close
Genel

Marx’ın Mirasından Yardım Almak

3 (1)

2008 yılında başlayan küresel kriz, neoliberal küreselleşme çağının sonunun işaretiydi; ancak sebep olduğu süreçler sona ermedi. Bize Aydınlanma Çağı’nın büyük düşünürleri ve özgürleşme hareketinin ideologları tarafından bırakılan kuramsal mirası kullanarak ilerleyebiliriz. Beğenseniz de beğenmeseniz de Karl Marx, içlerinde en büyüğü olmaya devam etmektedir.

Marksizm’den, 1989-1991 yıllarında Sovyet bloğunun çöküşünün ardından Doğu Avrupa’da ilerlemeci veya etkili bir teorik okul olarak söz etmek tuhaf olacaktır. Marksist fikirler, totaliter Stalinci dönemin baskıcı uygulamalarıyla, başarısız Sovyet ekonomisiyle ve piyasa ekonomisine entegre olamayan küçük bir genç grubun ve daha yaşlı kuşağın nostaljik ve muhafazakar fikirleriyle bağlantılı hale geldi. Doğal olarak, Marksist teori karşısındaki bu tavır, Sovyet tarzı yönetilen bir ekonomiden neoliberal kapitalizme hızla geçen eski komünist ülkeler için tipik bir durumdu. “Sosyalist” kelimesi, bu ülkelerde büyük oranda prestijini yitirdi.

Buna karşın, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’daki üniversitelerde Marksizm konulu dersler, sosyoloji bölümlerinde verilmeye devam etti; radikal sol eğilimli entelektüeller bu konudaki kamusal tartışmalara aktif şekilde katıldılar. Bununla birlikte, Marksist düşünceye olan güvende yaşanan kriz, sadece eski Sovyet bloku ülkeleriyle sınırlı kalmadı. Liberal ideolojik ana akımın savunucuları, 1968-1974 yıllarında yaşanan olaylar (Vietnam Savaşı, Fransa ve İtalya’daki öğrenci ayaklanmaları, Şili devrimi ve Portekiz, İspanya ve Yunanistan’daki sağ eğilimli diktatörlüklerin devrilmesi sonucunda entelektüellerin Güney Avrupa’nın ötesine geçerek yaygın şekilde radikalleşmesi) sonucunda pozisyonlarının ciddi bir şekilde zarar görmesinin ardından, 1990’lı yıllarda Batı’da kapsamlı bir karşı saldırı başlattılar.

1970’li yılların sonunda, ideoloji ve uygulama açısından ana akım liberalizmin yaşadığı krize, Batılı tüketim toplumlarının yaşadığı ciddi ekonomik yenilgiler eşlik etti. Bu krizin üstesinden gelindi; ancak solun ileri sürdüğü sosyal reformlar ve anti-kapitalist bir dönüşümle değil. Tam tersine, bu durum, Keynes’in savunduğu kavramlar üzerine inşa edilen karma ekonominin reddinin, refah devletinin adım adım yok oluşunun, özelleştirmenin, deregülasyonun ve finans sermayesinin önceliklendirilmesinin ürünüydü. Bir diğer deyişle, ana akım, sağa doğru radikal bir kayma yaşadı; ilerlemeci liberalizmin merkezci fikirlerinin yerine modern liberalizmin sağlam ilkeleri geldi.

NEOLİBERALİZMİN ZAFERİ VE SOLUN KRİZİ

Sol küresel kapitalizmdeki değişimler karşısında kapsamlı bir stratejik yanıt sunamamakla kalmadı; aynı zamanda yapıcı olmayan yaklaşımlar öneren iki kampa bölündü. Kamplardan biri, gerçekliği yok sayıp kapitalizmin bir zerre bile değişmediğini kanıtlamaya çalıştı. Diğeri ise, değişimleri efsaneleştirdi ve yönetici sınıfın ideologları ve propagandacılarının sunduğu kavramlar ve konseptleri göründüğü gibi kabul etti. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının, neoliberallerin saldırılarına dair bir sinyal oluşturması şaşırtıcı değil; keza neoliberaller siyasi ve ekonomik kazançlarını ideolojik ve kültürel bir hegemonyaya dönüştürerek zaten o dönemde çoktan konsolide ediyorlardı. Komünist gelenekleri temsil eden veya bir şekilde Sovyet projesiyle bağlantılı olan kuramcılar ve partiler, onların tek hedefi değildi. Batılı solcular ve komünistler, SSCB’yi 1968 yılından beri alenen eleştiriyorlardı; ancak bu durum hiçbir şekilde onların 20.yüzyıl sonundaki ideolojik mücadeledeki davalarına katkı sunmadı. Neoliberaller, Sovyet sisteminin çöküşünü, modern kapitalizmden farklı herhangi bir başarılı sosyal model inşa etmenin son derece imkansız olduğunun ampirik bir kanıtı olarak yorumladılar. Onlara göre, Sovyetlerin başarısızlığı, “piyasanın görünmez elinin” yönettiği herhangi bir ekonomi politikasının tanım gereği fiyasko olduğunu gösterdi. Dolayısıyla, sadece Sovyet deneyimine bel bağlayan merkezi planlama destekçileri değil, diğer tüm solcular da – en ılımlı sosyal demokratlardan en radikal işçi destekçilerine dek- umutsuz ütopyacılar olarak “ciddi bir söylem” alanından dışlandılar.

Bir dizi siyasi yenilginin ardından ayağa kalkan sosyal-demokrat ve komünist partiler, muzaffer olanın merhametine teslim olmaya başladılar birer birer. Neoliberal sisteme katıldılar ve yeni uzlaşının mantığını kabul etmeye başladılar. Birçok komünist parti artık yok. Sosyal – demokrat partiler, varlıklarını sürdürüyorlar, ancak sadece seçimlerde bir marka olarak. Artık kapitalist politikayı köklü bir şekilde değiştirmeye çalışan bir toplumsal güç olarak yoklar. Bu tartışmalar, “kültürel farklılıkların” nüanslarına, taktik yönetim meselelerine ve doğru personelin istihdamına indirgendi.

Soldaki küçük gruplar, sıkı bir dogmatizmde çareyi buldular. Tek bir görevi olan –Marksist ve sosyalist geleneği gelecek kuşak devrimcilere aktarmak- “ateşin bekçileri”ne dönüştüler. Arkalarındaki siyasi desteği kaybeden birçok entelektüel paniğe kapılmışlardı. İdeologları Marx’ı yeterince radikal olmamakla eleştiren post-modernist teorinin farklı şekillerine ideolojik olarak sığındılar. 19.yüzyıl düşünürünün yaşının yaygın görüşlerine aşırı bel bağladığını ve Avrupa Aydınlanması’nın geleneklerinin, bilme inanç ve ilerleme kavramlarının –ki bunlar aynı zamanda burjuvazinin değerler sisteminin parçasıdır- ötesine geçemediğini kanıtlamaya çalıştılar. Hiç şaşırtıcı olmasa gerek, Marx’ı tarihsel olarak dar görüşlü ve “burjuva” olarak görüp reddederken, post-modernistler kendi kültürel sınırlamalarını ve neo-liberal kapitalist kurumlara müdahale meselesini gündeme getirmediler.

Marksist proje, hem devrimci hem de reformist versiyonlarında uygunsuz görülüp reddedildiği için, yerine, modern medeniyetin ilkelerine dair esaslı bir eleştiri konması gerekti. Bu yaklaşımın güzelliği, destekçilerinin entelektüel radikalizme dair iddialarını toplumu değiştirmeye yönelik herhangi bir girişimin ilkeli ve tutarlı bir şekilde reddedilmesiyle birleştirmesine olanak tanımasından ileri geliyordu. Bu eğilimi en iyi tanımlayan ise, Antoni Hardt ve Michael Negri’nin İmparatorluk aldı kitabı oldu. Kitap derhal ses getirdi. Radikal retoriği bir kenara bırakırsak, bu kitap, komünizme bir giriş olarak neoliberal kapitalist modelin ilerlemeci niteliğini kanıtlama girişimi idi.

Pratik anlamda yazarların Avrupa Birliği’nin azimli destekçileri olması ve Avrupa Anayasası’na yönelik kampanyada yer alıp, Avrupa’da Batı Avrupalıların çoğunun beklenmedik şekilde sert direnişiyle karşılaşan piyasa entegrasyonuna yönelik stratejik süreci tutarlı bir şekilde desteklemeleri şaşırtıcı olmasa gerek. Birçok durumda, bu direnişin başında, halk üzerinde güçleri olan solcular bulunmuyordu. Bu direniş genellikle siyasi olarak biçimsizdi ve zaman zaman ideolojik çelişkilere konu oluyordu. Ancak, SSCB’nin dağılmasının ardından Avrupa ve Kuzey Amerikalı elitler açısından başlıca meydan okuma haline geldi.

Bu durum, Meksikalı yazar ve aktivist Subcomandante Marcos tarafından ironik bir şekilde anlatıldı. Kendisi, Chiapas eyaletinde yerlilerin isyanı sırasında, yerel sakinlerin Berlin Duvarı’nın düştüğü veya SSCB’nin dağıldığını dahi bilmediklerine ve sanki ideolojik bir devrim olmamış gibi sadece kendi çıkarlarını ve haklarını savunmaya devam ettiklerine dikkat çekmişti. Aslında 1994 yılında Zapatistas’ın isyanı, yeni bir küresel direniş hareketinin başlangıcının işaretini vermişti. Bir başka dönüm noktasına ise 1999 yılında Seattle’da, binlerce gösterici Dünya Ticaret Örgütü’nün bakanlar toplantısını sekteye uğrattıkları ve daha fazla ticari serbestleşmeye dair yeni bir toplantı aşamasına start verildiği zaman erişildi.

“ANTİ-KÜRESELLEŞME” HAREKETİ

20.yüzyılın son yıllarında neoliberal sistem karşısındaki bu spontane direniş örgütlenmeye başlandı. Her ne kadar ilk başta katılımcılar kendilerini bu etiketten arındırmaya çalışmış olsalar da, gazeteciler, bu hareketleri “küreselleşme karşıtlığı” olarak nitelendirdi. Kendilerini “sosyal adalet için küresel hareket” olarak tanımlamayı tercih ettiler. Yeni ve geniş çaplı hareketler, ortak bir gündem koordine etmeye çalışan geniş çaplı koalisyonlar altında birleşti. Bunlar son kertede Dünya Sosyal Forumu’nu kurdular ve bu forum da onların birleşme ve tartışmaya yönelik küresel platformları haline geldi. 2002 yılında Avrupa Sosyal Forumu ortaya çıktı. 2008 yılındaki dünya ekonomik krizinin ardından ise, nihayetinde yeni siyasi partiler ortaya çıkmaya başladı: İspanya’da Podemos ve Yunanistan’da Syriza. Birçok analistin beklentileri aksine, 2008 krizi, önde gelen Batılı ülkelerin ekonomi politikasında bir değişime yol açtı. Küreselleşme karşıtı hareketin büyümesine de katkı sunmadı. Avrupa Sosyal Forumu, 2008 yılından sonra sert bir şekilde gücünü kaybetti ve ardından hep birlikte yok oldu. Dünya Sosyal Forumu halen bir takım toplantılar için bir araya geliyor; ancak artık bir ilgi odağı olma özelliğini yitirdi. Sosyal hareketler dikkatlerini yerel ve ulusal meselelere çevirdi.

Fransa’da, genç işçilerin haklarını kısıtlayan İlk İstihdam Sözleşmesi’ne karşı geniş çaplı ve başarılı protestolar gerçekleşti. Emeklilik reformuna karşı ise daha geniş çaplı ancak daha az başarılı protestolar oldu. Yunanistan ve İspanya’da, AB ve uluslararası bankalardan gelen baskı altında birbiri ardı sıra başa geçen hükümetlerin izlediği sert kemer sıkma politikalarına karşı devasa protestolar yaşandı. Bu protestolar, New York’ta Occupy Wall Street hareketinde birleşti. Bu hareketin medya yönü oldukça başarılı oldu, keza dünyanın dört bir yanındaki farklı protesto hareketleri, her ne kadar gündemlerinin New York’taki “işgalcilerin” düşünceleri veya talepleriyle alakalı olmasa da, bu hareketi taklit etti.

Elbette, medya ayağının başarısı hiçbir şekilde siyasi bir zafere dönüşmedi, 1999 yılında Seattle’da gerçekleşen ve Dünya Ticaret Örgütü’nün karar alma sürecini aksatan protestoların aksine, Occupy Wall Street’in herhangi bir pratik sonucu olmadı ve güçleri, herhangi bir değişim yapmaya doğru yöneltmedi.

Bu kitlesel protesto hareketlerinin etkisizliği, katılımcıları, veya en azından bir kısmını, örgütlenmiş bir politika ihtiyacı hakkında düşünmeye teşvik etti. Bu noktada, kapitalizmin ve aynı zamanda bir siyasi eylem teorisi olarak Marksizm’in çelişkilerini incelemiş büyük bir ekonomist olarak Marx’ın mirasına başvurdular. Ancak, yüzyıllık Marksist sloganları dini bir şevkle söylemekle yetinmek yerine, Marksist analist temelinde yeni bir gündem ve yeni siyasi projeler formüle etmeleri gerekti.

DEĞİŞEN BİR TOPLUM İÇİN SINIF ANALİZİ

Toplumun sınıf yapısı 20.yüzyıldan beri –yani endüstriyel devrimin zirve noktasına ulaştığı sırada- çarpıcı bir biçimde değişti. Birbirlerini tamamlayan ve birbirleri karşısında çelişkiye düşen iki küresel sosyal süreç, 20.yüzyıl sonu ve 21.yüzyıl başında gerçekleşiyordu. Bir yandan bu dönem küresel nüfusun daha önce eşi benzeri görülmemiş bir şekilde proleterleşmesine tanıklık etti. Daha önceleri geleneksel mesleklerle iştigal eden çok fazla sayıda kişi, Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerindeki modern ekonomi ve endüstriyel üretimin parçası haline geliyordu.

Sanayileşmiş Avrupalı ülkelerde, liberal mesleklerin eski üyeleri, teknik uzmanlar, entelektüeller, bilim insanları ve evden çalışan yazılım mühendisleri, tasarımcılar ve “yaratıcı sınıfın” diğer temsilcileri giderek istihdam edilen işgücüne yöneliyorlardı. Amerika’nın önde gelen sosyologlarından Emmanuel Wallterstein, bu dönemi, topyekün proleterleşme şeklinde tanımlamıştı. Ancak öte yandan, sınıf yapısı giderek sönükleşmeye başladı, geleneksel çizgiler giderek zayıfladı ve dayanışma ve kolektif çabalara

yönelik geleneksel mekanizmalar artık işlemez hale geldi. Yeni proleterler, 20.yüzyılın endüstriyel işletmelerinin çalışanlarına kıyasla birbirlerine giderek daha az bağlı hale geldiler. İşletmeler daha küçük hale geldi; işgücü azaldı; yapıları giderek farklılaştı. Eski endüstriyel bölgeler – Batı Avrupa’da, eski Sovyet bloku ülkelerinde veya Amerika’da olmaları fark etmez- üretimlerinin büyük kısmını kaybettiler; keza üretim Latin Amerika ve Doğu Asya’ya, özellikle de Çin’e kaydı.

Örgütlenmiş endüstriyel proletaryanın yerine hizmet sektörünün çalışanları, eğitim ve sağlık uzmanları ve bilim insanları geldi. Bunun karşılığında, daha önceleri serbest sendikalar ve sol eğilimli siyasi partiler kuracak koşullara ve sosyalist geleneklere sahip olmayan ülkelerde yeni bir işçi sınıfı şekillenmeye başlıyordu. İstihdam edilen işgücüne dair farklı gruplar arasındaki ücret uçurumu sert bir şekilde arttı ve bu da kaçınılmaz olarak bu grupların dayanışmalarının gücünü gündeme getirdi. Bir diğer deyişle, işgücü ve sermaye arasındaki çelişki yok olmadı; ancak işgücü dünyası çok daha karmaşık ve daha az birleşik bir hal aldı. Bir anlamda, proleterleşmeye, toplumun atomlaşması ve sınıflardan ayrışmasının yanı sıra, dünya siyasetinin geleceğini etkilemeye namzet, yeni bir küresel sosyal coğrafyanın oluşması eşlik etti.

Bu yeni koşullar altında, örgütlenme, sloganlar ve siyasi uygulamalara dair genel yöntemlerin ciddi düzenlemelerden geçmesi gerekmişti. Bununla birlikte, bu durum, Marksizim’in, toplumun pratik dönüşümüne yönelik bir teori olarak daha az önemli hale gelmesi anlamına gelmemektedir. Sadece eski dogmalara inatçı bir şekilde dört elle sarılan ve değişen tarihsel koşulları eleştirel bir gözle analiz etmek konusunda çekimser kalan kuramcılar ve uygulayıcılar, bu açmazın ötesine geçememişlerdir. Değişen gerçekliği Marksist analiz penceresinden incelemek yerine eski Marksist sonuçları tekrarlayıp durmuşlardır – hem de artan sosyal değişimlerin tam bu dönemdeki taleplerini yok sayarak.

YENİ BİR REFAH DEVLETİ Mİ?

Sol eğilimli partiler genel modellerine saplanıp kaldıklarında veya tam tersine liberal ideoloji, modernizm ve siyasi doğruculuğun izinden gittiklerinde, güçleri peyderpey –ve bazen oldukça hızlı bir şekilde- azalır ve yerlerine dayanışma kavramını yeniden tanımlayan yeni popülist hareketler gelir.

Çelişkili olarak, istihdam edilen işgücü dünyasının çok daha heterojen olması sebebiyle, yeni koalisyonların temelini oluşturan hedefler ve sloganlar ile dayanışma inşasına yönelik yöntemler çok daha kapsamlı ve daha genelleşmiş bir hal aldı. Geçmişte, benzeri işletmelerde benzer tür işler için istihdam edilen işçilerin ortak çıkarları, sınıf topluluğu kavramının temelini oluşturuyordu ve giderek de ortak bir sendika veya siyasi örgütlenme ihtiyacına yol açtı. Ortaya çıkan yeni perspektife göre, koalisyonlar artık yaygın şekilde paylaşılan sosyal ve ekonomik meseleler etrafında tesis ediliyor. Bu, birçok sosyal gücün bir araya gelmesi ve pratik işbirliği sürecinde ortak anlayış ve dayanışmalarını derinleştirmesi için bir çıkış noktası.

Dolayısıyla; refah devletinin temelini teşkil eden ve 20.yüzyılın son on yılları ve 21.yüzyılın başında kaybedilen veya zarar gören temel sosyal hakların –serbest sağlık hizmetleri, ücretsiz eğitim, maliyeti karşılanabilir konut, toplu taşıma ve yukarı yönlü sosyal hareketliliği teşvik eden kurumların- korunması, geliştirilmesi veya yeniden kazanması doğrultusunda ortak bir çıkarları var. Bir diğer deyişle, dayanışma aşağıdan yukarıya doğru şekillenirken, şu anda tam ters yönde ilerliyor: yukarıdan aşağıya – yani, sosyal hareketlerin geniş çaplı birleşmesi ve koalisyonlarından, yerel düzeyde birleşme ve karşılıklı yardımlaşmaya doğru. Temel sosyal güvencelere yönelik mücadelenin kendi başına nihai bir hedef teşkil etmemesi veya yapısal sosyal dönüşüme yönelmeye devam eden solun yeni politikasının yegane anlamı olmaması da bir başka mesele.

Başlığı oldukça provokatif olan (“Yirmi Birinci Yüzyılda Sermaye”) tanınmış Fransız ekonomist Thomas Piketty, refah devlerinin günümüzde kilit bir konuyu kanıtladığını ileri sürüyor. Piketty şöyle yazmıştı: “Bugün, yirmi birinci yüzyılın ikinci yarısında, yok olduğu ileri sürülen refah eşitsizlikleri, tarihsel gücünü yeniden kazanmaya ve hatta o gücü geride bırakmaya yaklaştı.” 20.yüzyılda eşitsizliğin azalması, hiçbir şekilde kapitalizmin doğal mantığının sonucu değil; tam tersine savaşlar ve devrimlerin etkisi altında bu mantığın sapmasından kaynaklanmaktadır. Kapitalizmin sosyo-ekonomik açıdan yozlaşmasına dair kasvetli bir teşhiste bulunduktan sonra Piketty, oldukça mütevazi çözümler sunuyor ve yapısal reformlar önermek yerine çözüm olarak sermayenin aşamalı bir şekilde vergilendirilmesi yoluyla Batı’nın sosyal refah kurumlarının modernleştirilmesi ve güçlendirilmesini öne sürüyor.

Refah devleti kavramının tarihsel deneyim temelinde yeniden değerlendirilmesi gerektiği giderek net bir hal almaktadır. Filipinli halk aktivisti Tina Ebro, bu bağlamda Dönüştürücü Sosyal Gündem’den söz etmektedir. Rus sosyolog Anna Ochkina ise, hedefin sadece çalışan halkın yaşam standartlarını korumak değil, aynı zamanda toplumun kendisi tarafından denetlenen yeni sosyal ve ekonomik yeniden üretim mekanizmaları yaratmak olduğunu vurgulamaktadır. Kendisi, refah alıcılarından oluşan “pasif demokrasiden” çoğunluğun çıkarlarının bilinçli bir şekilde örgütlendiği “aktif bir demokrasiye” geçiş ihtiyacı hakkında yazmaktadır.

POPÜLİZM VE POLİTİKA

Siyasi olarak bakıldığında, söz konusu hareketler genellikle artık geleneksel sosyal-demokrat veya komünist partiler değillerdir; daha ziyade “popülist” gözüken geniş kapsamlı birleşimlerdir. Bununla birlikte, popüler bir liderin etrafında birleşen, alelade unsurlardan da oluşmamaktadır. Daha ziyade söz konusu toplumsal güçler, ülkelerini ve dünyanın geri kalanını dönüştürmek gibi ortak bir pratik hedef etrafında bir araya gelmektedir. Bu iki çarpıcı örnek, Yunanistan’da Syriza ve İspanya’da Podemos’a aittir. Bu iki parti, ülkelerinde düşüşe geçen “eski sol” karşısında hızla sahneye çıkmışlardır.

Politikalarının benzerliği ise, kökenlerinin ne denli farklı olduğu dikkate alındığında çarpıcıdır. Syriza’nın geçmişi birkaç on yıl öncesine dayanmaktadır. İlk başta, partinin Moskova yanlısı çizgisini terk ettikten sonra, Yunanistan Komünist Partisi’ne paralel, “yerli” bir alternatif olarak var olmuştur; ardından ise sol eğilimli sosyalist Synospismos partisine dönüşmüş, son olarak da görece kısa süre önce bir araya gelen radikal solculardan oluşmuş bir koalisyona dönmüştür. Buna karşın, Podemos’un üzerinde konuşulacak bir geçmişi bile yoktur. Ekonomik kriz sırasında yaşanan protestolardan ortaya çıkmıştır. 2014 yılında, Madrid sokaklarına dönülen “indignados” adlı kitlesel hareketin siyasi kanadı bir partiye dönüşmüştür. Ardından 2015 yılında lideri Pablo Iglesias, İspanya başbakanlığı için meşru bir aday olarak kabul edilmiştir.

Syriza’nın politikası, “eski solcuların” on yıllardır süren deneyimlerinin kritik bir şekilde yeniden değerlendirilmesini temel alıyor. Podemos, en başından beri, “eski” solcu partilerle yollarını ayırdığını açıkladı ve bu partilerin, yeni koşullar altında çalışan halkların çıkarlarını koruyamadığını ileri sürdü. Bununla birlikte, bu kopuş hiçbir şekilde Marksist geleneğin reddi anlamına gelmedi. Podemos lideri Pablo Iglesias, kariyerine Komünist Parti’nin gençlik örgütünde başladı ve ardından bir siyaset bilimci olarak akademide edindiği kuramsal becerilere başvurdu. Aynı zamanda, küreselleşme-karşıtı bir hareketin içerisinde yer aldı. Partinin başkanı olarak, genç siyasetçi, mücadelenin sınıflar arasında geleneksel bir çatışmaya indirgenemeyeceği konusunda ısrar etti. Ona göre, “şu anda yaşanan esaslı ayrışma; oligarşi ve demokrasi, sosyal çoğunluk ve ayrıcalıklı azınlık arasında”.

Ortodoks Marksizm’in bakış açısından bakıldığında, söz konusu formül, kabul edilmiş öğretilere tamamen aykırı görülüyor – çalışan sınıf – köylü sınıfı bloğu fikriyle Lenin’den, kırsal silahlı mücadeleye odaklanan Mao Zedong, Fidel Castro ve Ernesto Che Guevera’ya dek. Aslında, proletaryayı kapitalizmin yerini alabilecek türden en tutarlı tarihsel güç olarak tanımlayan Marx hiçbir zaman sosyal ve devrimsel mücadelenin endüstriyel işçiler ve onların partilerinin münhasır ayrıcalığı olduğunu söylememişti. Dahası, 20.yüzyıl Marksist teorisi, Antonio Gramsci’nin şahsında, tüm toplum düzeyinde ideolojik ve siyasi hegemonya için mücadele etmek ve geniş çaplı sosyal bloklar kurmak meselesini gündeme getirmişti. On yıllardır süregelen sorun ise şuydu: Bu tür fikirler, geleneksel partilerin bürokrasisi tarafından hiçbir zaman göz ardı edilmedi veya tam tersine yönetici elit içindeki bazıları veya bazı gruplarla ahlaksız nitelikteki gizli anlaşmalarını gerekçelendirmek için kullanıldı. Buna karşılık, Avrupa’da Syriza ve Podemos’un temsil ettiği yeni popülizm, geniş tabanlı bir halk bloğu oluşturulmasına ve kitlesel sosyal hareketlerden oluşan bir birlik kurulmasına dayanıyor. Örgütsel biçimlerin yanı sıra, siyasi davranış biçimi değişiyor – tıpkı aktivistler ve toplum, imajları, konuşmaları ve hatta görüntüleri arasındaki işbirliği yöntemlerinde olduğu gibi.

Yeni popülizmin temelini oluşturan siyasi bloğun ne kadar radikal, etkin, başarılı ve tutarlı bir şekilde ayakta kalacağı sorusu ise, şu an için henüz yanıtlanabilmiş değil; keza ne hareketin ölçeği ne de demokrasi taahhüdü, örgütsel, reklam ve entelektüel çabalar gerektiren ciddi bir siyasi stratejinin yerini alamaz. Ve mantıklı olarak bakıldığında, Marksist kuramsal gelenek de yeniden çok rağbet görüyor ve muhtemelen yeri doldurulamayacak.

Avrupa’da sol kanattaki (ve bazı ülkelerde sağ kanattaki) popülizmin artan dalgası bir ölçüye kadar siyasi bir yenilik iken, Latin Amerika ve diğer eski Asya sömürgelerinde bu tür hareketlerin uzun bir

geçmişi vardır. Popülist koalisyonlar, sömürge-karşıtı mücadele sırasında ve ulusal özgürleşme ayaklanmaları sırasında şekillendi. Bugün öncelikli hedefleri; geleneksel elitlerin siyasi bağlılıklarından bağımsız olarak on yıllardır devam ettirdikleri siyasi yolsuzluk ve iktidar üzerindeki tekel.

Hindistan’daki Aam Aadmi (Ortak Adam) Partisi, bunun çarpıcı bir örneği. Yeni Delhi’deki seçimlerde büyük bir zafer elde etti. oyların yarıdan fazlasını kazanmasına ek olarak, meclisteki koltukların yüzde 95’ini kaptı (bunu Hindistan’ın en başarılı partileri bile gerçekleştirememişti). En yoksul Hintlilerin olduğu gibi etnik ve dini azınlıkların çıkarlarını savunan parti, dışarlıklı bir noktadan ulusal politikada öncü güçlerden birine dönüştü.

Hintli siyaset bilimci Praful Bidwai şöyle yazmıştır: “Bu, Hint solunun bir zamanlar olduğu türden bir güçtü; ancak kısa süre önce bu özelliğini yitirdi: “Otorite karşısında saygısız; doğumdan kaynaklı ayrıcalıklar ve hiyerarşiye karşı çıkmada militan; tutkulu bir şekilde eşitlikçi ve yöneticilerin halka daha fazla hesap verebilmesini sağlayarak Hindistan’ın “dünyanın en geniş çaplı demokrasisi” olduğu yönündeki abartılı iddialarını tamamen yok saymaya hazır.”

BRICS ÜLKELERİ

Asya ve Latin Amerika’da endüstriyelleşme ve küresel sosyal coğrafyadaki değişim ile eski Sovyet bloku ülkelerinin dünya piyasasına dahil edilmesi, kapitalist sistemin merkezi ve periferisi arasındaki düzeni değiştirdi. 1990’lı ve 2000’li yıllarda çok-uluslu şirketler, sürekli olarak Batı’dan Latin Amerika’ya doğru endüstriyel üretimlerini kaydırdılar, daha sonra da Doğu Asya ve Çin’e yöneldiler. Bunun tek amacı ise, sadece ucuz işgücüne erişmek ve yüksek vergiler ve çevresel kısıtlamalardan kaçınmak değildi. Bunu, organize işgücünü zayıflatmak ve işçi hareketlerini ülkeye geri getirmek amaçları doğrultusunda bilinçli – ve başarılı- bir politika olarak uyguladılar.

Bununla birlikte, son kertede bu çabalar, periferinin önde gelen ülkelerinin endüstriyel kapasitesinde hızlı bir artışa yol açtı ve bu da mantıklı olarak yeni endüstriyel güçleri ve onların elitlerini daha hevesli hale getirdi; dünya düzenini değiştirebileceklerine ve değiştirmeleri gerektiğine inandılar. Dolayısıyla, kendi işçi hareketinden gelen iç tehdidi durduran Batılı kapitalizm, şimdi de bir dış tehditle karşı karşıya gelmişti.

BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin’e kısa süre sonra Güney Afrika’nın katılmasıyla ortaya çıkan birlik) ekonomik blokunun kurulmasıyla birlikte bu tehdit ortaya çıktı. Böylesi bir birliğin tasavvur edilmesi 1990’lı yılların sonunda bile zordu; keza katılımcıların ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel gerçeklikleri son derece farklıydı. Çelişkili bir şekilde bakıldığında, bu birlik, ilk başta, dört büyük periferi ekonomisinin ortak özelliklerini –özellikle de 2000’li yılları başında deneyimledikleri yüksek endüstriyel büyüme oranlarını- tespit eden Batılı uzmanların zihinlerinde ortaya çıktı. uzmanlar arasında moda bir konu haline gelen BRICS, daha sonraları resmi bir uluslararası ittifaka dönüştü.

Elbette Rusya, sosyo-ekonomik, kültürel ve tarihi özellikleriyle diğer BRICS ülkeleri arasında dikkat çekiyor. Brezilya, Hindistan ve Çin, 21.yüzyıl başında endüstriyel devrimlerden geçtiler. Rusya ise, devasa bir endüstriyelleşmeden kaçış sürecinin eşlik ettiği derin bir krizden kendisini toparlıyordu ve bunun korkunç sonuçları oldu. 1980’li yıllardan beri ekonomisi ciddi anlamda geriledi; ancak ülke bilimsel ve üretim kapasitesini korudu.

Bununla birlikte, BRICS’i, küresel ekonominin yapılanmasını değiştirme potansiyeli olan jeopolitik bir güç haline getiren şey, Rusya’nın varlığıdır. BRICS’in tek Avrupa ülkesi ve tek eski endüstriyel büyük gücü olarak, Rusya, iki dünya arasında bir tür köprü vazifesi görüyor; tarihi, entelektüel, askeri ve endüstriyel gelenekleri taşıyor ve ancak bu şekilde yeni endüstriyelleşmiş ülkelerin Batı ile bir çatışma durumunda çıkarlarını tam olarak koruyabilmelerini sağlıyor.

Bu durum, Batı’da yönetici durumundaki oligarşilerin Rusya-karşıtı tutumlarının, BRICS’in isminden söz ettiren bir uluslararası birliğe dönüşmesinden sonra neden bir anda arttığını da açıklıyor. Batılı elitlerin Rusya-karşıtı tutumu, Moskova’nın AB ve ABD ile Ukrayna krizi üzerinden yaşadığı çatışmadan yıllar önce şekillenmeye başlamıştı. Batılı yönetici sınıflar için sorun; Rusya’nın pratik dış politikası değildi; keza söz konusu politika 2000’li yıllar boyunca oldukça muhafazakar ve ılımlı kalmıştı. Ekonomi politikası da neoiberalizmin genel ilkelerini tamamen benimsemişti. Onlar

Rusya’nın uluslararası düzeni yeniden şekillendirmedeki potansiyel rolü konusunda endişeliydiler. Ne çelişkilidir ki Batı’da neoliberal ideologlar ve analistler, Rusya’nın bu rolü, bu tarihsel misyondan açıkça kaytarmaya çabalayan Rus elitlerinin kafalarına dank etmeden önce oynayabileceğini fark ettiler.

SOSYAL ÇATIŞMA VE KÜRESEL MÜCADELE

Olayların doğal gidişatı, BRICS’i Batı’ya olan bağımlılıklarının ve periferi kalkınma mantığının üstesinden gelmek isteyen diğer devletler için bir kilit noktaya dönüştürmektedir. Bununla birlikte, uluslararası sistemi değiştirebilecek olan bir ittifak kurmak için tüm bu ülkelerin bir iç krizden ve radikal bir dönüşümden geçmesi gerekmektedir. Ekonomik büyüme ve bu ülkelerin 2000’li yıllardaki ekonomik kriz sırasında yaşadığı orta sınıfın konsolidasyonu, kapitalist sistemin istikrara kavuşmasının kanıtı değildi. Tam tersine, yükselen çelişkilere ışık tutmuştu; keza büyük çaplı yeni talepler de ortaya çıkmıştı ve bunlar mevcut düzen tarafından karşılanamazdı. “BRICS ülkelerinde orta sınıfların sorunları oldukça spesifiktir,” diye yazar ekonomist Vassily Koltashov. “Bunlardan biri, halkın özgürlük düzeyine dair bir taleptir. Bir diğer ise, temsilcilerin psikolojisine dairdir ve bu da çevrelerindeki koşulların bir ürünüdür. Bir devletin sosyal politikası, bu bağlamda önemli bir rol oynayabilir.”

BRICS ekonomilerinin hızlı büyümesi de büyük oranda neoliberal küreselleşmenin sonucuydu ve bu da küresel düzeyde ürünleri ve kaynaklar için artan bir talep doğurmuştur. Ancak söz konusu talep, çelişkileri sonucunda aşırı bir üretim krizini tetiklemiş olan ve mevcut tüketim modelini tüketen yerleşik sistem içerisinde sonsuza dek karşılanamaz. Ve bu durum aynı zamanda küresel ve ulusal düzeylerde yeni çelişkilere, yeni fırsatlara ve yeni taleplere yol açtı. Daha düne kadar periferide olan ülkeler artık dünya çapında tamamen farklı bir yere sahip olabilir. Ancak bunu sağlamak için onların ve çevrelerindeki dünyanın değişmesi gerekmektedir. Şurası barizdir ki, bu sürecin yumuşak veya çatışmasız bir şekilde geçmesini ummanın herhangi bir mantıklı tarafı yoktur.

Toplumdaki yeni güç yapılanmasını yansıtan geniş ve yeni koalisyonlar, BRICS ülkelerinde gündeme gelmelidir. Bu durumda, Avrupa’da süregiden süreçler – yani, neoliberalizm karşısında yükselen direnç- Rusya ve diğer BRICS ülkelerinde yaşanan olayları etkileyebilir.

Modern küresel sistemin yapılanması, tek bir ülke veya muzaffer bir tarafın onu radikal bir şekilde değiştirmesine imkan tanımıyor. Sol eğilimli Yunan hükümetinin seçimden sadece bir ay sonra yaşadığı zorluklar, modern siyasi süreçlerin içinde bulunduğu çelişkileri gözler önüne seriyor. Bu çelişkiler sadece ulusal değil küresel düzlemde de karşımıza çıkıyor. Egemen Yunanistan devletinin halkı, meşru bir şekilde bir hükümet seçti ve ona ekonomi politikasında radikal bir değişiklik yapma ve ülkeye Brüksel’deki bürokratların neoliberal teorinin gerekleriyle tamamen uyumlu şekilde dayattığı kemer sıkma politikalarına son vermesi için yetki sundu. Bununla birlikte, AB’nin mali ve siyasi kurumlarının kimse tarafından seçilmeyen ve herhangi bir demokratik yetkisi olmayan temsilcileri halen Atina’yı Yunan halkının ağırlıklı çoğunluğu ve Syriza’nın parti programına ters düşen bir anlaşmayı imzalamaya itmeyi başardı. Yunan hükümetinin tavizleri, seçmenler, aktivistler ve uluslararası sol arasında güçlü eleştirileri gündeme getirdi. Daha önceleri ABD’li ekonomist ve Nobel Barış ödülü sahibi Paul Krugman, Yunanistan’da iktidara gelen solcuların ana sorununun “yeterince radikal olmamaları” olduğunu yazmıştı.

Söylemeye bile gerek yok, Syriza, kararlılık ve daha da önemlisi net bir stratejisi olmayışı sebebiyle eleştirilebilir. Ancak, küresel güç dengesini akılda tutmak önemlidir. Yunanistan, İspanya ve potansiyel olarak İtalya’daki yeni popülist hareketlerin, AB oligarşisiyle tek başına yüzleşmek zorunda kalırlarsa net bir zafer elde etmeleri zordur. Aynı şekilde, Batı ile geniş çaplı bir çatışma durumunda BRICS ülkelerinin koşulsuz bir zafer kazanması mümkün değildir. Bunun tek koşulu Batı’da aktif ve sadık müttefikler bulmalarıdır. Bununla birlikte, ortaya çıkan küresel yapılanma, bir fırsat penceresi açıyor: Avrupa’daki sosyal hareketlerin protestoları, periferideki olaylar için bir katalizör işlevi görüyor ve yeni bir siyasi durum ve yeni küresel koşullara yönelik bir olasılık yaratıyor. Bu olasılığın, periferi ülkelerde – öncelikle de BRICS ülkelerinde- ciddi değişimler yaşanmadığı sürece bir hakikate dönüşmemesi de ayrı bir mesele.

DEĞİŞİM İHTİYACI

Küreselleşme ve onun sonuçları, Marx’ın küresel devrime dair görüşlerini, giderek daha anlamlı hale getiren küresel bir sosyal dönüşüm haline getiriyor. Bu her yerde aynı anda gerçekleşmiyor; ama tek bir bölge veya ülkeyle sınırlı değil. Tüm gezegenleri peyderpey kapsıyor; birçok sosyal gücü ve toprağı büyük bir girdaba sürüklüyor. İvedi değişimler kapitalizmi sonlandıracak mı, yoksa mevcut neoliberal modelin ötesine geçmek üzere bir fırsat yaratacak ve onu yeni bir refah sistemiyle idame ettirecek mi? Bu soru daha şimdiden kuramsal olmak yerine pratik nitelikte. Yanıtı da, etkinliklere katılanlara, güçlerin nihai yapılanmasına ve değişimlerin olmayışına bağlı olacak. Küresel kalkınmaya dair neoliberal modelin peyderpey yıkımı bizi Sovyet deneyimini yeniden düşünmeye mecbur bırakıyor – hem pozitif hem de negatif şekilde.

1950’li yılların başında Batılı uzmanlar, bir başarı öyküsü olarak Sovyet planlı ekonomisinin başarılarını gördüler. Ancak bu başarılar, ekonomik, insancıl ve moral açıdan devasa kayıplar ve fedakarlıkların gölgesinde kalmıştı. 1990’lı yıllarda aynı sistem, en başından beri günü geçmiş bir projeye benziyordu. Öte yandan bugün bu deneyimin kritik bir şekilde yeniden değerlendirilmesi, sosyal gelişim önünde yeni yaklaşımlar benimsememize ve krizin gündeme getirdiği sorulara yanıtlar bulmamızı sağlıyor.

“Bugünün Rusyası’nda, Sovyet vatandaşlar tarafından yeterince ilgi görmeyen ve hükümetin reformları sonucunda yok edilen sosyal refah devleti, sosyal bir bilinçlenme olgusu olarak, rus vatandaşlarının gerekçeler ve değerler sisteminde yeni bir unsur olarak yeniden doğuyor,” diye yazmıştı Anna Ochkina. “Bu, Sovyet sistemini geri getirmeye yönelik bilinçli bir arzu değil; şu veya bu harekete dair sosyal veya siyasi programlarla ilgili bir hedef de değil. Şu an için, bu, hükümetin farklı erişilebilirlik derecelerine yöneldiğini açıklamak için yarı bilinçli bir çaba. Bu, Sovyet geçmişinin mirasını oluşturan sosyal haklar olarak eğitim, sağlık, kültür ve sosyal garantilere dair bir algı. Bugün söz konusu miras, ideal bir imaja dönüşüyor.”

Bu, Friedrich Engels’in yaşadığı dönemde küçümsediği adalet arayışına benzer bir durum değil. Tam tersine, bu mücadele, yepyeni, nesnel ve modası geçmiş sosyal taleplere dair ahlaki bir farkındalığı yansıtmaktadır. Bununla birlikte, statüko karşısında duyulan memnuniyetsizlik pozitif değişimleri garanti etmemekte ve hatta yıkıcı bir etmene, toplumsal düzeyde bir öz yıkım mekanizmasına dönüşebilmektedir.

Kriz nesnel nitelikte olduğu için, yaşanan gelişmelere veya yapıcı herhangi bir alternatif olmamasından bağımsız olarak gelişmeye devam edecektir. Kapsamlı bir ekonomik, sosyal ve siyasi stratejinin, bu krizi sosyal bir dönüşüme döndürmesi ve anlamsız felaketlerden oluşan bir zinciri tetiklemesini önlemesi talep ediliyor. Ciddi bir kuramsal temel olmaksızın böylesi bir strateji hazırlamak imkansızdır. Bugün Marksizm’in kuramsal başarıları olmaksızın böyle bir şey düşünülemez.

YENİ BİR KALKINMA STRATEJİSİ

Bu yeni kalkınma stratejisinin temel unsurları daha şimdiden mevcut krizin derinleşmesiyle birlikte gözler önüne seriliyor. Siyasi olarak bakıldığında, karar alma süreçlerinin demokratikleştirilmesi ve sadece dar bir “sivil toplum temsilcileri” kesimini değil vatandaşların tümünü daha fazla kapsayan yeni hükümet kurumları kurulması son derece gereklidir.

Ekonomik olarak bakıldığında, etkin bir kamu sektörü kurmak ve onu hem ulusal hem de devletler-arası düzeylerde yeknesak bir bütüne (ekonomik, sosyal ve kurumsal) entegre etmek önemlidir. Post-endüstriyel çağın ideologları bize ne kadar ilgi çekici hikayeler anlatırlarsa anlatsınlar, post-endüstriyel teknolojilerin gerçek zaferi, endüstrinin, ileri üretim yöntemlerinin ve uygulamalı bilimlerin hızlı gelişimi ve dönüşümü olmaksızın imkansız olacaktır.

Aynı durum, mühendislik bilgisinin yayılması ve çok yetenekli ve iyi maaşlı işçilerin materyal üretimi, bilim ve eğitim alanında eğitilmesi için geçerlidir. Önümüzdeki dönemde Rusya ve birçok diğer “eski endüstriyelleşmiş ülkenin” pahalı ve oldukça verimli bir işgücü temelinde yeni bir endüstri geliştirmeleri gerekecek ve bu da kamu sektöründe ileri teknolojili, entegre enerji ve ulaştırma ağları kurulmaksızın imkansız.

Stratejik planlama ve yönetmeliğe yönelik kurumlar inşa etmek ve ülke içinde halkın ihtiyaçlarına yönelik iç piyasayı sürekli olarak geliştirmek de gereklidir. Bu durum, iyi örgütlenmiş ve demokratik

olarak düzenlenmiş ulusal ekonomilerin etkileşimi yoluyla dünya piyasasını yeniden örgütlemeyi mümkün kılacaktır.

Son olarak, zamanımızın ve çağımızın en büyük görevlerinden biri; sosyal gelişimi ekonomik bir genişleme aracına dönüştürmek ve sosyal politika yoluyla talep yaratmaktır.

Hükümetin ekonomi politikası, yaşam ortamının insanlaştırılması, bilim, eğitim, sağlık hizmetleri ve çevresel sorunların çevreciler yerine toplumun çıkarları lehine çözülmesini önceliklendirmesi gerekmektedir.

Tüm bu görevler, ne kadar pragmatik görünürlerse görünsünler, hiçbir zaman radikal sosyo-politik değişimler olmaksızın başarılamaz; keza söz konusu gelişimi engellemektense teşvik eden ilgili kurum ve sosyal ilişkileri yaratmanın tek yolu budur. Hedef; mevcut elitlerin yerine diğerlerini koymak değildir. Hedef; sosyal açıdan yeniden üretim mekanizmasını tamamen yeniden inşa etmek ve sadece demokratik gelişimle ilgili olmayan, aynı zamanda bunu gerçekleştirecek yeteneğe de sahip olan yeni bir toplumsal tabakayı da üretmektir.

Doğal olarak, geleneksel Marksizm’in, proleter devrim araçlarıyla sosyalizmin bir anda ortaya çımasını bekleyen birçok temsilcisi, bu olasılığı aşırı “mütevazi” ve “reformcu” bulacaklardır; ancak derin bir sosyo-ekonomik dönüşüme yönelik olarak halkın enerjisini harekete geçirmenin ve bunu gerçekleştirmeye hazır ve istekli olan geniş çaplı bir ittifakın kurulmasını kolaylaştırmanın yegane yolunu sunmaktadır.

Marksizm’in devrimsel niteliğinin, burjuva-karşıtı sloganların yinelenmesiyle herhangi bir alakası yoktur. Bu, en zeki destekçilerinin gerçekliğe dair tarafsız bir analiz yapma yeteneğiyle alakalıdır. Vardıkları sonuçlar üzerinden düşünmekte ve sosyal sorunların kökenine inmektedirler. Sosyal adaletsizlikten yakınmak yerine, adaletsizliği kaçınılmaz olarak yeniden üreten güç yapıları ve egemenliği mercek altına almayı tercih etmektedirler.

2008 yılında başlayan küresel kriz, neoliberal küreselleşme çağının sonuna işaret etti, ancak sebep olduğu süreçlerin sonu anlamına gelmedi. Bu bağlamda, mevcut dönem, “küreselleşme sonrası” çağ olarak tanımlanabilir. Mevcut değişimlerin geri dönülmez olduğu ancak benzersiz de olmadığını Kabul etmeksizin, neoliberalizmin sonuçlarının üstesinden gelmek imkansızdır. 19 ve 20.yüzyılın başarıları ve ideolojilerinin ne kadar önemli ve cazip olduğunun hiçbir önemi yok; artık geriye dönüş imkanı kalmadı. Ancak, bu deneyimin yardımıyla ilerleyebilir, alınan dersleri inceleyip bize Aydınlanma Çağı’nın büyük düşünürleri ve özgürleşme hareketinin ideologlarının bıraktığı kuramsal mirası kullanabiliriz. Sevseniz de sevmeseniz de Karl Marx, onların en büyüğü olmaya devam ediyor.