entegre etmek önemlidir. Post-endüstriyel çağın ideologları bize ne kadar ilgi çekici hikayeler anlatırlarsa anlatsınlar, post-endüstriyel teknolojilerin gerçek zaferi, endüstrinin, ileri üretim yöntemlerinin ve uygulamalı bilimlerin hızlı gelişimi ve dönüşümü olmaksızın imkansız olacaktır.

Aynı durum, mühendislik bilgisinin yayılması ve çok yetenekli ve iyi maaşlı işçilerin materyal üretimi, bilim ve eğitim alanında eğitilmesi için geçerlidir. Önümüzdeki dönemde Rusya ve birçok diğer “eski endüstriyelleşmiş ülkenin” pahalı ve oldukça verimli bir işgücü temelinde yeni bir endüstri geliştirmeleri gerekecek ve bu da kamu sektöründe ileri teknolojili, entegre enerji ve ulaştırma ağları kurulmaksızın imkansız.

Stratejik planlama ve yönetmeliğe yönelik kurumlar inşa etmek ve ülke içinde halkın ihtiyaçlarına yönelik iç piyasayı sürekli olarak geliştirmek de gereklidir. Bu durum, iyi örgütlenmiş ve demokratik

olarak düzenlenmiş ulusal ekonomilerin etkileşimi yoluyla dünya piyasasını yeniden örgütlemeyi mümkün kılacaktır.

Son olarak, zamanımızın ve çağımızın en büyük görevlerinden biri; sosyal gelişimi ekonomik bir genişleme aracına dönüştürmek ve sosyal politika yoluyla talep yaratmaktır.

Hükümetin ekonomi politikası, yaşam ortamının insanlaştırılması, bilim, eğitim, sağlık hizmetleri ve çevresel sorunların çevreciler yerine toplumun çıkarları lehine çözülmesini önceliklendirmesi gerekmektedir.

Tüm bu görevler, ne kadar pragmatik görünürlerse görünsünler, hiçbir zaman radikal sosyo-politik değişimler olmaksızın başarılamaz; keza söz konusu gelişimi engellemektense teşvik eden ilgili kurum ve sosyal ilişkileri yaratmanın tek yolu budur. Hedef; mevcut elitlerin yerine diğerlerini koymak değildir. Hedef; sosyal açıdan yeniden üretim mekanizmasını tamamen yeniden inşa etmek ve sadece demokratik gelişimle ilgili olmayan, aynı zamanda bunu gerçekleştirecek yeteneğe de sahip olan yeni bir toplumsal tabakayı da üretmektir.

Doğal olarak, geleneksel Marksizm’in, proleter devrim araçlarıyla sosyalizmin bir anda ortaya çımasını bekleyen birçok temsilcisi, bu olasılığı aşırı “mütevazi” ve “reformcu” bulacaklardır; ancak derin bir sosyo-ekonomik dönüşüme yönelik olarak halkın enerjisini harekete geçirmenin ve bunu gerçekleştirmeye hazır ve istekli olan geniş çaplı bir ittifakın kurulmasını kolaylaştırmanın yegane yolunu sunmaktadır.

Marksizm’in devrimsel niteliğinin, burjuva-karşıtı sloganların yinelenmesiyle herhangi bir alakası yoktur. Bu, en zeki destekçilerinin gerçekliğe dair tarafsız bir analiz yapma yeteneğiyle alakalıdır. Vardıkları sonuçlar üzerinden düşünmekte ve sosyal sorunların kökenine inmektedirler. Sosyal adaletsizlikten yakınmak yerine, adaletsizliği kaçınılmaz olarak yeniden üreten güç yapıları ve egemenliği mercek altına almayı tercih etmektedirler.

2008 yılında başlayan küresel kriz, neoliberal küreselleşme çağının sonuna işaret etti, ancak sebep olduğu süreçlerin sonu anlamına gelmedi. Bu bağlamda, mevcut dönem, “küreselleşme sonrası” çağ olarak tanımlanabilir. Mevcut değişimlerin geri dönülmez olduğu ancak benzersiz de olmadığını Kabul etmeksizin, neoliberalizmin sonuçlarının üstesinden gelmek imkansızdır. 19 ve 20.yüzyılın başarıları ve ideolojilerinin ne kadar önemli ve cazip olduğunun hiçbir önemi yok; artık geriye dönüş imkanı kalmadı. Ancak, bu deneyimin yardımıyla ilerleyebilir, alınan dersleri inceleyip bize Aydınlanma Çağı’nın büyük düşünürleri ve özgürleşme hareketinin ideologlarının bıraktığı kuramsal mirası kullanabiliriz. Sevseniz de sevmeseniz de Karl Marx, onların en büyüğü olmaya devam ediyor.

Genel

Amerika’nın Emperyalist İmparatorluğu

1

Prof. James Petras

 

Sömürge-sonrası imparatorluklar, karmaşık örgütlenmelerdir. Çok-katmanlı bir şekilde düzenlenmişlerdir – görece olarak otonom ulusal ve bölgesel müttefiklerden itaatkar vasal devletlere dek uzanırlar ve aralarında bir takım varyasyonlar olur.

 

Günümüzde imparatorluk fikri, istikrarlı bir küresel yapı olarak faaliyet göstermez – her ne kadar hedefi ve çabaları bu yönde olsa da. ABD en büyük emperyalist güç iken, Rusya ve Çin gibi bazı önde gelen küresel siyasi-ekonomik ve askeri güçleri egemenliği altına almamaktadır.

 

ABD gibi emperyalist güçlerin yerleşik bölgesel uyduları vardır, ancak aynı zamanda bağımsız yerel ekonomik ve siyasi zorluklardan dolayı bir takım yenilgiler yaşamakta ve geri adım atmaktadır.

 

İmparatorluk, askeri veya ekonomik yapılara sıkı sıkıya içkin, sabit bir yapı değildir. Bir dizi rakip güç ve ilişki içerir ve bunlar zaman ve koşullara göre değişir. Dahası, emperyalist ülkelerin müttefikleri ve müşterileri, sabit itaat modelleri üzerinden hareket etmezler. İdeoloji, askeri doktrin ve emperyalist yöneticilerle bağlantılı ekonomi politikasına dair genel anlaşmalara itaat olsa bile, bazı tebaa devletler emperyalist olmayan piyasalar, yatırımcılar ve ihracatçılarla olan bağlantılarının izinden gidebilmektedir.

 

Eğer emperyalist gücün küresel dünyası karmaşıksa ve belli bir düzeye kadar belirsizse, emperyalist devletin iç siyasi, ekonomik, idari ve askeri yapısı da öyledir. Emperyalist siyaset aygıtı, güvenlik kurumlarına, diplomatik ve temsili birimlerden daha çok bağlıdır. Ekonomik kurumlar, yerel piyasalar ve üreticiler karşısında çok-uluslu şirketler tarafından yönetilen denizaşırı piyasalara göre örgütlenmişlerdir. “Piyasa ekonomisi” ise bir isimlendirme hatasıdır.

 

Askeri-güvenlik kurumları ve bütçeleri, birçok devlet görevlisini ve kamu kaynağını kullanmakta, piyasaları ve diplomatik kurumları askeri önceliklere bağımlı kılmaktadır.

 

Emperyalist devlet operasyonları askeri ve sivil idari aygıt üzerinden işlerken, göz önünde bulundurulması gereken rekabetçi sosyo-siyasi bir sınıf ve etnik-askeri yapılanmalar söz konusudur.

 

Emperyalist devletin temel kurumlarının etkin veya “gerçek gücünü” analiz ederken, hedefler ile sonuçlar, amaçlar ve gerçek performans arasında bir ayrıma gitmek gerekiyor. Yorumcular genellikle “emperyalist güç ve egemenlik” arasında yeterince fark gözetmezler; ancak aslında bazı politikalar spesifik ulusal, yerel veya bölgesel ittifaklar sebebiyle maliyetli kayıplarla ve geri çekilmelerle sonuçlanabilir.

 

Dolayısıyla, emperyalist devlet politikasının ivedi ve uzun vadeli yapıları ve yönelimini anlamak için birçok katmandaki müttefikler ve rakipler arasındaki emperyalist etkileşime yakından bakmak oldukça önemlidir.

 

Bu makalede ilk olarak lider-takipçi şeklindeki emperyalist ilişkiler dört bölgede tarif edilecek:

 

  • ABD-Batı Avrupa-Kanada;
  • Asya-Pasifik;
  • Orta Doğu-Afrika; ve
  • Latin Amerika

 

Ardından ise, çatışmalar ve mücadele alanları tespit edilecek. Bunun akabinde, çağdaş “imparatorluk haritası” incelenecek. Bundan sonraki aşamada ise, Batılı emperyalist müttefikler ile onların halihazırdaki rakipleri arasındaki güç uyuşmalarını ele alacağız. Son bölümde, emperyalist devlet ve ekonomik küreselleşme arasındaki ayrışma kaynakları ile emperyalist müttefikler ile onların takipçileri arasındaki ayrışma ve kopuşları inceleyeceğiz.

 

Batı’daki Emperyalist Müttefikler Tabakası

 

Batı emperyalizmi, dominant ABD’nin beş katmanlı bir sistem üzerinden etkileşime geçtiği, karmaşık, piramit şeklinde bir yapıdır. Lider ve takipçi devletler arasında yatay ve dikey bir yapılanma söz konusudur ve basite indirgeyici türden “merkez, yarı-periferi ve periferi”ye dair “güneş sistemi” metaforları üzerinden anlaşılmaları mümkün değildir.

 

İmparatorluğun ikinci katmanı, askeri destek ve ekonomik bağlar sağlamak suretiyle üst katmanları alt katmanlarla bağlantılandırır; bir yandan da kendi jeopolitik alanlarını genişletmek üzere otonom katmanları güvence altına alır.

 

Batı’daki üçüncü emperyalizm katmanında Polonya, İskandinavya, Benelüks ülkeleri ve Baltık devletleri bulunur. Bunlar coğrafi ve ekonomik olarak Batı Avrupa’nın kapsam alanı içerisinde olup, ABD-NATO askeri egemenliğine de askeri açıdan bağımlıdırlar. Üçüncü katman heterojen bir gruptur; çok ileri ve sofistike refah devletleri olan İsveç, Norveç, Danimarka, Hollanda ve Belçika gibi ülkelerden görece olarak geri kalmış Letonya, Estonya, Litvanya ve Polonya’ya dek uzanır. Bu ülkeler, çok az bağımsız güç girişiminde bulunurlar ve birinci ve ikinci katmandaki emperyalist merkezlerden gelecek korunmaya bağımlıdırlar.

 

“Dördüncü katman” devletleri arasında; Yunanistan, İspanya, Portekiz, Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya, Bulgaristan ve Romanya var. Bunlar özünde uydu ülkeler; lider emperyalist ülkelerin izinden gidip onlara üs, birlik ve turistik tesis sağlıyorlar. Genel itibariyle, bölgesel veya küresel çatışmalarda bağımsız bir söz hakkı veya karar alma gücüne sahip değiller. İstikrarsızlıkları ve zaman zaman radikal muhalefetlerinin patlak vermesine rağmen, düşük katmandaki ülkelerin AB ve NATO hiyerarşisinin kontrolündeki üst katmanlarla ilişkisini kesmesi gerekiyor.

 

Beşinci katman uydular arasında, kısa süre önce “üretilen” Arnavutluk, Kosova, Makedonya, Slovenya ve Hırvatistan gibi mini-devletler var ve bunlar askeri üs, turistik cennet ve ekonomik olarak bağımlı devletler gibi işliyorlar. Birinci ve ikinci katmanın “rejim değişikliği” politikalarının olduğu kadar, NATO öncülüğünde çok etnisiteli ve sosyal refah devletlerinin kalıntılarını yok edip Rusya’nın özellikle Yugoslavya’daki etkisini yok etmeyi amaçlayan savaşlar sonucunda dağılan devletlerin birer sonucu.

 

Batı imparatorluğunun lider-takipçi yapısının haritalandırılması, askeri kaynakların dağılımına ve bunların Rusya sınırı boyunca konumlanmasına bağlıdır. ABD-AB İmparatorluğu, çok-katmanlı imparatorluğun artan ekonomi taleplerini karşılama sorunuyla karşı karşıya bulunmaktadır. İmparatorluk, kapasitesini aşmıştır ve bu durum değişen ticaret ittifaklarına ve emperyalist liderlerin dikte ettiklerinin “ötesine” geçmeye dönük bağımsız baskıya yol açmıştır.

 

Lider emperyalist devletler, takipçileri üzerindeki ekonomik ve siyasi denetimi sıkılaştırdılar – özellikle de imparatorluğun askeri sonuçları, günlük yaşantıyı, güvenliği ve ekonomiyi sekteye uğrattığında. Bu konuda süregiden bir örnek, ABD’nin Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki emperyalist savaş politikaları sonucunda Avrupa’ya giriş yapan biçare milyonlarca mültecidir. Bu kitlesel göç, Avrupa’nın siyasi ve sosyal istikrarını tehdit etmektedir. ABD’nin Ukrayna’daki darbesinin ve Moskova’nın buna verdiği kaçınılmaz yanıtın ardından, Washington, Rusya’nın ekonomik ablukaya alınmasını emretti. ABD’nin dev Rus piyasası karşısında dayattığı yaptırımların ekonomik sonuçları, Avrupa’nın ihracatını ciddi anlamda etkiledi – özellikle de tarım ve ağır endüstride- ve şu anda yasaklı olan Rus petrol ve doğalgaz ihracatçılarının egemenliğindeki enerji piyasasında istikrarsızlığa yol açtı.

 

Doğu’nun Emperyalist İmparatorluğu

 

ABD’nin Doğu Asya’daki emperyalist tasarısının yapısı, müttefikleri ve rakipleri, Batı’dan son derece farklıdır. Liderler ve destekçileri, Doğu’da oldukça heterojendir. Asya’daki çok-katmanlı ABD imparatorluğunun amacı, Kuzey Kore ve Çin’in altını oyup onları egemenlik altına almaktır.

 

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, ABD, Pasifik imparatorluğunun merkezi oldu. Kore ve Hinduçin’de ciddi askeri gerilemeler de yaşadı. Çok-katmanlı yardımcılarının desteğiyle, ABD, Hinduçin ve Güney Kore’deki etkisini geri kazandı.

 

İlk katmandaki emperyalist güç olarak ABD’nin pozisyonu, ikinci katmandaki emperyalist müttefikler –örneğin Avustralya, Yeni Zelanda, Hindistan ve Japonya- sayesinde devam ediyor.

 

Bu ikinci katman müttefikleri, farklı birimlerdir. Örneğin, Hindistan rejimi, ABD imparatorluğundan daha sonra sessiz sedasız ortaya çıkmıştır ve Çin ile ilişkilerde halen yüksek düzeyde bir otonomiye sahiptir. Buna karşın, Avustralya ve Yeni Zelanda ABD ile olan bağımlı askeri ilişkilerini sürdürürken, giderek de Çin’in emtia piyasaları ve yatırımlarına bağımlı hale gelmektedir.

 

ABD’nin güçlü bir geleneksel ekonomik müttefiki olan Japonya ise, ABD-Asya imparatorluğunun zayıf bir askeri uydusu olarak kalmaya devam etmektedir.

 

Üçüncü katman ülkeler arasında Güney Kore, Tayvan, Filipinler, Malezya, Tayland ve Endonezya bulunmaktadır. Güney Kore, tıpkı kalabalık nüfuslu Endonezya Cumhuriyeti gibi, her ne kadar Çin piyasasına kademeli olarak yakınlaşmakta olsa da, ABD’nin en önemli askeri sömürgesidir.

 

ABD’nin askeri bir sömürgesi olmasına karşın Tayvan’ın Çin ile ekonomik ve etnik bağları, ABD ile olduğundan daha güçlüdür.

 

Filipinler, ABD’nin geri kalmış bir askeri tebaası ve eski bir sömürgesidir; Çin karşısında emperyalist anklav olma mirasını sürdürmektedir. Tayland ve Malezya ise, arada sırada milliyetçi veya demokratik halk ayaklanmaları yaşasa da, üçüncü katmandaki emperyalist tebaa pozisyonunu sürdürmektedir.

 

ABD’nin Doğu Asya İmparatorluğu içindeki dördüncü katman ülkeler ise, kendilerine en az güvenilenler; keza görece olarak “yeni ortak” sayılırlar. Vietnam, Kamboçya, Laos ve Myanmar, bağımsız devletçi ekonomilerden ABD-Japonya ve Çin-merkezli piyasalara, finansal ve askeri bağımlı ülkelere dönüştüler.

 

ABD imparatorluğu, ordusu üzerinden Çin ile mücadele etmeye, Güney Çin ticaret yollarını kontrolü altında tutmaya ve Çin’i dışlar şekilde bölgesel ekonomik ticaret anlaşmaları geliştirmeye odaklanıyor. Bununla birlikte, emperyalist çok-katmanlı yapı, büyük oranda, ABD’nin müşterileri ve müttefikleriyle ortak “savaş oyunu” tatbikatları ve askeri tacizleriyle sınırlı. Bu, en yakın müttefiklerinden bile asgari düzeyde ekonomik destek alan bir durum. ABD’nin Doğu İmparatorluğu, Çin karşısındaki çatışmacı yaklaşımından dolayı ekonomik muadilleri arasında önemli olanlarını kaybetti. Provokatif ticaret anlaşmaları, Çin’in dinamik ekonomisi ve ticaretine zarar veremedi.

 

ABD Doğu İmparatorluğu, çok-katmanlı müttefiklerinin, tebaasının ve son dönemde çark edip onun yanında saf tutanların üzerinde ordusu yoluyla egemenlik kurabilir. Çin ile ciddi bir askeri çatışmayı provoke etmeyi başarabilir. Ancak, bir savaş halinde emperyalist üstünlüğünü sürdürmek üzere Asya içinde dominant bir yapıyı yeniden tesis etme noktasında ABD’nin çuvalladığı kesin.

 

Çin, Asya’nın büyümesi ve dinamizminin kaynağı olup, bölgesel ürünler için kritik bir piyasa ve mineraller, değerli madenleri, endüstriyel ürünler, ileri teknoloji ve hizmet faaliyetleri açısından bölge çapında önemli bir tedarikçi konumunda.

 

ABD, dönem dönem Tibet ve Hong Kong’daki devlet-dışı birimler ve Güney Çin’deki etnik-İslamcı terörist-ayrılıkçı gruplar arasında “beşinci katman” müttefiklerine rotayı çevirdi ve “insan hakları” propagandası kullandı. Ancak bunlar da Çin’i zayıflatmada veya bölgesel nüfuzuna zarar vermede ciddi bir etki doğurmadı.

 

Doğu İmparatorluğu, Batı İmparatorluğu’nun Rusya’da sahip olduğuna benzer bir ekonomik gücü Çin üzerinde kullanamıyor. Çin, Rusya’nın Batı ile olduğuna kıyasla Asya’da çok daha etkin ekonomik ilişkiler kurmuş durumda. Ancak, Rusya, Çin ile kıyaslandığında, Batı’nın emperyalist askeri tehditlerini geri püskürtmek konusunda çok daha büyük bir askeri yeteneğe ve daha fazla kendini adamış bir siyasi iradeye sahip.

 

Son yıllarda Pekin, ileri teknoloji askeri ve deniz yeteneklerini güçlendirmeye dönük bir politika benimsedi. ABD’nin Ukrayna’daki darbesinin ve Batı’nın Rusya karşıtı ekonomik yaptırımlarının ardından Moskova, Çin ile stratejik askeri-ekonomik bağlarını güçlendirmek zorunda kaldı. Rusya ve Çin arasındaki ortak askeri tatbikatlar ve daha fazla ticaret olanakları, ABD ve AB’yi Japonya, Avustralya ve Güney Kore’ye bağlayan çok-katmanlı ittifaklar karşısında mükemmel birer karşıt ağırlık oluşturmaktadır.

 

Bir diğer deyişle, Doğu’da ABD’nin farklı coğrafi çok-katmanlı emperyalist yapıları, her ne kadar başka güçlü askeri müttefikleri ve müşteri devletleri olmasa da, Rusya ve Çin’in stratejik ve üst düzey katmanlı bir ittifakı üzerinde egemenlik kur(a)mamaktadır.

 

İmparatorluğun Avrupa ve Asya’daki nüfuz alanlarının ötesinde Orta Doğu ve Latin Amerika’ya baktığımızda, ABD’nin emperyalist varlığı, hızla gelişen güç ilişkilerine tabidir. ABD’nin, Rusya’nın ve Çin’in rekabetine yeni bir şey eklemek veya ondan bir şey eksiltmek mümkün değil, keza bunlar illaki yeni bir “emperyalist” veya “otonom” güç odağına eklemlenmiyor.

 

Orta Doğu’daki Emperyalist Güç: Çok-Katmanlı İmparatorluk Geriliyor  

 

ABD’nin Orta Doğu’daki emperyalist imparatorluğu, Doğu ile Batı, imparatorluğun en üst ve ikincil katmanları ile İslamcı ve İslamcı-karşıtı ittifaklar arasında kritik bir noktada yer alıyor.

 

Eğer “Orta Doğu”yu genişleterek Güney Asya ve Kuzey Afrika’yı içine alacak hale getirirsek, Batı’nın üstünlük sağlamaya dönük emperyalist arayışlarının boyutlarını kavrarız.

 

Orta Doğu’daki emperyalist imparatorluk, ABD ve Batı Avrupa’daki güç katmanlarını yansıtmaktadır, keza yerel muadiller ve uydu devletlerle etkileşim içerisine girmektedir.

 

ABD-AB’nin en üst katmanları, Rusya ve bölgesel rakipleri – örneğin İran- çevrelemek ve altlarını oymak yönündeki hedeflerini NATO müttefikleri Türkiye’nin bölgesel hevesleriyle bağlantılandırmaktadır.

 

Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki emperyalist güçler, yerel müttefikleri, yardımcıları ve uyduları üzerinden faaliyet göstermektedir, keza ABD’nin “rejim değişikliğine yönelik savaşlarının” ardından toprak parçaları ve güç üsleri elde etmek için bir rekabet halindedir.

 

ABD en üstte olacak şekilde, Avrupa Birliği, İsrail, Türkiye ve Suudi Arabistan ikinci katman müttefikleri oluşturmaktadır. Mısır, Tunus, Irak ve Ürdün –ki imparatorluğun finansal ve siyasi bağımlılarıdır- üçüncü katmanda yer almaktadır. Dördüncü katmanda ise, Körfez devletleri, Kürt savaş baronları, Suudi monarşisinin Lübnanlı ve Yemenli yerel kuklaları ve İsrail’in Batı Şeria’daki müşterisi Filistin Bantustan’ı yer almaktadır.

 

Bölgede Suudilerin ve Batı’nın finanse ettiği terörist gruplar, Suriye’de başarılı bir “rejim değişikliği” ve toprak bölüşümünün ardından dördüncü katmanda yer almayı hedeflemektedir.

 

Terörist anklavlar; Suriye, Irak ve Libya’da yer almakta olup, emperyalist egemenliği sağlamak üzere rakipleri dinamitlemede “spesifik ve çok-amaçlı” bir rol oynamaktadır.

 

Orta Doğu İmparatorluğu, en az istikrarlı bölge ve iç düşmanlar karşısında en açık durumda olandır.

 

İsrail, ABD’nin finansal ve askeri kaynaklarının güvenliğini olduğu kadar Filistin ve Suriye toprakları ile esaret altındaki halklar üzerinde sert bir sömürge denetimine yönelik siyasi desteği sağlamada kendine has ve benzeri olmayan bir güce sahiptir. Suudi Arabistan, krallığın Pakistan, Yemen, Afganistan, Irak, Suriye, İran ve Körfez’deki siyasi-toprak planlarını geliştirme politikasının bir parçası olarak otonom İslamcı terörist grupları finanse edip silahlandırmaktadır. Türkiye’nin kendine has bölgesel hevesleri ve terörist paralı askerleri var. Bu kırılgan bağlamda, ABD imparatorluğu kendisini aynı Orta Doğu müşterileri üzerinde kontrol sağlamak üzere yardımcılarıyla rekabet halinde bulmaktadır.

 

Orta Doğu imparatorluğu, ihtilafın her bir noktasında güçlü rakiplerle doludur. İran gibi devasa ve bağımsız bir ulus, Batı, Suudiler ve İsrail karşısında güçlü bir engel olarak durmakta ve Körfez, Yemen, Irak, Suriye ve Lübnan’daki uydular arasında nüfuz sahibi olmak için rekabete girişmektedir. Lübnan içindeki güçlü bir milliyetçi grup olan Hizbullah ise, Suriye’nin dağılmasını önlemede kritik bir rol oynamaktadır ve İsrail müdahalesi karşısında İran ile bağlantılıdır. Rusya’nın Suriye ve İran ile –Batı’nın emperyalist ittifakının aksine- askeri ve ticari ilişkileri bulunmaktadır. Buna karşın, ABD’nin Afganistan, Irak, Libya ve Mısır’daki emperyalist uydu devletleri, yaygın yolsuzluk, İslamcılığın yeniden yükselişi, politik açıdan yeteneksizlik ve ekonomik krizler karşısında hızla dağılmaktadır.

 

Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın devasa bölgelerindeki bir “Batılı emperyalist imparatorluktan” resmi olarak söz etmek ise birçok sebeple yanlış bir tanımlama olacaktır:

 

Afganistan’da, Milliyetçi-İslamcı Taliban ve onun müttefikleri, birkaç garnizon şehir dışında ülkenin büyük bölümünü kontrol altında tutuyor.

 

Yemen, Libya ve Irak ise, savaş alanına benzeyen devletler olup, işler bir emperyalist memlekete yakından uzaktan benzemeyen, tartışmalı topraklara sahipler. Irak’ın kuzeyi Kürtlerin, ortası IŞİD’in, güneyi ise milliyetçi Şii milisler ile Bağdat’ta büyük ölçüde yolsuzluğa saplanmış Amerikan emperyalizminin desteklediği kuklalarla çekişme halindeki kitlesel örgütlerin kuşatması altında.

 

Suriye’deki ABD-AB paralı askerleri, bağımsız Kürtlerin desteklediği Suriye-Rusya-Hizbullah-İranlı güçler tarafından mağlup edildiler.

 

İsrail, sadık bir emperyalist işbirlikçi olmak yerine, daha ziyade, Filistin’in tarihi topraklarını gasp eden, askeri bir “yerleşimci” avcı gibi davranıyor.

 

Bu zamana değin Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki imparatorluk projesi, Batı emperyalizmi açısından en çok maliyetli ve en az başarılı olan olmuştur. Öncelikle, halihazırda Orta Doğu’daki emperyalist fiyaskonun sorumluluğu, doğrudan, üst düzey siyasi ve askeri liderlere aittir; keza normal olarak imparatorlukların izlediği emperyalist talimatlarla uyumlu olmayan politikalar ve stratejiler (rejim değişikliği ve ulusal parçalanma) izlemişlerdir.

 

ABD emperyalist-askeri elitin en üst katmanı, ABD’nin devlet aygıtının içine yerleşik durumdaki Siyonist Güç Yapılanması’nın (ZPC) dikte ettiği şekliyle, İsrail’in askeri ayrıcalıklarının izinden gitmektedir. Politikaları, (ABD’nin Asya ve Avrupa’da yapabildiği gibi fethedip Batılı emperyalist kurumlar içine dahil edilmek üzere yeniden kurgulanmaları yerine) İslamcı ve Arap milliyetçisi yapı ve güç kurumlarını yok etmek yönünde olmuştur. Bu, İsrail’in “haritadan silmeye” dönük yerleşim politikasının taklididir ve bölgeyi emperyalist ticaret için tamamen istikrarsız bir hale getirmiştir. Irak’ın tüm sosyal-siyasi-güvenlik kurumsal yapısının amaçsız bir şekilde parçalanması, ABD’nin Siyonist danışmanlarının geniş ölçekte teşvik ettiği “İsrail-tarzı bir silme” politikasının baş örneklerindendir. Aynı danışmanlar, 15 yıldır yaşanan küçük düşürücü başarısızlığa rağmen, emperyalist karar alma aygıtının en üst tabakasında kalmayı sürdürmektedir.

 

En yukarıda ABD ve Batı Avrupa’dan en aşağıda Kosova’ya dek Batı imparatorluğunun çok-katmanlı yapısı, emperyalist zorunlulukları izlemiştir. Buna karşın İsrail ile bağlantılı zorunluluklar, ABD’nin askeri gücünü nüfuzlu ZPC üzerinden Orta Doğu’da daimi bir savaşa sürüklemektedir.

 

Bu ayrı yol ve yönelimi değiştirip emperyalist politikayı düzeltmede yaşanan başarısızlık, korkunç mağlubiyetleri de beraberinde getirmiştir ve bunun küresel imparatorluk çapında etkileri olmuştur –özellikle Asya ve Latin Amerika’da kendisine rakip ve düşman kazandırmıştır.

 

Latin Amerika’daki imparatorluk katmanları

 

ABD emperyalist imparatorluğu, 19.yüzyılın büyük bölümü boyunca Orta Amerika ve Karayipler’e doğru genişledi ve 20.yüzyılın ilk yarısında tek egemen oldu. Bunun istisnaları, 19.yüzyıl başında Haiti ve 19.yüzyıl ortasında Paraguay’daki milliyetçi devrimler oldu. ABD İç Savaşı’nın ardından, Latin Amerika’daki İngiliz imparatorluğu yerini ABD’ye bıraktı; ABD de –başarılı Meksika devrimi haricinde- bölgede başat bir pozisyon tesis etti.

 

20.yüzyılın ortasında ABD’nin emperyalist egemenliği karşısında birçok büyük mücadele alanı doğdu.

 

Anti-emperyalizmin ana odağı, 1959 yılındaki Küba Devrimi idi ve kıta çapında bir meydan okumaya siyasi, ideolojik ve maddi destek sağladı. Daha önceleri ise 1953 yılında Guyana’da sosyalist bir hükümet başa geldi ama daha sonra devrildi.

 

1965 yılında Dominik Devrimi, ABD destekli zalim bir diktatöre meydan okudu, ancak o da ABD’nin doğrudan işgali sonucu mağlup oldu.

 

1970-73 yılları arasında, Şili’de demokratik sosyalist bir hükümet başa geldi, ama o da kanlı bir CIA darbesi sonucu devrildi.

 

1971 yılında, “işçiler ve köylüler” koalisyonu, Bolivya’da milliyetçi bir askeri hükümeti desteklediler, ancak bu hükümet de ABD’nin desteklediği bir askeri darbe sonucunda devrildi.

 

Arjantin’de (Peron), Brezilya’da (Goulart) ve Peru’da (Alvarez) ise, ABD emperyalizmine karşı çıkan milliyetçi-popülist hükümetler, 1960’ların ortası ila 1970’lerin ortası arasında başa geldi. Her biri, ABD’nin askeri darbeleri sonucu devrildiler. Küba devrimi haricinde ABD imparatorluğu başarılı bir şekilde karşı saldırıda bulundu, anti-emperyalist ve milliyetçi siyasi partiler ve hareketleri bastırmada askeri cuntaları destekleyen ABD ve yerel ticari elitlere sırtını dayadı.

 

ABD imparatorluğu, en başında ABD’nin kendisinin bulunduğu çok-katmanlı askeri ve piyasa yönetimi temelinde kendi hegemonyasını yeniden tesis etti. Arjantin, Brezilya ve Şili, ikinci katmanı oluşturdu – yani, geniş çaplı devlet terörü ve ölüm mangası cinayetlerine girişen, yüz binlerce kişiyi sürgüne ve hapse gönderen bir grup askeri diktatörlük.

 

Üçüncü katman ise, ABD’nin Kolombiya, Venezüella, Peru, Bolivya, Paraguay ve Uruguay’daki vekillerine, generallere, oligark ailelere dayanıyordu.

 

Dördüncü katmandaki uydu rejimler arasında; Nikaragua hariç Orta Amerika ve Küba ve (kısa bir süreliğine) Grenada hariç tüm Karayipler yer alıyordu.

 

ABD imparatorluğu, “avcı” müttefikler ve uydu oligarklar yoluyla buraları yönetti ve neo-liberal politikalar temelinde yeknesak bir emperyalist yapıyı başarılı bir şekilde dayattı. ABD-merkezli bölgesel ticaret, yatırım ve askeri anlaşmalar, ABD’nin emperyalist üstünlüğünü sağladı ve bu yolla Küba devriminin engellenmesi ve çökertilmesi için uğraşıldı. ABD’nin emperyalist sistemi, 1970’lerin ortasından 1990’ların sonuna dek en üst noktasına erişti – bu döneme “Altın Yağma Çağı” deniyor. 1990’ların yağmalarından sonra, imparatorluk, halk ayaklanmaları, seçimlerde değişiklikler ve yolsuzluklara batmış neo-liberal rejimlerin çöküşünden kaynaklı devasa bir sorunlar yumağıyla karşı karşıya kaldı.

 

ABD’nin emperyalist imparatorluğu, Venezüella, Arjantin, Brezilya, Bolivya ve Ekvator’da 1999’dan 2006’ya dek başa gelen popüler-milliyetçi rejimlerden kaynaklı güçlü sorunlarla karşılaştı. Uruguay, Honduras ve Paraguay’daki muhalif liberal-milliyetçi hükümetler, emperyalist denetim karşısında meydan okudular.

 

ABD imparatorluğu, Orta Doğu’da (Irak, Libya, Suriye), Asya’da (Afganistan) ve Avrupa’da (Ukrayna, Gürcistan ve Yugoslavya) çoklu emperyalist savaşlara saplandılar ve tüm bunlar Latin Amerika’ya askeri olarak müdahalede bulunma kapasitesini zedeledi.

 

Anti-emperyalist politikaların yarımküredeki merkezi olan Küba, Venezüella’dan ekonomik yardım aldı ve müdahale-karşıtı merkez sol ile diplomatik, ticari ve güvenlik ittifaklarını güçlendirdi. Bu, bağımsız bölgesel ticaret örgütleri kurulmasına itici bir güç kazandırdı. Söz konusu örgütler ise, ABD’nin emperyalist rakipleri olan Çin, İran ve Rusya ile “emtia patlaması” sırasında yoğun bir ticaret içerisine girdiler.

 

ABD’nin Latin Amerika’daki emperyalist imparatorluğu geri çekilme durumuna geçerken, stratejik bir mağlubiyet yaşamadı, keza güçlü iş, siyaset ve devlet desteği yapılarını sürdürdü ve bunlar da “doğru zamanda” – yani “küresel emtia patlamasının” sonunda- yeniden toplanıp karşı saldırıda bulunmaya hazır durumdalardı.

 

21.yüzyılın ilk on yılı sona erdiğinde, ABD imparatorluğu karşı saldırıda bulundu; siyasi-askeri müttefikleri en zayıf bağlantılar olan Honduras ve Paraguay’da başa geçti. O zamandan beri, neoliberal aşırılık yanlıları, Arjantin’de cumhurbaşkanlığına seçildiler; oligarkların başını çektiği, yolsuzluklara batmış bir kongre, Brezilya cumhurbaşkanını yolsuzlukla itham etti ve Venezüella’da denetimi ele geçirmek için ortam hazırlanıyor.

 

ABD imparatorluğu ise, yeni veya harekete geçirilmiş çok-katmanlı bir yapı eşliğinde, on yıllık bir aranın ardından Latin Amerika’da yeniden ortaya çıktı.

 

En üst katmanda, ikinci katman ülkeleri olan Kolombiya, Arjantin, Brezilya ve Meksika arasında kendisine bağlı askeri ve iş elitleri üzerinden denetiminin kurulmasına ihtiyacı olan ABD bulunuyor.

 

Üçüncü katmanda Şili, Peru, Uruguay ve Venezüella’daki iş-siyasi elitler var ve bunlar ABD’yle ve ikinci katmandaki ülkelerle bağlantılı durumda.

 

Dördüncü katman ise, Orta Amerika (Panama, Guatemala, Honduras ve El Salvador), Karayipler (özellikle Santa Domingo, Haiti ve Jamaika) ve Paraguay’daki zayıf ve itaatkar rejimlerin yönetimi altındadır.

 

ABD, Latin Amerika’daki emperyalist yapısını hızla yeniden toparladı, aşırı kırılgan, tutarsız ve dağılmaya müsait bir bileşim yarattı.

 

İmparatorluğun kalbi olan Arjantin’deki yeni neoliberal rejim, derhal kitlesel tutuklamalar, ekonomik kriz ve kuşatma altındaki zayıf bir rejim tehdidiyle karşı karşıya kaldı.

 

Brezilya’nın yeni Amerikan neoliberal gruplaşmalarının tümü yolsuzluk suçlamalarıyla karşı karşıya olup, haklarında türlü davalar açıldı; ekonomik durgunluk ve toplumsal kutuplaşma ise, emperyalist denetimlerini konsolide etme yeteneklerine zarar veriyor.

 

Venezüella’nın sağ kanattaki destekçilerinin ise, petrol ekonomisinin yok oluşu, hiper-enflasyon ve Sağ kanattaki güçlü ve her iki taraf için de öldürücü olan çatışmalardan kaçmak için yeterli ekonomik kaynakları yok.

 

Latin Amerika’daki ABD emperyalist imparatorluğu, Asya-Pasifik ticaret anlaşmasıyla bağlantılar kurarak en iyi şekilde faaliyet gösterebilir. Ancak, Asya’da yeni bağlantılar kursalar bile, Latin uydular, Asyalı muadillerinin istikrarını hiçbir şekilde sergileyemiyorlar. Dahası, Çin’in her iki bölgedeki başat ekonomik rolü, imparatorluğun başlıca sacayakları üzerinde ABD’nin hegemonyasını sınırlandırmış durumda.

 

ABD Küresel İmparatorluğu Efsanesi

 

ABD’nin küresel bir imparatorluğu olduğuna dair “söylem” derinde birçok yanlış algıya dayanıyor ve bunlar da ABD’nin dünya siyasetine egemen olma kapasitesini sekteye uğratıyor. ABD’nin bölgesel imparatorlukları, kuvvetli karşıt-güçlerin emperyalist egemenliği sınırladığı tartışmalı bölgelerde faaliyet gösteriyor.

 

Avrupa’da ise, Rusya güçlü bir karşıt-güç konumunda. Asya’da (Çin), Orta Doğu’da (İran) ve sınırlı bir düzeyde de BRIC ülkelerinde artan ittifaklarıyla destekleniyor.

 

Dahası, Washington’un Avrupa’daki çok-katmanlı müttefikleri, zaman zaman otonom politikalar izlediler. Bu politikalar arasında, Almanya’nın Rusya ile petrol ve doğalgazda bağımsızlık kazanmaya dönük anlaşmaları yer alıyor ve ABD’nin Moskova’nın altını oymaya dönük çabalarını sarsıyor.

 

“Emperyalist askeri, bankacılık, çok-uluslu kurumsal yapı”, yüksek bir soyutlama düzeyinde, ortak bir emperyalist girişim dahilinde faaliyet gösterebilirken, günlük politika yapımı, bütçeleme, savaş politikaları, ticaret anlaşmaları, diplomasi, hükümet devirme ve kapitalist piyasa meselelerinde birçok dengeleyici güç bulunuyor.

 

İmparatorluğun çok-katmanlı müttefiklerinin kendilerine ait talepleri ve ABD’nin emperyalist merkezi karşısında yaptıkları fedakarlıklar söz konusu.

 

Emperyalist yapının iç üyeleri ise, ülke içinde gücü kontrol eden odaklar yoluyla rakip öncelikleri tanımlıyor.

 

ABD imparatorluğu, dünya çapında 700’ü aşkın üste askeri operasyonlarını yaygınlaştırmış durumda; ancak her bir operasyon bir takım kısıtlamalara ve ani değişikliklere tabi.

 

ABD’nin çok-uluslu şirketlerinin milyarlarca dolarlık operasyonları var, ama yine de karşıt-emperyalist güçlerin (Çin) taleplerine kendilerini uyarlamak zorunda kalıyorlar. Bir yandan neredeyse bir trilyon dolar vergi kaçırırken, diğer yandan sübvansiyonlar, altyapı ve güvenlik düzenlemeleri şeklinde ABD hazinesinden çok fazla miktarda varlığı cebe indiriyorlar.

 

Özet olarak, güneş hiç batmıyor olabilir, ama imparatorlar artık önlerini göremez durumdalar.

Genel

Küresel Etkilere Sahip Yeni Eğilimler

2

Çin, dünya sahnesinde yükselen bir güç olup nüfuzunu Asya ötesine doğru hızla genişletmektedir. Çinli firmalar şimdilerde Latin Amerika’ya yoğunlaşmakta, bölgede geleneksel ortakların rolünü yeniden dengelemektedir. Çin’in ülke dışındaki angajmanı yeni bir mesele değildir; ancak bu “dışarıya açılma stratejisine” ayrılan kaynaklar çarpıcı şekilde artmıştır ve Çin’in küresel liderlik rolünü artırmaktadır. Bu, Batı’dan Doğu’ya büyük çaplı bir ekonomik ve siyasi yeniden dengeleme sürecine –bir diğer ifadeyle “refahın yer değiştirmesine”- eklemlenmektedir. (1)

 

Çinli şirketler hızla Latin Amerika’ya doğru ilerlemektedir ve 2003 yılından beri 110 milyar doların üzerinde bir yatırımları olmuştur. Bu yatırımların büyük kısmı ise son 5 yılda yapılmıştır. Bir zamanlar küresel doğrudan yabancı yatırım akışları için en favori ülke olan Çin, şimdilerde yurtdışından varlık elde etme yollarını araştırıyor. Geleneksel olarak Çinli şirketler Latin Amerika’daki yatırımlarını madencilik sektörüne odakladılar. Şimdilerde, tüm yatırımların yarıdan fazlası hizmet sektörünü – özellikle de ulaştırma, finans, elektrik, bilgi ve iletişim teknolojileri ve alternatif enerji- hedefliyor; Çin’in bölgedeki varlığının önemini artırıyor.

 

Çin’in artan etkisi, aynı zamanda dikkatini başka noktalara yöneltmiş olan ABD’nin azalan angajmanının bir sonucudur. Kısa süre önce Trans-Pasifik Ortaklığı’ndan (TPP) çıkması, bu eğilimin devam edeceğinin göstergesi olabilir. (2)

 

Küresel ekonomik düzende aktif bir rol oynama iradesiyle Çin, bölgeye ekonomik ve finansal destek sağlıyor. Bu, aynı zamanda Çinli firmalara genişlemeleri için kapıları açmanın bir yolu (3). Krediler vererek, doğrudan yabancı yatırımları artırarak ve daha güçlü ticaret bağları kurarak, Çin, şirketlerinin ihracat sektörü için piyasa erişimini korumalarını ve kapasite fazlası olan altyapı gibi sektörlere yeni pazarlar açılmasını sağlıyor.

 

Güçlü ekonomik büyümenin sürdürülmesi aynı zamanda Çin’in sosyal ve siyasi istikrarı açısından önemlidir. Ekonominin sağlığını korumasını sağlamak, bir açıdan, makul fiyatlandırılmış enerji kaynakları ve diğer emtiaları güvende tutmak demektir. Çin Ulusal Petrol İşletmesi CNPC ve Sinopec gibi –Çin’in birinci ve ikinci en büyük petrol firmaları- devlete ait petrol şirketleri, ülke dışındaki faaliyetlerini hızla yaygınlaştırdılar. Bu firmalar, Çin’e petrol ihracatının uzun vadeli istikrarını koruyorlar, aynı zamanda Latin Amerika’daki birçok hükümetin finansal geleceğinde artan bir rol oynuyorlar.

 

Doğrudan Yabancı Yatırımın Yumuşak Güç Etkileri

 

Teoride, alıcı ülke için doğrudan yatırımın ekonomik faydaları nettir: daha fazla istihdam, daha yüksek maaşlar, bilgi transferi, verimlilik artışı ve ticaretin artması. Ancak bunlar ülkeye yatırım yapmanın stratejik faydalarıdır ve önemlidir. Doğrudan yabancı yatırımın yatırımcı ülke açısından yumuşak güç etkileri oldukça önemli olabilir: Yurtdışındaki imajın iyileştirilmesi ve diğer ülkeleri, uluslararası örgütlerde kendisiyle aynı tarafta saf tutmaya ikna etmek ve diğer ülkelerde politikaları dostane bir şekilde şekillendirmek bunlardan bazılarıdır. Uluslararası yatırımdaki diğer aktörlerde olduğu gibi, Çinli şirketler –çoğunluğu devlet şirketleridir- ekonomik eğilimleri hükümetlerin öncelikleriyle uyumlaştırma kapasitesine sahiptir. Aynı zamanda Çin, ülkelerin iç işlerine karışmama ve karşılıklı olarak saygı gösterme ilkesini açık bir şekilde belirtmektedir. (4)

 

Çin’in doğrudan yabancı yatırımları aniden artırması, Latin Amerika ile işbirliğine dönük bir stratejinin parçası olarak anlaşılabilir. Çin aynı zamanda bölgede devlet-öncülüğünde bir kalkınma politikasını da teşvik etmektedir. Buna göre, artan küresel yatırımlar aynı zamanda uluslararası arenada artan nüfuz anlamına gelebilir. Latin Amerika, meseleleri uluslararası düzeyde şekillendirmeye dönük olarak Çin’in çabalarında önemli bir rol oynayacaktır. Aynı zamanda Çin’in doğrudan yabancı yatırımları, bölgeye, geleneksel ortaklarla – örneğin ABD ve Avrupa Birliği ile- müzakere ederken daha büyük bir koz verebilir. (5)

 

Yeni Gerçeklik: Çinli şirketler gözlerini Latin Amerika’ya dikmiş durumdalar

 

Brezilya’nın güneydoğusundaki Campinas şehrinde Çinli şirket BYD (“Build Your Dreams” – “Hayallerini İnşa Et” sloganının kısaltılmışı) son teknolojiyi kullanarak bir solar panel fabrikası açtı. “Çifte cam” adı verilen bu yeni teknoloji, güneş gücünü daha etkin bir şekilde aktarıyor ve panellerin ömrünü elli yıla çıkartıyor. BYD, Latin Amerika’da otomobil endüstrisi de dahil olmak üzere birçok stratejik yatırım yapmış olan, son derece yenilikçi bir küresel şirkettir.

 

Bu örnek, bölgedeki bir dizi örnekten sadece biridir. Çinli şirketler, önlerindeki birçok yatırım fırsatını fark etmişlerdir. Ve yeni veriler, petrol ve madenciliğe yapılan geleneksel yatırımların yanı sıra, hizmet sektörü ve otomotiv ve IT gibi endüstrilerin büyüyen hedefler olduğunu göstermektedir.

 

Çinli şirketler artık Latin Amerika’nın elektrik üretimi ve aktarımında artan bir payı kontrol ediyorlar. Kritik altyapıya yapılan bu tür bir yatırım, Latin Amerika ülkelerini daha verimli ve rekabetçi hale getirmede yardımcı olabilir. Elektrik gücü, Çin’in inşa ettiği yenilenebilir enerji kaynakları –örneğin su, rüzgar ve güneş- tarafından giderek daha fazla üretilecek. Ve giderek artan sayıda ticari işlem, Çin devletine ait bankaların üzerinden yapılacak. Bu, Latin Amerika’daki Çinli doğrudan yabancı yatırımların giderek yeni çehresi haline geliyor.

 

Çinli şirketler, Latin Amerikalı yeni orta sınıf tüketici kuşağı İnternet’e bağlamada daha büyük bir rol üstlenecek; keza son birkaç yılda ağ ekipmanı ve telekomünikasyon alanlarında çok fala anlaşma yapıldı. Çin, tek taraflı veya çok-taraflı İnternet yönetişiminin tanımında giderek artan bir rol oynayabilir; keza beriki, Brezilya ve Arjantin gibi ülkeler tarafından bölgesel olarak desteklenmektedir. (6)

 

Latin Amerika’ya Gelecekte Yapılabilecek Yatırımlar

 

Latin Amerika, ekonomisini ayakta tutabilmek için birçok zorlukla karşılaşmıştır. Büyümeyi yönlendiren temel etmenler, son birkaç yılda ortadan kalkmış; küresel ticaret artışı ciddi anlamda yavaşlamış ve emtia fiyatları düşmüştür. Bu durum 2015 ve 2016 yıllarında, iki sene boyunca negatif büyüme sergilenmesine yol açmıştır (büyüme tahminleri 2017 yılı için daha pozitif olsa da). Beklenen büyümenin yüzde 1’in üzerinde olacağı belirtiliyor. Latin Amerika’nın büyümesine dair olasılıklar altüst edilirken, doğrudan yabancı yatırım, yukarı yönlü gidişatın sürdürülmesinde önemli bir rol oynayabilir. Bölgenin potansiyelinin büyük kısmı, resesyondan çıkan ülkelere (Brezilya, Venezüella, Ekvator ve Arjantin) ve bu ülkelerin kendilerini ekonomik ve kurumsal bir çalkantıdan kurtarma yeteneklerine dayanmaktadır.

 

Latin Amerika, birçok dış etmenden dolayı Çin’den çok fazla miktarda doğrudan yabancı yatırım çekmeye devam edecek bir pozisyonda. Çin ile ABD arasındaki ilişkinin belirsizliği, teoride, ABD’de Çin’in büyük çaplı işlerinin yavaşlamasına ve bazı yatırımların potansiyel olarak bölgeye kaymasına yol açabilir. ABD aynı zamanda ulusal güvenlik sebepleriyle Çin devletine ait şirketlerden gelen yatırımları gözden geçirmeyi tasarlıyor. (7) Benzeri bir durum Avrupa’da da yaşanıyor. Almanya’da bazı kesimler, ulusal çıkarlara zarar verebilecek türden işlemleri engellemek üzere daha fazla güve sahip olmaları gerektiğini ileri sürüyor (8). Çin’in başka yerlerdeki yatırımlarının önündeki engellerin artması ise, Latin Amerika’nın avantajına olabilir – her ne kadar diğer etmenler, Çin’in doğrudan yabancı yatırım akışlarının artmasında bir rol oynasa da.

 

Son on yılda Latin Amerika’da siyasi spektrumun farklı noktalarındaki hükümetler, yabancı yatırımın önündeki engelleri azalttılar. OECD’nin hazırladığı Doğrudan Yabancı Yatırımın Önündeki Kısıtlamalar Endeksi’ne göre, birçok ülke, ABD’nin düzeyinde veya ona yakın – bunlar arasında Arjantin, Şili, Kolombiya ve Brezilya da var.

 

Çinli şirketler aynı zamanda biraz nakit para arayışı içerisinde. Çin’in ekonomisi, yüzde 6,6 dolaylarına gerileyerek iki haneli büyüme rakamlarından bir gerileme gösterdi (OECD’nin 2017 tahmini) (9) ve birçok büyük Çinli firma gelirleri için ağırlıklı olarak iç piyasaya bel bağlıyorlar. Buna ek olarak ve ekonominin etkileyici performansı ve daha önce görülmemiş yoksulluk azaltma girişimlerine rağmen (1980 yılından beri yaklaşık 700 milyon kişi yoksulluktan kurtuldu), ekonomik dengesizlikler baş gösterdi (10). Aynı zamanda Çin’i büyümesi de uzun zamandır yatırımlar eliyle gerçekleşiyor. Yüksek tasarruf oranları da bunu destekliyor. Büyüme modelinin bariz finansal riskleri olup, ağır endüstri ve gayrimenkul alanlarında kapasite fazlası söz konusu. (11)

 

2016 yılında ülkeye çok yüksek miktarda sermaye bırakıldı ve bu da Çin’in para birimi olan renminbi’nin değerini kaybetmesi yönünde bir baskı doğurdu (12). Yatırımcılar ve hatta Çin’deki sıradan aileler, varlıklarını diğer para birimlerinde –özellikle de ABD dolarında- çeşitlendirmenin yollarını aradılar. Yetkililer, para kaçışlarını durdurmak üzere sıkı sermaye kontrolleri uyguladılar (13). Bu durum ise, dışarı giden doğrudan yabancı yatırım akışları üzerinde ciddi bir etki doğurdu; ancak bu kısıtlamalar ağırlıklı olarak finansal piyasa yatırımcılarını ve tüketicileri hedefledi ve büyük Çinli çok-uluslu şirketler üzerinde pek fazla bir etki doğurmadı. Çinli şirketlerin temel uzmanlık alanlarının dışına yatırım yaptıklarında hedef haline gelme olasılıkları daha yüksek – örneğin bir sigorta şirketi gayrimenkul sektörüne girdiğinde (14) Çinli firmalardan maden, elektrik, alternatif enerji gibi alanlara yapılan yatırımların çok fazla etkilenmesi pek mümkün gözükmüyor; keza bunlar bunlar, Çin’in gelecekte Latin Amerika’ya yapacağı yatırımın işareti. 2017 yılında, ülke dışına akan paraların kontrolünün hafiflediğine dair bazı işaretler alınmaya başlanmıştı.

 

Çin’in Küresel Doğrudan Yabancı Yatırımının Profili

 

Çin’in ekonomi, son otuz senede iki haneli rakamlarda büyüdü; bu da enerji güvenliğine dair önceliği ve ucuz doğal kaynaklara erişim gereğini artırdı. Keza herhangi bir aksaklık olması durumunda, kalkınma modelleri üzerinde sonuçlar doğurabilirdi. Ülkenin kurumsal istikrarı aynı zamanda sıradışı ekonomik başarısına dayanıyor. Dolayısıyla Çin, şirketleri, gereken kaynakları güvence altına almanın ve güçlü ekonomik büyümeyi kolaylaştıran gelir kaynaklarını çeşitlendirmenin gerekli bir bileşeni olarak yurtdışına yatırım yapmaya teşvik etti.

 

2000’li yılları başında, Çin hükümeti, Çinli şirketlerin “dışarıya çıkış stratejisi” açıklamak suretiyle uluslararasılaşması yönündeki arzusunu ifade etti. bu strateji, küresel mali krizin ardından gelen yıllarda önem kazandı; keza Çinli politika yapıcılar, özellikle doğal kaynaklar ve enerji kaynaklarındaki varlıklarının değerinin azaldığını gördüler. Şimdilerde Çin, aldığından daha fazlasını ülke dışına yatırıyor – bu, çok önemli bir dönemeç. Ve şirketleri ülke dışındaki portföylerini genişlettiler.

 

Çin’in ülke dışına giden doğrudan yabancı yatırımı 2016 yılında yeni bir zirve noktasını gördü ve 200 milyar doları aştı. Bu durum, piyasaları ve politika yapıcıları şaşırttı. O sene Çinli şirketler, dünya çapında doğrudan yabancı yatırımların yüzde 10’undan fazlasını oluşturdular. Bu, on yıl önce yüzde 2’nin altında bir yatırımın söz konusu olduğu bir ülke için çarpıcı bir başarıdır. Aslında, Çinli firmalar tarafından 2016 yılındaki şirket birleşmeleri ve şirket alımları, tamamlanan işlemlerde 140 milyar doları buldu – yani ABD’li şirketlerden hemen sonra geliyorlardı. (15)

 

Son iki sene, Çin’in ülke dışına yapılan yatırım stratejisinde bir dönüşüm söz konusu oldu. Çin’in geleneksel yatırımları ağırlıklı olarak fosil yakıtlar, metaller, tarım ve diğer doğal kaynaklardaydı. Son yatırım faaliyeti genellikle aynı hedefleri izliyor; ancak Çin’in ekonomisini kökten dönüştürme çabalarının da izinden gidiyor. Gayrimenkul, bilgi teknolojisi, eğlence, finans ve ulaştırma alanlarındaki anlaşmalar, büyük şirket alımlarının hedefi oldu. (16) Tarihte en büyük şirket birleşmesi & şirket alımı anlaşması 2016 yılında yaşandı: ChemChina, İsviçreli bir tohum ve böcek ilacı şirketi olan Syngenta’yı satın aldı. Çin’in HNA Grubu aynı zamanda Hilton otellerinde 6 milyar dolarlık bir hisse aldığını açıkladı ve Çinli bir şirket, yaklaşık 5 milyar dolar karşılığında merkezi Almanya’da bulunan önemli bir robot firmasını satın alma konusunda uzlaştı. Çinli firmalar, teknolojik bilgiye, marka değerine ve stratejik varlıklara –örneğin yarı iletken ve diğer ileri imalatçılar- sahip olan daha yüksek değerli şirketleri açık bir şekilde hedefliyorlar.

 

Çin’in bölgede yatırımının kalitesi de dikkat çekti; keza çevresel düzenlemeler, yerel çalışma yasaları ve diğer yatırım standartları Çinli şirketlerle tartışılıyor. Çevresel etki, Latin Amerika hükümetleri açısından kısa süre önce ortaya çıkan bir tartışma konusu olmuştur; çünkü bölgenin Çin’e ihracatı halen çevresel açıdan hassas sektörlere odaklanıyor. Bu ihracat sektörlerine yatırım yapılması ise görece daha az iş yaratıyor ve Latin Amerika ve Karayiplerin ortalama ihracatlarına kıyasla çok daha büyük bir çevresel etki doğuruyor. Keza, Boston Üniversitesi’nin Küresel Ekonomik Yönetişim Girişimi’ne göre, “2009-2012 yılları arasında bölgenin Çin’e ihracatı, ihracat değeri açısından 1 milyon dolar başına kırk dört ila kırk yedi doğrudan iş yarattı. Dünya çapında yapılan aynı ihracat değeri ise, söz konusu dönemde elli dört ila elli altı arasında doğrudan iş yarattı. (17) Dahası, Çin’e yapılan satışlar çok daha fazla seragazı emisyonu doğuruyor ve bölgenin dünya çapındaki ihracatına göre dolar başına daha fazla su tüketiyor.” (18)

 

Bölgesel Odakta Bir Değişim

 

Çin’in Latin Amerika’daki doğrudan yabancı yatırımının kökenleri, petrol, doğalgaz, bakır ve demir cevheri gibi maden endüstrilerine yatırım yapan Çin devletine ait şirketlerde (SOE’ler) yatmaktadır. Bu, Çin’i güçlenen ekonomisini beslemek üzere doğal kaynakları destekleme stratejisidir. Emtiaya yapılan yatırım, 2015 yılında diğer yabancı firmalar Latin Amerika’da madencilik alanına yaptıkları geniş çaplı yatırımlardan geri çekilmeye başladıklarında ciddi bir şekilde düşüş yaşadıktan sonra bile devam etti.

 

Ancak şimdilerde Çinli şirketler, hizmetlerin artık GSYİH’nın yüzde 50’sinden fazla olduğu Çin’in ulusal ekonomisindeki değişimle uyumlu olarak, odak noktalarını hizmet sektörüne kaydırıyorlar.  Hizmetlere yönelik bu artan ilgi – elektrik üretimi ve aktarımından bilgi teknolojisi ve iletişime, finans ve ulaştırmaya dek- Latin Amerika’da orta sınıf tüketicilere ürün satışı konusunda artan bir güven doğuruyor.

 

Çin hükümeti de bu değişimi kolaylaştırdı. 10 sene önce Çin’in Latin Amerika’daki doğrudan yatırımı, çok düşüktü. Bu ortam kesinlikle değişti; keza Çin hükümeti 2007 yılında Latin Amerika’ya angajmanına dair ilk strateji (beyaz) raporunu yayımladı. İkinci rapor ise 2016 yılı sonunda geldi. Her iki rapor da, Çinli şirketlerin Latin Amerika’daki artan yatırımına atıfta bulunuyor. İkinci raporda ise, Çinli şirketlerin, ülkelerin bağımsız gelişme ihtiyaçlarına uygun hareket edeceğinden söz ediyor. (19)

 

Latin Amerika’da Çin’in doğrudan yabancı yatırımlarının kümülatif akışı, 110 milyar doların üzerine çıkmış durumda. Sadece Brezilya’ya 60 milyar dolar yatırım söz konusu. Avrupa halen bölgenin en geniş doğrudan yatırım kaynağı. Ancak Çin ona yetişmek üzere. Çin’den gelen yıllık doğrudan yabancı yatırım akışı son dört yılda 10 milyar doların üzerine çıktı. 2014 ve 2015 yıllarında Çin, Latin Amerika’ya dünya çapında yapılan doğrudan yabancı yatırımların ortalama yüzde 10’unun kaynağı. Bu, birkaç yıl önce düşük seyreden yatırımlara kıyasla çarpıcı bir değişim.

 

Daha önce sözü edildiği gibi, veriler, yeni endüstrilere doğru büyük çaplı bir kaymayı gösteriyor. Madencilik endüstrilerine yönelik yatırımlar bölgede Çin’in 2003-2012 yılları arasındaki toplam doğrudan yabancı yatırımlarının yüzde 60’ından fazlasına karşılık geliyor. Ancak, 2013-2016 yılları arasında Çin’in bölgeye yönelik doğrudan yabancı yatırımları yüzde 37’ye geriledi. Hizmet sektöründeki yatırımlar, 2003-2012 yılları arasında yüzde 21’den sonraki dört yıl yüzde 50’nin üzerine fırladı (alternatif enerji kaynakları dahil).

 

Elektrik üretimi ve dağıtımı, devlete ait Three Gorges’in Brezilya’daji hidroelektrik tesislerini Duke Energy’den satın alması da dahil kilit yatırımlara konu oldu. Bilgi teknolojileri, finans ve ulaştırma, hizmet sektörü yatırımında sıçrama yaşayan endüstrileri oluşturuyor. Huawei, ZTE, Hainan Airlines (HNA Group) ve Bank of Communications gibi Çinli şirketlerin tümünün son birkaç yılda Latin Amerika’da büyük yatırımları oldu. Bu durum, Çin’in ulusal ekonomisindeki değişimleri yansıtıyor; keza söz konusu ekonomi sağlık, kültür ve ticari hizmetler gibi hizmet alanlarına doğru kayıyor ve imalat sektörüne giderek daha az bağımlı hale geliyor.

 

Brezilya, bu yatırım akışlarının tercih ettiği bir destinasyon. Brezilya’ya dünya çapında gelen doğrudan yabancı yatırım 2016 yılında iki yıl öncesine kıyasla daha az olsa da (keza firmalar siyasi ve ekonomik belirsizlikten endişeleniyorlar), Çinli firmaların sayısı ikiye katlandı ve ülkeye bu zamana kadar yaptıkları en büyük yıllık doğrudan yabancı yatırımı gerçekleştirdiler: 11 milyar doların üzerinde. Çin’den Brezilya’ya finansal akışın sürekli artması da 2016 yılında ülkeye verilen büyük çaplı hükümet kredilerinde yansımasını buluyor; keza Çin Kalkınma Bankası’ndan gelen ve ağırlıklı olarak enerji projelerini finanse etmeye yönelik krediler yaklaşık 15 milyar doları buldu.

 

Brezilya’nın dışında bir dizi ülke de kısa süre önce Çin’den çok fazla miktarda yatırım aldılar. Meksika, üç yılda (2014-2016) Çin’le 4 milyar doların üzerinde kırkı aşkın anlaşma yaptı. Bu, daha önce en fazla beş anlaşma yapmış bu iki ülke açısından oldukça ciddi bir rakam. Bu anlaşmaların büyük kısmı; otomotiv, IT ve alternatif enerji endüstrilerinde. Arjantin de Çin’den gelen kümülatif doğrudan yabancı yatırımlarında yaklaşık 5 milyar dolar gördü. Buna, Chongqing Grain Group, ICBC, Chery Auto ve Sany’den yapılan yatırımlar da dahil. Bolivya, iki anlaşmayla 3,5 milyar dolar alırken, bu anlaşmalar Shengli International Drilling Co ve Bolivya devletine ait YPFB isimli petrol şirketinin 3 milyar dolarlık ortak girişimi ve Sinosteel’den madencilik ve metal endüstrisine 450 milyon dolarlık yatırımından oluşmaktaydı.

 

Peru ise, Çin ile uyumlu siyasi ilişkilerinden ve çok fazla doğal kaynağa sahip olmasından dolayı, Çin devletine ait madencilik şirketlerinden özel ilgi gördü. Sadece 2014 yılında, madencilik ve metal sektöründe 13 milyar doları aşkın dört anlaşma yapıldı. Genel itibariyle, 2014 yılında China Minmetals’in öncülüğündeki bir grup (MMG), 7 milyar dolarlık bir anlaşma ile Glencore Xstrata’dan bir bakır madeni satın aldı. CNPC, 3 milyar dolar karşılığında Petrobras Energia Peru’yu aynı sene satın aldı. Çinli bir alüminyum şirketi olan Chinalco ise, ilk başta 2008 yılında 2milyar dolarlık yatırım yaptı ve o zamandan beri söz konusu miktarı ikiye katladı.

 

Çinli firmalar, 2017 ve 2018 yıllarında 10 milyar dolar daha yatırım yapmayı ve bu yatırımları bakır ve demir cevheri çıkarma alanlarında gerçekleştirmeyi planlıyorlar (21). Çin, inşaat sektöründeki hızlı büyümesini sürdürmek için ucuz bakıra ihtiyaç duyuyor. Demirin önemi ise, Çin’in dünya çapındaki en büyük çelik üreticisi olmasından kaynaklanıyor. Çin’in çelik endüstrisi artık ciddi bir kapasite fazlalığı sorunuyla uğraşıyor ve bu durumun küresel sonuçları var, keza Çinli firmalar dünya çapındaki diğer çelik üreticilerini saf dışı bırakıyorlar ve dünya çapında şirketler –ABD ve Avrupa Birliği’ndekiler dahil- çelik ithalatlarının önüne yüksek engeller getirmeye başlıyorlar.

 

Şu noktada net olmak gerekiyor: Petrol ve doğalgaz ve madencilik ile metal endüstrileri halen Çin’in bölgedeki doğrudan yabancı yatırımlarında önemli bir yere sahip; kümülatif yatırımlarda 50 milyar doların üzerinde bir hacimleri var. Ancak, yıllık yatırımlar içindeki yüzdeleri daralıyor.

 

İmalat ve hizmetler sektöründe anlaşma sayısında bir artış gözlemlendi; keza Çinli firmalar Latin Amerika ekonomisinin diğer kısımlarına da nüfuz etmek için acele ediyorlar. Huawei, ZTE, Beijing Automotive ve BYD gibi şirketlerin tümü son yıllarda bölgeyi hedeflediler. Çin devletine ait bankalar da varlıklarını artırmak üzere bir dizi ofis açtılar. Elektrik üretimi ve dağıtımı konusunda Çin devletine ait State Grid şirketi kendi başına Brezilya’ya 7 milyar doları aşkın yatırım yaptı ve bunu da sıfırdan yatırım ve şirket birleşmesi & şirket alımı faaliyetlerinin bir bileşkesiyle gerçekleştirdi.

 

Sıfırdan yatırım

 

Çinli şirketler Latin Amerika’da birçok yeni şirket de kuruyorlar ve bunlar “sıfırdan yatırım” olarak biliniyor (22). Bunlar tipik olarak daha küçük çaplı yatırımlar olup, endüstriler arasında yayılmış durumdalar. Sıfırdan yatırımlardaki artış; Çin’in yatırımının varlık değerleri üzerinde daha büyük bir ekonomik etkisi olacağını gösteriyor. Sıfırdan yatırımlar, Çinli şirketlerin, işe alım, sermaye yatırımı ve strateji alanları dahil olmak üzere birçok alanda daha fazla kontrol sağladıkları anlamına geliyor. Bu yatırımlar aynı zamanda ülke içinde sermaye yaratımı için daha fazla finansal kaynağın erişilebilir hale gelmesini ve daha etkin teknolojiler için transfer edilmelerini hızlandırmayı da sağlıyor (23). Bunun sonucundaki etkilerden birisi; Çin’in bölgedeki doğrudan yabancı yatırımlarının endüstriyel açıdan çeşitlendirilmesinin, sıfırdan yatırımlar yoluyla sağlanmasıdır.

 

Latin Amerika’da sıfırdan yatırıma yönelik iki öncü kategori; metal ve madencilik ile otomotiv endüstrisidir. Aslında, Meksika ve Brezilya odak noktası olacak şekilde otomotiv sektöründe değeri 10 milyar doların üzerinde olan yetmişin üzerinde anlaşma söz konusudur. Bununla birlikte, araçların ithalatını kısıtlayan ticaret engeller, Brezilya’nın bazı anlaşmalarının ardındaki temel sebeptir. Piyasaya erişim, ülke içinde bir montaj tesisi kurulması anlamına gelmektedir.

 

Birçok Çinli şirket, Meksika’da yatırım yapmanın değerini anlamaya başlıyor. Güçlü bir imalat şirketi olan Meksika, üretim tedarik zincirine iyi bir şekilde entegre olmuş durumda. Bu da, orada yerleşik fabrikalar açısından etkinlik yaratıyor. Bunun kısmen sebebi, Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’nın (NAFTA) ABD ve Kanada piyasalarına açılması ve ara mal tedarikini sürdürmesidir. Meksika’nın da fabrika çalışanları için rekabetçi ücretleri vardır – ve bunlar bazı açılardan Çin’dekinden daha ucuzdur. Bu sebeplerden dolayı, Meksika’da otomobil montajı yapmak, her iki taraf açısından da karlıdır.

 

Şirket Birleşmeleri & Şirket Satın Alımları 

 

2010 yılından önce, Çinli firmaların içinde yer aldığı şirket birleşmeleri ve şirket satın alımları Latin Amerika’da oldukça az sayıdaydı. Ancak o zamandan beri Çinli şirketler bu gerçeğe uyandılar ve her yıl 6 milyar doların üzerinde bir şirket birleşmesi & şirket satın alımı faaliyetinde bulundular. Dolar üzerinden bakıldığında, anlaşmalar; petrol ve doğal gaz, madencilik ve metal ve finans açısından yüklüydü. Anlaşma sayısından bakıldığında ise, tarım, kimyasallar, otomotiv, IT ve tüketim malları ile elektronik dahil olmak üzere birçok endüstride anlaşmalar görüyoruz.

 

Brezilya yeniden lider olup; 2003 yılından beri Çinli firmalardan elli yedi anlaşma aldı. Şili, Arjantin ve Meksika’daki firmalar da Çinli yatırımcıların ortak hedefleri. Anlaşma sayısına bakıldığında, birçoğu bölgeyi yeni tanıyan Çinli yatırımcılar, farklı endüstriler arasında şirket birleşmeleri & şirket satın alımları faaliyetlerini yaygınlaştırıyorlar. Madencilik ve metal; yirmi beş anlaşma ile öncü durumda. Ancak petrol ve doğal gaz, finans, elektrik, tüketim ürünleri ve elektronik ile kimyasal ve kauçuk alanlarında da oldukça önemli sayıda anlaşmaya varılmış durumda.

 

2010 yılından beri Çinli bankalar ve finans firmaları Latin Amerika’da yirmiyi aşkın yatırımda bulundular. Şirket alımları arasında; BTG Pactual, Banco BBM ve BicBanco gibi Brezilyalı finans firmalarından Arjantin’in Standard Bank’ına kadar birçok şirket yer alıyor. Bank of Communications ve ICBC gibi daha niceleri de yeni perakende noktaları açıp kapsam alanlarını genişletiyorlar.

 

Devlet İşletmeleri

 

Madencilikten petrol ve doğalgaza, altyapıya, hidro-elektrik tesislerine dek Çin devletine ait işletmeler Latin Amerika’da yatırımlara hakim durumda. Bazıları aşırı kapasiteyi doldurmaya gelirken, bazıları da Çin’in uzun vadeli enerji ihtiyaçlarını güvence altına almaya çalışıyorlar. Örneğin Çin devletine ait Three Gorges Corp, dünyanın yenilenebilir enerjiye ihtiyaç duyan diğer yerlerine doğru rotasını çevirdi. Sinopec gibi diğerleri ise, varlıklar satın alıp Çin’e geri göndermek üzere petrol sondajına yönelik yeni alanlar araştırıyorlar. Finansal yatırımlar, Bank of China ve ICBC gibi devlet bankaları üzerinden yapılıyor. Bu durum, Çin’in ABD ve Avrupa’daki yatırımlarına tezat oluşturuyor; keza buralarda özel şirketler son yıllarda yatırım yapmaktan vazgeçiyorlar.

 

Peki Çin’in SOE’leri neden bu kadar baskın? SOE’ler, mali kriz sırasında hükümetin geniş çaplı teşviklerinin başlıca destinasyonu oldular ve rekabetçi endüstrilerde –inşaat, perakende ve toptan ticaret, otel ve restoranlar- ağırlıklı durumdalar. Buna ek olarak, Çin, dinamik sektörlerde özel yatırımı kısıtlıyor. Buna finans, lojistik ve telekomünikasyon gibi hizmetler de dahil. (24) Birçok endüstriyi kontrol etmeleri sayesinde ülke içindeki elverişli pozisyonları, çok daha fazla Çinli SOE’nin denizaşırı bölgelerde girişimlerde bulunmasına imkan tanıyor.

 

Çin’in doğrudan yabancı yatırımlarına dair derinlikli analiz

 

Brezilya ve Kilit Endüstriler

 

Brezilya

 

Brezilya Latin Amerika’da Çin’in 2010 yılında yükselişine başlayan doğrudan yabancı yatırımlarını çekmek konusunda öncü bir rol oynuyor. Toplam kümülatif yatırım, 60 milyar doların üzerine çıktı. Petrol ve doğalgaz sektörüne yaklaşık 14 milyar dolar yatırım yapıldı – her ne kadar birçok endüstri, madencilik, metal, ulaştırma, otomotiv, finans, elektrik ve kamu hizmetleri dahil her birine 5 milyar doların üzerinde yatırım alsa da.

 

Brezilya, Latin Amerika’da Çin’in doğrudan yabancı yatırımlarının yarıdan fazlasını kendisine çekti ve bu rakam artabilir. Brezilya-Çin Sanayi ve Ticaret Odası başkanı Charles Tang, 2017 yılında Çin’in 20 milyar doları aşkın şirket birleşmesi & şirket alımı faaliyeti yaşayabileceğini belirtti; keza daha fazla Çinli şirket dikkatini ekonomik ve siyasi krizler sebebiyle değerinin altında fiyatlandırılan Brezilya varlıklarına çevirmiş durumda.

 

Dünyanın en büyük elektrik şirketi olan devlete ait China State Grid Corp., Brezilya’daki elektrik piyasasının içinde yer alıyor. Firma, 2012 yılından bu yana Brezilya’ya 7 milyar doları aşkın yatırım yaptı. Bu yatırımlar, şirket alımları, ortak girişimler ve sıfırdan yatırımlar şeklinde oldu. Avustralya, İtalya, Filipinler ve diğer yerlerde elektrik şebekelerine yönelik anlaşmalara varan State Grid, 2015 yılında 330 milyar dolarlık yıllık satış yaptı (25). Firmanın CEO’su elektrik hatlarının sadece ulusal sınırları değil kıtaları da aştığı küresel bir elektrik şebekesi kurmayı planlıyor. Aynı zamanda, Belo Monte Barajı’nda üretilen elektriğin güneydeki daha kalabalık kentlere ulaşmasına yardımcı olacak aktarım hatları da inşa ediyor. State Grid, ve dolayısıyla Çin, Brezilya’nın gelecekteki başarısında büyük bir paya sahip olmak istiyor.

 

2016 yılında karamsar büyüme düzeylerine (OECD’ye göre -%3,6) ve kendini toparlama hızının yavaş olacağına dair öngörüler ışığında (2017 yılı için yüzde 0,7; 2018 yılı için ise %1,6 öngörülüyor) (26), Çin’in Brezilya’daki yatırımları memnuniyetle karşılanıyor – özellikle de ülkenin ciddi dış dengesizlikler ve büyük bir ticaret açığı yaşadığı bir dönemde. Çin’in elektrik, madencilik, otomotiv ve ulaştırmaya odaklanması, çok daha uzun vadeli bir stratejiye işaret ediyor; özellikle de ülkenin dış kaynaklarının giderek kıtlaştığı bir dönemde. Bu tür bir yatırımın getirebileceği kısa vadeli istikrarın yanı sıra, Çin’in doğrudan yabancı yatırımlarına dair olasılıklar ulusal ve ulus-altı düzeylerde de önemli olabilir. Çin’in bölgesel ve kentsel yönetimlere verdiği krediler (Çin’in kredileri söz konusu olduğunda Brezilya’nın yeri ayrıdır), altyapı geliştirmeye (özellikle de elektrik ve ulaştırma) yapılan doğrudan yapancı yatırımlara dek uzanabilir.

 

Enerji

 

Çin’in Latin Amerika’daki yatırımının kökenleri, geleneksel enerji sektöründedir – özellikle de kendi enerji güvenliğinin devam ettirilmesini amaçlamaktadır. En büyük yatırımlar; devlet firmaları olan Sinopec ve CNPC’nin kıta çapında şirket alımları ve petrol değerlerinin ortak girişimleri olmuştur. Çin devletine ait diğer büyük petrol şirketi olan CNOOC, 2016 yılı Aralık ayında Meksika hükümetinin açtığı on derin su bloğu ihalesinden ikisini kazandı. İhalelerin her birinin değerinin birkaç milyar dolar olduğu tahmin ediliyordu. Peru, Bolivya, Kolombiya ve Venezüella da bu firmalardan çok büyük yatırımlar çektiler. Brezilya’da yedi enerji tesisinin satın alınması ve 2010 yılında Brazil Iberdrola yan şirketinin alımı ile State Grid ve Sinhydro gibi firmaların daha önce sözü edilen ülkelerde geliştirdiği hidroelektrik tesisleri; Çin’in elektrik sektöründe büyük bir oyuncu olacağını gösteriyor.

 

Latin Amerika’nın elektrik sektöründe Çin’le ortaklığı, kesinlikle avantaj sağlayacaktır. Artan yetenekler ve ölçek, net bir avantajdır. Çin’in kurduğu istasyonların sayısı 2000 yılında 20 iken 2013 yılında bu rakam 529’a ulaştı. Deneyim; ikinci bir avantajdır – özellikle de teknolojik ilerlemeleri gündeme getirirken (yüksek voltaj, uzun menzilli elektrik aktarımı). Kırsal alanlara elektrik taşınması açısından da deneyim gereklidir. Fiyatlandırma konusunda ise, birçok Çinli elektrik şirketi, yüksek borç yükleriyle karşı karşıya olup kendi iç piyasalarının ötesine genişliyorlar. Dolayısıyla, rekabetçi düzeyde kalmaları gerekiyor. Ancak bunun bazı riskleri de var; özellikle de Çin menşeli ekipmanların uyumu ve bakımı konusunda. Kalite standartlarının güçlendirilmesi de giderek ivedi bir mesele halini alacaktır.

 

Alternatif enerji de büyük bir rol oynamaya başlayacak. Latin Amerika daha şimdiden yenilenebilir enerji projelerinde bir dünya lideri. Brezilya, Meksika ve Şili, güneş ve rüzgar projelerine büyük bir vurgu yapıyorlar. Çin, hidro-elektrik üretimi, güneş ve hatta nükleer enerji alanlarında çok fazla yatırım yapıyor. Çin’in Three Gorges şirketi gibi şirketler, bu tür birçok projeye müdahil oluyorlar.

 

İmalat

 

Ulaştırma hizmetleri giderek Latin Amerika’daki imalat sektörünün rekabet gücü açısından önemli hale gelmektedir (27). Çin’in lojistik ve dağıtım şirketleri Latin Amerika piyasalarına girdikçe (iki en büyük yatırım, Nova ve Shenzhen Investment Limited, nakliyata odaklanmaktadır), başarıları bölgenin genel performansı açısından kritik hale gelecektir.

 

Çin’i Brezilya ve Arjantin gibi ülkelerdeki imalat yatırımının önemli bir kısmı, otomobil ve elektronik gibi ürünlere yönelik ithalat engellerine bağlanabilir. Her iki ülke de, yerel düzeyde fabrika kurmak üzere yabancı şirketlere teşvik vermek amacıyla tarifelerini ve tarife-dışı koruma tedbirlerini artırmışlardır.

 

Diğer yatırım biçimleri ise o kadar iyi bir performans sergilememiştir. Arjantin’in deneyimi olarak Tierra del Fuego vergisiz bölgesi, beklenenden daha az başarılı olmuştur. Hükümet, yabancı şirketleri, ithal etmek yerine yerel düzeyde ürünleri üretmeleri için ortak girişimler kurmaya zorlayınca bu durum cep telefonu gibi unsurların fiyatını artırmış ve tüketicileri satın almaktan caydırmış; bir yandan da çok az miktarda teknoloji transferi yapılmasını sağlamıştır. Burada üretilen ürünlerin üretim maliyetleri yüksek olunca da küresel piyasalarda rekabet güçleri ortadan kalkmıştır.

 

Otomotiv Endüstrisi

 

Çinli firmalar, Latin Amerika’da otomotiv endüstrisine akın ediyorlar. Şu ana kadar 10 milyar doların üzerinde değere sahip yetmiş beşin üzerinde anlaşmaya varılmış durumda. Bu anlaşmaları yarısı Brezilya’da yapılırken; Meksika, Arjantin ve Venezüella da bu bileşimin içerisinde. Neredeyse tümü sıfırdan yatırım olup çok az şirket alımı veya ortak girişim var. Chery Auto, JAC, Great Wall Motors ve Geely (2010 yılında Ford’dan Volvo’yu satın almıştı) gibi firmaların, araçların montajını Latin Amerika’da yapmak üzere fabrikaları var veya fabrika inşa ediyorlar.

 

Görünen o ki Çin, otomotiv endüstrisini stratejik bir sektör olarak görüyor ve hükümet de Çinli şirketleri ülke dışındaki operasyonlarını artırmaya teşvik ediyor. Çin’in ulusal endüstri politikası, yabancı şirketlerin Çin’de kurulan herhangi bir otomobil üretim şirketindeki hisse payını yüzde 49’la sınırlandırıyor. Dahası, Çin, araç ithalatları üzerinde en az yüzde 25 vergi koyuyor ve bazı araçların vergileri çok daha yüksek. Bu iki tedbir – yüksek vergiler ve yerel Çinli şirketlerin ortak girişimlerinde mülkiyet kontrolü- yabancı araçların Çin piyasasında sadece yüzde 5’lik bir dilime sahip olmasını kısmen açıklıyor. (28)

 

Dünyanın en büyük otomobil piyasalarından birine sahip olan Brezilya’da da ithalat vergileri son derece yüksek; ancak bu ülkede yabancı mülkiyet üzerinde aynı sınırlandırmalar söz konusu değil. Bir zamanlar artan düzeyde –ve özelikle de Japonya ve Kore’den- otomobil ithal eden bir ülke iken, Brezilya 2013 yılında kotalar getirdi; limitin üzerindeki araçlara ağır vergiler koydu. Halen yabancı şirketler, bu ülkede çok az kısıtlamayla fabrika kurabilir veya teknolojik bilgilerini aktarabilir. Bu, küresel değer zincirlerini güçlendirmeye ve inovasyon teşvikleri getirmeye yönelik hedefli programlarla birlikte ele alındığında, Brezilya’da son birkaç yılda otomobil endüstrisine yatırımdaki ciddi artışın ardındaki sebeptir. Sonuç itibariyle, bunun gibi korumacı politikalar, iyilik etmekten daha çok zarar verir; keza Brezilyalı tüketiciler son kertede otomobillerine daha fazla para ödüyorlar ve Brezilyalılara ait otomobil şirketleri, piyasada artan sayıdaki yabancı şirketin daha az inovasyon paylaşımına tanıklık ediyor. (29)

 

Meksika gibi diğer ülkeler de doğrudan yabancı yatırımı çekmek konusunda (ProMexico Fund, PRODIAT ve diğer programlar aracılığıyla) otomotiv sektörüne yönelik bir takım politikalar uyguladılar. Bugün Meksika’nın ABD piyasası haricinde başlıca ihracat destinasyonları arasında; Çin, Brezilya ve Hindistan gelmektedir. Ancak, sektör, Çin piyasasından gelen yeni taleplere kendi uygulamalarını uyarlarken bir takım zorluklarla karşılaşıyor. Orijinal parça üreticilerine (OEM’ler) ev sahipliği yapan bu ülkede, hafif araç modellerine dair teknik bilginin Çin piyasalarında yaygınlaştırılması elverişli olacaktır. Ulusal içeriğin artırılması ise, gelecekte otomotiv sektöründeki yatırımların artırılması amacıyla bir meydan okuma teşkil edecektir. (30)

 

Hizmetler sektörü

 

Hizmetler sektörü; finans, ulaştırma, bilgi teknolojileri, elektrik ve inşaat alanlarına akan sermayenin de etkisiyle göze batar şekilde büyüdü. Hizmetler sektörü, 2013-2016 yılları arasında Çin’deki yatırımın yarıdan fazlasını kendisine çekti. Bu bir önceki on yıldaki rakamın neredeyse iki katıydı.

 

Çin’in orta sınıf tüketicilerinin yeni neslini İnternet’e bağlamada büyük bir rolü olacak. Keza elliyi aşkın anlaşma, ICT alanında yapıldı. Çin’in telekomünikasyon devi Huawei, Latin Amerika çapında bir düzineyi aşkın yatırım yaptı. Onun peşinden, China Unicom, ZTE ve TP-Link geldi. İletişim hatlarından yönlendiricilere dek Çinli firmalar, dijital verilerin yeni neslinin sınır noktasında yer alıyor.

 

Kredi vermek ve Doğrudan Yabancı Yatırım: Finansal Akışlar arasındaki farklar

 

Çin’in bölgeye doğrudan yabancı yatırımlara, Çin’in politika bankalarının verdiği krediler eşlik ediyor. Söz konusu bankalar, devlete ait dört ticari bankanın hükümet-güdümündeki harcama işlemlerini devralmak üzere kuruldu. Bu kredilerin miktarı ise, 2005 yılından bu yana 140 milyar doları aştı. (31) Bu finansmanın önemli bir kısmı, dört ülkeye gitti: Arjantin, Brezilya, Ekvator ve Venezüella. Diğer borç vericilerin yerini almaktan ziyade, bu krediler tamamlayıcı nitelikte olup, sermaye piyasalarına erişimin daha pahalı olduğu ve uluslararası mali kurumların sınırlı olduğu ya da aktif portföylerinin bulunmadığı ülkelere odaklanmaktadır.

 

2016 yılı itibariyle, Inter-American Dialogue verilerine göre, Çin’den bölgeye verilen kredilerin büyük kısmı altyapı, enerji ve madencilik alanlarında yoğunlaşmayı sürdürüyor. Buna karşın, Latin Amerika CAF Kalkınma Bankası, Inter-American Kalkınma Bankası (IDB) ve Dünya Bankası dahil olmak üzere uluslararası mali kurumlar, diğer alanlara da yayılıyor ve portföylerinin yüzde 60’ı, eğitim, sağlık, çevre ve kamu idaresine odaklanıyor – özellikle de devletin modernizasyonu, hukukun üstünlüğü ve adalet.

 

Çin’in bölgeye verdiği krediler, birçok açıdan diğer uluslararası finans kaynaklarından farklı. Çin’in bugün Latin Amerika’ya verdiği kredilerin yaklaşık yüzde 15’inin emtia-destekli bir hükmü var – örneğin petrole yönelik krediler ve alım anlaşmaları. Dünya Bankası veya IDB’nin aksine, Çin’in politika bankalarından verilen krediler, ekonomik veya siyasi reforma dair koşullarla verilmiyor. Bununla birlikte, altyapı ve diğer fonlanan inşaat projelerinin Çin’in hizmetini veya parçalarını kullanması zorunluluğu getiriliyor – Çin’in politika bankalarının finansal destek verdiği günümüzde de bu yaygın bir uygulama. Maliyetler veya kredi koşulları açısından, Çin’in kredileri, çok-taraflı bankaların sağladıklarına benziyor. Ancak, Çin’in kredilerinin alıcı ülkelerde son iki yılda –özellikle de Ekvator ve Brezilya’da- oynadığı istikrar sağlayıcı rolü gözardı etmemek gerekiyor.

 

ABD, LATİN AMERİKA VE ÇİN: YENİDEN DENGELEYİCİ İLİŞKİLER

 

Arjantin Devlet Başkanı Mauricio Macri, 2017 yılı Mayıs ayında Pekin’e yaptığı bir resmi ziyaret esnasında Çin’i “stratejik bir ortak” olarak nitelendirirken; nükleer enerji tesislerinden ulaştırmaya dek toplam değeri 17 milyar doları aşkın anlaşmalar yapıldığını duyurdu. (32) Çin’in yükselen statüsü, Latin Amerika’da kendini sergiliyor. Çin’in bölge ile olan ekonomik ilişkileri daha önce ham madde ithalatına dayanıyordu; şimdiyse çok hızlı artan doğrudan yabancı yatırımlar ve altyapı yatırımlarında kendini gösteriyor.

 

Öte yandan, ABD TPP’den çekildi. TPP, Latin Amerika’dan 3 ülkeyi, Şili, Peru ve Meksika’yı içeriyordu. Amacı ise, NAFTA’yı yeniden müzakere etmekti (33). Bu belirsiz bağlamda, Meksika’nın dikkatinin bir kısmını Çin’e kaydırması şaşırtıcı olmayacaktır. Asyalı dev ile daha yakın ilişki kurulması Meksika’ya gelecekteki NAFTA müzakerelerinde belli bir üstünlük sağlayabilir.

 

Latin Amerika’nın Çin ile daha fazla ekonomik entegrasyonu, gelecekte üç blok arasındaki bağların yeniden tanımlanmasını sağlayabilir. Çin’den gelen doğrudan yabancı yatırımın artırılması – özellikle de hizmetlere doğru kayışın devam etmesi durumunda- ekonomik kalkınmada yapıcı bir rol oynayacaktır. Çin’in Latin Amerika’daki altyapının geliştirilmesine katılımı, bu zamana değin olumlu oldu ve bu şekilde devam edebilir. Ancak bir takım zorluklar devam ediyor. Bir çalışmada belirtildiği gibi, Çin’in Latin Amerika’dan ithalatı halen ağırlıklı olarak doğal kaynaklar ve kaynak-temelli mamul ürünlere dayanıyor (34).  Ve Latin Amerika’da Çin’in doğrudan yabancı yatırımı, diğer yabancı yatırımcılara kıyasla, madencilik sektöründe halen orantısız bir düzeyde (35). Peki bu etmenler, bazı Latin Amerika ülkelerinin madencilik sektöründen hizmetler ve imalat sektörüne kaymasını yavaşlatmış olabilir mi?

 

Dahası, Çin’in Latin Amerika ile artan ilişkisine bakıldığında, bunun siyasi ektileri ne olacaktır? Çin’in bölge ile ilişkisini belirleyen 2016 yılındaki politika raporu, farklı gruplara –Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu CELAC, Güney Amerika Ulusları Birliği UNASUR ve ALBA gibi- destek verilmesinden yanaydı. (36)

 

Çin’i bölgedeki nüfuzu ekonomik alanın ötesine geçerken, bölgenin hazırlanması ve Çin’le müzakere etmesi gerekiyor. Çin ile giderek iç içe geçen ekonomik bağlar, ülkelerin uluslararası alandaki bağımlılığı ve otonomisini etkilememelidir; keza bu durum ABD ve diğer müttefiklerle ilişkileri etkileyebilir. Otonomilerini sürdürmeleri amacıyla,  bölgesel platformların kullanımı, bölgenin Çin ile yaklaşan müzakerelerdeki pazarlık gücünü artırmalıdır.

 

SONUÇLAR

 

Çinli şirketler, önümüzdeki on yılda yoğun bir şekilde yatırımlarını sürdürecekler. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in 2025 ılına kadar 250 milyar dolarlık yatırım hedefine erişmek mümkün. Bu, eğer yatırımlar tüm bölge ekonomilerine fayda sağlarsa, Latin Amerika açısından oldukça pozitif bir gelişme olacak. Bu süreçten başarıyla çıkmak için, Çin ve Latin Amerika ülkeleri gelecekteki sınır-ötesi akışlar için güçlü bir temel inşa etmelidir.

 

Bu hedefi yerine getirmek üzere aşağıdaki tavsiyeler verilebilir:

 

Çin açısından:

 

  • Sürdürülebilir bir şekilde yatırım yapmaya dönük çabaların sürdürülmesi; yatırım yapılan topluluklara fayda sağlayan uzun vadeli projelere odaklanılması; bunun da yerel şirketlerle bağlantılar ve istihdam yaratımı aracılığıyla sağlanması.

 

  • Yatırımların saydam olmasını sağlanması; böylelikle yatırımın ardındaki gerekçeye dair pek fazla kuşku bırakılmaması.

 

  • Çinli şirketlerin daha fazla kurumsal sosyal sorumluluk almaya, topluluklarına katkı sağlamanın yeni yollarını bulmaya teşvik edilmesi. Çin hükümeti, ülke dışında faaliyet gösteren şirketleri için en iyi uygulamalar rehberi hazırlayabilir – özellikle de enerji ve hizmetler gibi daha hassas sektörlerde. Veya mevcut rehberleri daha etkin şekilde paylaşabilir. (38)

 

  • Daha fazla endüstrinin yabancı yatırıma açılması – özellikle de Latin Amerika şirketlerinin Çin piyasasına erişimde benzer fırsatlara sahip olduğu sektörlerde.

 

Latin Amerika açısından:

 

  • Piyasanın doğrudan yabancı yatırımlara açılması için daha fazla çalışılması; vergi anlaşmaları yapılması (çifte vergilendirmenin önlenmesi) ve yatırımcılar için daha fazla koruma sağlanması. Brezilya ve Arjantin gibi ülkeler, Çin ile ikili yatırım antlaşmalarını müzakere etmeye çalışırken, aynı zamanda müzakereler için elini güçlendirmek üzere Pasifik İttifakı, Mercosur gibi bölgesel platformlarda avantaj sağlayabilirler.

 

  • Yatırıma yönelik standartları yüksek tutmak. OECD’nin küresel yatırıma dair yönlendirici ilkeleri, bu hedefe yönelik kapsamlı adımlar sunmaktadır. Bu ilkeler, saydamlığı, tarafsızlığı ve küresel yatırımların etkisini artırmayı amaçlamaktadır.

 

  • Kamu ve özel yatırımcıları, yerel çevresel standartlara uyumda hesap verebilir kılmak. Güçlü düzenleyici çerçeveler çevresel alanda son derece önemlidir. Latin Amerika’nın topraklarını, haklarını, geçim olanaklarını ve temel maden çıkarma endüstrilerine (Çin ve diğer yabancı yatırımlar bu noktaya yoğunlaşmış durumda) odaklanılmasının çevresel sürdürülebilirliği riske atabileceği endüstrileri koruması gerekiyor. Yaratılabilecek veya güçlendirilebilecek düzenleyici çerçeveler arasında, değerlendirme ve izleme mekanizmalarının güçlendirilmesi, bakanlıkların maden çıkarma projelerine dair yasa ve standartları uygulama kapasitesinin iyileştirilmesi ve yerel düzeydeki sivil toplum endişelerini ele almak üzere net bir istişare süreci kurulması yer almaktadır.

 

  • Çin ve diğer yerlerden yapılan doğrudan yabancı yatırımları, ulusal ekonomileri küresel değer zincirlerine daha fazla entegre etmek üzere yönlendirmek. Bunu yapmanın bir yolu; etki değerlendirme olduğu ve eğer bu bölgeler işe yaramazsa revizyon süreci uygulandığı sürece, entegrasyona yönelik stratejik sektörleri hedefleyen özel ekonomik bölgelerin desteklenmesidir.

 

  • Etkin bir altyapı inşa edip sürdürmek suretiyle şirketlerin faaliyet gösterecekleri verimli bir ortam yaratılması. Kaliteli yollar ve limanlar, dinamik ekonomik büyümenin temelidir.

 

  • Latin Amerika’nın imalat sektörü için Çin’in aracı hizmetlerinin potansiyelinin –özellikle dağıtım ve lojistik gibi Çin’in küresel düzeyde rekabet gücüne sahip olduğu alanlarda- artırılması.

 

  • Daha fazla inovasyon ve verimliliği kolaylaştırmak üzere Ar&Ge harcamalarını güçlendirecek politikalara odaklanılması.

 

  • Becerilerin geliştirilmesi, teknolojik adaptasyon, bilgi aktarımı ve yenilikçi ürün geliştirmeyi ön planda tutan ulusal politikaların uygulanması; böylelikle Çin’in yatırımlarının faydalarının somut düzleme aktarılması.