close
Genel

Rusların meydan okuması

5

David A. Shlapak

 

Kırım ve Donbass’ta Ukrayna’ya karşı çifte saldırganlığı ile Rusya, ABD ve NATO karşısında stratejik bir rakip olarak yeniden ortaya çıktı. Birçok gözlemci açısından bu durum ani ve beklenmedikti; ancak bu eylemler, yirmi yıldır kaçınılmaz olarak yaklaşan bir durum gibi görünüyor.

 

Batı’da birçok kesim, SSCB’nin çöküşünü yanlış yorumladı. Bu durum, Almanya karşısında 1945 yılı Mayıs ayında yaşanan zafer gibi kutlandı – bu, bir toplumun topyekûn mağlubiyeti idi ve diğer tarafta tamamen farklı bir şekilde ortaya çıktı. Leninizm’in ölümü de aynı şekilde görüldü. Geçmişinde kalıcı demokratik kurumların, güçlü sivil toplumun veya “aşağıdan yukarıya doğru” piyasa sinyallerine yanıt verebilecek nitelikte bağımsız bir ekonominin olmadığı bir ülkenin –Soğuk Savaş’ın “galiplerinin” yardımıyla- kendisini yeni, özgür ve Batı’nın normlar ve uygulamalar ağına entegre etmeye hazır bir şeye dönüştürmesine izin veren tarihi bir dönüm noktası olarak görüldü.

 

Onun yerine, 1989 yılı sonundan 1991 yılı sonuna dek olan dönemde var olan koşullar, 1918 yılı Kasım ayında Birinci Dünya Savaşı’nı sonlandıran ateşkesin ardından yaşananlara çok daha fazla benzemekteydi: siyasi ve ekonomik bir sistemin içeriden çöküşü ve toplumda otoriterlikten uzak temel bir dönüşümün yaşanmaması. Rus toplumunun bazı kesimleri çok daha liberal siyaset ve ekonomi deneyimine açık iken, gücü elinde tutan kesimler yeni ortaya çıkan sistemleri kendi avantajlarına şekillendirebildiler; yüzyılın sonunda siyasi gücün yetenekli politikacı Vladimir Putin’i altında yeniden merkezileştirilmesi için temel oluşturan ekonomik ve siyasi kaosu güçlendiren heybetli bir oligarşi yarattılar – bir tür Weimer Rusya’sı oldu.

 

Rusya bugün demokrasiyi denediğine ve bu demokrasinin felaket bir şekilde fiyaskoya uğradığına inanıyor. Rusya’nın tutumu Batı’ya yönelik bir kin ve öfkeyle tetiklenmiştir. Çin gibi o da –en azından 20 yıldır- bir aşağılanma söylemine sahiptir. Çıkarları gözardı edilmekte; hedefleri küçümsenmekte; çektiği acı gözden kaçmakta ve birinci sıradaki bir ulus olarak hak ettiği yer gasp edilmektedir.

 

Bu bağlamda, söz konusu Perspektif, Baltık bölgesinde Rusların potansiyel saldırganlığıyla nasıl başa çıkılacağı konusunda bir argüman sunmakta; yıllardır bölgenin analiz edilmesinden kaynaklı uzmanlıktan ve RAND Corporation’ın gerçekleştirdiği sayısız savaş oyununun sonuçlarından yararlanılmaktadır. Bu argümana dair bir dizi soru soruyoruz:

 

Rusya ne istiyor?

 

Rusya, hangi tanımlamayı kullanırsanız kullanın büyük bir güçtür. Herhangi bir büyük gücün istediği şeyi istemektedir:

 

  • iç istikrar
  • güvenli sınırlar – yani periferisi boyunca yer alan bölgelerde nüfuz üstünlüğü
  • eşdeğeri olarak tanıdığı diğer devletlerle olumlu bir güç dengesi
  • kendi kendine tanımlanan çıkarlara dokunan herhangi bir meselede meşru söz hakkına sahip olduğunun genel kabul görmesi.

 

Bu hedefler, ABD’nin hedeflerine benzemektedir – örneğin, Monroe Doktrini, ABD’nin diğer büyük güçlerin Batı yarımküreye müdahale etmesine hoşgörüyle yaklaşmayacağı konusunda ısrar etmektedir. Bununla birlikte, ABD’nin bakış açısından Rusların hedefleri sorunludur. Bunun öncelikle sebebi, Rusya’nın sınır bölgelerinde, ABD’nin antlaşma yükümlülüklerinin bulunduğu birçok ülkenin olması ve bu ülkelerin Rusların nüfuz alanı içerisinde yaşama gibi bir arzusu olmamasıdır. İkinci olarak, Rusya’nın komşularının büyük kısmı, kendi yerel denetleme hakkını güvence altına almaya dönük bazı yaklaşımlar karşısında –bunlar arasında doğrudan emperyalist yayılma, müşteri veya uydu devletlerin elde edilmesi veya hükümeti devirme girişimleri- yenilmiştir. Kremlin’in kısa süre önceki tutumu ise, kendilerini sınırları içerisine hapsedenlerin endişelerini gidermek açısından faydalı olmamıştır.

 

Rusya’nın hedeflerinin sorunlu olmasının üçüncü bir sebebi ise, Rusya’nın kendisinden daha çok uluslararası düzenin niteliği, büyük güçleri belli bir rekabet düzeyine hapseden dinamiklerle alakalıdır. Bu rekabet kızışabilir veya bir dizi sebeple dindirilebilir; ancak ampirik açıdan bakıldığında büyük bir gücün sistemdeki diğer aktörlerle olumlu bir güç dengesi tutturma çabası içerisinde olduğunu görüyoruz. Bu durum ise “güvenlik çelişkileri” doğuruyor: Bu durumda, Rusların kendi algılanan güvenliklerini artırmaya dönük adımları, diğerleri tarafından kendilerine yönelik tehdidin artması olarak görülüyor; karşıt adımların atılmasını mecbur bırakıyor ve bu da karşılığında Rusların kendilerini korumaya dönük daha fazla adım atmasını motive ediyor. Denetlenmemiş bir güvenlik çelişkisi, bir silah yarışına ve kriz yaşayan rekabetlere – ve son kertede de savaşa- evrilebilir.

 

Bu baskıları artıran şey ise, ABD ve müttefiklerinin niçin Moskova’ya karşı iki kısımlı bir diyalog ve caydırıcılık stratejisi izledikleridir. Bu yaklaşım, Rusya’nın kırılgan doğu sınırları boyunca NATO’nun tavrını güçlendirmek ve bir yandan da gerilimleri azaltıp Rusya ile işbirliğine yönelik fırsatları tespit etmek üzere iletişim kanallarını yeniden açmaya çabalamak suretiyle Rusya’nın herhangi bir askeri eylemine yönelik teşvikleri azaltmayı hedeflemektedir. Güvenlik ikileminin tehlikeli mantığı ise; taraflardan hiçbirisinin bir diğerinin düşmanca olmayan niyetlerine inanmaya meyilli olmamasıdır. Ancak, faydaları maksimum düzeye çıkaran eylemleri, genel güvensizliği azaltmaya yönelik olarak süregiden diyalog ile birleştirmek, en tehlikeli sonuçların azaltılmasına ve savaşa doğru evrilmesini önlemeye katkı sağlayabilir. Her halükarda, güvenlik açmazlarına dair dinamiklerin, büyük güç rekabetinin kaçınılmaz nitelikleri olması sebebiyle, bu tür ikilemleri önleme umuduyla tedbir amaçlı caydırıcı önlemlerden kaçınılması akılsızca görünüyor.

 

Rusya NATO’ya neden Saldırır?

 

Herhangi bir günde Rusya’nın NATO’ya alenen saldırma gibi bir niyeti elbette yok. Ülkeler birbirleriyle bir heves uğruna savaşa girmezler. Ancak NATO açısından zorluk Rusya’yı herhangi bir gün caydırmak değil; savaşın Moskova açısından mevcut tercihler bağlamında kalıcı bir seçenek olarak göründüğü gün Rusya’yı caydırmaktır.

 

Genel itibariyle, bir ülke sadece iki sebepten birinden dolayı savaşa girebilir – veya en azından savaşa girmeyi rasyonel olarak tercih edebilir (2). İlki; buna mecbur kalmasıdır – savaş, mevcut bir dizi kötü seçenek arasında en az korkunç olanı görünebilir. Bu, Japonya’nın kendisini 1941 yılında ABD karşısında gördüğü durumdur. Japonya, diğer tüm seçenekleri kabul edilemez görmüştü. Dolayısıyla, savaş, Tokyo’nun potansiyel olarak felaket olarak gördüğü bir durum olsa bile,  Japonya’nın hedeflerine erişmesi için bir olanak sunan tek alternatifti. (3)

 

Büyük bir gücün savaşa girmesinde ikinci gerekçe ise; ödemeye razı olduğu bir bedel karşılığında stratejik bir hedefe – genellikle hızlı bir şekilde- erişme fırsatı görmesidir. Geçmişte bunlar ülkelerin askerlerini güle oynaya gönderdikleri –ve Christmas’a kadar sonlanması beklenen- savaşlardı.

 

Bir ülkenin arzu edilen bir hedefe erişim aracı olarak niçin savaşı seçtiğine dair bir örnek bulmak için tarihin çok eski dönemlerine geri dönmemize gerek yok. 2003 yılında ABD, Saddam Hüseyin’i devirmek üzere Irak’ı işgal etti – ancak aynı zamanda, belki de daha önemlisi Arap Orta Doğusu’nun hayali bir şekilde yeniden inşa edilmesine bu şekilde başlamak istedi.

 

Bu örneğin de gösterdiği gibi, gereklilik veya fırsat algıları üzerine başlayan bir savaş genellikle bu savaşı başlatan kişinin umduğu yönde gitmez.

 

Rusya bu dönemeçte kendisini bu iki durumdan birinde görebilir – dahası, mühim olan gerçeklik değil oyuncunun algısıdır. İlk senaryoda, Rusya’nın kurbanlaştırılma söylemi, Rusya’yı kendi sınırlarına doğru ilerlemiş olan, verdiği sözleri sürekli ihlal eden, Moskova’nın çıkarlarını her fırsatta göz ardı eden, Rusya’ya dost rejimleri devirmek üzere aktif bir çaba içerisinde olan (ve hatta Rusya’nın kendi hükümetinin istikrarını bozmaya çalışan) düşman bir NATO ittifakı tarafından sınırlandırıldığı şeklinde betimlemekte ve çok daha saldırgan bir dış politika ve silah takviyesini gerekçelendirmek üzere kurmaca bir “Rus tehdidini” kullanıyor. Bu durum hiç kuşku yok ki, içeride veya dışarıda bir dizi nahoş olayla karşı karşıya kalan Kremlin’in, NATO’ya karşı askeri bir eylemin bir dizi korkunç seçenek arasında en az kötü olanı olduğu konusunda kendisini ikna edebileceği bir senaryo için ön-koşulları belirlemektedir – tıpkı Japon lider kadrosunun 1941 yılında yaptığı gibi. Japonya gibi Rusya da hayalı olabilir; ancak bu kanıtı ortaya koyma süreci tehlikeli ve maliyetlidir.

 

Çelişkili bir şekilde, gelecekte bazı öngörülemeyen koşullarda Rus lider kadrosu kendisini tam tersi yönde oldukları – Baltık devletlerinde hazırlıksız olan savunucularını bastırmak suretiyle tehditkar NATO ittifakı karşısında felaket bir mağlubiyet vermek üzere bir fırsat ortaya çıktığı-  konusunda da ikna edebilir. Bu fırsattan faydalanılması ise, NATO’nun kendi temel misyonunu –üye ülkelerinin siyasi bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünün güvence altına alınması- yerine getirmek konusundaki stratejik yetersizliği karşısındaki taktik zaferle elde edilecek. Böyle yaparak Rusya, ittifakı dağıtma noktasında bölmeye, transatlantik güvenlik bağını kırmaya ve kendisini Doğu ve Orta Avrupa’da dominant bir güç olarak yeniden ortaya koymaya çabalayacak. Her ne kadar bu strateji, Rusya’nın mevcut yaklaşımına yabancı görünse de, ezeli düşmanına böylesine yıkıcı bir stratejik darbe indirme şansı, günün birinde Moskova’da derinlerde bekleyen risk akıbetlerini gerekçelendirmek için bir fırsat olarak görülebilir. (4)

 

Bununla birlikte, burada fark edilmesi gereken kilit mesele; bunu zorlu bir mesele haline getiren şeyin, bir Rus saldırısını caydıramamanın sonuçları olmasıdır. Rusya, dünyada halen işler bir toplum olarak ABD’yi yıkabilme yeteneğini elinde bulunduran tek ülkedir ve Moskova ile herhangi bir savaşa girilmesi, ABD’nin ulusal bekasını tehlikeye atacak nitelikte bir nükleer kızışma riskini de kaçınılmaz şekilde içermektedir. Mutlak kesinliğe yakın bir ortam oluşmadan Rusya hiçbir koşul altında bir NATO üye ülkesine saldırmayacaktır; keza bir savaşla bağlantılı devasa maliyetler ve riskler onu temkinli davranmaya yöneltmektedir. Bu, felaket sonuçlar doğurabilecek bir duruma karşı “sigorta politikasıdır.”

 

On yıl önce, böylesi bir sigortanın Rusya’yı caydırmak için gerekli olduğunu ileri süren çok az kişi vardı. Ancak Moskova artık kabul edilen güvenlik düzeninin sınırları dışında faaliyet gösterme arzusunu sergilemiştir. Bu çerçevede, uluslararası sınırların daimi şekilde değiştirilmesi için güç kullanmak da dahildir. Üç farklı durumda sınır-ötesi saldırganlık gerçekleştirmiş; NATO ve üye ülkelere karşı birçok sözlü tehditte bulunmuş ve daha da önemlisi kendisini komşularına karşı konvansiyonel olan ve olmayan saldırıları gerçekleştirmeye daha yeterli hale getiren bir askeri modernizasyon programı yürütmektedir (5). Risk, artık gözardı edilemeyecek bir noktaya doğru yükselmiştir.

 

NATO ne tür bir savaşla karşı karşıya kalacaktır?

 

Rusya’nın Avrupa sınırları boyunca gerçekleştirdiği mücbir operasyonlar, siyasi, ekonomik, bilgi ve düzensiz savaşları bir araya getirmeye çabalamıştır. Bunların yanı sıra, hedeflerine erişmek üzere farklı oranlarda da olsa, konvansiyonel askeri operasyonlar ve nükleer tehditler de söz konusu olmuştur. Bu karma, Batı açısından birçok zorluğu beraberinde getirmiştir. Batı, Moskova’nın eylemlerine uygun yanıtlar geliştirmek konusunda sık sık afallamıştır.

 

Çeçenya, Gürcistan, Kırım, Donbass ve Suriye’de Rusya’nın siyasi amaçlarına erişmede askeri araçları ne kadar esnek şekilde kullandığına tanıklık ettik. Eğer “küçük yeşil adamlar” bu işi yapıyorlarsa, “küçük yeşil adamlar” istihdam edilir; eğer büyük yeşil tanklara ihtiyaç duyuluyorsa, büyük yeşil tanklar getirilir. Eğer gökyüzünden bombalar yağdıran bombardıman uçaklarına veya milyonlarca dolarlık kruvazör füzelerine ihtiyaç varsa, onlar kullanılır.

 

Dolayısıyla, Rusya’nın herhangi bir askeri operasyon biçimiyle sınırlı olduğunu düşünmek tehlikelidir. NATO’nun esnek, koşullara uyumlu ve zeki olması gerekiyor; Rusya’nın bir dizi olası eylemi ile başa çıkabilecek bir tutum edinmesi lazım. İttifak sadece Rusya’nın siyasi olarak üzerinde kafa yormanın en elverişli olduğu, önlenmesi en kolay olan veya en az endişe verici nitelikteki uygunsuz davranışlarına odaklanmamalı.

 

Zaman, NATO’nun Rusya’nın olası eylemlerine yanıt verirken nasıl bir tutum sergilemesi gerektiğini düşünmede önemli bir unsurdur. Doğu Ukrayna’da görüldüğü gibi, Moskova, yerli sorun yaratıcılara düşük düzeyli destekten özel operatörlerin konuşlandırılmasına, konvansiyonel güçlerin tam teşekküllü şekilde muharebe alanına gönderilmesine dek birçok şeyi yapabilecek durumdadır. NATO’nun sadece Ukrayna benzeri müdahalelerle başa çıkması gerekse bile, Rusya’nın bir dizi potansiyel eylemine de hızla yanıt verebilmesi gerekmektedir. Bu tür hevesli ve atik bir yetenek yaratılması, her şeyden önce, Rusya’nın emsallerine karşı koyabilen yetenekli ağır güçlerin ileri mevzilenmesini gerektirmektedir.

 

Rusya’ya karşı etkin caydırıcılığı oluşturan nedir?

 

Caydırıcılık, rakiplerimizin kafasına sokmaya çalıştığımız zihinsel bir olgudur. Bu, söz konusu eylemleri gerçekleştirmekten anlamlı kazançlar elde edemeyen rakipleri ikna etmek suretiyle bazı eylem planlarını önceden davranıp önlemeye çalıştığımız, zorlayıcı bir mantık biçimidir; çünkü ya rakiplerin hedeflerini gerçekleştirmelerini önleyeceğiz (inkar yoluyla caydırıcılık), ya da son kertede yasaklanan eylemi gerçekleştirmekten elde edebilecekleri karlarla orantısız olan diğer maliyetleri onlardan çekip çıkaracağız (cezalandırma suretiyle caydırıcılık).

 

Bu tartışmaya devam etmeden önce üç noktaya değinmek gerekiyor:

 

Öncelikle; burada sihirli bir durum yok. ulusların birbirlerini caydırmak için kullandıkları mantık, toplumların suçluları caydırmak için kullandıkları veya ebeveynlerin yanlış tutum sergileyen çocukları caydırmak için kullandıkları mantıkla aynı mantıktır. Eğer yanlış bir şey yapmaya çalışırsanız, ya sizi durduracağız, ya da cezalandıracağız.

 

İkinci olarak, “caydırıcılık” sözcüğünün önünde herhangi bir sıfata ihtiyaç yok. Konsept tam ve eksiksiz. Nükleer caydırıcılık, caydırıcılıktır. Yirmi birinci yüzyıl caydırıcılığı, caydırıcılıktır. Sağlama bağlanmış caydırıcılık, caydırıcılıktır. Bunların tümü aynı mantığa göre çalışır; aynı sınırlandırmalara tabidir; ve aynı yükümlülükleri içerir.

 

Son olarak, caydırıcılık yükümlülükleri her zaman için aynı olmuştur ve iki yönlüdür. İlki; yetenektir. Caydırıcılığı kullanan kişinin caydırıcı tehdidi gerçekleştirecek araçlara sahip olması gereklidir. Bu, üstesinden gelinmesi gereken iki engelden en kolay olanıdır. Ebeveynlerin genellikle dik kafalı çocukları akşam yemeği olmadan gönderdikleri odaları vardır. Toplumların da suçlularla başa çıkabilmek için karakolları, mahkemeleri ve hapishaneleri vardır. Ulusların ise, yasak sınırları geçen rakipleri cezalandırmak üzere diplomatik, ekonomik ve askeri gücü kullanma yeteneği bulunmaktadır.

 

Daha büyük bir zorluk doğuran ise, ikinci caydırıcılık yükümlülüğüdür: inandırıcılık. Rakibin, caydırıcılığı kullanan kişinin öne sürdüğü tehdidi, kendisini yasak eylemi gerçekleştirmesi durumunda gerçekten de kullanacağı konusunda makul bir şekilde ikna edilmesi gereklidir. Eğer anne ve baba, bunu yapacaklarına dair sürekli tehditler savurmalarına rağmen, yanlış bir davranışta bulunan çocuklarının akıllı telefonunu elinden alma konusunda her defasında başarısızlığa uğruyorlarsa, çocuk bu tehditleri artık umursamamaya başlar ve hatta eğer ebeveynleri tehditlerini yerine getirdiklerinde kendisine adaletsiz şekilde davranıldığını bile hissetmeye başlayabilir. Benzer şekilde, rakip bir devlet, rakibinin tehditlerini ne ölçüde yerine getirdiğine bağlı olarak, savaşa gidip gitmemek konusundaki hesaplamasını yapar.

 

Bu kararı bir dizi etmen etkileyecektir. Bunlar arasından üç tanesine dikkat etmek gerekir:

 

  • Caydırıcılığı yapan tarafın sicili: Sözlerine sadık kaldı mı, yoksa geri adım mı attı?
  • Caydırıcılık tehdidinin orantısallığı: Tehdide verilen yanıt provokasyon ile orantılı mı? Suça az çok uygun düşen bir cezanın uygulanması daha olası görünmektedir.
  • Caydırıcılık eylemi ile yanıt arasındaki bağlantılar: Yasaklı eylemin gerçekleştiği anda verilen yanıt ne kadar “otomatik” ise, o kadar inandırıcıdır. (6)

 

Bu kriterler çerçevesinde, güçlü bir caydırıcılık; geçmiş tehditlerini yerine getirdiği bilinen bir oyuncudan gelir; (2) yasaklı eylemle orantılıdır; ve (3) yüksek bir otomatiklik düzeyine sahiptir. Buna karşın, zayıf bir caydırıcılık tehdidi, şu özelliklerden bir veya birden fazlasına sahiptir: (1) Caydırıcılıkta bulunan tarafın beceriksiz biri olduğu düşünülür; (2) Tehdit, provokasyon ile orantısızdır; ve/veya (3) Verilen yanıt, provokasyonla zamansal veya mekânsal olarak bağlantılı değildir. (7)

 

ERI ve eFP, Rusya’ya karşı Caydırıcılıkta Yeterli midir?

 

ABD’nin Avrupa Güvence Girişimi (ERI) ve NATO’nun Güçlendirilmiş İleri Varlığı (eFP) programları yoluyla ittifak, Baltıklarda ve diğer yerlerde NATO’nun Rusya ile doğu sınırı boyunca caydırıcı bir güç kurma yollarını araştırıyor (8). Buradaki mantık ise şu: Herhangi bir Rus saldırısı karşısında çok-uluslu bir NATO güçleri düzeni çıkarmak suretiyle, caydırıcılık, çok yoğun bir ittifak yanıtını “güvence altına almak” suretiyle güçlendirilmektedir – ilk muharebenin ivedi sonucu ne olursa olsun.

 

Hem ERI hem de eFP, NATO’nun saldırıya en açık üye ülkelerine karşı Rusya’nın saldırganlığı karşısında askeri bir caydırıcılık yaratmaya dönük önemli adımlardır. Üç Baltık cumhuriyetinde ve İttifak’ın en doğusundaki üyelerin topraklarında NATO’nun ileri güçler konuşlandırması, Batı’nın herhangi bir saldırıya –düşük düzeyli düzensiz bir saldırıdan tam teşekküllü bir istilaya dek- karşı kendisini koruma taahhüdünde bulunduğu konusunda Moskova’ya gönderilmiş bir işarettir.

 

Güçlerin ileri konuşlandırılması aynı zamanda 1997 yılında imzalanan NATO-Rusya Kurucu Yasası’ndan beri koşulların değiştiğinin İttifak tarafından tanındığını göstermektedir. Bu belgede NATO,  “mevcut ve öngörülebilir güvenlik ortamı içerisinde” Kıta’da ilave “önemli muharebe güçlerini” daimi olarak konuşlandırmama sözü vermişti. (9)

 

Şurası net ki, 1997 yılının “mevcut ve öngörülebilir güvenlik ortamı”, Rusya’nın Birleşmiş Milletler’e karşı sınır-ötesi bir toprak saldırganlığı gerçekleştirmek için sahip olduğu üç ayrı fırsattan birini doğurmadı. Tam tersine, “tek ve özgür Avrupa” vizyonunun, genel anlamda demokratik bir geleceğe doğru hareket ettiği görülen Rusya’yı da içerecek şekilde kurgulandığı bir ortam söz konusu oldu.

 

NATO’nun Kurucu Yasa’nın hükümlerini temel alan caydırıcı hareketleri karşısındaki itirazlar, bu eylemin, bir anakronizm haline geldiği gerçeğini reddetmektedir. Öyle ki, Rusya kendi eylemleriyle bunu tarihin tozlu raflarına çoktan kaldırmıştı. Bunun tam tersine inanmak; Rusya2nın açık saldırganlığını ve Avrupa sınırlarının askeri güç kullanarak değiştirilmesini ve bu endişelerin, imzacı tarafların 20 yıl önce altına imza attıkları “mevcut ve öngörülebilir bir güvenlik ortamının” parçası olduğunu uygun bulmak anlamına gelecekti. Bunlar, günümüzde pek makul öneriler değildir.

 

eFP, tabur ölçeğinde dört çok-uluslu “muharebe grubunu” ileri sürüyor. Bunlardan her biri, üç Baltık devleti ve Doğu Polonya’ya konuşlandırılacak. (10)

 

  • Estonya’da Birleşik Krallık, aynı zamanda Danimarka ve Fransa’dan birlikleri de içerecek olan bir muharebe grubunun çekirdeğini oluşturacak.
  • Letonya, Kanadalı bir motorize tabur etrafında kurulan, İspanya, İtalya ve Polonya’dan mekanize ve zırhlı şirketler tarafından güçlendirilen bir muharebe grubuna ev sahipliği yapacak.
  • Almanya, içinde Hollanda, Norveç ve Belçika’dan askerlerin de bulunacağı bir muharebe grubuna Litvanya’da öncülük edecek.
  • Merkezi Almanya’da bulunan Amerikan İkinci Stryker Süvari Alayı, Polonya’nın doğusuna bir süvari taburu konuşlandırılacak ve bu tabur, dördüncü ve nihai muharebe grubunun temel unsuru olacak; aynı zamanda Birleşik Krallık ve Romanya’dan birlikleri de kapsamına alacak.

 

Bununla birlikte, ERI ve eFP, hatta her ikisi birden, Rusların Baltık topraklarının önemli bir kısmı üzerinde hızla hakimiyet kurmasını önlemede yetersiz kalmaktadır; keza bu amaç doğrultusunda tasarlanmamışlardır. Dört adet eFP muharebe grubu, 1100 kilometrelik bir sınır boyunca yayılacak ve yukarıda sözü edilen dört ülkeyi ve Rusya ve Belarus’u kapsayacak; ardından her bir ulusun ulusal savunma güçlerine entegre olacaklardır. Bunu yapmak her bir ülkenin ittifak taahhüdü açısından önemli bir sembol olurken, aynı zamanda değerli bir varlık ve muharebe gücünün yararlı bir kazancıdır. Tek bir güçlendirilmiş tabur ise, bu üç Baltık ülkesinden herhangi birinin NATO’nun kayda değer bir takviyesi olmaksızın inandırıcı bir konvansiyonel savunma gerçekleştirebilmesi için yetersizdir.

 

ABD, dönüşümlü şekilde ağır silahlı bir tugay bulunduracaktır; ancak bunu Karadeniz’den Baltık denizine dek tüm bölgeye yayacaktır. Yeterli uyarı ve hazırlık olduğunda, birim, tek bir lokasyonda konsolide olabilir; ancak yüzlerce muharebe ve destek aracını, binlerce askeri ve tonlarca erzakı 2500 kilometrelik bir mesafede bir araya getirmek ciddi bir zaman ve koordinasyon istemektedir. Bu aynı zamanda demiryolu araçları, ağır ekipman taşıyıcıları ve diğer uzmanlaşmış ekipmanın (ve onu çalıştıracak personelin) doğru zaman ve yerde erişilebilir olmasını gerektirmektedir. Ancak bunlar, en azından şu anda, ne yeterli miktardadır, ne de söz konusu alanda makul şekilde dağıtılmış durumdadır.

 

Dolayısıyla, bu birimler özünde “tetikleyici mekanizma”dır ve çalıştırıldıklarında, NATO’nun çok daha güçlü bir yanıt vermesini sağlarlar. İttifakın karşı karşıya bulunduğu zorluk ise; söz konusu tetikleyici mekanizmanın daha önce belirtildiği gibi güçlü bir caydırıcılık için testlerin en azından birini ve belki de üçünü geçememesidir.

 

Eğer tetikleyici mekanizma, konvansiyonel bir yanıtla ilişkilendirilirse, bağlantı testini geçemez; keza tetikleyici mekanizma altı aylıktır ve 5000 milin üzerinde bir mesafeyi kapsar. Bu zaman diliminde ABD, Baltıkları işgal eden bir Rus gücüne karşı bir saldırı gerçekleştirecek türden uygun bir gücü konuşlandıracaktır ve bu seferberlik için gereken ağır muharebe gücünün büyük kısmı ABD’nin güneydoğusundaki limanlar ile Riga arasındaki deniz ve kara mesafesini bu zaman diliminde aşacaktır. Bu sırada Rus güçlerine de takviye yapılacak ve Rus diplomasisi NATO’yu bölme doğrultusunda çabalar içerisine girecektir. Rus liderleri aynı zamanda bir karşı saldırının gerçekleşme olasılığını azaltmak veya eğer gerçekleşirse gücünü zayıflatmak üzere nükleer ve diğer gerginliği tırmandıran tehditlerde bulunacaktır.

 

NATO bir alternatif olarak nükleer misillemeye başvurmak suretiyle tetikleyici mekanizmayı devreye sokabilir. Ancak, Doğu-Batı arasında sert bir nükleer eşitlik olan bir dönemde orantısallık testi geçilemeyebilir; keza her bir tarafın niyetlerinin çok ötesinde sonuçlara hızla varabilecek türden kızıştırıcı bir döngüyü tetikleme riskini beraberinde getirir. Bu tür riskler, çatışmanın başlatılmasından önceki saldırganlığa dair güçlü bir caydırıcılık sunar; ancak caydırıcılık ilk başta başarısız olursa, tehditlerde bulunmak ve kızıştırma sürecinden kontrolsüz bir şekilde geri adım atmaya başlamak, NATO üyelerinin pek razı olmayacakları çok tehlikeli bir adım olacaktır. Hızla bir uzlaşıya varacaklarını hayal etmek son derece güçtür ve bu yaklaşımın bağlantı testinden de başarısız olacağını göstermektedir. (11)

 

Başlangıçtaki bir muharebe alanı mağlubiyetinin ardından her iki alternatif de sicil kaydı kriteri temelinde inandırıcılıktan yoksun olabilir. Rusya’dan, barış zamanında uygun bir konvansiyonel caydırıcı güç – birkaç tugay ve destekleyici eklentilerle- konuşlandırma iradesini yoklayamayan, her daim inatçı bir ittifakın şu anda en azından 1940 yılından beri görülmüş en çarpıcı silah mağlubiyetlerinden biriyle ve üyelerinin siyasi bağımsızlığını korumak gibi temel ve esas bir amacı bile yetine getirmek konusunda felaket bir mağlubiyetle karşı karşıya kaldığında tüm gücünü ve öfkesini bir araya getirip savaş sırasında görülmüş en tehlikeli kızıştırıcı dinamiklerle yüzleşip özgürleşmeye giden süreçte ayakta kalacağına inanması istenecektir. Bu durum Rusya’nın, şayet nükleer silahlar kullanılırsa, ittifakın ya konvansiyonel ya da nükleer araçları kullanarak binlerce ve belki de yüz binlerce hatta milyonlarca kişinin hayatını kaybetmesine ve hazinenin on milyarlarca ve hatta trilyonlarca dolar zarar etmesine yol açabilecek türden bir dizi adım atacağına inanmasını gerektirecektir. Moskova, bu durumun NATO’nun gerçekleştirmesine pek ihtimal verilmeyen bir durumun kanıtlanmasını sağlayacağı konusunda ikna edilmesi söz konusu olabilir. İttifakın amacının Rusya ile bir savaşa girmek olmaması, ancak bir savaşın gerçekleşmesini caydırmak olduğu düşünüldüğünde, saldırı karşılığında beklenmedik bir şekilde savaş yanlısı bir tutum sergilenmesi, ancak bu saldırganlığı ilk aşamada önleyememekten sonra stratejik bir başarısızlık oluşturacaktır.

 

NATO elbette diğer cezalandırma yöntemlerine başvurabilir. Bunlar arasında; söz konusu yaptırımların çok ötesine geçen tedbirlerle ekonomik savaş yer almaktadır. Rusya’nın Batı’ya enerji ihracatları hiç kuşkusuz zora düşebilir; Moskova’nın bütçesi kritik bir gelir kaynağından mahrum edilebilir. Keza, NATO kasıtlı bir “cezalandırma” stratejisini tercih etse de etmese de Rusya, ittifak üyelerinden birine yapılan bir saldırıdan her halükarda mağdur olacaktır ve muhtemelen siyasi ve ekonomik açıdan ciddi bir zarar görmesi beklenebilir. bu maliyetlerin gerçekleşme olasılığı hiç kuşku yok ki caydırıcı bir etki doğuracaktır; ancak caydırıcı bir başarısızlığın sonuçlarının büyüklüğü düşünüldüğünde, bunların yeterince inandırıcı olup olmadığı gibi bir soru gündeme gelmektedir.

 

NATO aynı zamanda ilk aşamada bir mağlubiyet yaşadıktan sonra mücadeleye devam edip etmemek konusunda bir karar vermek zorunda kalabilir. İttifakın hava gücü Rusya’nın hava gücünü aşamalı bir şekilde erozyona uğratacak ve Rus güçleri ve onların iletişim hatlarına yönelik istikrarlı saldırılarda bulunacaktır. Zaman içerisinde bu hava seferberliği, işgalci Rus güçleri üzerinde anlamlı bir yıpratma doğuracak, NATO’nun işgal edilen toprakları geri almak doğrultusunda olası bir karşı saldırı gerçekleştirmesinin yolunu aralayacaktır. Daha önce belirtildiği gibi, bu, riskli ve maliyetli bir eylem sürecidir ve ilk aşamada Baltık devletlerinin uygun bir şekilde savunulmasına kıyasla ciddi şekilde daha riskli ve daha maliyetlidir.

 

NATO, inandırıcılığı ve güvenilirliği şüpheli türden konvansiyonel ve nükleer yanıtlarla bağlantılı, güvensiz bir tetikleyici mekanizmayı uygulamaya geçirmekten daha fazlasını yapmanın yollarını araştırmalıdır. Öyle ki Rusya bu tehditleri, bugün veya yarın değil, Batı ile savaşa tutuşmanın makul bir seçenek olarak görüldüğü koşullar altında caydırıcı bulacağı bir ortam yaratılmalıdır. Bir kez daha vurgulamak gerekirse; burada mesele, NATO ile Rusya arasındaki savaşın şu anda veya gelecekte olası olması değildir; mesele bunun gerçekleşmesi durumunda ortaya çıkacak olan koşulların korkunç olması ve bunun karşılığında güçlü bir caydırıcılığın ortaya konmasının arzu edilmesidir. Bu caydırıcılık, askeri hesapların mantığına dayanmalı, Rusya’nın değişebilen algıları veya müttefiklerin kararsız arzularından etkilenmemelidir. Konvansiyonel bir inkar yoluyla caydırıcılık sunmak üzere yetenekleri ortaya koymak, ittifakın ekonomik ve askeri kapasitesi dahilindedir. Kapsamı genişletilmiş olan ERI ve eFP, bu hedefe ulaşmada önemli adımlardır; ancak onlar da yeterli değildir.

 

Hava Gücü, Rusya’ya karşı Yeterli bir Caydırıcılık Sunar mı?

 

Batı 25 yıldır girdiği her askeri çatışmada hava egemenliğinden yararlanmaktadır. Özellikle Amerikan hava gücü, Orta Doğu, Balkanlar ve Afganistan semalarını hakimiyeti altında tutmakta; ABD ve ortak kara güçlerini düşmanların hava saldırılarından korumakta; güvenilir bir ateş desteği vermekte ve sadece gökyüzünde değil aynı zamanda karada ve denizlerde de eşi benzeri görülmemiş bir hareket özgürlüğünü mümkün kılmaktadır.

 

Ne yazık ki, Rusya’nın periferisi boyunca hava savunma ortamı, Taliban veya IŞİD bir yana, Irak’ın ne 1991 yılında ne de 2003 yılında sunduğundan çok daha kabiliyetli değildir. ABD bugün zamanında Saddam Hüseyin’in yüzeyden havaya savunma sistemini durdurmak üzere 1991 yılında kullandığı aynı silah ve taktiklerin gelişmiş versiyonlarına bel bağlarken –ABD Hava Kuvvetleri bu misyonu “düşmanın hava savunmasının ortadan kaldırılması” (SEAD) olarak adlandırmaktadır- Ruslar o zamandan beri yeni nesil geliştirilmiş radarlar ve füzeleri iyileştirmiştir. Bugünün en modern Rus yüzeyden havaya füzeleri (SAM’lar) ABD’nin başlıca SEAD silahını, Yüksek Hızlı Radyasyon-karşıtı Füze’yi ciddi düzeyde geri planda bırakmaktadır. Dahası, Rusya sınırları içerisinde hareket eden bu SAM’lar, gizli olmayan muharip uçakları tehdit edebilir ve bu durum ittifakın önümüzdeki yıllarda Baltık devletleri topraklarının büyük kısmındaki filosunun büyük bölümünü tesis etmeye devam edecektir.

 

Dolayısıyla hava gücü Baltıklardaki iki zorluktan mustariptir. Öncelikle, muharebenin zaman çizelgesi o kadar hızlıdır ki NATO’nun hava gücünün Rusların ilerlemesini durdurması için yeterli zaman olmayacaktır. NATO’nun mevcut ve yakın dönemli tavrı bağlamında Rus güçleri, kısa süre önceden uyarılmaları durumunda, ittifaka önemli bir operasyonel mağlubiyet yaratabilir ve saldırıyı gerçekleştirdikten sonra 36 ila 60 saat içerisinde Tallinn ve Riga kıyılarına varabilir. İttifakın savunmasının bu denli hızlı bir şekilde çökmesi, bu ilerlemeyi durdurmak üzere yeterince zarar yaratmak (veya ilerleme hatlarını uygun bir şekilde yasaklamak) üzere yeterli silah sevkiyatı yapacak kadar uçuş yapılmasına imkan vermeyecektir. Düşmanların ilerlemesini durdurmak ve Rus güçlerinin hava saldırısı karşısındaki kırılganlığını artırmak üzere muharebe alanını şekillendirmek için sahada yeterince büyük bir güç olmadığında, bir “hava horozu” yok demektir.

 

Bu zaman diliminin kısalığı, hava savunma tehdidinin ciddiyetiyle birleşmektedir. Her ikisi de, SEAD rolüne yönelik mevcut sortilerin büyük kısmının yükünü boşaltmakta ve NATO’nun gizli olmayan muharip uçaklarının ya uzun menzillerden hareket etmesini ya da savunma alanına giren ciddi yıpratma faaliyetlerinin sönümlenmesini mecbur bırakmaktadır. Genellikle kara güçleri Rusya’ya karşı herhangi bir savaşın ilk günlerinde sadece sınırlı düzeyde bir hava desteği bekleyecektir. NATO’nun hava kumandanları ise Rusların entegre hava savunma ağını mağlup etmeye ve felaket sonuçlar doğuran bir yıpratma ortamının riskini almaksızın hareket etmek üzere yeterli bir eylem özgürlüğü kazanmaya odaklanmaktadır. NATO’nun halihazırda toplayabileceğinden daha fazla sayıda ve daha ağır muharebe güçleri olmaksızın bu mücadele birkaç gün ile sınırlı kalacaktır.

 

Hava gücünün aynı zamanda muharebe alanını NATO’nun herhangi bir karşı saldırı operasyonu için hazırlamada sınırları olacaktır.

 

Öncelikle Rusya’nın uzun menzilli hava savunmasının mağlup edilmesi, Rus topraklarına –Kaliningrad’da ama aynı zamanda Rusya’nın batı kısımlarında- önemli sayıda silahın varmasını gerektirmektedir. Bu durum sadece Moskova’nın NATO’nun ABD toprakları dahil geri bölgelerindeki askeri hedeflere karşı kısasa kısas saldırılar gerçekleştirmesine ortam hazırlamakla kalmayacak; aynı zamanda artan düzeyde önemli riskleri de beraberinde getirebilecektir. Bu, Batı Askeri Bölgesi ve Baltık devletlerinin doğu kısmında yer alan Rus güçlerine erişim alanı kazandıran uzun menzilli hava savunma ağının, aynı zamanda St. Petersburg ve Moskova’nın stratejik savunmasına içkin olduğu olduğu durumlarda özellikle sorunlu bir durumdur. Dolayısıyla, bu tür bir savunmanın ciddi şekilde zayıflatılması veya ortadan kaldırılması Kremlin açısından taktik bir endişe olmanın çok ötesindedir.

 

İkinci olarak, kara güçlerine yönelik hava saldırıları, bu güçlerin hareket halinde oldukları durumlarda çok daha etkin, savunma aşamasında olduklarında ise çok daha etkisizdir. Iraklı kumandanlarla 1991 yılındaki Körfez Savaşı’nın ardından yapılan mülakatlar; mücadele araçlarını uygun bir şekilde dağıtıp gizlemiş olan birimlerin, 40 günlük hava seferberliğinden asgari düzeyde kayıpla çıktıklarını göstermiştir (12). Rus güçlerinin Baltıklardaki çok daha zorlu topraklarda müttefik hava güçleri tarafından hızlı bir şekilde çökertileceğini beklemek, pek gerçekçi bir strateji olmayacaktır – özellikle de bu güçlerin ilk başta son derece sofistike bir SAM ağı ve yetenekli bir hava gücü tarafından korunduğu, kamuflaj kullandıkları, NATO’nun akıllı silahlarının etkinliğini azaltmak için sinyal boğma ve diğer elektronik savaş tekniklerine başvurdukları düşünüldüğünde.

 

Son olarak, İkinci Dünya Savaşı’ndan gelen kanıtlara göre; iletişim hatlarına karşı yapılan saldırılar, kara güçlerinin performansının azaltılmasında, ancak bu güçler muharebeye girmek zorunda bırakıldıklarında ve önemli miktarda yakıt, mühimmat ve diğer erzakları tükettiklerinde etkindir. Kendisine bir saldırı yapılmasını bekleyen bir ordu, rölantideki bir motor gibidir; asgari düzeyde erzakla varlığını sürdürebilir. NATO’nun karşı saldırısı başladığı anda, yasaklama, hiç kuşku yok ki değerli bir rol oynayacaktır; ancak bu durum karşı saldırının yerine geçmemektedir.

 

Rusya’nın Potansiyel bir Saldırısını Caydırmak için Hangi Yaklaşım Benimsenmeli?

 

ABD ve NATO, Rusya’nın Baltıklardaki (ve daha genel bir ifadeyle, NATO topraklarının tehdit altında olduğu herhangi bir yerde) saldırganlığını caydırmak konusunda birbiriyle bağlantılı üç zorlukla karşı karşıya bulunmaktadır:

 

Kazanmaya yönelik ilk adım; bir anda kaybetmek değildir. Dolayısıyla NATO’nun oyunun içinde kalabiliyor olması gerekmektedir. NATO’nun Rusya sınırı boyunca inkar yoluyla caydırıcılığın asgari yükümlülüğü, Moskova’ya kolay bir stratejik zafer vizyonu –asgari direniş karşısında bir oldubittiye getirme şansı- sunmak değildir. NATO’nun karşı karşıya olduğu zorluk, ortalama bir günde başarılı bir şekilde caydırmak değil, Moskova’nın herhangi bir sebeple cazip bir olasılık olarak en tehlikeli rakibi karşısında ezici bir zafer kazanma olasılığı olarak gördüğü 1000 veya 5000 günden birinde caydırıcılıkta bulunmaktır.

 

Bunun için gerekli yükümlülükler basit değildir; anlaşılmaları zordur. Ancak bunaltıcı da değillerdir. RAND’ın analizine göre, yaklaşık yedi adet tugaydan oluşan bir güç – bunlar arasında ağır zırhlı tugaylar, Baltık devletlerinin ulusal savunma güçleri, uçaklar, mühendislik, lojistik ve diğer kolaylaştırıcı etmenlerin yanı sıra planlama ve kumanda için uygun bir karargah kapasitesi yer almaktadır- bir oldubittiyi önleyebilir. Çok spesifik olmak gerekirse, bu güç, eğer uygun şekilde kullanılırsa, 40-50 taburdan oluşan bir Rus kara gücünü operasyonel düzeyde durdurabilir ve Tallinn ve Riga gibi kentleri Rus topçu ateşlerinden korumak üzere terince geniş yerleşimler kurabilir.

 

Bizim değerlendirmemize göre; bu güç kendisini 28 güne kadar Rus saldırısına karşı koruyabilir. Bu durum, NATO’nun karşılaştığı üç zorluktan ikincisine götürüyor bizleri: oyunu kazanmak. Caydırıcılık, Rusya’nın kolay bir zaferini önleme yeteneğiyle büyük oranda güçlenirken, son kertede yedi tugaylı bir güç, çok daha büyük ve ağır silahları olan bir Rus muharebe düzeneğini sonsuza dek durdurmada ve hatta NATO topraklarına karşı bir saldırı düzenlemelerini önlemede yetersiz görünmektedir (13). Bunu gerçekleştirmek için ciddi düzeyde ilave bir güç takviyesi gerekecektir.

 

Bu soruya dair analizimiz, “oyunda kalma” gücüne göre çok daha az tamamlanmış iken, halihazırda Polonya’dan Riga’ya kadar iletişim hatlarını yeniden kurmak, savunmayı güçlendirmek ve Rusları savaş öncesi sınırlarına geri püskürtmek için bir karşı saldırı gerçekleştirmek üzere bir karşı saldırıya hazırlanmak için dokuz ila 12 adet ilave ağır manevra yeteneğine sahip tugay gerekeceğini tahmin ediyoruz. Bunlar, NATO’nun pozisyonunu peyderpey yeniden güçlendirmek üzere zamanında gelen diğer kolaylaştırıcılarla ve ateş desteğiyle takviye edilmelidir. (14)

 

Her iki tarafın da oyunda kalıp kazanmaları – inandırıcı nitelikte konvansiyonel bir caydırıcı tavır ortaya koymaları- muharip birliklerden çok daha fazlasını gerektirmektedir. Bugün NATO’nun savunma altyapısı –karargahları, üsleri, lojistik merkezleri, iletişim hatları, ulaştırma varlıkları ve güçleri konuşlandırma ve sürdürmeyi kolaylaştıracak yasal düzenlemeler- Oder Nehri’nin doğusunda bir savaş tavrını desteklemede yeterli değildir. ABD’nin destek operasyonları ise, Almanya’nın güneybatısındaki konumlanmakta; Riga’nın doğusundaki olası muharebe cephesinden 1000 milin üzerinde mesafede bulunmaktadır. Çok tugaylı bir operasyonu bu denli uzak mesafeden desteklemeye çalışmak ise lojistik açıdan imkansızdır. ABD, ve özellikle onun Avrupalı müttefikleri, NATO’nun doğu sınırı boyunca, özellikle de üç Baltık devletindeki büyük muharip oluşumları alma, hareket ettirme ve destekleme yeteneğini yeniden canlandırmak üzere titiz, odaklı ancak muhtemelen daha fazla yatırım yapmalıdır.

 

Ne yapılması ve hangi önceliklerin dikkate alınması gerektiği konusunda önemli çalışmalar yapılmalıdır. Bununla birlikte, RAND’ın savaş oyunu, NATO’nun Baltıklarda Rusya ile tam teşekküllü bir çatışmaya girmesi durumunda, muhtemelen iki ila üç birlik dahilinde örgütlenmiş olan 21 adet manevra tugayını hızla harekete geçirmek, konuşlandırmak, savaşmak ve sürdürülebilir kılmak zorunda olduğunu telkin etmektedir. Mevcut planlar ve yetenekler bağlamında, Ordu’nun bu tugaylardan 12’sine erzak temin edebilir durumda olması beklenebilir: Baltıklarda konuşlanmış üç zırhlı tugay muharebe ekibi (ABCT’ler) (“oyunda kalma gücü”), ilave üç adet daha ABCT ve altı adet ilave zırhlı piyade birliği muharebe ekibi (IBCT) veya Stryker tugay muharebe ekibi.

 

Ordudan aynı zamanda üç ila dört ateş tugayı –en azından biri bölgeye daimi olarak konuşlandırılacak, diğeri ise öncede konumlandırılmış ekipman kullanacak- ve iki ila üç adet muharip hava tugayı konuşlandırması ve desteklemesi talep edilebilir.

 

NATO’nun kumanda ve kontrol yapısı ittifakın siyasi lider kadrosunun uzlaşı yoluyla karar almasına bağlı olduğu için ABD aynı zamanda –en azından herhangi bir hızlı gelişen çatışmanın ilk aşamalarında- savaş öncesi planlama ve savaş kumandanlığı gerçekleştirmek üzere en az bir adet karargah temin etmek zorunda kalabilir.

 

Tüm bunlar açısından kritik olan ise NATO’nun tatbikat ve eğitim düzenlemedeki yaklaşımıdır. Askerlere ve ekipmanlara, demir yolu araçlarına ve planlamaya yapılan tüm yatırım, şayet ittifak planlarını ve yeteneklerini gerçekçi bir şekilde icra etmez ise, pek yararlı olmayacaktır. 2017 yılı Ocak ayında ABD’nin ilk dönüşümlü ABCT’sini başarılı bir şekilde konuşlandırması, ABD ordusunun hem kendi ülkesinde hem de Avrupa’da bu denli kısa süre içerisinde ne kadar hızlı davranabildiğinin bir işareti olmuştu. Birkaç yıl önce böyle bir tatbikat hayal dahi edilemezdi. Ancak, ilgili tüm taraflar, tek bir tugayın uzun zamandır planlanan hareketinin, bölgede kapsamlı bir krize yanıt vermek için gerekecek olan faaliyetin ölçeği ve karmaşıklığının göstergesi olmayacağının farkında. Keza tehdit bugün mevcut olup ABD ve onun müttefikleri, belli bir ivedilik düzeyiyle bununla mücadele etmek için “vites büyütmek zorundalar”. Güçlü ve giderek gerçekçi bir konuşlandırma ve savaş tatbikatları, ülke içinde saldırgan bir tutum ve konuşlandırma öncesi eğitimle birleştiğinde, gerekli görülmektedir.

 

Tüm bunlar ise, maddi bir maliyet gerektirmektedir. Yeni yönetim ve Pentagon savunma harcamalarında artışa gitme niyetinde olduğu için, Ordu’nun çok daha büyük ve daha muktedir bir orduyla sonuçlanacak tahsisat ve kaynak taleplerinde bulunması için bir fırsat ve yükümlülük söz konusudur. ABD’nin, ulusun en önemli çıkarlarını desteklemek üzere en kritik misyonları gerçekleştirmede daha yetenekli bir orduya ihtiyacı vardır. Bu ordu, Amerika’nın yaşam tarzını birkaç dakika içerisinde yok edebilecek olan diğer tek güç olan Rusya ile caydırıcı bir çatışmanın da aralarında olduğu ulusun en önemli çıkarlarını desteklemek üzere en kritik misyonları yerine getirebilen bir ordu olmalıdır. Yani, faal durumdaki ABCT’lerin sayısı artırılmalıdır. Halihazırda on aktif ağır tugay sayısı (dokuz mevcudun yanı sıra IBCT’ten dönüştürülmesi planlanan bir diğeri) Kore, Orta Doğu ve Avrupa’daki gereklikleri desteklemek konusunda yetersiz kalacaktır. Keza sadece Avrupa’da bir savaş, onlardan altısını gerektirecektir. Planlanan güç ise bunu destekleyemeyecek ve sürekliliğini sağlayamayacaktır.

 

Son olarak, ABD ve müttefikleri caydırıcılığı sürdürülebilir kılmalıdır – bunu da oyunda kalmak ve ardından da oyunu kazanmak doğrultusunda kanıtlanmış bir kapasiteyle ortaya koymalıdır; ancak bu esnada oyunu çökertme olasılığını gereksiz yere artıracak şekilde davranılmamalıdır.

 

Daha önce ele alındığı gibi, Rusya ile herhangi bir potansiyel kriz veya çatışma, nükleer silahların gölgesinde kalacaktır. Güçlü bir konvansiyonel caydırıcılık, bu tehlikelerin yönetilmesine yardımcı olmaktadır. Bunun için de öncelikle bir çatışmanın patlak verme olasılığı azaltılmalı ve ikinci olarak NATO’nun üzerindeki baskı azaltılmalı, nükleer bir tırmanma riskini göz önünde bulundurması, ya bu riski defetmesi ya da hızlı bir mağlubiyet doğurması sağlanmalıdır. Bununla birlikte, güçlü bir konvansiyonel caydırıcılık, bu tehlikeleri artırabilir. Bunun için de Rus tarafında NATO’nun bir saldırı tehdidine dair korkular tetiklenmeli, ya da eğer caydırıcılıktan etkilenmez ise konvansiyonel olarak mağlup edileceği konusunda Moskova’ya potansiyel sonuçlar bildirilmelidir.

 

İlk aşamada, durumun operasyonel gerçeklikleri, Rus endişesini hafifletmeye yardımcı olmalıdır. Baltık topraklarında bir avuç NATO tugayı, ittifakın üstün hava ve deniz gücüyle desteklense bile Rusya Federasyonu toprakları karşısında inandırıcı bir saldırı tehdidi doğurmamaktadır. Her ne kadar Rusya’nın askeri ve siyasi liderleri, bu üç tugayı sonradan gelecek daha önemli konuşlandırmaların köprübaşı olarak görse de, NATO’nun Rusya’ya karşı sadece üç tugayla bir saldırı gerçekleştirmesinin absürt bir durum olduğunu mutlaka anlamalılar – ittifakın bir şekilde bu süreçte bir anlaşmaya varacağını kabul etsek bile.

 

İkinci korkunun hafifletilmesi çok daha zordur; çünkü son kertede bu tür bir mağlubiyet olasılığı, NATO’nun sunmayı arzu ettiği caydırıcılığın temelini oluşturmaktadır. Dolayısıyla, tehlikeleri artırma korkusu, NATO’nun Moskova’ya niyetini titiz bir şekilde iletmesi ve bu sözcükleri uygun eylemlerle desteklemesiyle en azından kısmen yönetilebilir.

 

Dolayısıyla, ittifak ve ABD, Rusya ile askeri ve siyasi düzeylerde iletişim kanallarını sürdürmenin yolunu aramaya devam etmelidir. Karşılıklı şüphelerin giderilmesi, dolayısıyla karşılıklı caydırıcılık denkleminin daha istikrarlı hale getirilmesi ve onu yeniden dengelemeye dönük çabaların daha az gerekli hale getirilmesi, ancak bu ikisinin konuşmasına –denizlerde veya havada kazaların önlenmesi gibi küçük çaplı meselelerde bile olsa- bağlıdır.

 

Ruslarla konuşmak, bir yandan da askeri güç tavrını korumak ne çelişkili ne de yeni bir şeydir. Yıllardır bu iki çatallı strateji, ABD’nin Çin’e yönelik politikasının temelini oluşturmuştur ve Soğuk Savaş’ın da son 25 yılını nitelendiren yaklaşım olmuştur.

 

ABD ve müttefikleri sürekli olarak Sovyetler Birliği ile diyalog arayışı içerisinde olmuşlardır – yakın bölgelerde faaliyet gösteren güçlerin güvenliğinin artırılması gibi dar kapsamlı meselelerden insan hakları gibi geniş kapsamlı konulara dek. Bir yandan da Sovyetlerin saldırıda bulunma olasılığına karşı güçlü askeri caydırıcı unsurlar oluşturmak doğrultusunda önemli çabalar ortaya konmuştur.

 

Bir kez daha Washington ve Brüksel’in Moskova’ya yönelik yaklaşımlarında aynı anda birden fazla şey yapmayı öğrenmeleri gerekmektedir. Dahası, beriki, Doğu-Batı ilişkisinin Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi tehlikeli ve krizlere gebe bir ortama doğru gerilememesini sağlamak için karşılıkta bulunmaya hazırlıklı olması gerekmektedir.

 

SONUÇ

 

Çin’in Doğu Asya’da yeniden ortaya çıkışının yanı sıra Rusya’nın küresel sahneye yıkıcı bir güç olarak geri dönmesi, tek kutuplu dünyanın sonsuza dek sona ermesi anlamına gelmektedir.

 

ABD ve müttefikleri, bu rekabete hazırlıksız bir şekilde veya tesadüfen yeniden girebilir; ancak bunu kazanabilecek durumdalardır. IMF tahminlerine göre, tek başına altı NATO ülkesinin GSYİH’sı Rusya’nınkinden fazladır. Sadece bu yarım düzine ülke, Rusya’nın refahının yüzde 1400 katını üretmektedir. Dolayısıyla, tarihin en güçlü, müreffeh ve teknolojik açıdan en sofistike ittifakının barış zamanında üç ağır silahlı, savaş zamanında ise maliyetleri hesaplanamayacak düzeydeki bir çatışmayı caydırmak üzere iki ila üç birlik konuşlandırabilmesi için elinde araçları ve gücü bulunmaktadır. Elbette Soğuk Savaş’ın hain sularında yüzen –Berlin’den, Küba’ya, Reykjavik’e- ve en sonunda Duvar’ın yıkılmasını sağlayan ittifak, mevcut krizi çözmek, Avrupa’da barış ve istikrarı korumak için gereken diplomatik ve stratejik beceriyi elde edecektir – ta ki yeni bir özgür ve birleşik kıta vizyonu ortaya çıkana dek.

 

NATO içindeki siyaset ise çok daha kapsamlıdır. NATO büyük bir gemidir. Dümeninde 29 çift el bulunmaktadır. Dolayısıyla gideceği yönü tahmin etmek zordur; keza dönme yarı çapı geniştir. Uzlaşı inşası ve karar alma, zaman ister. Ancak üç yıl önce kimse 2017 yılı ilkbaharında Kanada, Birleşik Krallık, Almanya, Fransa, İspanya ve Estonya-Letonya-Litvanya’ya konuşlandırılmış diğer üye ülkelerin Rusların maceraperestliğini caydırmak üzere ortak bir tavır benimseyeceğini beklemedi. Dahası, ittifak, gelecekte alacağı yön konusundaki hararetli tartışmalara da, bu tartışmalardan daha güçlü bir şekilde çıkmasına da yabancı değildir. Dolayısıyla, müttefiklerin, NATO’nun doğu üyelerinin topraklarındaki varlıklarını daha da güçlendirmeye dönük herhangi bir spesifik öneriyi uygun bulacaklarını tahmin etmek konusunda mütevazi olmalıyız.

 

Ordu açısından zorluklar benzer şekilde zor, ancak yönetilebilir niteliktedir. Yeni bir “Avrupa’da ABD Ordusu” kurulmalı; bu odu Fulda Boşluğu’nun (Fulda Gap) doğusuna odaklanmalı ve NATO’nun tehlikelere açık durumdaki doğu üyelerinin –özellikle de Estonya, Litvanya, Letonya’nın- savunulmasına yardımcı olacak güç ve çeviklikte olmalıdır. Uzun zamandır elde tutulan ancak kısa süre önce gözardı edilen yetenekler – hızlı konuşlandırma, geniş çaplı idame, yüksek tempolu koalisyon ateşi ve rakip karşısında manevra kabiliyeti- yeniden kazandırılmalı ve günümüzdeki koşullara uygun olacak şekilde güncellenmelidir. Bunlar zorlu işlerdir; ancak Ordu bu konularda yeterli düzeyde olmalıdır; keza ulusun en tehlikeli savaşlarının galibi ve ülkenin en kritik çıkarlarının koruyucusu şeklindeki imajlarını sürdürmeleri gerekmektedir. Önümüzdeki aylarda, Ordu, ABD Savunma Bakanlığı, ABD ve NATO’nun Rusya’nın doğurduğu zorluklara karşı nasıl tavır alacaklarını belirleyecek türden birçok karar alınacaktır.

 

Kaynak: https://www.rand.org/content/dam/rand/pubs/perspectives/PE200/PE250/RAND_PE250.pdf